2010-02-01 16:58:17

Maraton

 

http://ul.gcg.me/files/2010-02/et.jpg

Çok konuşup hiçbir şey söylememek özellikle Hıncal Uluç’tan sonra moda oldu bu ülkede. Hele konumuz futbolsa durum iyice vahimleşiyor. TV’lerdeki spor-futbol yorumcuları büyük bir oranda bize bu eziyeti yaşatıyor. Anlaşılmaz analizler, sığ yaklaşımlar, içeriksiz laflar almış başını gidiyor. Taktikleri şu: Yüksek perdeden konuşuyorsun, bu arada ellerini kollarını sallıyorsun, mimiklerinle tiyatrocuları bile kıskandırıyorsun, argoya kaçarken cinsellik içerikli esprileri yapıyorsun, yapamıyorsan bile ima ediyorsun, harcıâlem cümleler kuruyorsun, örneğin “ondan bir cacık olmaz”, uygun bir hedef bulunca saldırıyorsun, bu gün dediğini yarın unutuyorsun vs… Genel durum bu.

Geçenlerde Digiturk Erman Toroğlu’nun işine son verdi ve sanki ülkenin en muhalif, en yaratıcı, en cesur, en bilgili, en donanımlı, en zeki, en devrimci kalemi-yorumcusu susturuldu da eline kalemi alan onun için önce mehdiye sonra mersiye düzdü. Erman meymiş de görememişiz. Ülkeyi kurtaracak adammış meğer. Gerçekte sistemin insanını yetiştirmesi gibi yazarını, yorumcusunu da yetiştirmesi söz konusudur: Ağzı kalabalık adamlar ama suya sabuna dokunamayanlar, saray soytarısı olanlar, yani eleştirilerine ancak gülünenler, hiç ciddiye alınmayanlar.

Bunlara sabun köpüğü demek ağır mı olur acaba? Eğlendirip güldürüp bırakan, bu ülkenin genel kültür binasına bir tek taş koymayanlar, koyamayanlar…

Erman işinden olmuşmuş, yok susturulmuşmuş… Bakın Tekel işçileri de işlerinden olmuş, bu ülkede onlarca birbirinden değerli insan cinayetlerle, siyasal baskılarla, işten atılmalarla kelimenin tam anlamıyla susturulmuştur. İlgilenenlere duyurulur…

Yazar: Editor
2010-01-18 22:21:26

Bir Maç,  Üç Adam…  

http://ul.gcg.me/files/2010-01/pencils_cliparts.jpg

İkinci yarının ilk maçını geride bıraktık… Bildik görüntüler vardı bu maçta da… Orta sahasız bir oyun, şişirme toplarla gol arama klasiği bu maçta da karşımıza çıktı… Hal böyle olunca da orta sahanın tek hâkimi Karşıyaka oldu… Maça kötü başladık… İzzet’in bir anlık konsantre bozukluğu kalemizde gol olarak döndü bize…

  • İşte bu andan itibaren ilk adam çıktı sahneye: Bülent YILDIRIM… FİFA kokartlı süper lig hakemi, kart oldu Karşıyaka’nın üstüne yağdı… Olmadık bir pozisyondan bir de lehimize penaltı çıkardı… (İzmir takımları ile oynadığımız maçlarda canımız yakan hakemler, ilk kez canımızı yakmadılar!!!) Takdir haklarını bizden yana kullandı… Ancak ikinci yarı, hatadan dönmek istercesine oyunu dengelemeye çalıştı… Kısacası, bize bir puan hediye etmiş de olsa Bülent YILDIRIM bu yönetimiyle sınıfta kaldı…
  • Maçın başlangıcından itibaren ise ikinci adam vardı sahnede: Murat ÜNLÜ… Yıllardır radyo 1 yayınlarında süper lig anlatan Murat ÜNLÜ, Ege takımlarının maçlarını anlatır ve İzmir’de yaşar… Bir spiker “taraf” olduğunu ancak bu kadar belli ederdi ki Murat ÜNLÜ de öyle yaptı zaten…

“Adanaspor savunuyor, Karşıyaka saldırıyor” dedi; ama istatistikler yüzde 58 - yüzde 42 Adanaspor lehine çıkınca sözü değiştirdi…

Anıl’ın müdahalesi ile yere düşen Kıvanç için “kart yok mu hakem”  diyor dedi; ama aslında kendisinin söylediği çok belliydi…

Emre’nin penaltı atışı filelere gidince bir süre sustu “gol”  diyemedi…

Tolga’nın doksandan çıkardığı topta kurtarıştan çok şutu anlattı…

Kısacası, yerel değil ulusal bir kanaldaki bu fanatik anlatımıyla Murat ÜNLÜ de sınıfta kaldı…

  • Maçın üçüncü  adamına gelince: Emre AKTAŞ… Hakemin çok ucuzca gösterdiği ilk sarı karttan sonra daha dikkatli olması gerekirken rakip ceza yayı üzerinde kaptırdığı toptan sonra rakibi formasından çekerek acemice kart gördü… Ve belki de galip geleceğimiz bir maçta bütün planları alt üst etti… Şimdi sormazlar mı Emre, böyle sorumsuz olmaya hakkın var mı? 10 kişi kalmış rakibi yenmek dururken bir sonraki maçı da yok saydırmak bu kadar ucuz mu? Yani sınıfta kalan üçüncü kişi de Emre oldu bu maçta!!!

Umutla çıktığımız her maçın ardında gelen hüsran bana hep Tevfik FİKRET’in “Balıkçılar” şiirini anımsatıyor:

“Bugün yine açız evlatlarım, diyordu peder

  Bugün yine açız, lakin yarın ümit ederim!!!” 

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

Yazar: Editor
2010-01-14 08:53:00

Karşıyaka’ya Yolculuk

http://ul.gcg.me/files/2010-01/adanaspor_kars__yaka.jpg
 

Zaman Karşıyaka maçına dönüyor.  Diye başlamıştım yazıya, bitirmiştim de yazıyı ve güncelle derdinde olan bilgisayar bir sayfa yazımı aldı götürdü.

Hadi bakalım, yaz yazabilirsen aynı cümleleri.

Hayır, ana fikir orada duruyor kaplan gibi. Yener geliriz Karşıyaka’yı demiştim.

Ama arada bir sürü ince laflar etmiştim veya bana öyle geliyor şimdi, bitmiş yazı gitti ya... Hay Allah, hala yatışmadı hiddetim.

Neyse, bir dahaki yazıya belki... ( ama belki bu bir işaretti, yazmayacağım ulan: )) bu da şu yazının totemi olsun: ))

Şöyle toparlamıştım: Adanaspor ligin 2. Devresinin yükselen takımı olacaktır. Yeter ki tüm dikkatimizi işimize verelim. Şimdi sloganlarımızdan birkaçını sıralayalım ve yazıyı bağlayalım, demiştim.

Siz o sloganları zaten biliyorsunuz. Tekrara lüzum yok...

Yazar: Editor
2010-01-05 12:53:28

Kurtuluş

5 Ocak, Direniş, Adana ve Kurtuluş...

Birbirini tamamlayan sözcükler... Hamasiyet değil, tarihten küçük bir kesit, bugüne bir fotoğraf...

Aşağıdaki fotoğraf da 1933 tarihli, tören alayında Torosspor...

http://ul.gcg.me/files/2010-01/torosspor.jpg

Kaynak: Altınkoza Yayınları/ Tarihi Fotoğraflarla Adana

Yazar: Editor
2010-01-01 19:47:22

Arabacı Recep ve Yar Baba

http://ul.gcg.me/files/2010-01/smoke_cigar_stub_clip_art_10521.jpg

Somuncu Baba, Hıdır Baba, İdris baba.  Her yörede bu ve benzer adlarla babalara rastlanır. Birçoğunun adına türbelerin de bulunduğu bu kişiler inanan çevrelerde büyük bir saygı görür. Onlara hakkında çok sayıda çeşitli hikâyeler de anlatılır.

Yar Baba, bunlardan biri değil. O 1950’li yılların Tarsus’unda yaşamış biridir. O yaşamını esrar yetiştirip satarak sürdürür. Belli mevsimlerde Tarsus’un dağ tarafında yüksek kesimlerde gözden uzak bir yerlerinde Hint Keneviri (haşhaş) yetiştirirdi. Zamanı geldiğinde gider bunları toplar ve şehirdeki el altından satardı. Kendi içmezdi. Onun malını alan belli başlı müşterileri vardı. Yaptığı iş yasak ve tehlikeliydi. O da bu duruma göre işini dikkatli bir şekilde yapmaya çalışıyor kendini ele vermiyordu.

Yine Hint Keneviri yetiştirip topladığı bir zamanda, her zaman ondan esrar satın alan esrarkeş müşterilerinden birisi olan Arabacı Recep Yar Baba bu mevsimde taze mal getirmiştir. Gidip yeni esrardan alıp kafa sarmak lazım.” diye düşünüp yanına gider. Yar Baba yaşadığı kulübeye benzer evinin avlusunda karşılar onu. Müşterisini daha görür görmez ne istediğini anlayan Yar Baba uzun konuşmadan malını verir...

Yazan: Uğur Pişmanlık

Devamını Okumak İçin Tıklayınız.

Yazar: Editor
2010-01-01 19:42:05

Arabacı Recep ve Yar Baba

Somuncu Baba, Hıdır Baba, İdris baba.  Her yörede bu ve benzer adlarla babalara rastlanır. Birçoğunun adına türbelerin de bulunduğu bu kişiler inanan çevrelerde büyük bir saygı görür. Onlara hakkında çok sayıda çeşitli hikâyeler de anlatılır.

Yar baba, bunlardan biri değil. O 1950’li yılların Tarsus’unda yaşamış biridir. O yaşamını esrar yetiştirip satarak sürdürür. Belli mevsimlerde Tarsus’un dağ tarafında yüksek kesimlerde gözden uzak bir yerlerinde Hint Keneviri (haşhaş) yetiştirirdi. Zamanı geldiğinde gider bunları toplar ve şehirdeki el altından satardı. Kendi içmezdi. Onun malını alan belli başlı müşterileri vardı. Yaptığı iş yasak ve tehlikeliydi. O da bu duruma göre işini dikkatli bir şekilde yapmaya çalışıyor kendini ele vermiyordu.

Yine Hint Keneviri yetiştirip topladığı bir zamanda, her zaman ondan esrar satın alan esrarkeş müşterilerinden birisi olan Arabacı Recep “Yar Baba bu mevsimde taze mal getirmiştir. Gidip yeni esrardan alıp kafa sarmak lazım.” diye düşünüp yanına gider. Yar Baba yaşadığı kulübeye benzer evinin avlusunda karşılar onu. Müşterisini daha görür görmez ne istediğini anlayan Yar Baba uzun konuşmadan malını verir.

Arabacı Recep, kimi kimsesi olmayan bir adamdı. Sahip olduğu en önemli geçim kaynağı olan at arabasıyla Buğday Pazarı’nda diğer arabacılarla gün boyu müşteri bekler iş çıktıkça para kazanmaya çalışırdı. Arabacı Recep, parası oldukça özellikle akşam saatlerine doğru Dümbük Burhan’ın meyhanesine gider arkadaşlarıyla takılır. Bir bazen iki tek rakı içer sonra da evine giderdi. Ama asıl hastalığı esrardı. Ona parası her zaman yetmezdi. Ama para buldu mu da hiç kaçırmaz gider esrar alır ve içerdi.

İşte Yar Babadan alacağı mal ile yine âlemlere dalacaktı. Yaz aylarıydı. Hava sıcak ve bunaltıcıydı. Arabacı Recep aldığı esrarın parasını verdikten sonra kafa bulmak için kendisine uygun bir yer aranırken aklına Şadi Beyin (Çukurova Basma) fabrikasının arkasındaki derenin köprüsü geldi. Bu köprünün altı esrar çekip kafa bulmak için iyi bir yerdi. Irmağa girer, esrarı orada içebilirdi. Bir polis baskını falan olursa suyun içine dalıp çıkar, esrarı da suyun akışına bırakır kimse delil bulamaz ve bir şeyle suçlayamazdı. Bu çözüm hoşuna gitmişti. Bir eliyle zulasındaki malı yoklarken göz ucuyla da etrafı kesti. Hızlı adımlarla Demirkapı semtine doğru yöneldi. Irmağın başına geldiğinde, gözüne kestirdiği bir ağacın altındaki çalıların yanında soyunduktan sonra sigara gibi sardığı esrarı kibritiyle yaktıktan sonra yavaş adımlarla suya girdi.

Köprünün altına doğru ilerledi ve kendine uygun bir yerde durup yaprak sarması şekildeki esrarı çekmeye dumanını savurmaya başladı. Yazın sıcağında serin su içinde Arabacı Recep’in keyfi yerindeydi. Esrarı derin derin içine çekiyor, gökyüzüne bakıyor, etrafı seyrediyor, bazen düşüncelere dalıp gidiyordu. Suyun şırıltısına etraftaki kuşların sesi karışıyordu. Arabacı Recep mutluluktan uçuyordu,  her şey normaldi ama tuhaf olan bir şey var diye düşündü. Sonra bu tuhaf durumu Yar Babanın sattığı esrara bağladı. Yar Babanın kendisine eskimiş bayat mal verdiğini ve bu yüzden kafayı bulmadığını düşündü. Saatlerdir ırmakta suyun içindeydi. Her şey iyi hoştu ama hiç bir şey olmamış, kafayı bulamamıştı. Bu durum canını sıktı Yar Babaya gidip kendisini kazıklayıp kafa yapmayan mal sattığı için kızacaktı. Söve söylene ırmaktan çıkıp Yar Babanın takıldığı kahveye yöneldi. Ana caddelerden ara sokaklara saptı, dükkânları, evleri, avluları çeşmeleri geçti. Onun geçtiği her yerden kadınlar, çocuklar bağrışıp kaçışıyorlardı. Arabacı Recep buna bir anlam veremiyordu ama kızgın bir şekilde hızlı adımlarla yürümeye devam ediyordu.

