2016-12-14 16:18:24

İlgili resim

Yazar: Editor
2016-11-15 16:41:51

Arz Et, Talep Olur

Süper Ligde

namağlup bir şekilde liderliğini sürdüren Başakşehir

müthiş bir paket açıkladı.

Üçü ligde, üçü de kupada oynanacak toplam altı maçın ederi

s a d e c e   3 0  TL.

Doğru okudunuz.

Rize, Antalya, Trabzon, Sivas, Göztepe ve Yeni Amasya maçları…

Yani maç başına 5 TL, toplam 30 TL…

Demek ki isteyince yapılabiliyormuş.

Süper Lige çıktıkları sezon dâhil hiç bir zaman giderlerin fazlalığını bahane edip bilete zam yapmadılar. 

Şimdi ise takımları ligde çok iyi giderken kampanyalarla taraftar sayılarını artırma peşindeler.

Bahane üretmek yerine

taraftarlarını tribüne çekmeye çalışan Başakşehir yönetimi tebrikleri hak ediyor. 

Görünen o ki böyle bir karar vermeleri yönünde "yoğun bir talep" de olmamış.


Örnek olması dileğiyle...

Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-11-12 16:10:10

E d i t ö r ü n    N o t u II

Bu da 6 Eylül tarihli bir Halit Gürer yazısı. Bunu da tekrar yayımlamak icap etti.

Çünkü karşımızda, hala taraftarı tribünden uzaklaştırmak için elinden ne geliyorsa yapan son derece keyfi bir idare var. Hala bu zihniyetle varlar!

Şu muhteremlere bizim diyecek bir lafımız kalmadı, o yüzden bazı yazıları tekrar yayımlıyoruz, yayımlayacağız.

  • Bedeli 
  • ne olursa olsun! 
  • Ama 
  • bu yönetimden 
  • artık 
  • kurtulmak 
  • dileğiyle...

______________________________ 

Futbol Herkes İçin Olmalı Veya

Bilet mi Alacağız Uçak mı?

Bilet fiyatları geçen senekinden %300 oranında daha yüksek tutuluyor ve bir indirim yapılacak gibi görünmüyor.

Başakşehir ve Osmanlıspor UEFA maçlarında bile bilet fiyatlarını düşük tutarken 

Adanasporbiletleri beş şampiyondan sonra en yüksek fiyatlarla satışa çıkarıyor.

Biletlerin üzerine bir de şu kan emici yayıncı kuruluşun ücretlerini eklersek Adanasporu izlemek için kesenin ağzını biraz daha açmak gerekiyor. 

  • Yönetimden ricam, 
  • transfer konusunda 
  • bütçenizi 
  • ne 
  • kadar 
  • d ü ş ü n d ü y s e n i z
  • taraftarın bütçesini de 
  • biraz olsun düşünün. 
  • Futbol izlemek lüks olmamalı.

Bayern München başkanı Uli Hoenessin efsanevi ve vicdani sözleri ile noktayı koyalım. 

  • 104£ değerindeki kombine fiyatlarımızı 
  • 300£ yapsak bu sadece 
  • 2 Milyon £ fark eder. 
  • Bu fark bizim için çok da önemli değil 
  • ve bir transfer görüşmesinde 
  • 5 dakikalık bir pazarlıkla 
  • bu parayı çıkarabiliriz. 
  • Fakat 104 ve 300 arasındaki fark 
  • taraftarlar için 
  • oldukça fazla. 
  • Biz taraftarları 
  • bize süt veren inekler gibi 
  • görmüyoruz.
  • Futbol herkes için olmalıdır.

Bir kulüp başkanının, konuya ilişkin gerçekçi açıklaması budur, kıssası da hissesi de bu kadardır.

Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-09-25 10:23:45

Biz hakem hatalarından dert yanıyoruz, tam da üzerine Adanaspora karşı en çok hata yapan hakemlerden biri gönderiliyor.

Hakem Suat Arslanboğa sıkça Adanaspor maçlarını yöneten hakemlerden. Ama ne yazık ki kara listedeki bir isim.

Akıllarda kalan vukuatlarından birkaçı şöyle:  

2011-2012 sezonundaki Adanada oynanan Elazığspor maçındaydı.

Hatırlayanlar olacaktır.

Taç çizgisine yakın bir yerde, İzzet Yıldırıma rakip oyuncu ile yaşadığı tartışma sonrası direkt kırmızı kart göstererek işleri çığırından çıkarmıştı. İlerleyen dakikalarda Fevzi ve Merthan da kırmızı kart görmüş fakat buna rağmen Adanaspor maçı 2-0 kazanmayı başarmıştı.

2013-2014 sezonunun başlarında ise Karşıyaka deplasmanında Adanaspor 1-0 yenik durumda iken son dakikalarda Erginin ceza sahası içerisinde yere indirilişini izlemekle yetinmiş ve Adanasporu tek puandan etmişti. 

2014-2015 sezonunda Şanlıurfaspor deplasmanında sprey ile topun durması gereken yeri çizecekken, Şanlıurfasporluların hızlı başlamasına göz yummuş ve Adanaspor bu ilginç golle adeta yenik başladığı maçı kaybetmişti. 

Bir Giresun maçında gol olabilecek bir avantajı oynatmaması, maç sonunda pozisyonu görmedim demesi unutulacak gibi değil.

Açıkçası sevmediğimiz bir hakem.

İstisnai iki maçımızı görece hatasız, daha doğrusu maçın kaderini değiştirecek hatalardan uzak yönetmiş olabilir. O kadarcık!

Dilerim Pazartesi günü skora etki etmez ve adil bir yönetim sergiler.

Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-09-21 17:21:45

Türk Dil Kurumuna göre;

Liyakat:  Bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu…

Süper Lig, adı süper ama kendi sadece o ismi taşıyor gibi.

Evet, böyle dememizde sebep hakemler. 

Futbolun iş takibinde TFF (Türkiye Futbol Federasyonu) ve ona bağlı kuruluş olan MHK (Merkez Hakem Kurulu) ilk muhataplardan. 

Doğal olarak sorumuluk da onlarda.

Hakemlerin hataları hemen hemen her maçta görülmekte ama üst üste aynı takımın başına gelmesi çoğu zaman çekilmez bir durum haline geliyor.

İlk 4 hafta rakiplerimiz ve Hakemleri;

1.Hafta Rakip Bursa,Hakem Halil Umut Meler (Yönetici):  net 1 penaltımız vermedi ve sonrasında 4 hafta adı Süper olan ligde görev almaya devam etti.

2.Hafta Rakip Kasımpaşa,hakem Tolga Özkalfa (Diş Hekimi): net 1 penaltımızı vermedi ve sonrasında 3 hafta adı Süper olan ligde görev almaya devam etti.

3.Hafta Rakip Gaziantepspor hakem Volkan Bayarslan  (Mühendis): net 2 penaltımız verilmedi ve sonrasında diğer hafta adı Süper olan ligde görev almaya devam etti.

4.hafta Rakip Osmanlıspor hakem Abdulkadir Bitigen (Diş Hekimi): yediğimiz gol ofsayt ve rakibe kırmızı yerine sarı kart verdi. Muhtemelen görevler alacak.

Bunlar buz dağının görünen kısımları bunların dışında zamansız çalınan düdükler  avantajı kesmeler, kartlık rakip faulleri, ceza sahasına girerken yapılan faullere çalınmayan düdükler…

Oynadığımız 4 maçta rakiplerin oyuncularımıza yaptığı 71 faul 10 sarı kartla cezalandırılırken 57 faul yapmış takımımız yine 10 sarı kartla cezalandırılıyor. Tabii ki sarı kartlar faullerin sayısının dışında şiddeti, yeri vb. kriterlere göre verilmekte ama maçlarımızda oyuncularımıza gösterilen sarı kartları düşününce haklılığımız ortaya çıkmıyor.

Hakemler sadece 22 süper lig klasman hakemi olduğunu biliyorlar ve her şekilde, adı Süper olan ligde görev alacaklarının da bilincindeler. Çok koştukları halde, pozisyonu süzemeyen babası eski hakem olan oğul hakemler var. Kötü not almamışlar ki Süper Ligde görev almaya da sorunsuz bir şekilde devam ediyorlar. Artık daha dikkatli, daha adaletli ve hakkaniyetli hakemler istiyoruz. Yazıma başlarken de açıkladığım gibi gerçekten liyakatli hakemlerin maçlarda görev alması ümidi ile…

Ahmet Gültekin

Yazar: Editor
2016-09-21 12:43:39

Son yazımı kelebek etkisi küçümsenmemeli diyerek bitirmiştim.

Nedir bu kelebek etkisi? Hatırlatalım: Kısaca, ufak ve hesaplanmayan bir olayın kaos boyutlarına ulaşabilecek seviyede artması durumu.  

"Amazon ormanlarında bir kelebeğin kanat çırpması, Amerikada bir fırtına kopmasına sebep olabilir." şeklinde biraz da abartılı bir örnek ile ismini almıştır. 

Adanasporla ne alakası var derseniz, konuyu hakemler tarafından gasp edilen puanlara bağlayacağım. 

Şu anda 2 puanla 15. sırada yer alan Adanaspor, alt sıralardan kurtulmak için önümüzdeki maçta Alanyasporu yenmek durumunda. Peki, hakemler olaya bilerek veya bilmeyerek müdahil olmasaydı?

Mesela Gaziantepspor ve Kasımpaşa karşısında galibiyeti kaçıran Adanasporun verilmeyen net penaltıları verilseydi, dört puan daha yukarıda ve minimum 10. sırada olsaydı, Adanaspor şu anda çok rahat bir konumda ve stressiz bir maça çıkacaktı. Alanya karşısında olası bir puan kaybı ise büyük bir problem olmayacaktı. 

Ve ayrıca, maç 0-0 sürseydi ne olacağı bilinmezdi tabii ama güçlü Osmanlıspora karşı ofsayttan yediği gole rağmen Adanasporu mağlup saydım bu hesapta. Oradan alınabilecek 1 veya 3 puanı da eklersek Avrupa potasına kadar yükselebilirdi Adanaspor...

Kelebeğin kanat çırpması, Adanaspor için hakemlerin gereken düdüğü çalmaması oldu. Şu ana kadar oynanmış olan futbolun üzerine hiç bir ekstra koymadan enfes bir konumda olabilirdi Adanaspor fakat hakemlerin sonuca direkt etkiyen kararları olayı çok farklı yerlere getirdi.

İsteğimiz ve dileğimiz şudur ki; hakemler bize yukarıdaki hesapları yaptırmasınlar. Kim, hangi sıralamayı hak ediyorsa orada olsun. Daha dikkatli, daha konsantre ve daha az art niyetli olsunlar.  Ve mümkünse hatalarının bedelini de bir şekilde ödesinler.

 Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-09-20 13:34:11

Bize erdemli olmayı öğütlüyorsunuz, ama önce siz erdemli olun.

Bize terbiyeli olmayı tembihliyorsunuz, ama önce siz terbiyeli olun.

Bize ahlaklılığı telkin ediyorsunuz, ama önce siz ahlaklı olun.

Bize hürmetkar olmayı ima ediyorsunuz, ama önce siz hürmetkar olun.

Bir emeğe hürmeten demeyeceğim, ama bir takımın istikbaline hürmeten... düdüklerinize mukayyet olun!

Sosyal hayattaki gizli veya açık yaptırımlarınızı, baskılarınızı, yasaklarınızı geçtik, tribünde taraftara ceza kesmek için türlü yöntem ve bahaneleriniz var.

Fazla nefes alan tribüne blok! Adeta...

Yani, hata yapana cezayı hemen kesiyorsunuz.

Adanaspor şu ilk dört haftada futbol namına dehşetengiz 4 hataya maruz kaldı.

Bile bile değildir heralde; ama formsuz, çapsız, paçoz, emeğe saygısı olmayan, yeteneksiz, beceriksiz, kondüsyonsuz, izansız, plansız, zotttrik hakemleriniz bilmeden de olsa bizim şu 4 haftada ciddi puanlar kaybetmemize neden oldu.

Bizim yönetim (an itibariyle) bu vahim hataları sineye çekip, bilemediğimiz bir sebepten dolayı, sessiz kalmayı tercih etmiş olabilir.

