Kalaycılar
“Klasik çağda, bakır ya da pirinç eşyalar kalayla kaplanırdı. Orta çağda gümüş eşyalarının biçimlerini kopya eden kalay kaplar kullanılırdı. Ayrıca tartı aletlerinin yapımında da kalaydan yararlanılırdı. XVI. yy.da kuyumcular üretecekleri yapıtların kalaydan örneklerini yaparlardı.
Kalaycılar loncalar halinde örgütlenirdi. Bu loncalar, her parçanın yaratıcısını belirlemek amacıyla ayar damgasının kullanımını düzenlerlerdi. Loncaların ortadan kalmasıyla beraber kalaycılık örgütlü bir meslek olmaktan çıkarak usta-çırak ilişkisiyle gelişip öğrenilen bir iş oldu.”
Böyle bir bilgiye ulaştık kalaycılık üzerine. Görüldüğü gibi meslek gerilerken bilgiler de yetersizleşiyor. Oysa hakkında kitaplar basılabilecek bir alanken kalaycılık; madeni, meslek olarak gelişmesi, bağlantılı olduğu nesneler ve madenler, bir ihtiyacı karşılaması Anadolu’da ve dünyadaki tarihsel macerasıyla, insanlarıyla ve daha bir dolu ayrıntısıyla kitaplarda boy gösterebilecekken birkaç satırlık bilgiyle geçiştiriliyor. Bilmem, belki bir yerlerde öyle bir kitap vardır da ben habersizim. Doğrudan maden olarak arayınca da aşağıdaki bilgilere denk geldik:
“Kalay, periyodik cetvelde atom numarası 50 olan elementtir. Simgesi Sn olup Latince stannumdan gelir. Gümüşümsü gri renktedir. Havada kolaylıkla okside olmaz, korozyona karşı dirençlidir. Bu özelliğinden ötürü diğer metallerin (korozyondan korumak amacıyla) kaplanmasında kullanılır. Tarihçesi M.Ö. 3000 yıllarına dayanır. Mısır’da ve Mezopotamya’da bronz alaşımında kalay kullanılmıştır. Dünyada 35 ülkede kalay madenciliği yapılmaktadır.”
Neyse, biz de yaptığımız röportaj sonrasında elde ettiğimiz bilgilerle denizde bir damla olalım o zaman. Yine hakiki hayat sahnelerinden karelerle…
Genel bilgidir, hayatımızda olan her şeyi ihtiyaçlar belirler. Sıralamayacağım bunların ne olduğunu. İhtiyaç olmaktan çıkanın da ömrü biter. Peki, her zaman ihtiyaçlarımızı biz bilinçli olarak mı belirleriz, tercih ederiz özgür, bağımsız, müdahalesiz bir iradeyle? Yoksa ihtiyaçlar bize dayatılır mı? Pazarlamalarla, reklamlarla, kampanyalarla, kredi kartlarıyla, kandırmalarla, numaralarla, tilki kurnazlıklarıyla, masumiyetlerimizden yararlanarak, duygu sömürüleriyle, çoluğu çocuğu da alet ederek, umut vererek… Değil mi? Kanımca şu ihtiyaç dediğimiz şey bize çoğunda dayatılır. Yoksa bu memleketin Recep Tayyip ve garnitürlerine nasıl bir ihtiyacı oldu da kaç zamandır tedavüldeler. Bir tek örnekle de anlaşılacağı üzere bir başkasının ihtiyacı bize bizim ihtiyacımız gibi “dayatılmıştır”. Hakikatte o ihtiyaç (en kısa ve klişe ifadesiyle söylüyorum) sömürgecinin ihtiyacıdır. Bu kelimenin içi de hem yerelde hem de evrenselde pek kolay dolar, çevreye şöyle bir bakmak yeterli. Ayrıca TV’lere baktığımızda gördüğümüz nedir? Birbirinin benzeri diziler, şarkıcılar, programlar resmigeçitte. Yahu it sürüsü gibi telefon ve banka reklamına nasıl bir ihtiyacımız olabilir ki? Anlayanın…
Modernleşmek… Gelişmek… Çağdaşlaşmak… İlerlemek… Yola devam etmek… Ne güzel, ne çarpıcı, ne sihirli sözler. Ama sihir diye bir şey yok, hakikatler var biraz fasılalı algılıyor olsak da…
Cengiz Hoca ve Bülent Hoca ile bir kalaycı ustasıyla röportaj yapmak için tuttuk Kozan’ın yolunu. Çukur ovadan çıkıp yukarı ovaya vardık. Yeşil tarlalar, tepeler, portakal bahçeleri de adeta bizimle seyrüseferdeydi. Veya biz zaten duruyorduk da yolun bir yerinde onlar geçip gidiyordu, biz ilerlediğimizi zannederek…
Kozan’da vardık bir çarşıya. Bülent Hoca memleketten olunca eş dost sarıverdi çevreyi. Görüşmeyeli çok olanlar hasret giderdi. Fotoğraflar çekildi. Sonra Celal Mazak bizi bir kalaycı atölyesine götürdü. Burası Kozan’ın en eski kalaycılarından Deveci Hasan’ın dükkânıydı. Şimdi 4. Kuşak işletiyor. Görüştüğümüz usta torun Hulusi Deveci’ydi. Aynı zamanda Cumhuriyet Mahallesi muhtarı, yani Kalaycı Muhtar… Tabi kalaycılığın şimdiki hali onu meslekten alıp muhtarlığa bırakmış.