Sonunda Yar Babanın takıldığı kahveye geldi. Bir hışımla içeri dalıp, bir köşede çayını yudumlayıp tespihini çeken Yar Babanın karşısına dikilip kahvedekilerin şaşkın bakışları arasında başladı sövüp saymaya, “Sen ne biçim bir adamsın. Bu mu bana taze diye verdiğin mal. Sen beni kazıkladın. Bana taze mal diye eski malı sattın. Bırak kafa yapmayı şu kadarcık bile bir şey hissetmedim.”

Yar Baba, hiç beklenmedik bir şekilde kahveye paldır kültür giren Arabacı Recep haline şaşırarak onun ardı ardına sıraladığı küfürleri dinliyordu. Arabacı Recep biraz daha bağırıp çağırdıktan sonra sustu. Konuşma sırası Yar Babaya gelmişti.

Yar Baba oturduğu sandalyeden yavaşça kalktı. Gözlerini kahvedekilerin muzip bakışları üzerinde gezdirdikten sonra Arabacı Recep’e dönüp konuşmaya başladı, “ Lan pezevenk” dedi, “Güya, ben sana eski mal verdim, kafayı bulup buraya anadan üryan çırılçıplak gelmişsin ya bir de yeni mal verseydim acaba nasıl gelirdin? Şu haline bir baksana itoğlu.” dedi.

O ana kadar, tümüyle sessizliğe gömülmüş olup biteni izleyen kahveden bir kahkaha tufanı yükselir.

Arabacı Recep, Yar Babanı son cümlesi üzerine üstüne başına bakarken beraber kendini çırılçıplak görünce o an ayıkır ki, içtiği esrarla şehrin yarısını anadan üryan yol alıp kahveye gelecek kadar kafa bulup kendinden geçmiştir. Demek ki sokaklardaki kadınların kaçışıp, çocukların gülüşmesinin sebebi buymuş diye geçirir içinden. Utancından kıpkırmızı kesilir.

İşte orada ve o an, Yar Babanın sözleri üzerine halini görmesiyle kendini dışarı atması bir olur. Kısa süre içinde kendini, soyunup elbiselerini bıraktığı ırmağın başına zor atar.

O günden sonra da ağzına esrar koymayan hatta lafını bile etmeyen Arabacı Recep uzun süre ortalıkta görünmez.

Uğur Pişmanlık

Yazar: htabakan
2009-12-26 11:22:10

Daha Çok Mücadele

http://ul.gcg.me/files/2009-12/asdp.jpg
  • Adanaspor Düşünce Platformu
  • dün bir kokteylle 1. yılını tamamladı
  • ve 2. yaşından gün aldı.
  • "koşulsuz destek" sloganıyla...
  • Adanaspor saflarını sıklaştırmak için atılan her adımın yanındayız,
  • destekliyoruz,
  • alkışlıyoruz,
  • seviyoruz,
  • bu örgütlülüğün her alanda ve aşamada olmasını diliyoruz,
  • AS düşünce platformuna da “vira” diyoruz… 
  • Vira!
Yazar: Editor
2009-12-22 09:28:19
Artılar ve Eksiler 

İlk yarıyı geride bıraktık… 29 puanla ligin beşinci sırasındayız… Kısıtlı bir kadro ile ilk altıda olmak sevindirici bizim için… Önümüze umutlu bakıyoruz… Devre arası alınacak futbolcularla ligin tozunu atarız, diye düşünüyoruz…Bu sonuca nasıl mı varıyoruz? Son haftalarda maç başı, ortalama üç golle oynayan Karabükspor, 35 dakika on kişi oynamamıza rağmen bize tek gol atabildi… Önümüz açık, umudumuz var güzel günlere…

Karabükspor maçının eksilerini ise söylemeden geçmek istemiyorum: Bu maçta iki kişi eksi aldı bence… Bu maçta, iki kişi kredisini boşa harcadı…

Bunlardan ilki Kemal Hoca… Dört haftadır, kaleyi koruyan ve kalemizde güven veren Zülküf dururken Tolga niçin kaledeydi Sevgili Hocam? Zülküf, nerede, nasıl bir hata yaptı ki kaleyi ondan alıp Tolga’ya verdiniz? Böylesine önemli bir maça haftalardır kalede olmayan, form grafiği düşük bir kaleciyle çıkarak, bu mağlubiyeti biraz da siz hazırlamadınız mı?

İkinci eksi Tolga’ya… Seni üçüncü ligden beri bağrımıza bastık… Hatalı yediğin gollerde de mükemmel kurtarışlarında da yanında olduk… Bir Rize maçı var ki bize kabus yaşattın, forvetler yediğin gollere yetişemedi… Olsun dedik, sana destek verdik… Ama bu maç kaleyi alacağın bir maç değildi be Tolga… Otuz beş metreden gelen topu çıkaramıyorsan ya yerin yanlıştır ya da kontrpiyede kalmışsındır… Kontrpiyede kalmadın ama topu da çıkaramadın… Yani yanlış yerdeydin Tolga… Bu mağlubiyet Adanaspor’a çok şey kaybettirmedi; ama sana olan güvenimizi zedeledi…

Keşke form tutmuş bir kaleciyle ilk yarıyı tamamlasaydık da bu eksileri almasaydı, Kemal Hoca ve Tolga… Keşke karambolden, penaltıdan ya da ne bileyim başa baş bir pozisyonda yeseydik golü de kör bir kurşuna sevindirmeseydik Karabükspor’u… 

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

Yazar: Editor
2009-12-14 23:08:05

Maçın Özeti

http://ul.gcg.me/files/2009-12/adanaspor_orduspor2.jpg
  • İnanırsan,(tüm turuncular)
  • Mücadele edersen,(takımımız)
  • Teknik ve taktiğin iyi olursa,(Kemal Hoca)
  • Zamanlaman iyi olursa ,(golcülerimiz)
  • Taraftarın destek verirse ,(biz)
  • Yönetimin iyi yönetirse,(Bayram Akgül)
  • Yedek kulüben küsmezse,(Metin)
  • Hakemler hakkını yemezse,(federasyon)

KAZANIRSIN...

Ayağınıza sağlık... 

Ali Cem

______________________

http://ul.gcg.me/files/2009-12/adanaspor_orduspor1.jpg

Editörün Notu:

Maç fotolarını affınıza sığınarak yarın yükleyeceğim. Fena bir grip hali. Bir de soğuğu yeyince... Şimdilik temsili bir kare koyuyorum Erkut kardeşimizin fotosu... Devamı yarın 11.oo civarında. 

Yazar: Editor
2009-12-08 14:38:57

Keyifli Yol

Keyifli bir deplase oldu.. Tribünler çok renkli ve eğlenceliydi. 250–300 kişi civarıydık. Maçta önce tribündeki inanç ve heyecan günün güzel biteceğinin habercisiydi sanki. İstanbul deplasmanları, gurbettekilerin özleminin yansımasıyla çok sıcak geçiyor hep.

Halil abiler İstanbul'da artık ciddi anlamda sazı ellerine almış durumdalar, neredeyse İstanbul'dan maça gelen herkesi tanıyor durumdalar. İsTurbey'in büyüdüğünü ve organizesinin sağlamlaştığını görmek ayrı bir mutluluktu. Adana'dan da katılımlarla 90 dakika şenlikli tribün yaptık. İlk yarının son 10–15 dakikalık bölümü haricinde de önemli bir destek verildi diyebiliriz.

Fevzi'nin attığı gol gerçekten müthişti. İzlendiğinde daha net anlaşılacaktır. Gerçi 4 gol de birbirinden güzel ve özeldi. Son 10 dakika olmasaydı keşke. Son 10 dakikanın raporu, kalemizde 2 gol ve gereksiz itiraz-gerginlikten gelen 3 sarı kart. Takım disiplinden koptuğunda, kendini kaybediyor.

Kartal tribünleriyle maçtan önce nerdeyse iç içeydik. Meydandan stada doğru çıkarken, "Hoş geldiniz." dendi. Stat giriş kapısının hemen ilerisinde Kartalspor'un bir grubu derneklerinin önünde toplanmıştı. Ne bir atışma, ne bir bakışma v.s. hiçbir şey olmadı. "Ne güzel, tertemiz bir deplasman olacak." diye düşünüyorduk, içeri girerken.

İçeri girdiğimizde de Kartalspor'un kapalı tribündeki grubunun "Adana!" sesleri ve "Hoş geldiniz!" bestelerine, "Teşekkürler Kartal!" cevabı. İki takımın birlikte tribünlere çağrılması ve sıcak diyaloglar.

Tüm bu tribün güzellikler ne yazık ki 30 dakikayla sınırlı kaldı. Mbilla'nın bir kaç pozisyonda üst üste yerde kalmasına (sakatlık veya numara her neyse) Kartalspor'un kapalı tribündeki grubunun (güzellikleri başlatan grup) aşırı tepkisi, bir kaç cılız sinkaflı tezahüratın bastırılması derken devre bitti.

Devre arasında yan taraftaki kaleden Demirspor atkısı sallanmış, görmedim ama tellere gidip tepki gösterilmesi tamamen bunaydı. Hemen ardından da maratondaki grup "Adana Demir" diye tezahüratı girdi zaten: )) Fiks menü.. Alışıla-gelmiş hareketler. Bence bu kadar büyütmemeli bu işleri.

İkinci yarı 2-0'dan sonra kapalıdan yükselen, "Adana n'oluyor…" bestesi ve akabindeki sıcak hareketler ve atraksiyonların, maçın bitişiyle beraber yapılan, "Misafir Adanaspor taraftarları stattan sonra çıkartılacaktır.." anonsuna, yükselen, oley sesleri ve "Dışarıda kaçanın.." hesabı.. Alkışlarla ve gülücüklerle verilen sakin cevaplar ve olduğumuz tribüne düşmeye başlayan taşlar.

Hoş olmadı. Yakışmadı.

İşimize bakıyoruz. Ordu maçından alacağımız 3 puanla Pazartesi-Salı fark etmez, TV kesmez Karabük yollarını tutarız.

Vira…

Şenol Yıldızdoğan

Yazar: Editor
2009-12-03 13:41:13

Bir Kartal Maçı Daha

  • Yıl 1997… Ordu’nun Çamaş ilçesinde öğretmenim… Adanaspor’un, Uzanlarla şirketleştiği dönemler… Birinci lige adım adım ilerliyoruz… Play-off elemelerinde ikinci maça çıkıyoruz… Rakibimiz Kartal… Bu maçı geçmek demek, final oynamak demek…
  • Maça Kartal fırtına gibi başlıyor… Neye uğradığımızı şaşırıyoruz… Dakikalar sekseni gösterirken skor tabelası Kartal-Adana= 3–0 biçiminde…
  • Yanımda Amasyalı Garnizon komutanı ve Adanalı ilçe hâkimi var… İlçe hâkimi ile “gelecek yıl çıkarız” diye avutuyoruz kendimizi… Garnizon Komutanı, bizi teselli etmeye çalışıyor…
  • Tam her şey bitti derken 82. dakikadan itibaren rüzgâr bizden yana esmeye başlıyor… Sekiz dakikaya sığdırdığımız üç golle maçı uzatmaya götürüyoruz… Uzatmalarda da eşitlik bozulmayınca penaltılara geçiliyor… Penaltı atışları sonunda Kartal’ı eliyoruz…
  • Maç sonunda Ümit Aktan şu yorumu yapıyor:“Kartal teknik direktörü Adnan Dinçer, Türkiye’nin en iyi teorisyeni; Adana teknik direktörü Ümit Kayıhan, Türkiye’nin en iyi pratisyeni… Maç sonunda pratik, teoriyi mağlup etti."
  • Önümüzdeki Pazar, rakibimiz Kartal… Bu sezon evinde hiç yenilmeyen bir takım…
  • Evlerinde oynadıkları yedi maçtan 21 puan çıkarmışlar… Biz ise deplasmanda bir şey yapamıyoruz… Buca, Bolu gibi takımlardan iki haftada yedi gol yedik…
  • Maçla ilgili teknik ve taktik analizi diğer yazımda yapacağım ama; ister misiniz, tarih tekerrür etsin ve her şey bitti diyecek bir noktaya geldiğimiz noktada rüzgar bizden yana esmeye başlasın…
  • Sesinizi duyar gibiyim: “Kim istemez ki?” 

Fatin Murat Seferbeyoğlu

Yazar: Editor
2009-11-29 11:54:57

Yenmek boynunuzun borcudur

http://ul.gcg.me/files/2009-11/as_1.jpg

Bir futbol maçı meselesinde

Şartsız şikâyetsiz

Hiçbir bahaneye sığınmadan

Boş tribünden bahsetmeden

Eksik gedik demeden

Koşarak savaşarak yardımlaşarak

Ve o Adanaspor formasının hakkını vererek

Ve yenmek

Boynunuzun borcudur

Yazar: Editor
2009-11-16 08:50:20

Çanakkale'ye Doğru

Bir hafta arayla döndük maç sürecine bugün itibariyle. Genç ve dinamik bir rakip. Yaş ortalaması 20 filan. Bizimkilerle akran sayılır. Kupa maçında yendiğimiz bir takım. Gelen bilgilere göre o maça hemen hemen tam kadro çıkmışlar. Bizim nasıl çıktığımızı hatırlıyorsunuz.