Bu durum, bizim de sükut içinde ve tepkisiz kalacağımız anlamına gelmez.

Ey Tff ve çeşitli aparatları...

Bu müstesna ve tertemiz takımın kaderiyle oynamayın, siz işinizi gereğince yapın, yaptırın.

O ceza ve yaptırımlarınız sadece taraftarlara sökmesin!

Adaletli olun. Olduğunuz yere layık olun... Dürtüp durmayın, insanca yönetin...

Yazar: Editor
2015-09-26 12:38:58

Bal Yapmayan Arı 

(Tribün Deyimlerimizden...)                    

Kimdir bu topçu?

  1. Çok koşup bunu bir sonuca bağlayamayan mı? 
  2. Yani boş boş koşan? 
  3. Gol pası veremeyen mi? 
  4. Ya da gol atamayan? 
  5. Seyirciye hoş gelen hareketler yapamayan mı, 
  6. yani bir Ali Beykoz, bir Altan, daha öncelerinden söylersek bir Ümit, bir Kayhan, bir Feyzullah olamayan mı 
  7. "bal yapmayan arı" diye hakir görülen futbolcu?
  8. Çalımlarla orta sahadan rakip ceza sahasına süzülemeyen futbolcu mu? 
  9. Bir kere bu bal yapmayan arının kaleci olmadığı kesin. 
  10. Defans oyuncularından biri de değildir. 
  11. O zaman orta sahadan bir oyuncudur bu. 
  12. Golcüler için de söylenmez bu söz. 
  13. Onlar golü bir şekilde atar ve vaziyeti kurtarır.
  14. Kendi etrafında dönen, 
  15. gölgesine çalım atan, 
  16. topu ileriye taşıyamayan, 
  17. koşup mücadele eden 
  18. ama bu mesai sırasında pek iş çıkaramayan, 
  19. bal yapmayan arı olur (mu?).
  20. Ama çoğu zaman seyirci bu tahlilde yanılır. 
  21. Çünkü o, acilen sonuca odaklanmıştır. 
  22. O çok koşan fakat gol pozisyonuna giremeyen (ki işi bu değildir o oyuncunun) futbolcunun arka planda ne kadar çok iş yaptığını göremez bile mevzuu bahis seyirci. 
  23. Kendine göre her şey ortadadır: Kaç gol attı bu adam? 
  24. Cevap tatmin etmez kimseyi, 
  25. o zaman bal yapmayan bir arı vardır sahada… 
  26. Oysa böyle eleştirilen futbolcular 
  27. yanındaki takım arkadaşlarını koşularıyla rahatlatmıştır, 
  28. rakibin oyununu bozmuştur, 
  29. belki top kaptırmıştır 
  30. lakin daha çok top kapmıştır; 
  31. defans ile forvet arasında lojistik bir köprü olmuştur, 
  32. orada bir ton işi kolaylamıştır, 
  33. takımı dinlendirmiştir, 
  34. kritik paslarıyla gol kapısının kilidini açmıştır; 
  35. maçtan sonra mezeleri hazırlamış, 
  36. rakıyı almış, 
  37. mangalı yakmış, 
  38. kebabı şişlemiş, 
  39. pirzolayı soslamış,
  40. masayı kurmuştur.
  41. Evet, bir oyun içinde mücadele edip de sonuca katkısı olamayan futbolcular vardır. 
  42. Ama bu durum çoğunda geçicidir, 
  43. onun karakteristik özelliği değildir. 
  44. Oyuncu gün olur sahada yoktur bile, gün olur maçı kurtarır.

Netice itibariyle arının bal yapıp yapmaması çoğu zaman ahval ve şeraite göre değişen bir haldir dostlar.

Yazar: Editor
2014-11-25 07:07:21

Unutuşu Arayanlar

Isabelle Eberhardt’ın ne yazık ki tek hikâye kitabı Unutuşu Arayanlar. Ben aynı efkârı Orhan Veli’nin Hoşgör Köftecisi’ni okuyunca yaşamıştım. Nefis öyküler, hem Orhan Veli hem de İsabelle için söylüyorum bunu. Ama şimdi konum unutuşu arayan Isabelle.

Kâşif, gezgin ve yazar Isabelle. Erkek kılığında Afrika çöllerini dolaşıyor. Hayatının kendisi bir arayış ve bir de isyan ve bir de direnç. Günlükleri de var ama Türkçede var mı bilmem, keşke birileri yayımlasa.

1877’de İsviçre’de doğar Isabelle. Annesi Rus bir aristokrat babası ise bir Anarşist.

Babasının ölümünden sonra annesiyle 1897’de Kuzey Afrika’ya bir yolculuk yapar. O yılın sonunda annesi ölür ve sonrasında Isabelle Cezayir’e yerleşir. Si Mahmoud Essadi adını kendine uydurup ve bir gezgin olup çöllerde dolaşmaya başlar. 1901’de evlenir, 1904’te bir selde ölür.

Bu kadar.

Unutuşu Arayanlar’da tertemiz on bir öykü var. En çok hangisini övsem, bilemedim: Dışarıda, Mavi Üniforma, Achoura, Mühtedi, Suçlu, Taalith, Rakip, Büyücü, Karakalem Yazıları, Unutuşu Arayanlar, Gecenin Soluğu

Şöyle bir önerim var; roman mı yazmak istiyorsun, o zaman bir yalınlık okulu eğitiminden geçmiş gibi olmak için Memduh Şevket’in Ayaşlı ile Kiracıları okunmalı; konumuz kısa hikâye mi, o zaman da Isabelle çıkar karşımıza Unutuşu Arayanlar ile. Tabi ki herkesin öneri listesi farklıdır, Kargabakışı görünen bu sadece. Bulup okuyun, Karga’ya hak vereceksiniz.

Hayat her yerde aynı, her yerde kimsesiz insanlar, küçük dertlerle dolu küçük hayatlar, yıkık çamur duvarlar, çıplak tepeler, siyah ekmek, bir fincan kahve derken unutuşu arayanlar…

“Unutuşu arayanlar tembellikle şarkı söyle ve el şaklatırlar; düş sesleri uzayan gece içlerinde mika pervazlı fenerin loş ışığı altında çınlar. Sonra, yavaş yavaş sesler alçalır, boğuklaşır, sözcükler ağırlaşır. Nihayet kefçiler sessizdir, vecd içinde gözlerini çiçeklere dikerler. Zevk ve sefalarında düşkün, şehvetperesttirler; belki de bilgedirler…”

Şu edebiyat âleminde bilgeler sürgün budalalar hükümdarken keşke seni daha çok okuma imkânı olsaydı, ah Isabelle! Ama unutuşu aramak güzeldir hayatsa berbat.

Yazar: Editor
2013-08-12 09:09:15

6-0-4

Yanlış bilmiyorsam 18 kişilik kadroda 6 futbolcu olacak, 4 futbolcu da takımda bulundurulacak. Ama o fazladan 4 isimden herhangi biri takıma 6. adam olarak bir başkasının yerine girecek. Falan filan. Böyle karmaşık yazdığıma bakılmasın, mesele basit: )) 

Niye böyle?

Ama Türk futbolunu korumak!

Hım, Güzel.

Keşke daha önce memleket sanayisini, tarımını, hayvancılığını ve sairesini düşünseydik de tüm sorun futbolda olsaydı.

Yabancı sermayenin eline bakar olmuş memlekette futbolcuların hepsi Tarkan veya Malkoçoğlu olsa ne yazar.

T.C. Ekonomi bakanlığı kayıtlarına göre 35 bine yakın yabancı şirket inşaattan tarıma, motorlu taşıtlara, postadan gıdaya dek çeşitli alanlarda faaliyet gösteriyor. 

Özetle sahne böyleyken, yabancı futbolcu takıntısı komik oluyor. 

Yazar: Editor
2013-02-09 10:11:59

Tesadüfleri, Aşk Sever!

Gelişmişliğin bir tek ölçütü yoktur sanırım.

Uygarlığında tek terazisi olmadığı malum.

Devlet olmanın, hele sosyal devlet olmanın, bunun yanında da modern devlet olmanın da birçok farklı mezurası vardır herhalde.

Çok oy olmakla güçlü hükümet, büyük devlet olunmuyor. Zira güçlü hükümetleri kafadan sıkı bir krediyle sağlayan yine büyük devletlerdir. Ötesinde, partililerin dışındaki o büyük kitlenin beğenisini kazanmak da gerekebilir filan.

Ne denir, kim gelirse gelsin devlet politikasına hizmet eder, hükümet programını egemen kılmaz. Felaketler de ekseriyetle parti devletlerin frensiz hâkimiyetlerinden peydahlanır. Buna en iyi örnek de Nazilerdir, denir.

Bakınız dostlar göçebe hayatın bile belli kuralları vardır, hiçbir iş tesadüflere veya keyfiyetlere bırakılmaz. Yüzyılların tecrübesi ve yazılı olmayan yasalarıyla gider göç kervanı. Onlarınki asla ve kat’a düzensiz bir dolaşım değildir.

Göç yolları bellidir.

Aynı hattı takip ederler.

Konaklama yerleri bellidir.

Mesafe sınırlanmıştır.

Otlaklar belirlenmiştir.

Hiçbir topluluk komşusunun göç yolunu kullanmaz.

Varılacak nihai yer de bellidir.

Evet, aşk tesadüfleri sever lakin devlet düzeni dediğimiz sistem tesadüfleri hiç ama hiç sevmez. Sevilmemeli de. onca devlet kurmuş bir milletiz, güçlü bir devlet geleneğimiz var deyip eğitimi sağlığı yapboz tahtasına dönüştürmek ancak düzensiz kabilelerin işi olabilir, belki yani. Zira yok olur gider öyle düzensiz plansız programsız cemaatler. Maazallah ilk güçlü istilada kaybolup giderler tarihin sayfalarında. Hakikaten, mecaz veya laf sokma değil bu, hep böyle olmuştur.

Ne diyecektim yahu tüm bunların sonunda?

Hay bin kunduz!

Unuttum iyi mi?

Neyse ben şu haberle bağlayayım mevzuyu, kalın sağlıcakla…

“MİLLİ Eğitim Bakanlığı, eski bakan Ömer Dinçer döneminde büyük tartışma yaratan özüre dayalı şubat atamalarından sonra şimdi de kıyafet serbestliği konusunda yeni bir adım atmaya hazırlanıyor. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, velilerden ve eğitim sendikalarından gelen yoğun şikâyet üzerine yönetmeliği yeniden inceleme kararı aldı. Özel okullarda, velilerin yüzde 60’ının onayına bırakılan serbest kıyafet uygulamasının devlet okullarında da geçerli olması planlanıyor.”

Yazar: htabakan
2013-02-01 14:20:02

Roller ve Modeller

Bir anket şeysine göre Acun Ilıcalı Türk gençliğinin rol modeli seçilmiş.

Hay bin model, denmesinin tam yeridir.

Oturup tabi ki bir şeyler yazacaktım konu için.

Fakat baktım gazeteciler.com üzerinden Adnan Berk Okan ne güzel demiş diyeceğini.

Üstüne bana laf düşmez.

Yazının bir bölümünü şuracığa alıyorum.

Yazının tamamı için de ziyaret edilmesi gereken bağlantıyı veriyorum.

İyi Acunlar!

*

...

Kim bu Acun Ilıcalı?

Gelişmiş ya da az gelişmiş ülke televizyonlarıyla aynı anda o ülkelerde de en çok tutan program formatlarına milyonlarca dolar telif ödeyip satın alan ve onları popüler ulusal kanallarımızdan birinde yayınlayan televizyon gazetecisi…

  • Öyle formatlar satın alıyor ki; 
  • yarışmacılardan daha çok jüri üyelerinin çenelerine, 
  • edepsizlikte sınır tanımayışlarına, pervasızlıklarına 
  • ve gündem yaratacak (ya da gündemde olan) kişiler olmasına dayanıyor…

(Sahi Armağan Çağlayan isimli bir jüri üyesi vardı; ne oldu?.. Hatırlayanınız var mı?)

