Yağmurun Getirdiği
İnce olur Adana’nın yağmurları, ipince. Bakmayı bilen bir göz bulutlardan sarkan bu ipleri görür; bir de geceyse, sokak lambaları, o güvenli evlerden kaçan ışıklar parlatıyorsa camdan sicimleri…
Geceyle başlamıştı yağmurlar. İşte iniyordu ovaya, binyıllardır yağdığı gibi; damlara düşerek, pencerelerden süzülerek, ağaçlarla sarmaş dolaş olarak, belki bir teni okşayarak. Duymuştum her kar tanesinin farklı bir şekilde olduğunu. Benzemezmiş biri diğerine.
Peki, yağmurlar; aynı mıdır onlar?
Kimi iri iri yağar, gecenin gözü gibi; kimi çarparak, acıtarak değdiği her yeri; kimi rüzgârı alıp arkasına seni bir tek yönünden vuracak şekilde yağar; işte kimi de böyle gökyüzünden bırakılmış sarmaşıklar gibi iner. İnsan bunlardan tırmanarak yağmur ülkesine varabileceği hissine kapılır; bir oyun belki; ama güzel bir oyundur bu: İnsanı düşler ülkesine çeken sarmaşıklar…
Ben bunları düşünüyorum, bir gece yarısı yağmura ansızın yakalanmış bir adamsım ve her zamanki gibi talihsizliğime sitem ediyordum: Böyle bir yağmur ancak beni bulurdu bir gece vakti. Kuşatılmış bir şehirdi ve yağmur işgali altındaydı.
Sokak kedileri kendilerine güvenli yerler bulmuşlardı bile, kuşlar da öyle, ağaçlar pusmuştu ıslanmaktan, belki onlar da sitem ediyordu benim gibi. Birkaç otomobil yağmur sularına yataklık eden asfalttan hışırdatarak geçiyordu tekerleklerini, yağmur korkağı insanlar zaten çoktan çekilmişlerdi evlerine.
Ve talihsiz ben, henüz gölcük oluşmamış yerler arayarak ve sekerek oradan oraya sığınacak bir yer arıyordum kendime. Beni o an öyle gören bir yabancı, bu şehri hiç tanımayan biri, gece vakti garip bir dansla, evet yağmur dansıyla, oyalanan bir deli sanabilirdi; yağmurun ritmine uymaya çalışan veya yağmura bir ritim vermeye uğraşan bir adam… Kendini sokaklara vurmuş, yağmurla oynayan bir berduş. Kim bilir…
Şu koca koca binaları, yağmurda sokaklarda kalmışlara göre planlamayanlara da bir çift lafım vardı, yağmura göre tasarlanmamış duraklara, telefon kulübelerine…
Derken ışıklı bir camekânın önünde buldum kendimi, işte güvendeydim. Birkaç adım önümdeydi yağmur; şimdi ıslanmadan, keyifle izleyebilirdim onu. Varsın bütün gece yağsın, dedim.
Bir otomobil daha geçti yağmurun sesinde kaybolarak. Şimdi yıllar öncesinin bir vitrini önünde olsaydım, yağmurlu bir gecede bir fayton geçerdi belki önümden, çıngıraklı koşumlarıyla, güzel gözlü atların çektiği, kaybolmadan yağmurun sesinde. Yolcusu bir külhan belki, kederli bir rakı masasından kalkan, o eski Adana’nın, o eski mahzun bakışlı adamlarından…
Dalmışken böyle bir yağmurda geçmiş zamana, az önce benim de geldiğim yönden bir kız akıverdi yağmurla. Arayan biriydi o da. Bulmuştu bir yer. Yanımda duruverdi. Bir peri belirmişti yanımda, sanki denizkızı, bir yağmurkızı, mucizevî bir güzellik şuracıkta duruyordu. Önünde dikildiğim camekânın ışıklarından bunu görebiliyordum.
Beni fark edince ürktü. Gitmekle kalmak arasında bocaladı. Öyle ya; hiç tanımadığı, hırlı mıdır, hırsız mıdır bilmediği bir adamın yanında buluvermişti kendini. Kim olsa ürkerdi, hatta korkardı.
Sonra belki ne diyeceğini bilmeden veya bir şey deme ihtiyacı duyarak, kim bilir bir sesten karakter tahlili yapmayı kurar gibi, bilmem ki neden; “Merhaba.” deyiverdi.
“Merhaba.”dedim.
Sustuk. Belki birkaç saniye, belki yüz yıl sustuk. Zaman yoktu; o da çekilmişti çünkü kendi evine.
“Yağmur.”dedim sanki onu rahatlatmak, yağmurlu bir gece vakti bir yabancının yanında da güvende olunabileceğini sezdirmek için; sonuçta aynı yağmurdu bizi orada buluşturan. Sonra yıllar önce hayatlarımıza bir anlam ararken sorduğumuz sorular geldi aklıma: Rastlantı mıdır hikâyelerimizi yazan şu hayatta, zorunluluklar mı? İşte bal gibi bir zorunluluktu bu. Gülümsedim; o bunu fark etmedi. Fark ettirmedim çünkü. O, bu gülümsemeden de ürkebilirdi; ne bileyim, beni fırsat düşkünü sanabilirdi.
“Hı, hı…”dedi, “fark ettim.” O gülümsedi, gülümseyişini göstererek. Rahatlamıştım. Artık orada tehlike arz eden bir adam olarak durmaktan kurtulmuştum.