Ondan önce yükselme grubunda iki maç da 1-1 bitmişti. İkinci maç Çanakkale'deydi ve o karşılaşmadan sonra her şey bitti diye düşünmüştük. Ama Çanakkale gidip Karabük'ten de 1 puan çıkarınca önümüz açılıvermişti. Güzel zamanlardı. Bu maçla güzel zamanlar yine başlar umarım; hoş, bana göre şimdi de güzel gidiyoruz. Fark, o zaman şampiyonluğun son hecesine kalmış olmamızdı.

Evet, maç haftasındayız. Bakalım nasıl geçireceğiz bu 6 günü ve o iki 45 dakikayı. Biz Adanasporumuza inanıyoruz...

Yazar: Editor
2009-10-14 20:54:45

Prag Ateşi-Jarabek

http://ul.gcg.me/files/2009-10/jarabek-5.JPG

1947 Yılında bir Çek takımı olan Kladno İstanbul’a maç yapmak için gelir, Riha adlı oyuncuları İstanbul takımlarına karşı sahada fink atar, izleyenleri kendine hayran bırakır. Bering Boğazı’ndan gelen soğuk bir denizaltı gibi sahanın bir noktasından batar, umulmadık bir yeriden tekrar hücum için atağa kalkar. Türk futboluna açılan Çek penceresi o gün sona erir, uzunca bir süre bu soğuk ülkenin ateş gibi sarışın oyuncularını göremez oluruz sahalarımızda. Ta ki Jarabek (okunuşuyla Yarabek) Adanaspor’a gelene kadar...

http://ul.gcg.me/files/2009-10/jarabek-4.JPG

Gelmesi ile herkesi kendisine hayran bırakması bir oldu, bakın 1991 yılında ulusal gazetelerimizde Jarabek nasıl anlatılıyor:

“Rakipten önce, küme düşmeme gibi insanın hayal ekranından hiç eksilmeyen bir karabasanla boğuşan Adanaspor’da Jarabek, belki Çek futbol mitolojisinden çıkmış uzaktan gelen bir kurtarıcıdır. Çabukluğu, top takipçiliği, kritik pozisyonlardaki golü hedefleyen vuruşları, iki ayağındaki dripling ve top götürme motorik özellikleri ile Jarabek Prag ateşidir, belki de Jarabek Türkiye için 44 yıllık bir rötardır”.

Adanaspor’da her maç elinden geleni yapar, o sezon 1. ligde en fazla haftanın karmasına seçilen oyuncuların başında gelir. Sık sık haberlere konu olur. Bakın yine haftanın karmasında yer aldığı bir maç sonu onun için neler yazılmış:

Bir siniyor, sonra Pembe Panter gibi yırtık fondan çıkıyor. Aslında hatası, takıma olan yararıdır. Bu hata, topun kendi üzerinde oynanmasını istediğinden doğar. Rakibi şaşırtan fizik kıvrılışını avantaj olarak kullanır. Kaleye uzaktan bakmaz, sokulmayı yeğler. Çocukken çeşitli sporlar yapmış, sonra futbola dönmüş, Adanasporlulara sorarsanız iyi etmiş. İki gol atığı Anteplilere sorarsanız, halt etmiş.’

Bir ara ülkesindeki savaş paniği yüzünden ülkesine döner, soğuk savaş döneminin sonlarında yaşanan olaylar neticesinde huzuru bozulsa da yeniden Adana’ya döner, kaldığı yerden devam eder futboluna.

Turuncu-Beyazımız’dan sonra bir sure de Konyaspor’da oynamıştır.

Bakalım Jarabek’in izinden Turuncu şehir Adana’ya soğuk ülkenin ateş gibi çocuklarından gelen oyuncular olacak mı ileride?

Gökmen Demirkaya

Yazar: Editor
2009-09-15 10:56:17

Salı akşamı (15 Eylül) Lig Radyo’dayız

 

Unutulmaz Maçlar” programının konuğu olarak “lig radyo”da, bize ayrılan bir sürede olacağız, Adanaspor’un unutulmaz maçlarının bazılarını Bozkurt K. Yılmaz’ın hazırladığı programda konuşacağız.

 

Program salı günü (bugün) 20.00-21.-30 arasında ligradyo'da (www.ligradyo.net)

İsteyen arkadaşlar, anılarını-yorumlarını programdan önce veya program süresince unutulmazmaclar@gmail.com adresine email olarak gönderebilirler.

  

Ayrıca program suresince SMS göndermek de mümkün. “Lig” yazıp 1 boşluk bırakıp mesajlarınızı yazıp 2536'ya gönderebilirsiniz.

  

Zamanın yeterli olması durumunda bir taraftarın da programa bağlanabileceği ayrıca belirtildi.

 

Telefon: 0212 449 33 12 
Yazar: Editor
2009-09-07 20:05:25

Ha 5 Ocak, ha Kamil Ocak, bizim için fark etmez, deyip tribündeki yerimizi aldık.

Takım sahaya Tolgahan, Recep, Ersan, Onur, İlyas, Kbong, Mbilla, Fevzi, İzzet, Anıl, Emre onbiriyle sahada ısınıyor şu dakikada. Yani geçen haftaki kadro.

Maç fotoğraflarını mümkün olduğunca çabuk yükleyeceğiz. Bunun için foto-yorum bölümünü tıklayın.

_____________________

Arada foto yüklenir ilk yarı yorumu da yazılır demiştim kendi kendime, ama koşullar ve maçın temposu / heyecanı buna izin vermedi. İş 02.30'a kaldı.

_____________________

Ne diyeyim, ne yazayım şimdi? çoğumuz maçı TV'den zaten izledi, herkes bir yorum yapmıştır ortak noktada buluşabileceğimiz.

Dakika 83'e kadar bir yorum; kralız, geliyoruz vs... 83'ten sonra bir başka yorum; yuh sana, yuh ona... Hayır, bu çifte standardı uygulamayacağım.

Çok güzel bir maç oldu. Ama özellikle orta sahada bizden çok daha iyi bir Rize vardı ve sonucu da bu tayin etti. Başka faktörler yok muydu? Olmaz mı! Onu da yazar arkadaşlarımız yorumlayıp yazacaktır. 

Saha güzeldi, taraftar güzeldi, Ama çocuk ağırlıklı küçük bir grup Antep taraftarı 3-3'ten sonra çocukça işler yapınca, Truva atını oynayınca tribün yine karıştı. Lütfen Adanaspor taraftarı suçlanmasın bu konuda. Olaylar dışarıya taştı, ama Antepli çocukların yine gereksiz işlerinden kaynaklandı bu. ( Bir de onlar neden topluca maça alındı biletsiz, pulsuz, bu da sorulmalı. Teoride ve pratikte ev sahibi olduğumuz maçta taraftarımızı tahrik ederek tezahüratlar yapıldı, sağduyulu davranınca bizimkiler iş bir uzlaşmaya döndü, ama işte 83. dakikaya kadar.)

Neyse uzatmayalım, olur arada bu tür atraksyonlar. Hani denir ya; "Biz önümüze bakalım": ))

Not: Yoruldum, maç fotolarını yarın gündüz yüklesem... Sağlıcakla kalalım... Her bir keyif veya keder, hep Adanaspor için...

(Yatağa doğru vira, yarın sabah mesai var: ))

Yazar: Editor
2009-07-30 09:08:03

İnce Memed

http://ul.gcg.me/files/2009-07/InceMemed_kaplanpenche.jpg

Önce Hatçe’ye sevdalanır, sonra onu Abdi Ağa’nın yeğenine bırakmamak için savaşır.

Kendi derdi için çıktığı yolda milletin derdine derman olur.

Zulmün kapılarına dayanır bir bir.

Zapata’nın da yaptığı gibi herkesin vicdanı olur.

Yaşadığı açmazın bir hal yolu olduğunu da bilir: Bilir, üç ağa giderse beş ağa gelir; ama bir İnce Memed yerine bin İnce Memedin de geleceğini bilir, çünkü yoksulluk daha çoktur.

Haksızlık etmeden yaşar.

Seyran’ı çok sever.

Köyüne dönmeyi ne kadar istese de dağlar onu hep çeker. Ki o kendi için yaşayamayacak kadar ileri gidip uzun bir yol kat etmiştir.

Bilgelerin sürgün, zorbaların hükümdar olduğu şu kadim ovaya bir halk kahramanı ayarı verir, eski zaman eşkıyalarının muhtaç olanı kırmayan adaletini.

Bir Çukurova destanıdır,

İnce Memed…

Yazar: Editor
2009-07-20 18:59:07

Yaşar Kemal

Bir Çukurova Destanı

Asıl adı Kemal Sadık GÖKÇELİ. Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğlu. Aslen Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü’ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugün Günseli) köyünden olan ailesi Birinci Dünya Savaşı’ndaki işgal yüzünden uzun bir göç süreci sonunda Adana’nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite (bugün Gökçedam) köyüne yerleşmişti. Küçük yaşta bir kaza nedeniyle bir gözünü kaybeden Yaşar Kemal 5 yaşındayken babasının Hemite Camiinde namaz kılarken öldürülmesine tanık oldu. Burhanlı köyü ilkokulunda başladığı ilköğrenimini Kadirli Cumhuriyet İlkokulu’nda tamamladı.

Adana’da ortaokula devam ederken bir yandan da çırçır fabrikasında işçilik yaptı. Ortaokulu son sınıfta terk ettikten sonra çeşitli işlerde çalıştı. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği’nde ırgat kâtipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele’de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli’nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941–42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. Yirmiye yakın işte çalıştığı bu yıllarda en uzun işi beş yıl üst üste yaptığı çeltik tarlalarında kontrolörlük oldu.

Yazar küçük yaşlarda halk edebiyatına ilgi duydu; saz çalmaya, türkü söylemeye ve destanlar anlatmaya başladı. Yöredeki halk ozanlarıyla karşılıklı atışmalar yaptı. İlkokulda okurken şiir yazmaya başladı. Köy köy dolaşarak folklor ürünleri derledi. Bu yıllarda şiirlerini Kemal Sadık Göğceli adı ile Türksözü (1939), Yeni Adana (1939) ve Vakit (1940) gazetelerinde ve Varlık, Kovan, Ülkü, Millet, Beşpınar dergilerinde yayımladı. 1940’lı yıllarda Adana’da çıkan Çığ dergisi çevresindeki yazar ve aydınlarla ilişki kurdu ve şiirleri o dergide de yayımlanmaya başladı. Abidin Dino ve ağabeyi Arif Dino ile kurduğu yakınlık onun düşünce ve edebiyat dünyasının gelişimini etkiledi. Ramazanoğlu Kütüphanesi’nde çalıştığı dönemde eski Yunan klasiklerinden Çukurova tarihine kadar pek çok kitapla tanışma olanağı buldu.

Gözleme dayanan bu ilk öykülerinde konularını Çukurova ve Çukurova insanından aldı; bu yöre insanlarının ekonomik sıkıntılar ve güç doğa koşullarındaki savaşımını insan-doğa-çevre ilişkisi içerisinde ele aldı; giderek uzun öykülere yöneldi.Türkiye’de tarımdan sanayileşmeye geçiş evresi olarak nitelenebilecek 1950’li yıllarda, Çukurova’nın geniş biçimde makineleşmeye açılması ve verimli topraklar üzerindeki ağalar arası rant savaşımının kızışması, bunun yoksul Çukurova köylüsü üzerindeki sonuçları Yaşar Kemal’in romanlarının ilk evresinin ana temasını oluşturmuştur denilebilir.

Ağa baskısı karşısında dağa çıkan eşkıya İnce Memed’le yazar, bir destan kahramanını anlatırken aynı zamanda toplumsal yapıdaki aksaklıkların da eleştirisini yapar. Roman, ağalara karşı Çukurova’nın yoksul halkına arka çıkan İnce Memed’in halkı için savaşımını konu alır. Roman kahramanının Toroslar’da beş köyün bütün topraklarına sahip bir ağaya karşı direnişi ve çekişmeleri uzun bir serüveni kapsar. Sonunda İnce Memed toprakları gerçek sahipleri olan köylülere dağıtır, ağayı öldürür, dağa çekilip kayıplara karışır ve bir efsane kişisi haline gelir. Yazarın kendi deyimiyle “mecbur adamın” öyküsüdür İnce Memed. Yayımlandığı dönemde büyük yankı yaratmış olan İnce Memed’de yazarın geleneksel masal, efsane tema ve motiflerinden yararlanarak çağdaş düzeyde romantik bir öykü kurduğu gözlenir.

Bir Çukurova destanıdır Yaşar Kemal…

Yazar: Editor
2009-07-13 09:34:13

"Gerçek olan öğrenmektir. Nereden, nasıl öğrenirsen öğren.
Nereden, nasıl öğrendiğin, diploman, hatta neler bildiğin de önemli değil.
Ne yaptığın önemlidir."