  • Yarışmacılar; normal şartlarda, 
  • normal zekâ ve eğitim seviyesinde insanların değil izleyecekleri; 
  • yanlarına bile sokulamayacak olan absürt tipler arasından seçiliyor…

Ama dedim ya;

Gelişmiş, gelişmekte olan veya az gelişmiş bütün ülkelerde sıradan halk, nüfusun kahir ekseriyetini (büyük çoğunluğunu) oluşturur…

  • O nedenledir seçilen yarışmacılar;
  • o sıradan vatandaşlara
  • “aaaa, bak işte bu yarışmacının benden hiç farkı yok,
  • demek ki istesem
  • ben de bu yarışmalara katılabilirim”
  • duygusunu verip
  • umutlarını sıcak tutuyor…

Acun Ilıcalı da öylesine “sıradan” bir tip ki;

sıradan halk ona bayılıyor…

Demokrasi tarihimizde halkımızın bu özelliğini en iyi bilen ve değerlendiren lider Recep Tayyip Erdoğan’dır…"

Adnan Berk Okan

Yazının Bütünü İçin

T  ı  k  l  a  y  ı  n  ı  z

Yazar: Editor
2013-01-29 09:34:54

Tashih

http://2.bp.blogspot.com/_haQQJO_VL34/S0H3I9RDu2I/AAAAAAAAAHQ/X-Phgx4qnOs/s400/g%C3%BCnd%C3%BCz+tekin+onay.jpg

Meğer dünkü pazartesi o kadar da güzel değilmiş. Bildiğiniz kara bir pazartesi oldu, dünkü günün kendisi gibi.

Esnafın işsizliği, pahalılık, zamlar, vergiler… Bakın taşıt pulu filan ödenecek daha… Elektrik, su faturaları, telefon sonra… Bunları saymıyorum şimdilik…

Biliyorsunuz.

Hani, bu durumlarda iyi ki futbol yazmama kararı aldık diyorum.

İsabetli bir iş yapmışız. Yoksa şimdi onca tatsız laf et, topçu için, hoca için, kanserojen transfer politikası için, GDO’lu transfer politikası… Of!

Oysa biz hep GTO’lu bir süreç isterdik, Gündüz Tekin Onay üsluplu yani… Hani derdi ya topu kalbinize yakın tutun, ve Adanaspor'u…

Böyle... Hep kahır... 

Ne demişti Troçki?

Halkı ayaklandırmadan önce, 

İktidarı almaya hazır olmalı…

Boşuna söylemiş, kendi hesabımızdan bakarsak...

Neyse, futbol yazmamak hakikaten en iyisi…

Yazacak çok şey var memlekette. Örneğin, bakınız memleketin resmi açlık sınırı bin iki lira elli iki kuruş olarak açıklandı. Yani hayatını sürdürme noktası, içinde sinema bileti filan yok!

Dileyen bizi futbolsuz bir içerikle de takibe devam edecektir dostlar.

Yazar: Editor
2012-12-18 06:43:38

Küçükkuyu  Metin Eloğlu ile  Haphaziran

 

SERÇE

Sizin evde kuş var mı

Bizde de yok

Ama şu ağaçtaki serçe

Her sabah böyle ötüyor

Yarısı size

Yarısı bize

Metin Eloğlu, Garip akımı doğrultusunda, ancak kendine özgü şiir diliyle dikkat çekti. Vedat Günyol’un deyişiyle “Türk şiirinin bıçkın, hırçın ve külhan ağızlı uçarı şairi.” Acılı bir ironinin egemen olduğu şiirleriyle dönemin önde gelen şairleri arasında yer aldı (Arka kapak yazısı. Metin Eloğlu. Bu Yalnızlık Benim. Toplu Şiirler 1951-1884. YKY.)

Yukarıdaki şiiri yürüttüğüm kitap elimde duruyordu. Gök delinmişçesine yağmur yağarken; Yağmur Pansiyondaydım. Bahçeyle hem zemin odamın balkonunda oturuyordum. Aylardan haziran hava oldu mu sana borazan. Tatlı bir ürpertiyle okurken şiirleri karşıdaki kümeste arbede çıktı. Horozun biri dırdırından usandığı haremini önüne katmış, basıyordu gamatayı.

ERKEK ZELİHA’NIN TORUNU

Ben bütün mahallenin dilindeyim
Her dedikoduda bulunurum
Bir zamanlar dükkân işleten
Erkek Zeliha'nın torunuyum

TELEK

Gökkuşağı bulandığında

Çengi çizgiler kaskatılaşır;

Ne ki onun kuyruğundaki zift karasına

Aç, acıkmaz

Yağmur yağıyordu ve Küçükkuyu’da Yağmur Pansiyonda horozun isyanını izliyordum. Güneşin rakı burcuna girmesine çok vardı, saate göre… güneşin esamisi okunmuyordu ki; gireceği bir yer olsun.

Horoz, yağmur,ağaçlar derken; aklıma Gülbin Hanımın üzerinde durduğu bir şiir düştü. Gülbin Hanım üniversitede hocamızdı. (SÜ. Konya.)  Gözlüklerinin ardından anlatırken tüm şiir canlanmıştı. Şiirde; bir el arabası, beyaz bir horvuk vardı. Horvuk diyorum çünkü tavuk muydu horoz mu anımsamadım. Şiirde yağmurlu bir havada; beyaz, kırmızı belki arabanın metal parlaklığı, yani renk zıtlıkları veriliyordu diye hatırlıyorum. Dersten çıktığımızda, koridorda Nezih Beyle karşılaşıyorum; siyah boğazlı kazak giymiş, deri mont giyen öğrencilere derin derin bakıyordu. Deri giysilerden haz etmezdi. Konuyu değiştirme girişimim iyi oldu.   Umarım bu kifayetsizliğime, şairi unutmama Gülbin Hanım kızmaz.

Ellerimde “Bu Yalnızlık Benim”.  Okuyorum şiirleri: Çinko Horoz, Telek, Midilli, Gaga, Hörgüç, Kuş muş, Kirpi, Horozdan Korkan Oğlan.

Havlumu alıp plaja çıkasım var; plaj bir metre genişliğinde beton, demirden merdiven ile elele denize girebiliyorsun. Denize bakıp; Eloğlu’nun İstanbul’unu, İstanbul’un kokusunu, günbatımı turuncusunu düşlüyorum.

Bülent Bingöl

Yazar: Editor
2012-11-04 15:33:46

ŞİİR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Kitabe-i Seng-i Mezar 

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye

Geleneksel şiir, gücünü sesten, biçimden, temadan, buluştan alır. Oysa Orhan veli’nin bu şiirinde ölçü yok, uyak yok, söz sanatı yok, yüce duygular yok; yani geleneksel şiirin, şiir adına önemsediği ne varsa çoğu bu şiirde yok.

Sadece şair, şiirin bütünüyle sessiz olamayacağını düşünüp  “hiçbir, nasır, müteessir; çekmedi, değildi; anmazdı, sayılmazdı; dünyada, zamanlarda, günahkâr da” sözcüklerinde olduğu gibi küçük ses yinelemelerine başvurmuş, ancak bunu abartmamış.

Büyük laflar etmemiş Orhan Veli, yaltaklanmamış, ikbal beklentisi içinde olmamış; sıradan kahramanlar için mersiye yazılabileceğinin en güzel örneğini vermiş  "Kitabe-yi Seng-i Mezar" şiiriyle.

Orhan Veli’nin Süleyman Efendisi, padişah değildir.(Oysa Baki, mersiyesini Kanuni Sultan Süleyman için yazmıştır.) Ne imparatorluğun bekası ne yeni fetihler ne harem ne Hürrem ne taht kavgası ne evlat katli gibi dertleri vardır.

Sürekli Allah diyen günahkârlardan da değildir, güzel olmayı dert eden biri hiç değildir. En büyük derdi, nasırıdır. Mersiyesinin yazılması için Orhan Veli'yi bekleyen, hepimiz gibi basit kaygıları olan; ölümüyle de evet insanı sarsmayan, ancak insana burukluk yaşatan bir şiir kahramanıdır Süleyman Efendi.

Büyük şiir yazmak için büyük laflar gerekmiyor. Sıradan sözcüklerle de büyük şiir yazılabiliyor.

Büyük şiirin en sıradan sözcüklerle en sıradan insanlar ve durumlar için yazılabileceğini görmek için de alışkanlıklarımızı sarsan, yıkan büyük devrimciler gerekiyor.

İşte Orhan Veli, Türk şiirinin gördüğü o büyük devrimcilerdendi.

Cengiz Gündoğdu 

Yazar: Editor
2012-10-22 13:25:00

Gün, Akşama Dönerken

  • Tutuklu gazeteci sayısı itibariyle, bir ülkenin demokrasi onuru tutuklu gazeteci sayısıyla doğru orantılıdır, deniyor. Olağan vatandaşı istatistik dışı da bıraktık hadi... Bilmem katılır mısınız katılmaz mısınız?
  • Bir de aynı minvalde malum bir gazeteci(!) var: Mehmet Baransu! Kimilerinin deyimiyle Mehmet Baransukaçırdı.
  • Bu muhterem de yalan haber yazmaktan 20 bin tl tazminat ödemeye mahkum edilmiş, iyi mi?
  • Şöyle bir yasal not:
  • "Gerçeğe uygun olmayan haber ve yayın yaparak, mütalaa ve görüş bildirerek adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs edildiği kanaatına varıldığından sanığın isnat olunan suçtan mahkumiyetine karar vermek gerekmiştir."
  • Bu da gazeteci!
  • Güya!
  • Gelin görün ki...
  • Yeni Şafak'a maaş krizi mi patlamış neymiş. Yani bu yanda da para suyunu çekmişse durum hakikaten vahim! Hiç saklamaya çalışmasınlar.
  • Ama şu da olabilir orada paradan öte, emeğe saygı yoktur.
  • Maaşlar o yüzden 5 yıl kadar gecikmiştir.
  • Canım, ben de medyanın yalancısıyım.
  • Yeni Akit de; bunlar mı gazeteci deyip yüklenmiş manşetten on bin yıl sürecek bir 28 şubat bilmem neyinde. Alıntı haberin bir kısmı şudur:
  • "Sözü edilen gazeteciler ve patronlar Aydın Doğan, Mehmet Emin Karamehmet, Turgay Ciner, Dinç Bilgin, Zafer Mutlu, Uğur Dündar, Yasemin Çongar, Fatih Altaylı, Ali Kırcı, Oktay Ekşi, Emin Çölaşan, Can Ataklı, Ertuğrul Özkök, Tufan Türenç ve Bekir Coşkun'un fotoğrafları da habere eşlik etti."

Bu yazı da böyle oldu.

Yarın da TV üzerinden gideriz...

Yazar: Editor
2012-02-15 22:50:12

“Gazeteciler gurubunda dikkati çeken ve bugün de (1970) Küba’nın etkili politikacılarından olan Carlos Rafael Rodruguez’in tutuklu Rivero’ya verdiği şu cevap oldukça anlamlıdır: Dünya, oportünistlerin değildir! O, savaşmaya hazır olanlarındır!”

Bir profil üzerinde duralım bu yazıda, kendisinin birkaç yazısından alıntılarla1970’ten bugüne nasıl evrilmiş olduğuna bakalım.Bakabildiğimiz kadar bakalım.

[Kaynak;

Tiyatro 70 dergisi,

Sayı:6–7–9, Temmuz –Ağustos- Ekim1970]                               

“Popülizm Üzerine”

Temmuz yazısının başlığı şöyle “Popülizm Üzerine” ve Nejat Uygur ile tiyatro üzerine bir söyleşi yapıyor. Arada şöyle bir soru yöneltiyor Nejat Uygur’a: “Devrimci politik tiyatro üzerine görüşleriniz?” Uygur da böyle yanıtlıyor kendisini: “Tiyatro ve politika birlikte bulunmaması gereken iki kavramdır.”

Zannederim ki o yıllarda bu cevap adamımızı hoşnut etmiyor.