*Ben dördüncü kuşağım. ( atölyeye bir genç geçiyor, o da 5. Kuşaktır diyor, ama bu işe devam eder mi bilmem, diye ekliyor.) Dedem Hasan Deveci bu işi Ermeni ustalardan öğrenmiş. (Bu arada parantez açılıyor, bu coğrafyada farklılığın neye göre belirlendiği aslında meçhul olan farklı insanların usta-çırak ilişkisiyle birbirlerine bağlanacak kadar yakın oldukları, ayrılığın ve çatışmanın yine dayatılan bakış açılarından kaynaklandığı notu düşüyor satır aralarına.)
Öğrenmek zahmetli iş. Gün doğarken gelip atölyeyi açmak; körüğü, kalay çubuğunu, nişadırı, malzemeyi hazır etmek, ateşi yakmak, işleri sıraya koymak, biten işleri ayırıp kendi rafına yerleştirmek, kostiği kıvamına getirmek, kazanı doldurmak, kumu hazırlamak, büyük kazanların içine girip kumunu öyle sürtmek, temizlik- tavlama- kalaylama- silme aşamalarında ustanın eli ayağı olmak, ateşi hep diri tutmak, körüğe sarılmak, kömürden sıçrayan kor parçacıklarının acılarıyla kavrulmak, akşamla birlikte temizlik yapmak, malzemeyi toparlamak hep çırağın işidir. Kolay değildir, zahmetlidir, acı verir, sebat gerektirir. Ancak böyle bir insanın eli ekmek tutar olur. Gerçi gayri insani şartlarda çalışmak icap eder çoğu zaman. Çalışma saatleri, madenin kokusu, kömürün isi, tozu, dumanı; ateş… Bunlarla bir ömür muhatap olmak zannedildiği kadar da kolay değildir. Ama işte burada hayat da böyle bir şey…
*Şimdi öyle bir iş ve çalışma yoğunluğu da yok. Haftada iki gün açıyoruz atölyeyi. Gerek olmuyor. Eskiden ta Ankaralardan gelirdi iş. Kozan’a tatile, eş dost ziyaretine dönenler yanlarında kalaylanacak eşyalarını da getirirlerdi. Bu kadar değer verilen bir müdahaleydi bizimkisi. Şimdi köylerden geliniyor daha çok, çevre mahallelerden; yani Eski Kozan diyebileceğimiz yerden.
*Bizim malzememiz kalaydır evet, ama işimiz bakırla, bakır kaplarla. Tencerelerle, taslarla, sinilerle, kazanlarla ama ille de bakırla. Bakın şurada alüminyum kaplar var, inanın bunları evime bile sokmam. Ama satıyoruz işte. Çünkü insanların belli bir alım gücü var. İhtiyacına göre tercih etmek zorunda. Ben biliyorum her bir müşterim kalaylatmak istiyor elindeki kabı. Lakin o da mutfak hesabını yapmak zorunda. Bir kabın kalayı 5 lira, tencere 10 lira, kazanlar 20 lira. Ama bakın şurada bir alüminyum kabı 7-8 liraya satıyoruz, kalayı yok bir şeyi yok. İnsanlara daha ekonomik geliyor haklı olarak. Ama bakır kabın lezzeti de bir başkadır. Alüminyum veya plastik kapta iki gün kalan yemeği yiyemezsiniz, suyu içemezsiniz. Bakır kapta bunu yapın, yemek de su da ayrı bir lezzet kazanır. Arada böyle bir fark var. Hem lezzet farkı var hem sıhhat farkı var.