Orhan Kemal

  • Roman ve öyküleriyle çağdaş Türk edebiyatında özgün bir yeri olan Orhan Kemal, toplumsal yaşamımızın değişim dönemlerini gerçekçi bir biçimde yapıtlarında dile getirmiştir. Aydınlık gerçekçi bakışıyla insan-toplum ilişkilerini ustalıkla yansıtmıştır. Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu.
  • 1940 yılı kışında Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’le tanıştı. O tanışma anını anılarında şöyle dile getirir, Orhan Kemal: “Müdürün oda kapısında çevik bir gıcırtı, kapı açıldı. Nefesimi kesmiş, gözlerimi kısmışım. Bir heykel sükûnu içinde, azametli bir mermer heykel bekliyorum...
  • Bir an yüz yüze geliyoruz, sonra göz göze. Mavi mavi gülüyordu. Bu gülüş muhakkak ki bir çocuğu hatırlatıyor. Temiz, taze, sıhhatli ve dost! Bir lahza şaşkın, bekledi. Galiba ne yapması lazım geldiğini ölçtü yahut tanış bir yüz arandı. Sonra gözüne Necati ilişti herhalde, ona doğru yürümeğe hazırlanırken, Necati ona koştu ve beni tanıttı. El sıkıştık. Ayaklarının topuklarını, hazır oldaki bir er gibi birleştirerek, kendisini teşrifata zorladığı aşikar bir tarzda ciddileşmeye çalışarak: -Ben Nazım Hikmet! Dedi.”
  • 7 Mart 1966’da bir ihbar üzerine iki arkadaşıyla birlikte tutuklandı. “Hücre çalışması ve komünizm propagandası’ yaptıkları gerekçesiyle tevkif edilerek Sultanahmet Cezaevi’ne gönderildi. 7 Nisan’da Türk Edebiyatçılar Birliği, Gen-Ar Tiyatrosu’nda 30. sanat yılı nedeniyle bir jübile düzenledi.
  • Toplantıda Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal ve James Baldwin birer konuşma yaptı. Bilirkişice verilen; “suç teşkil eden bir cihet bulunmadığı hususundaki rapor üzerine 13 Nisan 1966’de serbest bırakıldı.
  • 17 Temmuz 1968’de bu davadan beraat etti. Bulgar Yazarlar Birliği’nin çağırısı üzerine gittiği Sofya’da, tedavi edilmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970’te öldü.
  • Ekmek Kavgası, 1949; Sarhoşlar, 1951; Çamaşırcının kızı, 1952; 72.Koğuş, 1954; Grev, 1954; Arka Sokak, 1956; Kardeş Payı, 1957; Babil Kulesi, 1957; Dünyada Harp Vardı, 1963; Mahalle Kavgası, 1963; İşsiz, 1966; Önce Ekmek, 1968; Baba Evi, 1949; Avare Yıllar, 1950; Murtaza, 1952; Cemile, 1952; Bereketli Topraklar Üzerinde, 1954; Suçlu, 1957; Devlet kuşu, 1958; Vukuat Var, 1958; Gâvurun kızı, 1959; Küçücük, 1960; Dünya Evi, 1960; El Kızı, 1960; Hanımın Çiftliği, 1961; Eskici ve Oğulları, 1962 ( Eskici Dükkânı adıyla 1970); Gurbet Kuşları, 1962; Sokakların Çocuğu, 1963; Kanlı Topraklar, 1963; Bir Filiz Vardı, 1965; Müfettişler Müfettişi, 1966; Yalancı Dünya, 1966; Evlerden Biri, 1966; Arkadaş Islıkları, 1968; Sokaklardan Bir Kız, 1968; Üç Kâğıtçı, 1969…
  • Bu eserlerinde işçileri, memurları, emeğiyle geçinenleri, koca şehirlerde küçücük kalan insanları, bu bereketli toprakların, Çukurova’nın kederli, keyifli hikâyelerini anlattı.
  • Bir Çukurova destanı, Orhan Kemal…
Yazar: Editor
2009-07-11 09:50:39
Dadaloğlu
 
http://radyoavsar.com/ddsr/99.JPG
  • Ova’ya inmek istememiştir Dadaloğlu. Yeri yurdu Toroslardır çünkü.
  • Osmanlının Türkmen aşiretlerini yerleşik hayata geçirme gayreti başkaldırılarla karşılık görmüştür.
  • O sırada Dadaloğlu'nun şiirleri, yerleşik yaşama geçmek istemeyen Türkmen aşiretlerinin sesi ve sonra sözlü tarihi olmuştur.
  • Dadaloğlu da ününü Osmanlının asimile politikası karşısında durduğu bu kavga şiirleriyle kazanmıştır.
  • En ünlü dizeleri de isyanın ve direnmenin adeta kutsal sözleri olmuştur:

Belimizde kılıcımız Kirmani
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir

Dadaloğlu yarın kavga kurulur
Öter tüfek davlumbazlar vurulur
Nice Koçyiğitler yere serilir
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

  • Yaptığı kavga, direnişi ve isyanıyla, vazgeçmemesi, pes etmemesi, teslim olmamasıyla bir Toros Kaplanı… Dadaloğlu, bir Çukurova destanı…
Yazar: Editor
2009-07-06 15:47:26

 Dipten Gelen Dalga

  • Transferler iyi başladı, beklentiler doğrultusunda da biter. Kamp dönemi başlar. Hazırlık maçları... Yavaş yavaş iskelet belirlenir, isabetli transferler sevindirir, hayal kırıklıkları zaten hayal kırıklığıdır. Bir başka kamp yeri olur. Hazırlık maçlarına gidilir oralara, örneğin bahis turnuvalarına. İlk izlenimler gelir oralardan. Gazozuna maçların galibiyetleri de sevindirir, ama geçen yılki gibi hayal kırıklığı da olabilir. Fakat olmasın, alır hızımızı gideriz, gitmek isteriz. İkinci kampa göre de takıma bir ayar verilir. Gerekirse bir ayar verilir. Biz isteriz ki bu hiç gerekmez.
  • Ağustos gelmiştir, ligler başlayacaktır, kombineler yok satmıştır, dahası istenmiştir, fikstür çekilmiştir, cezalı sahamız saptanmıştır, bu maçın hazırlıklarını yapmıştır taraftar, yeni pankartlar, yeni sloganlar... Yolcu yolunda gerek demişizdir, vira kaptan, vira kaplanlar. Daha güçlü yol alırız en hırçın dalgalarda, ki dipten gelen dalga biziz.

  • Vaktidir Çukurova'da turuncu bir ateşin. Siz şenlik ateşi deyin, biz isyanın kızılturuncu alevleri diyelim...
  • Şiirler yazar şarkılar söyleriz...  Hiçbir şey emeksiz olmuyor, her bir noktada, hep beraber alın teri dökeriz. Emeğin bin yıllık yurdunda bize yakışandır bu. Güneşin çocukları, her bir insanıyla... Bir büyük Çukurova Destanı için, Adanaspor için...

Ve gün olur, yepyeni maceralara alır başımızı gideriz...

Yazar: Editor
2009-05-19 16:06:43

Bir Adanaspor-Tarsus İdmanyurdu maçı idi. Yapı Meslek’ten arkadaş Şehmuz’la maça gidiyoruz. Stat hınca hınç dolu… Misafir Tarsus tarafı da öyle...

Tarsus’ta Erkut zamanı, kafaya oynuyorlar. İyi bir takım kurulmuş. Bizde o zamanki 1.lig kadrosu; Feyzullah, Ümit ( ki o, Türkiye’nin görüp göreceği en iyi açıklarından biriydi. Ümit’i izleyenler hak verecektir.), Nejat, Kayhan, İsmail yani yok yok. İlk yarı 1–1. İkinci yarı yer değiştiriyoruz golleri yakından görmek için. Çocukluk işte… Ama Adanaspor’a tam inancımız ta o yıllara dayanıyor;))

2. yarı başlıyor ve Tarsus peş peşe iki gol buluyor Memik ve Reşit’le. Skor 1–3. Ama o anlarda Adanaspor’un nasıl saldırdığı anlatılır gibi değil. Kimin attığını hatırlamıyorum, skoru 3–2′ye getiriyoruz. Derken bir serbest vuruş organizasyonu, Nejat topu yarım metre kadar havalandırıyor ve Feyzullah vuruyor, kaleci topu görmüyor: 3–3. Biz gol için yine bastırırken Memik soldan bir orta yapıyor güney kaleye, Reşit kafayla Tarsus’un 4. golünü atıyor. Eyvah derken biz, Tarsus da böyle biter diye sevinirken, müthiş Ümit sağ taraftan ceza sahasına giriyor, en az iki çalım atıyor bel kıranından, topu köşeye çakıyor: 4–4…

Belki o zaman 2 puan (veya 1 puan, puan uygulaması nasıldı hatırlamıyorum) gidiyor; ama bize hala hatırladığımız bir maçın keyfi kalıyor.

Şimdi şu son turda Tarsus alsa da şampiyonluğu o keyifli maçlar 1.ligde devam etse, fena mı olur.

http://ul.gcg.me/files/2009-05/tarsus.jpg

Hadi Ali Cem, Rahmi Başkan, alın gelin şu kupayı: ))

Yazar: Editor
2009-04-10 23:39:55

Tarsuslu Deli Duran ve…

Dilekçenin Böylesi

 

Yıl 1991. Yani, birinci Körfez savaşı dönemi. Amerika uçakları Irak’a sortiler yaparak bomba yağdırıyor. Irak’a füzeler yağdırıyor. CNN’in canlı olarak verdiği savaş görüntüleri, Türkiye’deki özel televizyonlar aracılığıyla kamuoyuna yansıyordu. O zaman, “Üç koyup, beş alırız” diye Türkiye’yi de bu savaşın bir parçası haline getirme hesapları yapmakta olan Turgut Özal, başbakanlığı Yıldırım Akbulut gibi sağlam ellere teslim etmiş, kendini Cumhurbaşkanı seçtirmişti. Süleyman Demirel’in ise siyasi yasakları kalmış, orda burada görünerek ve konuşarak siyasette başbakanlığa hazırlanıyordu. İşte o günlerde, televizyonda haberleri izlerken, Demirel, “Adriyatik denizinden, Çin Seddi’ne kadar olan topraklar bizimdir. Buralarda Türkiye’nin hakları ve çıkarları vardır.” diye bir açıklama yaptığında, aklıma ilk bizim Deli Duran düştü.

Deli Duran, Tarsus’un delilerinden birisidir. Üzerinde üniformayı andıran, eski ve kirli bir bekçi ceketi, altında şalvarı, ayağında lastik ayakkabıları ile başında da kırmızı neftli bir bekçi şapkasıyla orada burada dolaşırdı Deli Duran. Birçok deli gibi o da kırmızı rengi çok severdi. Kırmızıya karşı sevgisini ve ilgisini kendi çocukluk yıllarımdan biliyorum. O da, diğer deliler gibi, bazen çöplerden bazen esnafın verdikleri ile yaşamını sürdürürdü. Deli Duran kentin çarşı pazarını dolaşır durur sabah akşam. Esnaflar kimi zaman Deli Duran’a, laf atarak onu kızdırırlardı. Çocuklar takılırdı peşine.

Deli Duran, bir gün Tarsus’ta küçük dükkânların yoğun olduğu arasta da dolaşmaktaydı. Deli Duran’ı gören esnaf ona takılmaya başladı. Kimi halini hatırını sordu Deli Duran’ın, kimi aç olup olmadığını.

O da bir araya toplanıp gülüşerek sohbet eden bir grup esnafa yaklaşarak:

—Herkesin toprağı, başını sokacak bir damı, bir evi var.

Akşam olunca herkes evine gidip yatıyor. Ben parklarda, sokaklarda yatıyorum. Benim niye toprağım, evim yok?

Oradakiler gülüştüler. İçlerinden kunduracı Recep:

—Haklısın Duran, senin de bir evin olmalı, dedi.

Deli Duran hemen karşılık verdi:

—He ya, benimde bir evim olsun. Akşam gidince yatam. Ben de ev isterim.

Kasap Osman ileriye atılarak konuşur:

—Deli Duran şimdi sen de ev sahibi olabilirsin, dedi.

—Kim verecek bana ev?

Kasap Osman, ağzını doldurarak ve daha gür bir sesle yanıtladı onu:

—Kaymakaam!

Lokantacı Löp löp Suphi söze girdi:

—O zaman sevabından Deli Duran’a bir dilekçe yazdıralım arkadaşlar.

Hemen yanı başlarında duran Arzuhalciyi çağırıp alaylı bir sesle:

—Yaşar ağabey, Deli Duran bir ev istiyor. Kaymakamlığa bir dilekçe yaz da götürsün gariban, dediler.

Arzuhalci Yaşar, bu dileği geri çevirmeyip oturdu küçük masasındaki daktilonun başına ve başladı muzipçe yazmaya.

 

“KAYMAKAMLIK YÜCE KATINA-TARSUS”

Ben evsiz barksız, toprağı olmayan bir vatandaşım.

Başkalarının toprağı, damı, evi var. Ben vatandaş değil miyim? Niye benim evim yok. Namrun Kalesinden Akdeniz’e kadar tüm arazilerin tarafıma tahsisinin yapılması için gereğini arz ederim.

İmza

Deli Duran”                   

Arzuhalci, gözlüğünün üzerinden yazıyı dikkatlice okuduktan sonra dilekçeyi çekip çıkarttı daktilodan. Başını kaldırıp Deli Duran’a seslendi:

—Duran gel şurayı karala imza niyetine.

Duran eline verilen kalemle gösterilen yeri karaladı.