Yazının devamındaki içerik şu şekilde sahne alıyor kendisinin analizinde:

“Bu tür tiyatroların tümü halka inmekle, halka yakın olmakla övünmektedirler. Aslında oynadıkları topluluklar ne işçi, ne köylü, ne de küçük esnaf ve bürokratlardır. Kültür ve beğenisi gelişmemiş, burjuvaya dönüşmekte olan garip bir orta sınıf buldular, ona oynuyorlar… Sonuç olarak sözünü ettiğimiz tiyatro türü belli bir siyasal düzene ve yapıya bağlıdır; belli sosyal şartlar içinde ortaya çıkmıştır. Elbette ki bir süre sonra değişen yapı ve şartlarda kendiliğinden ortadan kalkacaktır.”

(Bence burada devrime işaret ediyor adamımız; devrim olacak ve bu köhne topluluklar tiyatro tarihinin çöplüğüne gidecek diyor. Böyle derdi de, hatta ağırını da söylerdi, fakat o zaman içinde bulunduğu siyasetin terbiyesi buna müsaade etmiyor veya terbiyesi henüz bozulmamış. HT)

“Devrimin Doğruları”

Aynı derginin bir sonraki sayısında “Devrimin Doğruları mı Güner Sümer’in Doğruları mı?” başlıklı yazısında, yine bir söyleşiden sonraki tahlil bölümünde bakalım ne diyor:

“Bir sendikanın, toplu sözleşme görüşmeleri emekçiden yana sonuç vermeyince, üyelerinin çalıştığı işyerinde greve gitmesi onun en doğal hakkı ve görevidir. Bir anlamda grev, emekçi gücünün somut ifadesi olan sendikanın kendi kendini doğrulamasıdır.”

Alıntılarla gidiyorum bu yazılardan, hepsini buraya taşımanın bir anlamı yok. Fakat okuru yanıltmak için dokuyu bozacak, adamın demek istemediğini dedirtecek makaslamalar da yaptığımız yok. Genel fikir içinde en çarpıcı olan noktaları paylaşıyoruz. Şöyle:

“Asıl üzücü olan, son zamanlarda moda olan ‘birbirini karşıdevrimcilik ve işbirlikçilikle suçlamak hastalığının’ AST grevi gibi bir eyleme bulaşmış ya da bulaştırılmış olmasıdır. Bu tür suçlamalar yalnız ve yalnız devrimci cepheyi ufalayıp bölmekten, asıl karşıdevrimci faşist sürülerinin de bir kat daha güçlenmesini sağlamaktan başka bir şeye yaramamaktadır.” Doğru söylüyor.

“Şüphesiz, Hiçbir Devrim Hükümeti, Karşıdevrimcilere Böyle Adil Bir Duruşma Ortamı Sağlamamıştır”

Yine aynı derginin 9. sayısında, bir tür başyazıda Hans Magnus Enzesberg’in Havana Duruşması adlı oyununu değerlendiriyor. Önce olayın tarihsel yanı hakkında bilgi veriyor, okuyalım:

“Amerikan Gizli Servisi CIA, 17 Nisan 1961’de Küba’nın Giron Sahiline bir çıkartma düzenledi… Harekâtın amacı 1959 yılından beri devam eden Küba Devrim Yönetimini devirmek ve yerine Küba’daki Amerikan çıkarlarını koruyacak bir rejim getirmekti. Bu iş için ABD’ye sığınmış 1500 Kübalı karşıdevrimci kullanılmıştır.”

Bu arada Nazım Hikmet’ten bir alıntı yapıyor yazısına:

“…Küba’nın havasında ağır çiçek kokularıyla karışık leş kokusu dağıldı yani Birleşik Amerika Devletleri kokusu…”

Devam ediyor:

“Bu harekât dünya kamuoyunca ‘Domuzlar Körfezi Çıkartması’ diye bilinir. ‘Domuzlar Körfezi Çıkartması’ karşıdevrimciler ve CIA için kesin bir yenilgi ve acı bir hüsranla sonuçlandı. 72 saat içinde 1500 saldırganın 1133’ü tutuklandı, geri kalanları ise Zapata Bataklıklarında öldürüldü…”

(Tutuklular) “Vencimos- Patria O Muerte” ( Yeneceğiz- Ya Vatan Ya Ölüm) yazılı büyük bir yaftanın asılı olduğu tiyatro salonunda sorguya çekildiler. Silahlı milis askerlerinin denetiminde yapılan sorgular dört gece sürdü. Salonun aldığı ölçüde halk da sorguları izledi. Televizyon kameraları ve mikrofonlar, sorguları dakikası dakikasına bütün dünyaya iletiyordu...”

“Nitekim dört gece süren sorgu sonunda hepsi barakalarına döndüler. Şüphesiz, hiçbir devrim hükümeti, karşıdevrimcilere böyle adil bir duruşma ortamı sağlamamıştır. Bu koşullar altında her tutuklu inandığı düşünceyi rahatça savunmak olanağını buldular. Buna karşılık gazeteciler onların savunmalarını çürüttüler ve gerçeği onlara ve kamuoyuna bir kez daha açıklayıp ispatladılar.”

“…Değişik köken ve inançlara sahip bu adamların (karşıdevrimci tutuklulardan bahsediyor) birleştikleri tek nokta Küba Devrimine ve Sosyalizme ihanettir. Sorgularında takındıkları tavır genellikle inatçı bir idealizmdir. Hepsinin kendine göre idealleri vardır, mademki Başkan Castro “ İnsanın ideali uğruna çarpışması gerekir.” demiş işte onlar da bunu yapmışlardır… vb… vb… Yenilginin en hayvanca ifadesi olan mutlak inkara sığınan katil Calvino bir yana içlerinde çoğu burjuva değerlerine göre kültürlü ve ilerici kişilerdir.”

“Ve Komünizmi Yenecek Tek İdeoloji Hıristiyanlıktır”

İlerleyelim yazıda, bir başka alıntı:

“Rahip İsmael De Lugo’nun yazmış olduğu halka çağrıda geçen şu cümle özellikle ilginçtir: ‘Savaşımız komünizme karşı demokrasinin savaşıdır… Ve komünizmi yenecek tek ideoloji Hıristiyanlıktır.’(Ama hakikaten ilginç, değil mi? HT) De Lugo, İspanya İç Savaşında da Frankistlerin yanında çarpışmıştır… Amacının toprak ağalarını ve milyonerleri kurtarmak değil Meryem Anayı komünistlerden korumak olduğunu belirmişti. Okuyucunun kolaylıkla sezinlediği gibi, tutukluların kafa yapılarıyla Türkiye’de onlarla aynı paralelde olan kişilerin kafa yapıları büyük bir uyum içindedir… Gerçekten de karşıdevrimcileri yalnızca yobaz ve faşist sürüsü olarak nitelemek, büyük bir yanlışlığa düşmektir. Devrim öncesinin bulanık ortamında ‘ilerici’ vb olduklarını ileri süren bazı çevreler, artık kesin bir tavır takınmaları ve devrime katılıp katılmamaları söz konusu olunca, kolayca devrimin karşısına düşmektedirler. Bu Küba’da da böyle olmuştur, dünyanın birçok ülkesinde de…”

“De Lugo’nun sözleri zaten ufak değişiklikler ‘Uhuvvet, Fütüvvet, İçtihat’ gibi birtakım paçavralarda her dakika okunduğunda artık kanıksanmıştır…”

“Özellikle bu açıdan, Havana Duruşması her devrimci tarafından büyük bir dikkatle ve ibretle okunması gereken bir metindir. Kübalı karşıdevrimciler ve onların başka sütkardeşleri arasında kurulacak her paralellik, devrimci cephenin gözünü biraz daha açmalı, devrimci safların biraz daha sıklaştırılmasını sağlamalıdır.

Gazeteciler gurubunda dikkati çeken ve bugün de (1970) Küba’nın etkili politikacılarından olan Carlos Rafael Rodruguez’in tutuklu Rivero’ya verdiği şu cevap oldukça anlamlıdır: “Dünya, oportünistlerin değildir! O, savaşmaya hazır olanlarındır!”

Nedir?

Ne ki adamımızın 1970’ten bu güne değindiği ve eleştirdiği noktalarda ve vaktiyle durduğu yerde değişen bir şey olmamıştır, sorun ve çözüm aynılığıyla cascavlak ortadadır.

Küba Devrimi yine oradadır, Amerikan tezgâhları yine yanı başımızdadır, tiyatronun dramı kültür bakanlığı düzeyinde aşikârdır, burjuva cahilliği aynı derttir, karşıdevrimciler hala vardır ve daha güçlüdür, grevler yine grevdir ve oradaki amaç bir oportünizme tenezzül etmemiştir, devrimin doğruları değişmemiştir. En büyük düşman orada hala komünizmdir ve fikirlerince mücadele şekli şümulü kendisinin yazdığı gibi“Uhuvvet, Fütüvvet, İçtihat menşeli birtakım noe paçavralarda her dakika okunmakta”dır,  işbirlikçilik, döneklik tavandadır. Yahu mesele, yine meselenin kendisidir!

Değişen?

Değişeni biliyoruz, değişmenin niçin olduğunu da… Bir boyutuyla kendisi yazmış yukarıda zaten, bir daha alalım: “Devrim öncesinin bulanık ortamında ‘ilerici’ vb olduklarını ileri süren bazı çevreler, artık kesin bir tavır takınmaları ve devrime katılıp katılmamaları söz konusu olunca, kolayca devrimin karşısına düşmektedirler. Bu Küba’da da böyle olmuştur, dünyanın birçok ülkesinde de…”

Kim mi idi bu cevval devrimci, yani devrinin devrimcisi?

Engin ARDIÇ!

Şimdinin bir nevi uhuvvetçi fütüvvetçi içtihatçı Rahip İsmael De Lugo’su ya da Domuzlar Körfezi’nin karşıdevrimcisi Rivero’su…

Yazar: htabakan
2011-12-25 12:10:18

Ah Minel Futbolîaşk veya Farklı Sesler

 http://files.vector-images.com/clipart/egypt_myth8.gif

Sabırsızlanıyorum. Yeni transfer haberleri duymak istiyorum. Dedikodu değil, imzalı fotoğraflı haber benim istediğim. Budur ulan, cinsinden…

Ama bu esnada yorumlar okumak istemiyorum, çünkü her transfere bir kulpla gelen bazı yorumlar heyecanımı incitiyor yahu. Tabi ki olumsuz görüşlerin somut sebepleri var. Kim inkar edebilir… Ama… Gerçi herkes her şeyi kendine göre sever. Bu durum futbolda da böyledir, aşkta da… Kimseye şunu, bunu, Adanaspor’u benim sevdiğim gibi sev diyemem ki!

Biliyorum yani hissediyorum, birçok taraftar her haliyle seviyor takımını. Ama bulunduğu durumu layık görmüyor sevdiğine! Tüm tasa bundan kaynaklanıyor. Daha iyi bir konum; şairin dediği gibi yüksel ki bu yer yerin değil… Fakat şimdi konumuz şiir değil. Konumuz bir nevi aşk; kıskançlıkların, ihtirasların, ihanetlerin koyun koyuna girdiği ve her birimizin “sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar” dediği bir aşk. Ve ah minel aşk…

Evet, kısa kısa geçeyim;

Transfer bekliyorum, iyi transfer ama.