“Güzel bir sığınak bulmuşsun kendine.”dedi, yüzünde yine tatlı gülümseme. Evet, orada ikimizden başka kimse yoktu ve bu, bana söylenmiş bir sözdü; yani bu cümlenin muhatabı bendim. Benim de, en azından nezaketen, bir şeyler söylemem gerekiyordu. Ama ne demeliydim, ne demeliydim de tüm gece sürebilecek bir sohbetin girizgâhını inşa etmeliydim.
“Günler önceden burayı gözüme kestirmiştim. Olur da gece vakti yağmurda kalıveririm, diye…”
Eyvah, abartmış mıydım acaba? Bu kadar uzun bir cümle kurmaya gerek var mıydı?
Sonra “Ben …” dedi, mucizelerin art arda yaşandığı bu sihirli gecede. Ben de adımı söyledim. Başını salladı anlamlı bir söz duymuş gibi. Ben mi öyle yorumladım yoksa?
“Bir sigaran var mı?”dedi yine, beni heyecanlandırarak.
“Islanmamışsa…”
Birer sigara yaktık. Şimdi daha iyiydim, iki yabancı olarak rahat rahat konuşabilirdik artık.
“Arkadaşlardaydım, oturduk biraz. Sonra yağmur başladı. Ben gidiyorum, dedim. Bu yağmur fena ıslatır dediler. Dinlemedim; olsun, dedim, ıslanmaktan ne çıkar? Ama bu kadarını beklemiyordum. Baksana şuna ip gibi.”
“Az önce ben de bunu düşünüyordum.”dedim;
“Gökyüzünden inmiş, camdan sarmaşıklar… İnsanı tırmanmaya davet eden…”
Yine çok güzel baktı. İçimden sevindim, yüzüme sezdirmeden; çünkü o beni hemen ele verirdi. Güzel bir laf ettim galiba, dedim kendi kendime, böyle gülümsediğine göre…
“Sen de mi evine gidiyordun?”
Öylesine bir soruydu bu, biliyorum. Beni birkaç dakika içinde kendine âşık etmek için yapılmış bir şey değildi. Hayır. Boşluk dolduran cümleler… İki yağmur kaçağı, gece vakti, ışıklı bir camekanın önünde, hazırlıksız ne konuşabilirdi ki?
“Bilmiyorum.”dedim. Ama gerçekten bilmiyordum. Veya biliyordum da unutmuştum.
“…galiba eve dönüyordum… bir yerden.”
Bu seferki kahkahaya yakın bir gülüştü.
Komik bir duruma mı düşmüştüm? Ben bunu düşünürken “trink” diye bir ses geldi, kapının ardındaki yazarkasanın çekmecesi açılıvermişti, sohbete ortak olmak ister gibi.
“Korktum.”dedi elini kalbine götürüp. Sonra yine gülümsedi.
Tanrım, ne güzel bir şeydi bu.
“Ben de,” diyemedim. Benim bu durumlarda korkmamam gerekiyordu çünkü. Zaten o gülüşten sonra korku denen şey içimde kalmamıştı ki.
Biz yeni bir şeyler konuşacakken ve şimdi daha çok gelirken yağmur elektrikler gidiverdi. Artık kapkaranlıktı kent. Hiç yok gibi. Sadece yağmur ve biz, ikimiz; ben ve o…
Bir gece perisi, bir yağmurkızı, bir hayal…
Biraz daha sokuldu yanıma.
Şimdi yağmur sonsuza kadar yağsındı.
Gece hiç bitmesindi.
Elektrikler de birkaç yüzyıl gelmesindi.
Ama biz biraz daha konuştuktan sonra geceden, yağmurdan, hayattan filan; elektrikler geldi ve yağmur da duruverdi. Birbirimize baktık. Ben şaşırmış, hatta biraz da kırılmıştım. Ne olacaktı şimdi? Üzgündüm işte; yağmurun durmasında da hazırlıksız yakalanmıştım. Oysa ben sanmıştım ki…
“Durdu,”dedi “duruverdi.” Gülümsemeden söyledi bunu.
Sıradan bir şeydi; yağmur yağardı ve dururdu.
“Yağmur.”diyebildim ben sadece.
“Sigara için teşekkür…”dedi ben, şimdi o ne yapacak, diye düşünürken.
Dönüp giderken durdu: “güzel bir sohbetti…”
Güzel sözcüğünü düşündüm, onunla ilişkilendirdim, sadece onunla. Köşede kaybolacakken o; seslendim /sanki/ içimden, fısıldayarak; belki aslında, sahiden var mıydın, demek isteyerek, bilmiyorum. Ama durdu. Yüzü sokak lambalarından yansıyan ışıkta görülebilecek kadar yaklaştı, karanlıkta kaldığımız o anki kadar… Konuşmamı bekledi. Konuşmasaydım hiç, belki orada benimle yüz yıl bekleyecekti.
“Yine böyle bir yağmur yağarsa… yine böyle bir gecede…”dedim, “ben yine burada olacağım.”
Yine çok güzel gülümsedi. Anladım, der gibi yumdu, uzun kirpikli gözkapaklarını.
Ve kayboluverdi.
İşte böyledir Adana’nın yağmurları.
Davetsiz bir konuktur, geliverir; pervasızdır, hoyrattır, binyıllardır yağdığı gibidir.
Büyüsüyle sarhoş eder, güzelliği seni vuru, içine siner, kendine benzetir, koluna girer, sen bilmezsin; bir düş gibi geliverir ve duruverir.
Hayal ile hakikati ayıran bir iptir işte, camda bir sicim…
Işıklı bir gecede öylece yağar ömrüne.
Ve geldiği gibi gidiverir aynı gecede.