Durumun farkında olan esnaflar, gülüşerek yüreklendirdiler Duran’ı. Kunduracı Recep Usta elini Duran’ın omzuna koyarak ciddi bir ifadeyle konuşmaya başladı:

—Hadi Duran, şimdi götür bu dilekçeyi kaymakama ver, “Ben de ev istiyorum de.”

Deli Duran yüzünde gülücüklerle dilekçeyi aldı, bir dilekçeye bir arkasına bakarak kaymakamlığın yolunu tuttu.

Duran, Kaymakamlık binasının ikinci katına çıkarken kısa boylu kaymakamlık kâtibi onu gördü ve seslendi uzaktan:

—Hayırdır Deli Duran, derdin ne, bir şey mi istiyorsun?

Deli Duran biraz çekinerek konuşur:

—Kaymakamıma bir dilekçem var onu vereceem, Ben ev istiyorum, dedi.

Biraz alaylı biraz da “ne işi var bu delinin burada” der gibi başını sallayarak,

—Ver bakayım Duran şu dilekçeni.

Kâtip dilekçeyi Duran’ın elinden çekiştirerek aldı, gözlüğünü iyice burnunun üzerine yerleştirerek okumaya başladı.

Kâtip, dilekçeyi okurken bir ara yüzünün rengi değişti. Bu işe bir anlama vermeye çalıştı. Bu kadar büyük bir alanın istenmesini yadırgar bir tavırla dilekçeyi bir kez de sesli olarak okudu. Bitirdikten sonra biraz şaşkın ve kızgın bir şekilde sordu:

—Bu istediğin biraz fazla olmamış mı Deli Duran?

Deli Duran dilekçe de tam olarak ne yazdığından habersiz boynunu büküp, gözlerini yere indirerek yanıtladı kâtibin sorusunu.

—Bana da biraz fazla gibi geldi amma...

Ne dersiniz, bir zamanlar Demirel’in de, Özal’ın da bir koyup üç alma istediği de biraz fazla değil miydi?

Uğur pişmanlık

Yazar: htabakan
2009-04-10 23:33:41

Tarsuslu Deli Duran ve…

Dilekçenin Böylesi

http://img242.imageshack.us/img242/6205/foto59sl0jlpk1.jpg

Yıl 1991. Yani, birinci Körfez savaşı dönemi. Amerika uçakları Irak’a sortiler yaparak bomba yağdırıyor. Irak’a füzeler yağdırıyor. CNN’in canlı olarak verdiği savaş görüntüleri, Türkiye’deki özel televizyonlar aracılığıyla kamuoyuna yansıyordu. O zaman, “Üç koyup, beş alırız” diye Türkiye’yi de bu savaşın bir parçası haline getirme hesapları yapmakta olan Turgut Özal, başbakanlığı Yıldırım Akbulut gibi sağlam ellere teslim etmiş, kendini Cumhurbaşkanı seçtirmişti. Süleyman Demirel’in ise siyasi yasakları kalmış, orda burada görünerek ve konuşarak siyasette başbakanlığa hazırlanıyordu. İşte o günlerde, televizyonda haberleri izlerken, Demirel, “Adriyatik denizinden, Çin Seddi’ne kadar olan topraklar bizimdir. Buralarda Türkiye’nin hakları ve çıkarları vardır.” diye bir açıklama yaptığında, aklıma ilk bizim Deli Duran düştü.

Deli Duran, Tarsus’un delilerinden birisidir. Üzerinde üniformayı andıran, eski ve kirli bir bekçi ceketi, altında şalvarı, ayağında lastik ayakkabıları ile başında da kırmızı neftli bir bekçi şapkasıyla orada burada dolaşırdı Deli Duran. Birçok deli gibi o da kırmızı rengi çok severdi. Kırmızıya karşı sevgisini ve ilgisini kendi çocukluk yıllarımdan biliyorum. O da, diğer deliler gibi, bazen çöplerden bazen esnafın verdikleri ile yaşamını sürdürürdü. Deli Duran kentin çarşı pazarını dolaşır durur sabah akşam. Esnaflar kimi zaman Deli Duran’a, laf atarak onu kızdırırlardı. Çocuklar takılırdı peşine.

Uğur Pişmanlık

Devamını okumak için tıklayınız.

Yazar: Editor
2009-03-01 21:50:24

Top Patladı!

http://www.gezikolik.com/Images/UserPosted/Publish/53d2bdd5-179f-4af9-8fe3-9d9a6d8c1081.jpg

Tarsus gibi köklü geçmişi bulunan bu kentin birçok tarihi yapısı var. Ancak kent tarihine ışık tutan en önemli yerlerden biri de, binyıllar öncesinden bu yana yerleşim olarak kullanılan Gözlükule Höyüğüdür. Halk arasında Gözlükule tepesi olarak bilinen bu yer kentin tek doğal/tarihi yükseltisidir.

Gözlükule tepesinde 1800’lü yılların ortalarında çeşitli zamanlarda V. Langlois ve M. Mazzoillier William B. Barker gibi yabancılar tarafından kazılar yapıldığı ve burada çıkan eserlerin yurt dışındaki müzelere götürüldüğü bilinmektedir. Ama asıl bilimsel kazılar 1937–1947 yılları arasında zaman zaman kesintiye uğrasa da, Amerikalı kadın araştırmacı Hatty Goldman tarafından yapılmıştır. Bu kazılar sonucunda çeşitli çağlara ait 33 katmana ulaşılmıştır.

Öte yandan Gözlükule tepesi, 1930’lu yıllarda ağaçlandırılmıştır. Özellikle 1950 sonrasından başlayarak 1970’li yılların başlarına kadar hem Tarsusluların mesire yeri hem de buraya inşa edilmiş gazino ve çay bahçeleri ile bir eğlence mekânı olarak da kullanılmıştır.

*Devamını okumak için tıklayınız.

Yazar: Editor
2009-03-01 21:43:16

Top Patladı!

Tarsus gibi köklü geçmişi bulunan bu kentin birçok tarihi yapısı var. Ancak kent tarihine ışık tutan en önemli yerlerden biri de, binyıllar öncesinden bu yana yerleşim olarak kullanılan Gözlükule Höyüğüdür. Halk arasında Gözlükule tepesi olarak bilinen bu yer kentin tek doğal/tarihi yükseltisidir.

Gözlükule tepesinde 1800’lü yılların ortalarında çeşitli zamanlarda V. Langlois ve M. Mazzoillier William B. Barker gibi yabancılar tarafından kazılar yapıldığı ve burada çıkan eserlerin yurt dışındaki müzelere götürüldüğü bilinmektedir. Ama asıl bilimsel kazılar 1937–1947 yılları arasında zaman zaman kesintiye uğrasa da, Amerikalı kadın araştırmacı Hatty Goldman tarafından yapılmıştır. Bu kazılar sonucunda çeşitli çağlara ait 33 katmana ulaşılmıştır.

Öte yandan Gözlükule tepesi, 1930’lu yıllarda ağaçlandırılmıştır. Özellikle 1950 sonrasından başlayarak 1970’li yılların başlarına kadar hem Tarsusluların mesire yeri hem de buraya inşa edilmiş gazino ve çay bahçeleri ile bir eğlence mekânı olarak da kullanılmıştır.

Gözlükule tepesinin bir özelliği de Ramazan aylarında, iftar ve sahuru tüm kente duyurmak için bu tepeden top atılırdı. Hem de gerçek bir savaş topuyla. Farklı zamanlarda Gözlükule’de çekilmiş birçok siyah-beyaz fotoğrafta, bu topu görünmektedir.

Türkiye’de benzer uygulamaları var mı bilmiyorum ama bu, Tarsus’ta bugün de hala devam eden bir uygulamadır. Her Ramazan ayında iftar ve sahuru duyurmak için top atılır. Bu gelenek 80 yılı aşkın zamandır neredeyse hiç aksamadan sürüyor.

Sanıyorum 1960’lı yılların ortasında bir sonbahardı. Artık akşamların erken olduğu, havaların soğumaya başladığı bir zamandı. Kış kendini bir uçtan hissettiriyordu. Ramazan ayı bu sonbaharla başlamıştı. Ramazan aylarında topu ateşleyip patlatmakla görevli kişi Mehmet Ağa idi. Yıl içinde belediye çöpçüsü olarak çalışır, Ramazan Ayında ise top patlatırdı. Herkesin Mehmet Ağa diye hitap ettiği bu kişi, belediyenin bir anlamda emektar görevlisiydi. Çocukları yetiştirip, büyütmüş, evlendirip, başgöz etmişti. Karısı, Hatice teyze ile bir edi bir büdü yaşayıp gidiyorlardı.

Mehmet Ağa, diğer zamanlarda olduğu gibi ramazan ayında da iftar topunu patlatmadan önce Kırkkaşık Bedesteni’nde Akif ustanın kahvesine gider, bedestenin doğu yönündeki avluda oturur, kahveye gelen arkadaşlarıyla sohbet ederdi. Sonra, Ulu Caminin doğu kısmına Kaymakam Ziya Beyin 1800’lü yılların sonunda yaptırdığı Saat Kulesi’nin zamanı bildiren çanının ding-donglu sesini duyunca, arkadaşlarında müsaade isteyip Gözlükule Tepesi’nin yolunu tutar. Mehmet Ağa gittikten yaklaşık yarım saat sonra tüm kente yayılan bir patlama sesi duyulurdu. Mehmet Ağa, tepedeki topu ateşlemiş ve Tarsus halkına iftarı duyurmuştur.

Mehmet Ağa yine böyle bir günün ertesinde bedestenin kahvesine gelir. Avluda oturanlarla selamlaşır ve kendine bir sandalye çekerek bir tarafa ilişir. Kahveci Akif, “Hoş geldin Mehmet Ağa” derken beraber çırağa bir çay getirmesini söyler. Kahvede oturanlardan bazıları dönüp Mehmet Ağa ile konuşmaya başlarlar. Bu konuşmadan daha çok bir şikâyetlenmedir. Kentin çeşitli yönlerindeki mahallelerde oturanlar, Mehmet Ağa’ya iftar ve sahurda patlattığı topun sesini duyamadıklarını söylüyorlar. Garibim Mehmet Ağa ise bu söylenenlere karşı söyleyecek pek bir şey bulamıyor, sadece elinden geleni yaptığını belirtmekle yetiniyordu.

Günler ilerliyor, Ramazan ayının da sonuna yaklaşılıyordu. Ancak Mehmet Ağa ne zaman kahveye gelse, “Cami uzakta sesi gelmiyor, bari şu topun sesini duyalım iftar açalım diyoruz. Ama onu da duyamıyoruz.” Benzeri sözler söylüyorlar. Mehmet Ağa bu durumla kahve dışında da çarşıda pazarda sık sık rastlar olmuştu. Yolda tanıyan erkek-kadın, eş-dost herkes şikâyetçiydi: “Topun sesini duymuyoruz!” Son zamanlarda Mehmet Ağa’nın canı, bu işe çok sıkılmıştı. Akşam evde bile hanımı, falan mahalleden gelen filan ahbaplarının top patlamasını duymadıklarını söyleyip şikâyetleri aktarıyordu.

Mehmet Ağa ertesi gün sabah uyandı. Kahvaltı yaptı. Pencerenin kenarına oturdu. Dışarıda, sokakta oynayan çocukları seyretti, çöplükte eşelenen tavuklara baktı, avluda çamaşır asan karısını izledi. Bir iç geçirdi. Bir elini yeleğinin cebine götürüp sigarasını diğer eliyle de çakaralmaz muhtar çakmağını çıkardı. Sigarasını yaktı ve derin bir nefes çekti ciğerlerine doğru. O gün canı hiç dışarı çıkmak istemiyordu. Öğlene kadar evde eyleşti. Sonra ceketini aldı, ayakkabılarını giyip evden uzaklaştı.

 

Çarşıda önce birkaç esnafın yanına uğradı. Sonra, Yeni Hamam’ın sokağındaki Karadeniz Lokantası’na gidip, Hakkı ustanın yemeklerinden yedi. Oradan da Kırkkaşık Bedesteni’ne yöneldi. Bedestenin önündeki avlu doluydu. Bugün Cuma, ondan kalabalık diye geçirdi içinden. Her zamanki gibi bir sandalye bulup oturdu. Arkadaşları birer ikişer hoş geldin dedi, Mehmet Ağa’ya. O hepsini selamını aldıktan sonra çay ocağındaki Akif ustaya seslenip bir orta kahve söyledi kendine.

Arkadaşları yaklaşan bayram için alış-veriş ve hazırlıklardan bahsediyorlardı ki, içlerinden bir konuyu iftarda atılan topun duyulmadığına getirince, Mehmet Ağa’ya sorular gelmeye başladı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Mehmet Ağa bu şikâyetlere karşı hiçbir şey demedi. Önüne konan kahveden bir yudum içti. Etrafındakilerin tartışmalarına baktı. Biraz etrafı süzdü, düşündü. Sonra ağır ağır konuşmaya başladı, konuşurken sesinin tonu giderek yükseliyordu. “Siz ne zamandan beri Ramazan topunun sesini duymuyoruz, top patlamasını işitmiyoruz diye şikâyet edip yatıyorsunuz. O zaman beni iyi dinleyin bu akşam sahurunda top öyle bir patlayacak ki, değil Tarsus tüm memleket duyacak. Bakın o zaman duyuluyor mu, duyulmuyor mu?” dedi sustu. Sonra biraz muzipçe ve bıyık altından gülerek azarlar gibi konuştu, “Hadi şimdi hepiniz evinize. Top nasıl patlarmış, nasıl duyulmazmış birazdan göreceksiniz!” zaten akşam oluyordu. İftara da çok kalmamıştı. Kahvehane yavaş yavaş boşalıyordu. Mehmet Ağa, yeleğinin cebinden köstekli saatini çıkartıp baktı. Görev saati yaklaşmıştı. Son birkaç kişiden önce kahveden ayrılarak Gözlükule’ye doğru ilerledi. Tepenin eteklerinden yavaş adımlarla düşünceli bir şekilde yukarı doğru tırmandı. Kurtuluş savaşı zamanında Fransızlardan kalan top tepenin en düzlük yerinde duruyordu. Topun namlusu, Tarsus’un güneyine, Karabucak ormanına doğru çevriliydi.