Fakat yorum filan okumak istemiyorum. Dileyen de bu satırları okumaz, onun gibi bir şey: ))

Daha bir dinginlik…

Derken dinginlik beklentimi hem destekleyerek hem de onunla çelişerek, önce şeytana sonra da avukatlığına soyunarak sıralayayım:

Bülent’in Adanaspor’ futbolculuk dışında bir katkı sağlaması gerektiğini düşünüyorum, ben de ajite bir “yorum” yaparak: ))

Tolgahan’ın 1.ligin en iyi kalecilerinden biri olduğunu düşünüyorum, yeter ki önünde birazcık dengeli bir savunma olsun. Kurtar, kurtar! Nereye kadar? Bir top giriverir neticede. Top bu: )) hem kaleye girsin diye icat edilmiş. Elimi prize de sokarak Tolgahan’la pek ala şampiyon oluruz, diyorum. Ve o topu havada şöyle bir çevirmesine ben de hasta oluyorum; ))

Fevzi’yi “duruşuyla” da takdir ediyorum. Ne demiş Paul Benjamin? “Bazıları, bir karakter ortaya koyanlara tahammül edemezler!” böyle bir şey. O da Adanaspor’u ve formasını bence birçok “seyirciden” fazla seviyor. Veya onlardan az sevmiyor. Adam sadece küfre ve hakarete karşı dik duruyor ve tribün yalakalığı yapmıyor ve bu, saygıya değer bir şeydir…

Formalar, bayraklar, marşlar kutsaldır, kıymetlidir. Tamam! Ama onlardan da değerli veya onlar kadar hassas bir “insan onuru” vardır. Ne denir? “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!” yani aslında o işkence karşısında tutunacak pek bir dalımız yok ama onurumuz var. Direnç noktasına bakın lütfen! Bu, hem taraftar, hem futbolcu için geçerlidir, bu geçerlilik listesini dilediğimiz kadar uzatabiliriz. Ki, taraftarın şahsi gururundan farklı değildir sahadaki insanın gururu. (Hayır, hakemlerden bahsetmiyorum yahu: )) yoo, o ayrıııı…)

Takımda yeterince Adanalı futbolcu yok, olası görüşüne de pek itibar etmeyeceğimi şöylece not düşüveriyorum, zira Kbong ve Mbilla Allahına kadar Adanalıdır diyorum, onları yabancı filan asla saymıyorum.

Bunlara izninizle Talha’yı eklemek istiyor ve ondan 90 dakikaya yayılmış bir performans bekliyorum Adanasporlular adına ve de Levent Eriş’in Talha’ya hakkını vermesini umuyorum.

Yahu, ben bugün ne yazacaktım, ne oldu? Yazı kendini yazdırır, denir! Doğru bir söz bence! Bu da böyle oldu. Affınıza sığınarak… 

Yazar: Editor
2011-12-13 21:02:52

Keşanlı Ali Destanı, Piç Edilmesin!

 

Keşanlı Ali Destanı epik tiyatromuzun başyapıtıdır. Bu kadar net söylüyorum. Ona yaklaşan bu tarzda bir eserimiz yoktur. Haldun Taner’den…

  • Zoraki bir kahramanın hikâyesini yazıldığı dönemin 
  • sosyal siyasal olay ve olgularını zarifçe anlatır. 
  • Tabi söz konusu Haldun Taner olunca 
  • işe tatlı bir hiciv de karışır. 
  • Ne güzel girilir hikâyeye;

“Sinekli Dağ burası, şehre tepeden bakar,

Ama şehir uzakta, masallardaki kadar.” diye.

  • Yoksul Sinekli’yi ve hanelerini anlatır, 
  • Ali ile Zilha’nın aşkını anlatır; 
  • bir destan nasıl yaratılır, 
  • inceden onu anlatır, 
  • kondular üzerindeki akbaba müteahhitlerin tilki hesaplarını anlatır; 
  • bakınız onlar hep vardır, reklâmlarda utanmazca boy gösterirler “yaptık oldu” diye.

Kahraman doğulmaz, kahraman olunur; hatta şöyle diyelim, kahraman “oldurulur” hissesidir Keşanlı Ali Destanı’nında oracıkta duran.

  • Destanlar yazmaya, 
  • kahramanlar yaratmaya teşne yanımıza bir göndermedir. 
  • Ama altına bakınca hepsi Ali Cengiz oyunudur, 
  • Haldun Taner’in de dediği gibi:

“Böyle işte her destan, Destan işin afyonu

Kaldırdı mı altından, Ali Cengiz oyunu.”

Bazen komik, bazen trajik, bazen efkârlıdır; ömrümüz gibi.

Bildiğiniz gibi bu eser de dizi oldu. Duyunca, hissettiğim kederi hakkaten anlatamam. Tüccar sanatçımsı televizyoncu yapımcı ve dizi oyuncularının kural, ahlak, sanatsal kaygı, esere saygı tanımadan güzelim hikâyelerin piç edilmesinde nasıl işbirliği yaptığını biliyoruz.

  • Keşanlı’nın da sonu budur. 
  • Eser, insanların belleğinde şu adamların anlattığı yani onların iğdiş ettiği gibi yer alacaktır. 
  • En fazla üç bölüm olabilecek bir oyun bakalım kaç sezonluk dizi olacak? 
  • Ben, olmaz böyle bir şey, diyeceğim; 
  • tabi ki muhteremler de yine, biz yaptık oldu diyecek! 
  • Hem eyvah, hem de vah ulan! 
  • Hay sizin sanat aşkınızı Haldun Taner’in ruhu… 
  • Hayır, sadece öpsün.

Çağrım şudur; diziye uyarlanan Keşanlı Ali Destanı’nı izlemeyiniz, mümkünse izlettirmeyiniz. (benim sözler de başbakanın vaktiyle yaptığı emrivakilere benzedi bre: ))

  • Haddizatında, sıradan bir vatandaşın da 
  • bir memleketin sanat eserlerini koruma hakkı vardır. 
  • Böyle bir niyeti, çabası ve sairesi pek ala olabilir. 
  • Bu fakirin çağrısını antidemokratik bir yaklaşıma değil de şu iyi niyetine verin; ) 
  • Ve sağlıcakla kalın.

Netice;

Zaten Haldun Taner de mesajını verir oyunun sonunda adeta bugünleri sezerek:

“Aydın kişilersiniz, Siz bunu yemezsiniz, Kaldırın örtüleri, Üfürün şu tülleri.

Yoksa sen de bizcileyin, Saf mısın ey ahali, Bizim kadar kolayca, Kanar mısın ahali?”

Yazar: Editor
2011-12-08 11:31:49

Bir Neslin Evrak-ı Metrukesi 

Kelli felli gibi görünen koca koca adamlar, herifler, herifçioğullarının işgali altında TV’ler ve bilumum iletişim organları. Hatta muhteremler organın kendisine dönüşmüş durumda. Örneğin TRT’de geçenlerde itibarlı bir miktar gazeteci oturmuşlar Suriye hakkında tam da iktidarın lisanıyla yorumlar yapıyorlar. Esat’a vuruyorlar, Suriye’yi vuruyorlar, işbirlikçi ajan muhalifleri özgürlük savaşçısı yapıyorlar. Derken aynı esnada Başbakan Suriye için samimiyetsiz diyorken bir bakıyorsunuz beyefendiler bir ‘kopyala yapıştır’ ile bu iddianın tarafı oluyorlar. (Suriye samimiyetsizmiş! Yani Akp hükümeti de samimiyet abidesi oluyor bu sahnede!) Elbette o beyefendilerin bir fikri vardır şahıslarına özgü, lakin kamuoyunda paylaştıkları hep efendilerin dilleri. Oysa Suriye hakkında nispeten tarafsız kaynaklar farklı noktalara değiniyor. O beyler de biliyordur bildiğimiz kadarını, ama bunu taşeron bir hükümete karşı dile getirmek hem yürek hem de ciğer ister. Ki o taşeronluk ciddi bir iştir, önünde kralını durdurmaz. O beyefendiler mi duracak? Pöh!

Her Sistem Kendi İnsanını Öper

Klasik bir saptamadır bu, kullanacağım ben de; her sistem kendi insan tipini yetiştirir. Ve yetişen o insan tipi de o yetişme formatı içinde icabınca sorgusuz sualsiz hizmet eder o sisteme. Bir sır değil bu. Bakın öğretmeninden gazetecisine, TVcisine, dolmuşundan şoförüne, şarkıcı türkücüsüne, ebesinin örekesine… (Ki o değnek ucundaki ipe bir dayanak verirken, ip de o örekenin ritmine dâhil olur.)

Evet, çok güzel ifade eder biat etmek kelimesi külliyatlarını.

Haddizatında en çok yakışandır cehalete biat! Böylece o cehaletin biatiyle enteresan adamlar boy gösterir olur her platformda. Sonra malum performanslarına göre bir bilen oldular, danışıldılar.

Ulan! Zaplarken, o kumandayla kendinizi yaralamak istersiniz bazen. Hani, aslında bazen değil çoğu zaman. Fakat bu sıralarda ruhen ve bedenen sağlıklı olmaya ihtiyaç vardır. Dayan tırnak ile diş ile ara gazı icap etmez de değil kendi kendine.

Muhtemelen bir inanca istinaden epeydir hürmet görüp TV’lere çıkan, bilimin türlü alanlarında da kelam eden ve kalem oynatan bir nevi beberuhiler vardır ki; medet yarab, diyesi gelir insanın.

Samimiyet

Bakın, güya samimiyetsiz Suriye bir mücadeleye bir geleneğin gücüyle, kadınının haysiyetiyle girişiyor. Öte tarafta samimiyetten çatlayanlar TV’lerde izahı mümkün olmayan sahnelerle boy gösterirler; programlarına çıkardıkları kızcağızları adeta taciz ederler ‘kedicik, pisi pisi, gamze’ suluklarıyla; bunu da evet, bir inanca duyulan hürmetin gölgesinde yaparlar, pusuya bile yatma ihtiyacı duymadan. ‘Çok tatlı!’ değil mi? Veya Adnan Harun’un dediği gibi ‘very big cat, you!’. Diyeceksiniz ki bu da bir mücadele. Samimiyetsiz olan, ulusunun işgaline karşı kadınıyla bir haysiyet kavgası da başlatır; diğeri tüm manevi değerleri de terkisine alarak aslında bir kepazelikten geri durmaz. İşgal edilmişliğine de kör bakar.

Cins cins, boy boy muhteremler; aynı meşrebin değişik sürümleri.

Kimisi Che’yi dolar diline cahil cesaretiyle, öteki kendini başbakanın can dostu ilan ederken atıverir kapağı meclise, birçoğu işgal veyahut bina edilmiş kanallarda iktidar cengâveri kesilir ve her bir zulmü, rezilliği meşrulaştırır. Hangi birini sayacağız? Bu arada meclis dedik de, Mehmet Metiner’in son durumu nedir? Ne haldedir, ne yapmaktadır? Oysa o da has bir kadrodandı. Adamcağız! Neyse, sen metin ol Mehmet, büyükler de affeder elbet!

Mazi

Nerde o eski bayramlar diyeceğim ben de; TRT’de tiyatrolar olurdu hatırlarım. Nisa Serezli’nin rol aldığı nefis oyunlar sahnelenirdi (Nevra Serezli değil: ). Sonra bir ‘Parmak Damgası’ uyarlaması vardı ki, olağanüstüydü Aytaç Arman ve Zuhal Olcay başrollerinde. O Yaprak Dökümü iki parçadan ibaretti, ırzına geçilmiş bir hale düşürülmemişti. Keşanlı Ali Destanı da iki bölümde, orijinal metne bağlı kalınarak gösterilmişti vaktiyle ar damarı çatlamamış o TV’de. Sahi, şimdi Keşanlı Ali Destanı da dizi oluyormuş kanalın birinde. Eyvah! Anasını belleyip iğdiş edeceklerdir güzelim eseri. Bu eserleri koruma kanunu yok mu? En gereksiz soruları da ben sorarım. Bu memlekette kaygılarımız farklı. Kimin umurunda olur bir Keşanlı Ali’nin destanı…

Öyle; bir nesil Kaptan Cousteau’yu izliyordu şimdiki muktedir nesli Harun Yahya’yı izliyor, bilmem hangi ihtiyaçla. Ne demişler, bana ne izlediğini söyle sana insanlığının encamını vereyim. Böyle değil miydi o söz? Neyse, uyarladık oldu.

Kimin Çocukları

Sanchez’in Çocukları’nı bilirsiniz, orijinal adıyla The Children Of Sanchez.

Eserde Mexico City’nin gecekondu mahallelerinden birinde dört çocuğu ile yaşayan Jesus Sanchez'in zalim ekonomik koşullar içinde verdiği hayat mücadelesi anlatılır, romandaki kişilerin ağzından Meksika hükümeti ve devlet adamları eleştirilir. Bizde de var benzer eserler.

Bir isme hürmeten seçtim bunu, Sanchez’in Çocukları! Yazının sonunu kurmak için... Oralarda bir yerlerde evet, Sanchez’in kendisi ve çocukları kötü bir hayatın sorgusunu yaparlar, gereğince. Burada da bir cephede yapıldığı gibi... Fakat bir başka cephede Küba Devrimi süreminde ABD işbirlikçisi Rahip İsmael De Lugo’nun bir nevi çocukları da bir başka hesabın muhasebecisidirler, gereğince. Her bir yerde!