*Aşama şudur kalaylamada:
*Gelen kabı önce kostik kazanına koyarız. Kazandaki maddeyle iyice sıvarız onu. Bu, temizleme işidir. Sonra kumlamaya geçeriz. Kumu kaba sürterek yaparız bunu, daha çok çırakların işidir. Peki çırak, diyoruz etrafa bakıp. Kim kalaycı olmak ister ki artık? İş yok, mesleğin geleceği de yok, diyor.
*Gelen malzeme orasından burasından darbe almış olabilir. Sonuçta her gün kullandığımız eşyalar. Doğrultma işi burada başlar. Daha çok tokmaklarla yaparız bu işi.
*Üçüncü aşamada işimize adını da veren kalaylama vardır. Bu esnadan en önemli malzememiz “nişadır”dır. Kalay çubuklarını eriterek geçeriz bu aşamaya. Kabın içi bu maddeyle sıvanır iyice. Tüm bunlar olurken işimiz hep ateşledir, ateşle oynarız bir anlamda. Eskiden elle ayakla basılan körükler vardı, sonra biz de elektrikli körüklere geçtik.
*Son aşama silme işidir, tavlamadır, parlatmadır. (Bu arada bir sürü deyim de bu işten çıkmış gibi duruyor diyorum: birini kalaylamak, bir tarafına nişadır değmek, ateşle oynamak, birini tavlamak… Gülüyoruz.) Ana hatlarıyla tabi ki temizliktir bu ve sokakta görseniz dönüp bu nedir diye bakmayacağınız eşya gelinlik kızın çeyizi gibi yepyeni olur neticede.
*Bir tabağın kalaylanması her şeyiyle 5 dakikamızı alır. Kazanda ortalama süre 20 dakika filandır.
*Şu kalay çubuğu bize İstanbul’dan geliyor. Bulmakta bile zorlanıyoruz şimdi. Bu maden Türkiye’de yok. Bize de dışarıdan geliyor haliyle. Denizden çıkarılıyor diye biliyorum.
*Gitgide geriliyor işimiz. Daha ne kadar devam eder bilmiyorum. Dedim ya haftada sadece iki gün açıyoruz atölyeyi. Hele 5-6 senedir iyice kötüledi işler. Eskiden dükkânın önü 4 sıra mal olurdu; tabaklar, tencereler, tavalar, siniler, kazanlar. Tepeleme mal vardı, satılırdı da. Şimdi öyle mi! Bakıyoruz, ortada bir tek bakır kap yok. Birkaç alüminyum kap, çelik tencere ve saire…
Atölyede Habip Usta ve onun yancısı Kalfa Yaşar… Anlatılan sistemde kalaylanıyor işler. Biz oradayken bir müşteri geliyor belki dağ köylerinden, pazarlık yapılıyor, şu saatte gel al deniyor. Habip Usta, nasıl gidiyor hayat, diyoruz. Bildiğiniz gibi, diyor. Başka iş uğraş var mı? Yok. Son demler bunlar da. Bir sürü kalaycı ustası vardı, şimdi yüzde doksanı işi bıraktı. Geçim, diyoruz. Kıt kanaat, diyor. Ya sonrası? Allah bilir. Yaşar Kalfa’da da hayat aynı. Uzun uzun yazmaya gerek yok. Bu maceranın da olay örgüsü belli. Sonra yeni gelen iş kostik kazanına giriyor, sonra ateş yine harlanıyor, bir kömür kokusu sarıyor etrafı, sonra kumlanıyor, sonra kalaylanıyor, sonra temizlenip parlatılıyor, sonra…
Sonrası yok, bu hikâye aslında burada böylece bitiyor. Yaşar Kemal’in İnce Memedindeki Cabbar gibi, Recep Çavuş gibi, Iraz Ana, İsmail Emmi, Topal Ali, Hürü Ana, Durmuş Ali Emmi, Koca Osman, Sefil Ali, Hatçe, Kerimoğlu, Seyran gibi İnce Memedin kendisi gibi hemen hemen aynı coğrafyada bir rüya gibi akıp geçip uçup sis olup gidiyor, bitiyor…
Fotoğraflar için tıklayınız.