Mehmet Ağa, topa yaklaştı. Elini topun koca namlusunun üzerinde gezdirdi. Üstündeki kabartmalı süslemelere baktı bir süre. Ardından işe koyuldu. Her zamanki tecrübesiyle topun içine önce fitilini yerleştirdi sonra barut doldurdu. Ancak bu kez barutu her zamankinin iki üç misli fazla doldurmuştu. Topun haznesine biriken barutu elindeki Harbi ile iyice sıkıştırdı. Artık Ramazan topu iftar saatine hazırdı. Kendine verilen talimat gereğince Saat Kulesi’nden gelecek sesi bekliyordu. Ayrıca bulunduğu yerden Saat Kulesi görünüyordu. Biraz daha bekledikten sonra Saat Kulesi’nin çanı vurmaya başladı. Mehmet Ağa hemen cebinden çıkarttığı çakmağı yakıp fitili tutuşturdu.  Zaten fitil kısaydı ve Mehmet Ağa top patlarken her zaman birkaç metre uzağında dururdu. Yine öyle yaptı. Fitil hızla yandı. Ateşin barutla buluşmasıyla birlikte patlaması bir oldu.

Top patladı! Top öyle bir patladı ki, Mehmet Ağa birkaç saat önce kahvede söyledikleri doğru çıktı. Topun patlamasını memleket değilse bile Tarsus’un tüm civar köyleri duydu. Top patladığında, İftarda topun sesini duyamamaktan şikâyet eden mahallelerin sokaklarında koşturan çocukların sesi her yerde yankılanıyordu, “Top atıldı, top patladı!” diye. Top öyle bir patladı ki, buna alışık olmayan Tarsus halkının çoğu “Hayırdır” deyip oturdukları yerden kalkıp sesin geldiği yöne doğru bakmadan edemediler.

Top öyle bir patladı ki, Gözlükule tepesinde yıllardır topu her ramazanda ateşleyen emektar Mehmet Ağa ile beraber patlamıştı. Top ateş alıp infilak ettiğinde aşırı derecede doldurulmuş olan barutun içerdeki sıkışması sonucu topun kendisi havaya uçup parçalanmış, kendisiyle birlikte Mehmet Ağa de havaya uçurup parçalamıştı. Olay Mehmet Ağa ne olup bittiğini anlamasına dair fırsat kalmamıştı. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti Mehmet Ağa ölmüştü. Bu onun son top patlatışı olmuştu.

Olay, kısa sürede Tarsus’a yayıldı. Herkes hayretler içindeydi. Tanıyanlar ise çok üzülmüştü. Ertesi sabah ise artık neredeyse tüm kent olaydan haberdardı. Ancak topla birlikte havaya uçan Mehmet Ağa ölü bedeni neredeydi? Olay gecesi emniyet, Gözlükule’de sadece topun bazı parçaları ile birlikte Mehmet Ağa bazı organlarını bulabilmişti. Ancak ertesi sabah, gün aydınlandığında Gözlükule eteklerindeki evlerden ve yakın mahallelerden insanlar torbaların içinde ona ait organlar getirdiler. Bunlar bir araya getirildikten sonra Mehmet Ağa Şehir Mezarlığı’na defnedildi.

O günden sonra Ramazan ayı bitene kadar kentte ne top patlaması işitildi ne de bunun konusu oldu. Herkes sessiz ve hüzünlü bir yas içinde o ayı tamamladı.

Uğur Pişmanlık

Yazar: htabakan
2009-02-15 12:48:57
http://img2.blogcu.com/images/l/a/t/latahzenkuzguni/1219698378yagmur7nw8.jpg
 

Yağmurun Getirdiği

İnce olur Adana’nın yağmurları, ipince. Bakmayı bilen bir göz bulutlardan sarkan bu ipleri görür; bir de geceyse, sokak lambaları, o güvenli evlerden kaçan ışıklar parlatıyorsa camdan sicimleri…

Geceyle başlamıştı yağmurlar. İşte iniyordu ovaya, binyıllardır yağdığı gibi; damlara düşerek, pencerelerden süzülerek, ağaçlarla sarmaş dolaş olarak, belki bir teni okşayarak. Duymuştum her kar tanesinin farklı bir şekilde olduğunu. Benzemezmiş biri diğerine.

Peki, yağmurlar; aynı mıdır onlar?

Kimi iri iri yağar, gecenin gözü gibi; kimi çarparak, acıtarak değdiği her yeri; kimi rüzgârı alıp arkasına seni bir tek yönünden vuracak şekilde yağar; işte kimi de böyle gökyüzünden bırakılmış sarmaşıklar gibi iner. İnsan bunlardan tırmanarak yağmur ülkesine varabileceği hissine kapılır; bir oyun belki; ama güzel bir oyundur bu: İnsanı düşler ülkesine çeken sarmaşıklar…

Ben bunları düşünüyorum, bir gece yarısı yağmura ansızın yakalanmış bir adamsım ve her zamanki gibi talihsizliğime sitem ediyordum: Böyle bir yağmur ancak beni bulurdu bir gece vakti. Kuşatılmış bir şehirdi ve yağmur işgali altındaydı.

Sokak kedileri kendilerine güvenli yerler bulmuşlardı bile, kuşlar da öyle, ağaçlar pusmuştu ıslanmaktan, belki onlar da sitem ediyordu benim gibi. Birkaç otomobil yağmur sularına yataklık eden asfalttan hışırdatarak geçiyordu tekerleklerini, yağmur korkağı insanlar zaten çoktan çekilmişlerdi evlerine.

Ve talihsiz ben, henüz gölcük oluşmamış yerler arayarak ve sekerek oradan oraya sığınacak bir yer arıyordum kendime. Beni o an öyle gören bir yabancı, bu şehri hiç tanımayan biri, gece vakti garip bir dansla, evet yağmur dansıyla, oyalanan bir deli sanabilirdi; yağmurun ritmine uymaya çalışan veya yağmura bir ritim vermeye uğraşan bir adam… Kendini sokaklara vurmuş, yağmurla oynayan bir berduş. Kim bilir…

Şu koca koca binaları, yağmurda sokaklarda kalmışlara göre planlamayanlara da bir çift lafım vardı, yağmura göre tasarlanmamış duraklara, telefon kulübelerine…

Derken ışıklı bir camekânın önünde buldum kendimi, işte güvendeydim. Birkaç adım önümdeydi yağmur; şimdi ıslanmadan, keyifle izleyebilirdim onu. Varsın bütün gece yağsın, dedim.

Bir otomobil daha geçti yağmurun sesinde kaybolarak. Şimdi yıllar öncesinin bir vitrini önünde olsaydım, yağmurlu bir gecede bir fayton geçerdi belki önümden, çıngıraklı koşumlarıyla, güzel gözlü atların çektiği, kaybolmadan yağmurun sesinde. Yolcusu bir külhan belki, kederli bir rakı masasından kalkan, o eski Adana’nın, o eski mahzun bakışlı adamlarından…

Dalmışken böyle bir yağmurda geçmiş zamana, az önce benim de geldiğim yönden bir kız akıverdi yağmurla. Arayan biriydi o da. Bulmuştu bir yer. Yanımda duruverdi. Bir peri belirmişti yanımda, sanki denizkızı, bir yağmurkızı, mucizevî bir güzellik şuracıkta duruyordu. Önünde dikildiğim camekânın ışıklarından bunu görebiliyordum.

Beni fark edince ürktü. Gitmekle kalmak arasında bocaladı. Öyle ya; hiç tanımadığı, hırlı mıdır, hırsız mıdır bilmediği bir adamın yanında buluvermişti kendini. Kim olsa ürkerdi, hatta korkardı.

Sonra belki ne diyeceğini bilmeden veya bir şey deme ihtiyacı duyarak, kim bilir bir sesten karakter tahlili yapmayı kurar gibi, bilmem ki neden; “Merhaba.” deyiverdi.

“Merhaba.”dedim.

Sustuk. Belki birkaç saniye, belki yüz yıl sustuk. Zaman yoktu; o da çekilmişti çünkü kendi evine.

“Yağmur.”dedim sanki onu rahatlatmak, yağmurlu bir gece vakti bir yabancının yanında da güvende olunabileceğini sezdirmek için; sonuçta aynı yağmurdu bizi orada buluşturan. Sonra yıllar önce hayatlarımıza bir anlam ararken sorduğumuz sorular geldi aklıma: Rastlantı mıdır hikâyelerimizi yazan şu hayatta, zorunluluklar mı? İşte bal gibi bir zorunluluktu bu. Gülümsedim; o bunu fark etmedi. Fark ettirmedim çünkü. O, bu gülümsemeden de ürkebilirdi; ne bileyim, beni fırsat düşkünü sanabilirdi.

“Hı, hı…”dedi, “fark ettim.” O gülümsedi, gülümseyişini göstererek. Rahatlamıştım. Artık orada tehlike arz eden bir adam olarak durmaktan kurtulmuştum.

“Güzel bir sığınak bulmuşsun kendine.”dedi, yüzünde yine tatlı gülümseme. Evet, orada ikimizden başka kimse yoktu ve bu, bana söylenmiş bir sözdü; yani bu cümlenin muhatabı bendim. Benim de, en azından nezaketen, bir şeyler söylemem gerekiyordu. Ama ne demeliydim, ne demeliydim de tüm gece sürebilecek bir sohbetin girizgâhını inşa etmeliydim.

 “Günler önceden burayı gözüme kestirmiştim. Olur da gece vakti yağmurda kalıveririm, diye…”

Eyvah, abartmış mıydım acaba? Bu kadar uzun bir cümle kurmaya gerek var mıydı?

Sonra “Ben …” dedi, mucizelerin art arda yaşandığı bu sihirli gecede. Ben de adımı söyledim. Başını salladı anlamlı bir söz duymuş gibi. Ben mi öyle yorumladım yoksa?

“Bir sigaran var mı?”dedi yine, beni heyecanlandırarak.

“Islanmamışsa…”

Birer sigara yaktık. Şimdi daha iyiydim, iki yabancı olarak rahat rahat konuşabilirdik artık.

“Arkadaşlardaydım, oturduk biraz. Sonra yağmur başladı. Ben gidiyorum, dedim. Bu yağmur fena ıslatır dediler. Dinlemedim; olsun, dedim, ıslanmaktan ne çıkar? Ama bu kadarını beklemiyordum. Baksana şuna ip gibi.”

“Az önce ben de bunu düşünüyordum.”dedim;

“Gökyüzünden inmiş, camdan sarmaşıklar… İnsanı tırmanmaya davet eden…”

Yine çok güzel baktı. İçimden sevindim, yüzüme sezdirmeden; çünkü o beni hemen ele verirdi. Güzel bir laf ettim galiba, dedim kendi kendime, böyle gülümsediğine göre…

“Sen de mi evine gidiyordun?”

Öylesine bir soruydu bu, biliyorum. Beni birkaç dakika içinde kendine âşık etmek için yapılmış bir şey değildi. Hayır. Boşluk dolduran cümleler… İki yağmur kaçağı, gece vakti, ışıklı bir camekanın önünde, hazırlıksız ne konuşabilirdi ki?

“Bilmiyorum.”dedim. Ama gerçekten bilmiyordum. Veya biliyordum da unutmuştum.

“…galiba eve dönüyordum… bir yerden.”

 Bu seferki kahkahaya yakın bir gülüştü.

Komik bir duruma mı düşmüştüm? Ben bunu düşünürken “trink” diye bir ses geldi, kapının ardındaki yazarkasanın çekmecesi açılıvermişti, sohbete ortak olmak ister gibi.

“Korktum.”dedi elini kalbine götürüp. Sonra yine gülümsedi.

Tanrım, ne güzel bir şeydi bu.

“Ben de,” diyemedim. Benim bu durumlarda korkmamam gerekiyordu çünkü. Zaten o gülüşten sonra korku denen şey içimde kalmamıştı ki.

Biz yeni bir şeyler konuşacakken ve şimdi daha çok gelirken yağmur elektrikler gidiverdi. Artık kapkaranlıktı kent. Hiç yok gibi. Sadece yağmur ve biz, ikimiz; ben ve o…

Bir gece perisi, bir yağmurkızı, bir hayal…

Biraz daha sokuldu yanıma.

Şimdi yağmur sonsuza kadar yağsındı.

Gece hiç bitmesindi.

Elektrikler de birkaç yüzyıl gelmesindi.

Ama biz biraz daha konuştuktan sonra geceden, yağmurdan, hayattan filan; elektrikler geldi ve yağmur da duruverdi. Birbirimize baktık. Ben şaşırmış, hatta biraz da kırılmıştım. Ne olacaktı şimdi? Üzgündüm işte; yağmurun durmasında da hazırlıksız yakalanmıştım. Oysa ben sanmıştım ki…

“Durdu,”dedi “duruverdi.” Gülümsemeden söyledi bunu.