Ulan! Önüm, arkam, sağım sobe! Saklananın da ta…

Yazar: Editor
2011-12-06 08:02:53

Yargısız İnfaz

Galiba şu yargısız infaz sözü tam da bizi tarif eder ve muhtemelen bize özgüdür. Bize özgüdür diyorum çünkü böyle hukuk dışı, çağ dışı, vicdan dışı işlerin memleketi olduk. Vatandaşından devletine, amirinden memuruna, öğretmeninden öğrencisine yargısız infazların muhatabı olduk; artık, gücü gücü yetene.

 

  • Bu arada keyfiyetin, taraf olmanın veya olmamanın da söz konusu olduğunu unutulmamalı tabi. 
  • Bir davadan muhalifler yıllarca hapis yatarken, öteki davadan muktedirin yandaşları salıverilir; 
  • bir şike mevzusunda hedefe konmuşlar yargısız infazın kurbanı olurken yine aynı davada yine muktedirin yandaşları tutuksuz yargılanıverir olur. 
  • Bir tarafta saç kesenler bile tutuklanırken öte yanda bir Sivas katliamı zamanaşımına uğrar. 
  • Anlatacak çok şey var. 
  • Biliyorsunuz örnekleri de.

 

Sonu ne olacağı meçhul bir davada şimdi birçok isim statlara giremeyecek. Peki, suçlularsa eyvallah! Ama ya masumlarsa? Bunun hesabını vazgeçtik haktan hukuktan adaletten, hangi vicdana vereceksiniz?

Efendim?

Hatlar kesildi sanırım…

Yazar: Editor
2011-11-14 22:30:00

Suçlular ve Suçsuzlar

 http://www.istegenc.com.tr/content/images/content_2004/eylul/kitap/suclu_2.jpg

Hırvatistan yenilgisinden sonra TV’lerin akbaba futbol yorumcuları koymuşlar Hiddink’i sofraya adamı parçalıyorlar. Zannedersiniz ki adam Brezilya’yı çalıştırıyor da takım 3 yedi. Ha, elbette bir TD olarak sorumluluğu var görece bir başarısızlıkta. Ama o kadar, belli bir sorumluluk. Tek suçlu olmak değil…

  • Bir futbol kültürü, geleneği, alt yapısı, planlaması, politikası olmayan, 
  • ama politikaya alet olan; 
  • zalim tribünlerle kırılıp geçen, 
  • işte şike mevzusuyla keyfi bir keşmekeşe de sürüklenebilen, 
  • standartları çiftenin katmerlisi olan bir memleket olduğumuzu unutuyoruz, diyeceğim ama unutmayı geçelim bilmiyoruz. 
  • Bu yüzden hep kurbanlar, suçlular, hainler, sorumsuzlar arıyoruz, yaratıyoruz, buluyoruz. 
  • Hele bir yabancıysa hedef, ona devlet nezdinde bile sataşacak kadar acımasız da olabiliyoruz. Bakınız spor bakanının Hinddink fikirlerine…

Mesut’u bizi tercih etmedi diye vatan haini, kansız ilan ederiz sonra kritik bir maçta karşımıza çıkmadı diye ve devamında rakibi çökerttiği için bu kez kahraman ilan ederiz. Sonsuzdur çelişkilerimiz, standartsızlığımız.

  • Ayrıca futbolumuz çöker ama futbol medyamız TV’leri, gazeteleri, spor yazarları ve yorumcularıyla deli paralarla o çöküntüler üzerinde akbaba dansı yapar. 
  • Kendi fikirleri dışındakileri fikirden saymayan, kendi yazdıklarından başka yazı okumayan, egolarının altında kıvranan bir dolu herif ve de herifleşmiş kadın futbol gündemini yönetiyor. 
  • Kendilerini tekrar etmekten, 40 dakikalık bir programda bile yine kendileriyle çelişmekten öteye geçemeyen adamcağızlar. 
  • Türk futbolu bunlara emanet… 
  • İçi boş bir milliyetçilik, genlerine işlemiş bir cehalet, üç beş klişe ve başarısızlığı kollayan bir yabancı düşmanlığı… 
  • Özetleri bu olur sanırım. 
  • Aralarında yok mu vicdan sahibi adamlar? Var tabi. Azıcık ve etkisiz? 
  • Çünkü futbolun vampirtüccar medyası da kandan beslenir, mutedil dalgalı sular işlerine gelmez.

Özü, futbolumuzun bir gerçeği vardır ülke gerçeği gibi. Ama bu gerçeklere kör bakan bazı hayalperestler de vardır. Ben hayalperest diyorum, bunun yerine başka sözcükler de gelebilir. Evet, ülkeyi de futbolunu da onlar yönetiyor. Ve işler kötülediğinde onların hedefinde bir suçlu hep oluyor.

Şimdilik bu kadar, devam edeceğiz bu konuya…

Yazar: Editor
2011-05-12 00:50:23

Bize, düğmeye basılmış gibi geliyor.

Üstelik çok kritik bir maçın hemen öncesinde... Hani sezon biter ve kılıçları çekeriz. Kıyasıya eleştiririz. (Ama bunu yaparken adabımızla yaparız, örneğin Adanaspor başkanına doğrudan adıyla hitap etmeyiz. Her şeyden önce Adanaspor başkanıdır, hiçbir şey değilse bile o konum bizim için saygıya değerdir.) Fakat şu esnada böyle bir çıkış… Enteresan…

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-54868/d%C3%BC%C4%9Fmeye_bas%C4%B1ld%C4%B1.jpeg

Taşeronluk da yapmayız eleştireceğimiz zaman. Diyeceğimiz laf doğrudan ve sadece Adanaspor menfaatleri içindir, ikinci bir hesabın olması kendi adımıza sadece utanç vericidir.

  • Evet,
  • yerel bir gazetede aslında Adanaspor’u hedef alan biz saldırıya üzülerek tanık olduk.
  • Hedef Adanaspor’un kendisidir.
  • Bayram Akgül bahanedir.
  • Bizans oyununun en bariz örneğidir şu sahnelenen. 
  • Böyle olmasaydı şu kritik maçtan sonra denirdi ne denecekse.
  • Amaç bellidir,
  • amaç Adanaspor’u yalnızlaştırmaktır,
  • şu Altay maçından sonra düşük bir ihtimalle de olsa timsah gözyaşlarına hazırlanmaktır,
  • amaç Adanaspor’u Adana’da tamamen zayıf düşürmektir.

Tahriklere kapılmadan şu süreci atlatmak zorundayız. Geçen hafta yaşanan “Bursaspor Beşiktaş maçı öncesini” bir şekilde Adana’da yaratmak isteyebilirler, bir kargaşadan sonra maç bile oynanamadan defterimizi dürmeye bile kalkabilirler. Sadece, aman dikkat!

  • Kullanılan üslup, zamanlama ve içerik bir büyük oyunu işaret ediyor.
  • Ortada Adanaspor açısından baktığımızda
  • asla bir iyi niyet yoktur!
  • Değilse,
  • yerel bir gazetenin
  • öyle bir işe
  • şu dakikada neden kalkıştığını anlamaya imkân yoktur.

Yeri gelmişken,

Acaba o gazete(!) bir futbol simsarlığının veya Adana’nın trilyonlarca parasının hesabını sormak için beri tarafa dönmeye gram cesaret edebilirle mi? Acaba? 11 soru da değil, 2 soruyla filan? Ya da bir ima ile?

Yazar: Editor
2011-04-26 10:36:27

Sahipsiz Adanaspor

Hayır, belediyeciler için değil bu söz, direkt kendimiz için, Adanaspor sahipsizdir kendi içinde bile.

Sahipsizdir Adanaspor, yönetiminde veya kulübesinde bir kudret yoktur. Dolayısıyla hakemler, olan penaltımızı çalmazlar, aleyhimizeyken olmayan bir penaltıyı bile kendi evimizdeyken de rahatlıkla çalarlar çünkü sahipsizdir Adanaspor. Kendimizin bile sahip çıkamadığı bir güzel Adanaspor!

Adanaspor sahipsizdir, üzerine gelen topu bile çıkarabilecek bir kalecisi yoktur çünkü. Bir kaptanı bile yoktur saha içinde takım için maddi veya manevi bir şey yapabilecek, çünkü Adanaspor sahipsizdir.

Sahipsizdir Adanaspor ne yaptığı anlaşılabilen bir idari yapısı yoktur.

Adanaspor sahipsizdir çünkü ne yazık ki takımı çekip çevirecek gerçek bir teknik direktörü olmamıştır. (Bu gerçeğe ben kendim gözlerimi kapamış olsam da…)

Nispeten, taraftarı vardır bu sahipsizlik içinde, eli kolu bağlanmış, hal böyleyken de ellerinden bu takımı bırakın şampiyon yapmak kümede tutmak bile zar zor gelen taraftar...

Son üç maçta, maç fazlasına ne puan avantajına rağmen son tahlilde ve yukarıdaki fotoğrafa göre, bunu üzülerek söylüyorum ve tekrar ediyorum yukarıdaki kaleci kaptan yönetici hoca fotoğrafına göre küme düşmenin en büyük adayı Adanaspor’dur, çünkü sahipsizdir Adanaspor! Maç alacak mecali yoktur… Çünkü yukarıda saydığımız o dört unsur yoktur.

Ve anlaşılan odur ki taraftarının dışında kimselerin umurunda bile değildir Adanaspor! Vah, güzelim Adanaspor!

Yazar: Editor
2011-04-18 11:20:42

Ve fakat AKP cephesinin Mersin konusunda bir ağız birliği yapması Cumhurbaşkanından, Kürşat Tüzmen’ine, Bakan Zafer Çağlayan'ından diğer partili erkânına kadar bir Mersin İdmanyurdu sevdasına bürünmesi canımı fena halde sıkıyor…

http://photos2.fotosearch.com/bthumb/UNC/UNC201/u13326782.jpg

Son düzlükte ne olur?

Bu hafta Altay(30p) evinde Kartal’la(27p) oynuyor. Güngören(28p) Tavşanlı’yı ağırlıyor. Akhisar(26) ile Bolu kapışıyor. Bu arada Altay ile Akhisar son üç maçını oynuyor, diğerlerinin, biz dâhil, 4 maçı var.

Sonraki hafta Altay Bolu’ya, Güngören Samsun’da konuk, Kartal Mersin’e gelecek. Akhisar haftayı boş geçiyor.

Sondan bir önceki hafta Güngören Diyarbakır’la oynuyor, Akhisar Adana ile, Kartal Giresun ile… Altay haftayı boş geçiyor.

Son hafta Bolu ile Kartal, Karşıyaka ile Güngören, Tavşanlı ile Akhisar ve Adana ile Altay karşılaşıyor.

Şu konumuna göre küme düşmenin en büyük adayı olan Akhisar üzerinden bir hesap yaparsak ne nasıl olur?

Akhisar Bolu ile berabere kalır, Döner bizi yener ve son hafta da Tavşanlı’dan bir puan alır diyelim. Puanları eder mi 31… Eder! Hadi şu üç haftadan 7 puan aldıklarını var sayalım en iyi ihtimalle 33 puanı bulurlar. Bunu yanında 4 maçın 3’ünü dışarıda oynayacak olan Kartal’ın bir tehlike yaşaması söz konusu olur. 27 puanına bir 6 puan eklemesi bu maçlarında zor görünüyor. Ama herkesin hemfikir olduğu gibi enteresan bir lig, gider Kartal Altay ve Mersin gibi zor iki deplasman 4 puan çıkarırsa evindeki Giresun maçıyla rahata erer.

Meselenin Akhisar ile Kartal arasında yaşanacağını düşünüyorum alt tarafta. Arada harakiri yapan takım olmazsa % 70 Akhisar, özellikle maç eksiğinden dolayı lige veda eder diyorum.