Sıradan bir şeydi; yağmur yağardı ve dururdu.

“Yağmur.”diyebildim ben sadece.

“Sigara için teşekkür…”dedi ben, şimdi o ne yapacak, diye düşünürken.

Dönüp giderken durdu: “güzel bir sohbetti…”

Güzel sözcüğünü düşündüm, onunla ilişkilendirdim, sadece onunla. Köşede kaybolacakken o; seslendim /sanki/ içimden, fısıldayarak; belki aslında, sahiden var mıydın, demek isteyerek, bilmiyorum. Ama durdu. Yüzü sokak lambalarından yansıyan ışıkta görülebilecek kadar yaklaştı, karanlıkta kaldığımız o anki kadar… Konuşmamı bekledi. Konuşmasaydım hiç, belki orada benimle yüz yıl bekleyecekti.

“Yine böyle bir yağmur yağarsa… yine böyle bir gecede…”dedim, “ben yine burada olacağım.”

Yine çok güzel gülümsedi. Anladım, der gibi yumdu, uzun kirpikli gözkapaklarını.

Ve kayboluverdi.

 

İşte böyledir Adana’nın yağmurları.

Davetsiz bir konuktur, geliverir; pervasızdır, hoyrattır, binyıllardır yağdığı gibidir.

Büyüsüyle sarhoş eder, güzelliği seni vuru, içine siner, kendine benzetir, koluna girer, sen bilmezsin; bir düş gibi geliverir ve duruverir.

Hayal ile hakikati ayıran bir iptir işte, camda bir sicim…

Işıklı bir gecede öylece yağar ömrüne.

Ve geldiği gibi gidiverir aynı gecede.

Yazar: htabakan
2009-02-15 12:02:41

Yağmurun Getirdiği

http://img2.blogcu.com/images/l/a/t/latahzenkuzguni/1219698378yagmur7nw8.jpg

İnce olur Adana’nın yağmurları, ipince. Bakmayı bilen bir göz bulutlardan sarkan bu ipleri görür; bir de geceyse, sokak lambaları, o güvenli evlerden kaçan ışıklar parlatıyorsa camdan sicimleri…

Geceyle başlamıştı yağmurlar. İşte iniyordu ovaya, binyıllardır yağdığı gibi; damlara düşerek, pencerelerden süzülerek, ağaçlarla sarmaş dolaş olarak, belki bir teni okşayarak. Duymuştum her kar tanesinin farklı bir şekilde olduğunu. Benzemezmiş biri diğerine.

Peki, yağmurlar; aynı mıdır onlar?

Devamını okumak için "burayı" tıklayınız.
Yazar: Editor
2009-02-07 19:29:37
http://www.akkapi.net/wp-content/t.jpg

Rüzgâr eser, kuru portakal yaprakları şöyle bir savrulurdu. Asma yaprakları bu rüzgârdan daha çok etkilenirdi. Kuruduktan sonra dağılmaya hazır bu yapraklar küçük parçalara ayrılarak ağaçların arasında, merdivenlerde, toprak evin sofasında yok olmaya giderdi. Sonra bir toz bulutu oluşurdu sokakta. Toprak gözlerimize girerdi.

Yenge, hala, anne, abla yeni yıkanmış çamaşırları kurtarmak için tonlarca tozu taşıyan zalim rüzgârdan önce davranmaya çalışırlardı. Çoğu zaman başarısız olurlardı. Toz yapışıverirdi nemli giysilere. Pencereler çarpmasın diye kancalanır; sofadaki minderler, örtüler, kilimler hemen kaldırılırdı. Yengem biricik radyosunun üzerine daha büyük bir örtü hatta bazen şalını bırakırdı zarifçe.

Böyle bir rüzgâr belki birkaç günlük yoldan iyice sararmış, kenarları eprimiş bir gazete sayfasını, hayır ancak bir parçasını alıp toprak evin sofasına bırakmıştı. Nenem, annem, küçük halam, yengem bu gazete parçasının başında toplanmışlardı. Küçük halam ilk kez bir gazete parçası görüyormuş gibi onu özenle yerden almıştı. Davetsiz de olsa bir konuktu o anda.  Kâğıdı öyle inceliyordu.

Bir iki yazı başlığı okumuştu. Diğerlerinin ilgisi dağılmıştı bile bu konuk parçasına. Sonra sayfanın altında bir çerçeve içindeki habere ilişmişti gözü. Bir kitap kapağıydı bu. Üzerinde güzel bir kadın resmi altında da bir yazı.

Abla kız, demişti küçük halam. Bak, Nilgün filme çekilecekmiş. Büyük halam o romanı bir zamanlar okumuş olmanın ve bundan alınan keyfin tadıyla gülümsemişti. Ya öyle mi, demekle yetinmişti. Bana da sonra unutacağım, “büyük halamla bu roman arasındaki ilginin ne olduğu merakı” kalmıştı.

Yıllar sonra Nilgün’ü okuduğumda o zamanlarda kalmış bir ilgi aramış ama hiçbir iz bulamamıştım. Depreşen merakımla küçük halama Nilgün’ü, gazete parçasını sormuş halamın o ana dair hiçbir şey hatırlamadığını anlamıştım.

Sonra rüzgâr dinmişti. Sofa temizlendi. Çamaşırlar durulandı, asıldı. Akşam oldu. Amcam, babam işten döndü. Yemek yine sofada yendi. Radyoda haberler dinlendi, beraber ve solo şarkılar. Uyumaya yakın gecenin son programı vardı bizim için: “Bir Roman Bir Hikâye” Fonda enfes bir müzikle sunucu duyuruyu yaptı. Bu akşam Refik Halit Karay’ın Nilgün adlı romanını okumaya başlayacağız…

Halalarım birbirine bakmıştı. Hayatta ne garip anlar var gibisinden gülümsemişlerdi. O arada rüzgâr pencerenin tahta kanatlarına bir iki dokunmuştu. Ben romanın daha ikinci cümlesinde uyuyakalmıştım. Nilgün’se bir aşkın girdaplarında kaybolmaya başlamıştı.
Yazar: Editor
2009-02-04 15:06:16

 

http://ul.gcg.gen.tr/x/a3c1e64.jpg

 

Burada Çukurova Hikâyeleri bulacaksınız. Kederli, keyifli, buruk… Bu hikâyeyi Uğur Pişmanlık yolladı Tarsus’tan… İyi okumalar.

_____________________________________

“ARAP HAMZA”

'Yakacağım Ulan Bu  Musalla'yı!'

Çocukluğunda dinlediğim ve beni etkileyen birçok hikâye vardı. Bir Köroğlu destanı, Şahmeran efsanesi ve Zaloğlu Rüstem destanı bunların başında gelirdi. Hele ki, Zaloğlu Rüstem gibi güçlü ve heybetli kahramanların hikâyeleri her zaman ilgimi çekerdi. Bunlar, adı üzerinde birer efsane idi. Bir de gerçekte yaşanmış eski zaman hikâyeleri vardı ki, onları birer şehir efsanesi olarak görmek gerek.

Tarsus St. Paul Kilisesi 1990’lı yılların ortalarına kadar Eski Ortodoks Rum (Arap) Kilisesi olarak bilinirdi. İşte bu kiliseden bir önceki sokakta Makam Cami’sinin müezzinlerinden Halil Güllüce’nin oturduğu sokakta Zöhre teyzenin evi vardı. Zöhre teyze son derece sevecen, cana yakın eski toprak dedikleri cinsten bir kadındı.

Asılları Afrika kökenliydi. 1. Dünya Savaşında İngiliz Sömürgelerinden Anadolu işgaline karşı getirilmiş askerlerden geri dönemeyip burada kalan Afrikalı Müslümanlardanlardı.

Zöhre teyzenin ölen bu Afrikalı kocasından bir erkek çocuğu olmuş, onu da tek başına büyütmek zorunda kalmıştı. Oğlu Hamza okumadı, haylaz oldu. Çeşitli işlerde çalıştı dikiş tutturamadı. Hamza her gün akşam bir kavga ile eve gelirdi. Bazen üst baş perişan bazen kanlar içinde…

Herkes Arap Hamza derdi ona...

Devamını okumak için tıklayınız.

http://www.kaplanpenche.org/yazi/cukurova_hikayeleri_1_-_yazan:_Ugur_Pismanlik

Yazar: Editor
2009-02-04 14:53:40

Burada Çukurova hikâyeleri bulacaksınız. Kederli, keyifli, buruk… Bu hikayeyi Uğur Pişmanlık yolladı Tarsus’tan… İyi okumalar.

__________________________________

“ARAP HAMZA”

YAKACAĞIM ULAN BU MUSALLAYI!

Uğur Pişmanlık

Çocukluğunda dinlediğim ve beni etkileyen birçok hikâye vardı. Bir Köroğlu destanı, Şahmeran efsanesi ve Zaloğlu Rüstem destanı bunların başında gelirdi. Hele ki, Zaloğlu Rüstem gibi güçlü ve heybetli kahramanların hikâyeleri her zaman ilgimi çekerdi. Bunlar, adı üzerinde birer efsane idi. Bir de gerçekte yaşanmış eski zaman hikâyeleri vardı ki, onları birer şehir efsanesi olarak görmek gerek.

Tarsus St. Paul Kilisesi 1990’lı yılların ortalarına kadar Eski Ortodoks Rum (Arap) Kilisesi olarak bilinirdi. İşte bu kiliseden bir önceki sokakta Makam Cami’sinin müezzinlerinden Halil Güllüce’nin oturduğu sokakta Zöhre teyzenin evi vardı. Zöhre teyze son derece sevecen, cana yakın eski toprak dedikleri cinsten bir kadındı.

Asılları Afrika kökenliydi. 1. Dünya Savaşında İngiliz Sömürgelerinden Anadolu işgaline karşı getirilmiş askerlerden geri dönemeyip burada kalan Afrikalı Müslümanlardanlardı.

Zöhre teyzenin ölen bu Afrikalı kocasından bir erkek çocuğu olmuş, onu da tek başına büyütmek zorunda kalmıştı. Oğlu Hamza okumadı, haylaz oldu. Çeşitli işlerde çalıştı dikiş tutturamadı. Hamza her gün akşam bir kavga ile eve gelirdi. Bazen üst baş perişan bazen kanlar içinde…

Herkes Arap Hamza derdi ona. Ama hiç kimse bu şekilde çağıramazdı onu. Arap Hamza, boylu poslu, güçlü kuvvetli, kapı gibi bir adamdı. O, bir mahalleye ya da bir sokağa girdiğinde, “Arap Hamza geliyor!” dendi mi, sokakta kimsecikler kalmazdı. Sokakta olanlar evlerine ve ara sokaklara kaçışırdı. Kimse onunla sokakta karşılaşmak istemezdi. Eğer, birisi karşıdan Arap Hamza’nın geldiğini gördüğünde yolundan geri dönemediyse hemen en yakın bakkal ya da her hangi bir esnafın dükkânına müşteri gibi dalarak, bu karşılaşmadan kurtulmaya çalışırdı. Sanırsınız gelen Arap Hamza değil de, Zaloğlu Rüstem’di. Sanki attığı her adımda yer sarsılıyor, binalar sallanıyor ve insanlar, bu heybetli gücün karşısında korkularından titriyor, kaçacak yer arıyorlardı.

Hani kimseye bir şey yaptığından ya da yapacağından değildi belki ama ya Arap Hamza’nın ters bir tarafına ya da gününe denk gelinirse diye herkes kendince tedbirli davranıyordu. Arap Hamza, çalışmadan yaşayan insanlardan biriydi.

Arap Hamza, kumaş pantolonu üzerinde beyaz gömleği, cepli yeleği, omzuna attığı ceketi ve bütün o heybetli görüntüsü ile tam bir kabadayıydı. Belinin bir tarafındaki tabancası, kuşağının altındaki sustalı bıçağı ve elindeki tespihi onu betimleyen görüntüyü tamlayan unsurlardı. Başının önü hafif keldi. Kalın bıyıkları ve kocaman elleri ve kara gözleri, Arap Hamza’nın diğer belirgin özelliklerini oluşturmaktadır. O, bana her zaman eski kabadayı ve külhanbeylerden Ustura Kemal’i hatırlatırdı.

Adından da anlaşıldığı gibi Hamza Arap’tı. Çukurova’da Araplara Fellah yani çiftçi derlerdi. 1800’lü yılların başında Mısırlı İbrahim Paşa tarafından ağırlıklı Suriye olmak üzere, Lübnan ve Mısır’dan bölgeye getirilmişlerdi. Önemli bir bölümü tarımda çalışıyordu. Hamza’da pamuk tarlalarında ve sebze bahçelerinde birkaç kez işçilik yaptı ama o kadar. Sonrasında ise işi önce avantacılığa döktü, ardından da bu yüzden birkaç yaralama ve adam öldürmeden cezaevine girip çıktı.

Arap Hamza, yaşamını Tarsus esnafının bir kesimine haraç keser sürdürürdü. Arap Hamza, Şehitkerim, Cami Cedit ve Tekke Mahalleleri ile Kasaplar Çarşısı, Bakırcılar ve Tenekeciler Çarşısı, Buğday Pazarı esnafları ile Urgancılar Çarşısı esnafını haraca bağlamıştı. Her ayın başında bir uçtan başlayarak esnafları ziyaret eder avantasını alırdı.

Yaşamını çarşı esnafından topladığı haraçla sürdüren Arap Hamza, bir ay boyunca ihtiyacını bu parayla karşılardı. Nadiren para yerine bir mal alır ve evine göndertirdi. Bunlar, genellikle evin meyve-sebze ihtiyacı ile taşınması zor büyük bir eşya olurdu. Kendisi evine bir şey alıp götürmez, parasını anasına, Zöhre teyzeye verirdi.

Zöhre teyze ise oğlunun verdiği paraları ilk başta almaz ve almak istemez, ancak zamanla yaşamı sürdürmek için buna mecbur kalır ve durumu kabullenir. Oğlu Hamza’nın bu durumuna çok üzülür ama artık onu bu yaşam tarzından vazgeçirmek için elinden bir şey gelmemektedir. Zöhre teyze, hem oğlunun durumu nedeniyle hem de onun haraç topladığı parayı doğrudan kendisi harcamak istemediği için çarşıya çok az çıkar ve ihtiyaçlarını çoğunlukla da mahallenin çocuklarına aldırtır ya da sokağa gelen seyyar satıcılardan ve çerçilerden karşılar.

Arap Hamza, sabah evden çıktıktan sonra günün önemli bir kısmını Parmakçalı kahvede geçirir. Sadık Paşa’nın gazinosunun yanında yer alan kahvehanenin bitişiği Saray Lokantası’dır. Hemen yanı başında Berber Ahmet, Kürt Kamil’in fırını, Şerbetçi Bekir yer alır. Hırdavatçı Muzaffer Köylüoğlu’nun dükkânından sonra sırasıyla Baklavacı Yakup Uslan, Manav Eyüpzade Abdullah, Azim Manav, Şekerci Ali, Buzcu-Gazozcu Ziya, Şerbetçi Ali, Görallar’ın Şekerci Ziya, Recep Çavuş’un bakkaliye dükkânları yer almaktadır. Bu sıranın sonunda Tarsus’un eski hanlarından olan Saray Han vardır. Saray Han’ın giriş kapısının solunda Bakkal Mehmet Yirik’in dükkânı, sağ tarafında ise Aşçı Süleyman ustanın Halk Lokantası vardır. Köşeyi dönünce de Pinti Ahmet Fakı’nın Bakkaliyesi yer alır.

Arap Hamza ortalıkta çok görünmeyi sevmez. Zamanı bu arasta da geçer. Parmakçalı kahve onun üssü konumundadır. Acıkınca ya Halk Lokantası’na gider ya da yemeği kahveye ister. Yolda, sokakta ya da nadiren girdiği dükkânlarda hep tetiktedir, arkasını kollar ve hiç boş gezmezdi. Ama insanoğlu bu, gün gelir boş bulunur, gün gelir hata yapardı.

Esnaflar, Arap Hamza’nın haraç almasından artık bıkmışlardı. Ancak hiç kimse Arap Hamza’ya “Sana bundan sonra haraç vermeyeceğim” diyemiyordu. Hatta esnaflar bu görüşlerini topluca dile getirmeye bile cesaret edemiyorlardı. Arap Hamza ki, o, silahsız on adamın baş edemeyeceği güç ve heybette biriydi. 1953 yılının ilkbaharında esnaflar, üç dört tane mahalle serserisi ve kabadayısı ile bir anlaşma yaptı: Artık haraç vermeyeceklerdi. Arap Hamza ortadan kaldırılacaktı…

Arap Hamza’nın evi Gözlükule tepesinin yakınlarındadır. Burası, kentin Hititler zamanında ve sonrası dönemlerde yerleşimlerin olduğu bir höyüktür. Kentin en yüksek noktası olan bu tepe sonradan ağaçlandırılmıştır. Burası zaman zaman halkın mesire yeri ve gezinti alanıdır.

Bir gün Arap Hamza, bir akşam eve döndüğünde elini yüzünü yıkayıp içeri girer, bakar ki anası namaz kılıyor avluya çıkar. Avluda bir iki dolandıktan sonra ceketini omzuna atıp avlu kapısından sokağa, oradan da elindeki tespihi yavaştan sallayarak Gözlükule tepesinin eteklerine doğru yürür. Havada bir yaz akşamı serinliği vardır. Gün batımı yakındır. Güneşin batacağı yönde ufuk çizgisi kızıla çalmaktadır. Dağların rengi griden siyaha dönmektedir. Alacakaranlık içerisinde Gözlükule’den kenti seyrederken saat kulesinin çan sesiyle kendine gelir.

Arap Hamza elinde tespihi tepenin kurumaya yüz tutmuş etekleri üzerinde öylesine gezinirken karşıdan ağaçların arasından iki üç kişi belirir. Kendisine doğru geldiklerini anlar. Önde olan kişi Arap Hamza’ya biraz daha yaklaştığında “Abi arkadaşlarla meyve/portakal aldık yiyeceğiz ama bunları soyacak çakımız yok. Bıçağınızı verseniz de kullansak” der.

Arap Hamza, hiç işkillenmez. “Tabi veririm gençler” diye yanıtlar onları. Bıçağını çıkartmak için elini beline götürür. Belini yoklar. Sonra bir daha gezdirir elini belinde ve her zaman bıçağını koyduğu zulasında. Ama bıçağı yoktur. Arap Hamza, dışarıda ilk kez silahsızdır. Kendini savunmasız ve çıplak hisseder ve birden telaşa kapılır, çocuk gibi heyecanlanır. Yüzü kireç gibi beyazlaşır, yanaklarına bir titreme gelir. Ne yapacağını ne düşüneceğini bilemez. Nasıl böyle boş bulunmuştur bunu çözmeye bile fırsat kalmadan adamlar Arap Hamza’nın üzerine çullanır.

Artık adamlarla Arap Hamza arasında bir boğuşma başlamıştır. Arap Hamza bütün gücüyle kendini pusuya düşüren adamlara bir yandan yumruk savurup, yakaladığını da havaya kaldırıp yere çalarken bir yanda da haykırmaktadır, “Çakallar, meyve ayağına yatıp benden bıçak isteyerek pusularsınız ha. Lan ben hepinizin leşini sermez miyim? Lan namussuzlar, lan kahpe dölleri…”

Arap Hamza adamlarla kavga ederken birkaç adam daha gelir diğerlerinin yanına. Hamza bunları görünce var gücüyle bağırdı, “Lan kancıklar tek tek gelsenize lan Allahsızlar, imansız…” Arap Hamza sözlerini tamamlayamadı. Kavgaya tutuşan adamlar onunla bu şekilde baş edemeyeceklerini biliyorlardı. Hazırlıklı gelmişlerdi. Bıçak darbeleri birbiri ardına girip çıkıyordu o heybetli adamın gövdesinden içeriye. Adamlar ise bıçak, sustalı, kama ve ellerine ne geçirmişlerse bağırış çağırış deşiyorlardı Arap Hamza’yı.

Artık hava iyiden kararmıştı. Az önce kavganın olduğu yer şimdi tamamen bir sessizliğe bürünmüştü. Arap Hamza yerde yatıyordu. Yüzü yere kapaklanmış olarak inlemeye başladı. Her yeri kan içindeydi. Yattığı yerden kendini yokladı. Çok yara almıştı. Durumun ciddiyetini kavradı ve yavaş hareketlerle kalkmaya çalıştı. Karnına yediği bıçak darbelerinden bağırsakları dışarı sarkmıştı. Kocaman elleriyle bağırsaklarını topladı karnının içine doğru bastırdı. Kollarını göbeğinin altına kavuşturarak ayakları üzerine doğruldu. Gözlükule’nin karanlığı içerisinde yaralı, yorgun ve ağır bedenini ağır aksak taşıyarak evine doğru yürüdü.

Gözleri kararmış vaziyette ve son gücünü kullanarak avlu kapısını omuzlayarak açtı. Gürültüye Zöhre teyze koştu. Oğlunu kanlar içinde yerde görünce bastı çığlığı. Önce yan evlerin ışıkları yandı ve kısa bir süre içinde komşular avluya doluştular. Arap Hamza, bir fayton arabaya zor bela bindirerek hastaneye götürüldü.

Tarsus Devlet Hastanesi doktorları durumun vahim olduğunu ve bu kadar ağır bir yaralıya müdahale edemeyeceklerini belirtip, Mersin Devlet Hastanesi aciline sevk ettiler. Ancak orası da, hastaya müdahale için yeterli donanımları olmadığı gerekçesiyle Adana’ya sevk ederler.

Ameliyatı saatler sürdü. Arap Hamza bu kavgada yirmi bir yerinden bıçaklanmıştı. Vücudunun her yerine yüzlerce dikiş atıldı. Birkaç gün baygın vaziyette yattıktan sonra ayıktı. Bir hafta on günlük bir tedaviden sonra hastaneden taburcu oldu ve evine getirdiler onu. O, ölümden dönmüş, artık iyileşmeye doğru gidiyordu.

Arap Hamza kendine geldiğinden beri yaşadıklarını düşünüyordu. Ne olmuştu? Nasıl olmuştu? Gözlükule tepesine neden gitmişti. Ya üzerine bir şey almaması! Nasıl boş bulunmuştu. Üstüne salınan adamları kim kiralamıştı? Bazılarının yüzünü tanıyordu. Musallanın adamlarıydı. Ve belki de en önemli şey, kendisine saldırmaya nasıl cesaret edebilmişlerdi? İşte bunu hazmedemiyordu, en çok bu zoruna gidiyordu. Arap Hamza, yattığı yerde ağrıları ve sızıları içerisinde bunları düşünürken sinirleri öyle gerildi ki, tüm kızgınlığı ve hıncıyla ve yine tüm gücünü toplayarak var gücüyle bir nara attı, “Bu Musallayı yakaacağııııım laaaaan!”

Arap Hamza’nın bu attığı nara, yattığı odanın duvarlarında onlarca kez yankılanıp evin dışına taştı. Önce Zöhre teyze, ardından da komşular bu haykırışın geldiği yöne koştular. İçeri girdiklerinde, onu iki kolları yana yatmış ve yumrukları sıkılı bir vaziyette buldular. Arap Hamza ölmüştü…

Arap Hamza, pusuya düşürülmesine çok içerlemişti. Bu durumun zoruna gitmesi üzerine, o kadar kuvvetli bir nara atmıştı ki, o bağırmanın etkisiyle kendini kasınca yaralarındaki yüzlerce dikiş atmış ve anında can vermişti.

* Aratos dergisi, Ocak-Şubat 2008, 25. sayısında yayınlanmıştır.

Yazar: htabakan
2009-01-11 13:37:09

Toprak Ev

http://ul.gcg.gen.tr/x/2ab8edb.jpg

Öyle derdik, Toprak Ev. Ortak hafıza onu öyle kişileştirmiş ve özelleştirmişti. Adana’nın batı tarafındaki mahallelerde, daha ötelerde köylerde benzerlerini çokça görebileceğiniz bir binaydı.

Hayalimde, daha doğrusu çocuk hafızamda ince uzun bir ev olarak duruyor. İki ayrı sofası vardı. Biri batıya diğeri doğuya düşüyordu. Her iki sofa da güneye, portakal bahçesine bakıyordu. Birbirine yapışmış iki ayrı ev gibiydi. Doğu tarafında amca çocukları otururdu. Batı tarafında biz, babaannem, halalar, kuzenler… Bizim odanın alt katında bir odacıkta amcam ve yengem yaşardı. Zemininde çiçekli bir halı hatırlıyorum. Bordo renkler, motifler… Bir de radyo, oradan aklımda kalan tek şarkı “yalan dünya yalan imiş” diye bitiyordu.

Banyo, tuvalet dışarıdaydı. Dışarıdaki o mekân çocukluğumun en büyük kâbusuydu. Gece olunca ötesi kara bir ormana dönüşen tuvalet. Bu korku yetmezmiş gibi, o çocuk halimizi dehşete daha beter düşüren oyunlar, kandırmacalar; dardağan ağacının oradaki siluet, sulama motorunun üzerindeki hayal, pencereden bakan bir çift göz, perdelerin durup dururken titremesi… Kendimizi kendi tuzağımıza düşürdüğümüz hain oyunlardı tüm bunlar.

Toprak Ev’in önündeki portakal bahçesi gündüzleri bizim oyun cennetimizdi. Civarda tek tük evlerdeki yaşıtlarımız yani ilk arkadaşlar, çocukluk arkadaşları, kardeşler, kuzenler için her mevsim bir şekilde meyvesi olan (portakal, mandalina, erik, kayısı, şeftali, hurma, incir, üzüm, nar, bir ara muz, yenidünya, dardağan, armut, elma…) bu bahçe aynı zamanda çeşitli bölgelerini paylaştığımız bir ülkeydi. Herkesin kendi hükümranlığını ilan ettiği, küçük devletlerden oluşan bir özel coğrafya. Benim krallığım sulama motoru civarına düşüyordu. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz o sulama havuzu içine damından atladığımız bir yüzme havuzuydu bize göre (hakikaten öyle zannediyorduk. Motorun damından o bir avuç yere atlamaya elbette korkardık. Bize bir cesaret, bir ideal gerektiğinde de “Adanaspor için” derdik ve bırakırdık kendimizi. Hay Allah, hala duran o havuza(!) şimdi bakıyorum da... çok küçükmüş be: )).

http://ul.gcg.gen.tr/x/59cbcfe.jpg

Toprak evde yaşadığım yıllar bir hayal oldu gitti. Gerçekten yaşadığıma asla emin olamadığım günler… bir rüya mıydı, ayıramadığım zamanlar… ve böylece kalan hikayeler, “Toprak Ev hikayeleri”…

Yazar: Editor