Üstte ise Mersin bu hafta evinde Altay’a 3 puanı bırakarak çok büyük bir avantajı da kaçırdı. Geride Tavşanlı ve Gaziantep’e bir kolaylık sağladı. Bu takımların Rize’ye göre maç eksiğinin olması bir fark yaratıyor elbette. Ne ki yukarısı aşağıdan da karışık… Ligi bitirdi dediğim Bolu’nun Antep’teki ve evindeki 5 puanlık kayıpları onları şampiyonluktan öte bir kosa itti adeta. Gereksiz bir panik…

Dilim varmıyor ama bu işte Tavşanlı’yı bir parça önde görüyorum. Bolu’nun hala şansı var. Mersin 3x3 yapıp beklemek zorunda. Tavşanlı ile GBB’nin karşılaşacak olması onların avantajı olabilir, fakat o tepede her an her şey olabilir…

Derken efendim, bizim Gaziantep ve Rize ile karşılaşacak olmamız ligin rengini belki bir paça belirginleştirir. Üzerinden ölü toprağını atıp rahatlayan Adanaspor’un Bu iki maçtan alacağı 4 veya 6 puan kimlerin işine ne kadar yarar…

Sonuç itibariyle, Mersin’in bu hesaptan sıyrılması isterdim belki.

Ve fakat AKP cephesinin Mersin konusunda bir ağız birliği yapması Cumhurbaşkanından, Kürşat Tüzmen’ine, Bakan Zafer Çağlayan'ından diğer partili erkânına kadar bir Mersin İdmanyurdu sevdasına bürünmesi canımı fena halde sıkıyor…

Yazar: Editor
2010-12-02 07:56:13
?
Sebepler

 

Bu sezon değişik bir sezon, bu sezon ilginç bir sezon, gariplikler yumağına sarılmış bir örgü yünü gibiyiz. Açmaya çalıştıkça dolaşan ip misali, bir türlü çözülemiyor.
Nasıl bir gidişatımız var anlamak mümkün değil. Adeta kendi kendimizi imha eden bir görüntümüz var.

Neden, niçin, nasıl yani sorularını sürekli soruyoruz ve yanıt bulamıyoruz. 3 haftada 7 puan var ama, akılda kalan çok fazla da soru da var. Bu hafta gerek
kaplanpenche sitesi, gerek Adanaspor org. sitesi, gerek Adanaturuncudur sitesi ve gerekse sitemizdeki köşelerde yer alan "Bu sene neler oluyor", "Maraton tribününden mektup var" ve " İsimler değil hak eden oynamalı"
yazılarında ortak noktanın, takımın gidişatında tribün gözlemleri olarak aynı temaların vurgulandığını izliyoruz.

O zaman düşünmek gerek, o zaman bu sorulara makul ve mantıklı yanıt vermek gerek. Tüm tribünler mutsuz ve hayal kırıklığı yaşıyorsa, yanlışı bulmak gerek. Peki, sorgulamayı kim yapacak, neden, niçin, nasıl sorularına kim yanıt verecek dersek, muhatap olunacak kişi karşımızdadır. Oyunculuğunda beğenerek izlediğimiz Sayın Osman Hocamızın bu sorulara yanıt bulacağı ve cevabı sahada vereceğini düşünüyoruz.

Bizler umudumuzu asla kaybetmiyoruz ama bir an önce de huzura kavuşmak istiyoruz. Bu takım çok güçlü ve çok şeyi başaracak potansiyele sahip gerçeğini hatırlamak ve bu soruları yanıtlamak için mücadele eden ve savaşan takım olgusunun ortaya konulmasını talep ediyoruz.

Doç. Dr. Ali Aydın Altunkan
Yazar: Editor
2010-09-09 10:34:13

Ne yazsam diye düşünürken bir bayram sabahı mahmurluğunda, postada Sevgili Gökmen’den aşağıdaki mektubunu gördüm. Küçük bir bilgilendirme ve ince bir ayar içeriyordu: )) Eline sağlık;) Ben de yaklaşımımı kısaca yanıt defterine geçtim. Sonuca bakınca “fena olmadı be bu diyalog, o zaman niye paylaşmıyoruz sayfada bunu” diyiverdim kendime. Buyurun o zaman bayram şekeri niyetine: ))

 

Merhaba,

”Öncelikle iyi bayramlar, inşallah güzel bir bayram geçer, gerçi su referandum sureci biraz stres yaratıyor herkes üzerinde, inşallah bir an evvel bitsin de sonuç ne olacaksa olsun, nasıl olsa yuvarlanıyoruz kartopu misali aşağı, öyle ya da böyle...

U2 ile alakalı o paragrafı okudum, özellikle bu kısma bir cevap vereyim dedim :)
Bu adamların hiç kimseden korkuları olmaz, zaten grupta aktivist olan bir tek Bono, diğerleri pek sallamaz, biraz da edge takılır vs ama bu isin gönüllüsü Bono dur, ayrıca çok bilgili ve entelektüel bir adamdır:)

İtalya konserinin kaydı var bende, dinlerim her zaman mp3 olarak, adam Berlusconi’ye fena saydırıyor konserde, İtalyanlara da diyor sizinle problemim yok, ama Afrika’ya yardım sözü verip sonra vazgeçen, engellemeye çalışan başbakanınızla problemliyim, siz ikna edin onu sonuna kadar diye vs konuşup duruyor 5 dakika :) Öyle bir adam… Zülfü ile düet yapmalarına, onları uzun zamandır tanımama rağmen ben bile şaşırdım, bono Pavarotti ile düet yapmıştı bir kez onu hatırlıyorum :) kabul edelim Zülfü’nün ses iyi değil, ama elini kalbine götürüp dinliyor Zülfü’nün yanında.

Geçen sonbaharda canlı izledim konserlerini. İran’daki olaylar tazeydi ve İranlı polisler tarafından öldürülen Nida’nın görüntüleri vardı. Onun için herkes dua etsin vs dedi, adam çok duyarlı, diğer rock grupları gibi de yapabilir, söyler şarkısını ki bir sürü kral rock şarkısı vardır, çeker gider, takılmaz siyaset, Afrika insan hakları vs, ama adamların çıkış noktası bu, İrlandalı asi adamlar. Tabi Türkiye’yi tanımıyor, olan biteni anlar zamanla merak etme :)

Şimdiye kadar gelmemeleri büyük hataydı, kabul, zaten kendisi de baya mahcup konuştu röportajlarında, defalarca özür diledi.

Sözün özü, yiğidi oldurup hakkını yemeyelim lütfen, hali hazırda Onur Demirtaş’tan ağzın yandı, bu kez sütü üfleyerek içelim :)
Tekrar iyi bayramlar...”

Gökmen

 

Eyvallah Gökmen,
Sana da iyi bayramlar bu arada...
Orada mevzu aslında ve de tamamen Egemen Bağış’a bir mesaj göndermekti, demek "haddimi aşmışım": ))
Tabi kendimce kızdım da, bir konser sürecinde o “siyasetçilerle” bu kadar muhatap olmaya gerek var mıydı? Bilemeyiz işin ötesini berisini, ama ucundan da olsa onlara malzeme oldular ya, canımı sıkan o olmuştu. Senin de vurguladığın gibi koskoca U2 koskoca Bono, dünya siyasetinin çeşitli ayrıntılarına hâkim olup burada böyle biz sahnenin figüranı olmaları can yakıcı... Karşılarında her bir inceliği istismar eden bir örgütlenmenin olduğunun da az buçuk farkında olmalılardı gibime geliyor. Çelişkili değil mi sence de?  Tabi bunları sadece hükümetçilerle samimi bir muhabbette olmaları, teşekkür etmeleri çerçevesinde söylüyorum. Hem Berlus”coni”den az mı “Coni” bunlar? Yani: )) Bize de şöyle demelerini beklerdim: Sizlerle işimiz yok ama bunca senedir nasıl tahammül ediyorsunuz bu adamlara: )) gibi…


Bu arada Onur Demirtaş meselesinde bir ben değildim yahu o zamanlar menfi düşünen:)) ama kendimi sorumlu hissedip suçun tamamını üstlenmeye gönüllü oldum, iyi de ettim.
Bir de Kemal hoca vakası var ki, orada da adamı yere göğe sığdıramayan ve sonunda b.kunun üstüne oturan aslında ben oldum.

Haklısın üçüncü arıza olmadan mevzuyu kapamalı:))
Sevgiler,
Hakan

Yazar: Editor
2010-09-06 18:13:29

Kılavuza Gerek Yoktu

Ben demiştim, diye başlayan cümleleri kurmayı hiç sevmiyorum ama: inanın ben demiştim… Mersin İdmanyurdu maçı çıkışında Şehmus’a: “Bak şimdiden söylüyorum, Kemal Hoca bizi bırakacak” demiştim… Çünkü öyle bir maç oynadık ki, teknik yok, taktik yok ve hırs yoktu… Her şeyden önemlisi Kemal Hoca yoktu ortada… Hatta maç sonu yazdığım yazı Sevgili Hakan’ı kızdırmış ve beni iyi gün dostu olmakla suçlayıp üstüne bir de Adanasporluluk ruhundan uzaklaşmakla suçlamıştı… En acısı da bir yıllık Kaplanpenche yolculuğuma nokta koymuştuk…

Bir Bolu maçı sonrası Buca’yı yarı yolda bırakıp Adanaspor’a gelen Kemal Hoca, bir Bolu maçı öncesi Adanaspor’u yarı yolda bırakıp Karşıyaka’yı seçti… Ve ona Gündüz Kemal demenin ne kadar yanlış olduğunu herkese ilan etti… Gündüz hoca, başkansız bir takıma hep hoca hem başkan olmayı seçmiş bir “cesur yürek”ti… Kemal hoca ise Bayram Başkan’ın yalnızlığı ve transferlerin yetersizliği karşısında kaçmayı seçmiş bir hocadır…

Şimdi çeşitli sayfalarda bunca emeği için teşekkürler gibi laflar edilecek, güle güle denecek, seni unutmayacağız denecek… Hayır, iyi gün dostları ile işimiz yoktur, iyi gün dostlarına teşekkürümüz ise hiç yoktur… Şimdiden diyorum ki, Karşıyaka ile maçımızda Kemal Hoca’ya tezahürat edeceklere ya da onu alkışlayacaklara yazıklar olsun…

Adanasporluluk ruhu şimdi ortaya çıkmalıdır… Kemal Hoca’nın ihanetine inat, Bayram Başkan’ın etrafında kenetlenme zamanıdır… Şampiyonluktan öte Turuncu Sevda vardır ortada…  Kaçmak en kolayıdır, kalmak en zoru… Kolayı seçenlere denecek tek söz vardır: “Ateşi ve ihaneti gördük…” Kalanlar yani bizler ise dosta düşmana inat bu sevdanın peşinde olacağız, bir ömür hem de…

Fatin Murat Seferbeyoğlu

Yazar: Editor
2010-09-06 10:08:14

Olmadı Kemal Hoca

  • Olmadı hoca,
  • istediğin transferler yapılamamış olabilir,
  • gerekçesini sen bizden iyi biliyorsun,
  • ama olmadı,
  • kolay başarıların peşine düşmek sana hiç olmadı,
  • savaşmadan gitmek olmadı,
  • bizi hayal kırıklığına uğrattın hoca olmadı,
  • o ilkelerin içinde sezon sonuna kadar mücadele de olmalıydı, ama olmadı,
  • Adanalıyım Adanasporluyum diyorsun olmadı,
  • biz sana Gündüz Tekin Onay dedik
  • Gündüz Kemal dedik ama olmadı,
  • sana inananları mahcup ettin be hoca, olmadı,
  • bu iş bu kadar mı menfaat ekseninde döner, olmadı,
  • bu taraftar en kötü taktik hallerinde bile sana gıkını çıkarmadı, olmadı. 
  • Sevgili Kemal Hoca,
  • gideceğin yerde seni dikensiz gül bahçesi beklemiyor,
  • bizi de bir felaket beklemiyor,
  • ama olmadı.
  • Başarısızlıkta hedef tahtasına konmaktan korktun,
  • ama işte gıyaben de o hedef tahtasındasın şimdi, olmadı.
  • Biz o 4 senelik imzadan bir kader birliği çıkarmıştık payımıza, sen ilk fırsatta kaçmayı kurmuşsun, eyvallah, ama olmadı...

Demek biz buradan kendi kendimize kahramanlar yaratıp hakikatte kendi b.kumuzla oynuyormuşuz. Okurlardan özür...

Teşbihte hata olmaz; batan gemi değiliz, ama unutma hoca, o gemileri sen de bilirsin ilk kimler terk eder...

Olmadı...

Yazar: Editor
2010-07-04 10:25:02

Dünya Kupasından Kısa Kısa

http://ul.gcg.me/files/2010-07/Bastian_Schweinsteiger.jpg

Dünya Kupası'nın ilk maçlar pek keyif vermese de sonradan sonraya fena sardık. Grupların özellikle son maçlarıyla beraber iyice kupanın havasına girdik diyebiliriz. Artık son dört: Hollanda, Almanya, İspanya, Uruguay.

  • Kupa % 75 Avrupa'da kalacak.
  • Uruguay'ın son dörde kalan takımlar içerisinde en zayıfı olarak gözükmesi yüzdeyi biraz daha Avrupa lehinde belirginleştiriyor.
  • Son iki maçta 8 gol atıp, Arjantin ve İngiltere gibi futbolda söz sahibi iki ülkeyi saf dışı bırakan Almanya'yı mutlak favori olarak göstermeye başladı değerli otoritelerimiz.
  • Oysaki daha düne kadar favori Brezilya, Almanya-Arjantin maçından önceye kadar da favori Arjantin'di onlara göre.
  • Almanya yarı finalde kaybederse onların favorisi bu sefer de İspanyollar olur tabi ki. :)


Futbolun savunma yanı benim için her zaman daha bir ön planda olmuştur. Savunma ağırlıklı takımlar rakipleri karşısında hep favorim olmuştur. Bu anlamda Dünya'nın en iyi savunmasını yaptığına inandığım İtalyanlar katıldıkları her turnuvada benim mutlak favorimdir. İtalya'nın erken vedasına üzüldüm ancak hangi kadroyla girerlerse girsinler 2014'de benim favorim yine İTALYA olacaktır. 2014'de herşey çok farklı olacak. İnanıyorum. :)

Bundan sonra ne olur;

  • Almanya-İspanya: Her şey olur bu maçta. İspanya'nın ite kaka yürümesi, Almanya'nın silip süpürüp yarı finale koşması mesele değil. Tüm ibrelerin Almanya'ya döndüğü şu anda İspanyolların daha rahat, Almanların stresli olacağını düşünürsek ben İspanya burun farkıyla önde diyorum. Almanya çok turnuvada finali görmüştür, kupayı almıştır. Ancak hatırladığım son 6–7 turnuvada Almanya hiç favori gösterilmedi. Bugün son dörtte yüzde 70–80 oranında favori gösterilmeleri onları strese sokacaktır diye düşünüyorum.
  • Uruguay-Hollanda: Lugano'nun sakatlığının devamını düşünürsek ve Suarez'in cezasını da hesaplarsak Uruguay için işler biraz zor gibi. Takım savunmasını çok iyi yapan ve etkili hücum oyuncularıyla skora gitmeyi başaran Portakallar, Robben ve Schnieder ile maçı kopartacaktır diye düşünüyorum.


Son olarak Ömer Üründül'den kurtulacağımız günü iple çekiyorum! Yüzde yüz doğru söylediği şeyler olsa bile artık ön yargıyla yaklaşıyorum! Fena triplerdeyim. Vuvuzelayı Ömer abiye tercih eder durumdayım!-ki bu tercihi yapanların sayısının oldukça fazla olduğunu düşünüyorum.-

Şenol Yıldızdoğan

Yazar: Editor
2010-06-21 12:59:15

Murat Bardakçı Olmak

http://ul.gcg.me/files/2010-06/murat_bardakci.jpg

Fatih Altaylı olmaktan daha zordur. O en azından bildiğini sanıyor; bu, bildiğinden emin... Kolay mı; herkese ders verecek, akıl satacaksın. Üstelik hem tarihçi olmadığını belirteceksin, hem de seni büyük tarihçi sananlar olacak. Yürek ister! Misal, Anadolu’nun arkeoloji fakiri olduğunu söyleyeceksin ki Ekrem Akurgal, mezarında ters dönsün. Misal, sana göre Ilısu Barajı’nın pis suları, Hasankeyf’e zarar vermeyecektir. Bir seyyar Google tadında ve bir padişah kibriyle yaşamak herkesin harcı değil.
Bardakçı, yetiştiği çevreden (özellikle Abdülbaki Gölpınarlı’dan) oldukça etkilenmiş, Gölpınarlı'nın terekesinin üstünde, tarih, edebiyat, musikiden oluşan ciddi bir arşive sahip oluvermiş; elhak, konusunda kendini epeyce de geliştirmiş, birçok konuyu da ‘bilen’ biridir; ama o kadardır. Hele ki internet çağında “bilmek”, konu özellikle de tarihse, çok da matah bir iş değildir.
Ernst Toller, “tarih galiplerin propagandasıdır, der. Bardakçı tam da burada durur işte. Altaylı, Ayasofya cuma Müslümanlara, pazar Hıristiyanlara ibadete açılsa, geri kalan günlerde de müze olarak kalsa dediğinde (ki iyi fikir); o, “Hayır efendim, neden kilise olsun, fetih diye bir şey var, almışız bitmiş,” diye cevaplar. Tarih ona göre budur işte. Aldık, verdik; iyiler ve kötüler. Bakış ayarı, geçmiş inşası, insan dramı, yeni fikir yoktur. Önerdiği kitaplar kendi tarafının kitaplarıdır. Stefanos Yerasimos'u, Eric Hobsbawm’ı, Ernest Renan’ı söylemez. Osmanlıca’yı bile bir o bilir; o varken Klaus Kreiser de kimdir, hele Erik-Jan Zurcher! Reşat Ekrem Koçu garson, Feridun Fazıl Tülbentçi kokoreççi, Ahmet Refik Altınay çiçekçi, İsmail Hami Danışmend son ütücüdür o varken. Bir Yusuf Hallaçoğlu vardır, bir de İlber Ortaylı...

Devamını okumak için tıklayınız.

Onur CAYMAZ      
Yazar: Editor
2010-06-16 08:47:40

Kupa 2010

 

http://ul.gcg.me/files/2010-06/world-cup.jpg

Kupada 5. güne girerken gözlenen en büyük sorun, takımların lider oyuncu ve yaratıcı oyuncu eksikliği. Önceki turnuvaların aksine yaratıcılığın oldukça düşük seviyede olduğu maçları geride bıraktık. Ancak, üst düzey mücadeleler ve futbolcuların kazanma hırsını da es geçmemeli. Yaratıcılık anlamındaki eksikliğin de 5. ve 6. günle beraber tamamlanabileceğini düşünüyorum. Bugün ve yarın Brezilya, İspanya ve Portekiz de boy gösterecekler. Bu takımların oyun yapılarını düşünürsek, turnuvanın biraz daha hareketleneceğini söyleyebiliriz...


3. ve 4. günün toplu sonuçları;

  • Cezayir:0-1:Slovenya
  • Sırbistan:0-1:Gana
  • Almanya:4-0:Avustralya
  • Hollanda:2-0:Danimarka
  • Japonya:1-0:Kamerun
  • İtalya:1-1:Paraguay

İlk 2 günün kısa özetinden sonra 3. ve 4. günün göze çarpanları;

  • İlk 4 güne göre yorum yaparsak mutlak favori ALMANYA...
  • Türk asıllı Mesut Özil, Ballack'ın yokluğunda Almanya Milli Takımı'nı orkestra şefi gibi yönetti. Tek santraforda Klose'nin arkasında serbest oynayan Mesut'a, sol açıkta Podolski, sağ açıkta Müller eşlik ediyor. Geriden Schweinsteiger ve Lahm'ın destekleriyle de Almanya şu an itibariyle bir adım önde diyebiliriz.
  • Tabiki Almanya'yı bu kadar ön plana çıkmasında en büyük etken Avustralya'nın oldukça zayıf olmasıydı.
  • Cezayir-Slovenya ve Sırbisyan-Gana maçları oldukça sıkıcı ve düz futbolcuların fizik gücünün ön plana çıktığı maçlardı. Bu iki maçta sahadan mağlubiyetle ayrılan iki takımın ortak kaderi oyuna ikinci yarıda dahil olan oyuncularının kırmızı kartla oyundan ihraç edilmesi ve akabinde yedikleri gol diyebiliriz.
  • HOLLANDA... Turuncu Hollanda'yı izlerken daha farklı bir heyecan yaşıyoruz hiç şüphesiz. Duygusala bağladığımız için belki biraz da fazla abartıyoruz gibi geldi bana.
  • Hollanda, Sneijder, Van Persie ve Vander Vaart'dan beklediği katkıyı alamadı. İkinci yarı oyuna giren Elia'nın yaratıcılığıyla dönem dönem etkili oldu. Hollanda karşısında Danimarka özellikle ilk yarı iyi mücadele etti ancak onlarda da çok ciddi bir lider oyuncu eksikliği mevcut.
  • Japonya, Kamerun karşısında attığı golün üzerine yattı. Eto'o ve arkadaşları maçı çevirebilecek pozisyonlara girmekte oldukça zorlandılar ve Kamerun turnuvaya puansız başladı.
  • Benim favorim İTALYA'ya gelirsek. Turnuva takımı İTALYA'dan üst düzey futbol beklemiyordum. Buffon, Cannavaro ve Zambrotta dışında tanıdık isim yok denilebilir. Ancak oluşturulan bu genç kadro turnuvanın ilerleyen günlerinde can yakar. İnatla favorim halen İTALYA... Juventus'lu Pepe, turnuvanın yıldızlarından olabilir.

5. ve 6. gün;

  • Fil Dişi ile Portekiz dün 17.00’de karşı karşıya geldi. Turnuvanın en zevkli maçını izleyebiliriz diye düşünüyordum. Fil Dişi'nden de sürpriz bekliyordum.
  • Brezilya ve İspanya’nın da sahne almasıyla. Göze hoş gelen futbol yapılarıyla bu takımların turnuvanın sıkıntılı havasını dağıtacağını düşünüyorum...

Şenol Yıldızdoğan

Yazar: Editor
2010-06-15 09:16:49

Mesut Özil

http://ul.gcg.me/files/2010-06/Ozil.jpg
 

Mesut Özil Almanya milli takımının ilk maçında müthiş bir futbol sergilemiş. İzleyenler öve öve bitiremiyor. Eh, böyle olunca ülkemizde tekrar gündeme geldi onun bizim milli takımı tercih etmemesi. Hakem emeklisi tüccar yorumcu ve reklam yıldızı Erman Toroğlu bu konuyu sayfasına taşımış.

Bu konuda daha önce de bir şeyler yazmıştık. Arşivde var o yazı.

Kısa geçelim.

Zamanında Fatih Terim Mesut’u istemişmiş, Erman Toroğlu da elçi olmuşmuş. Fakat olmamışmış. Dertleniyor yani… Şöyle giriyor yazıya:

ASLINDA Mesut Özil olayı, Türkiye’nin yıllardır kanayan yarasıdır.  Türkiye’de yeni futbolcuların bulunması, Avrupa’daki Türk futbolcuların taranması gibi olaylar hikâye olmuştur.”  Devam ediyor:

“…bir gün beni Fatih Hoca aradı; “Erman” dedi ve ekledi: “Bu Mesut Özil konusunda n’olursun bize yardımcı ol. Çünkü konu Türk Milli Takımı. Mesut Özil’e ihtiyacımız var ve onu Milli Takım’da görmek istiyorum. Sen Mesut ve babasıyla görüşüyormuşsun. Aracı olursan çok sevinirim.” Ben de haliyle “Seve seve” diye cevap verdim ve Mesut’un babasını bir kez daha aradım.”

Ben yine soruyorum, Mesut gibi futbolcular üzerinde nasıl bir hakkımız olabilir? Aslında sizin o muhteris ihtiyaçlarınız, şişmiş egolarınız futbol etiğinden ne kadar önemli olabilir? O futbolcuların genlerinden dolayı mı? Onlara ne emek vermişiz de karşılığını istiyor ve hala kahırlanıyoruz? Adamaların onca teknik bilgi ve birikimle yetiştirdikleri futbolculara, ruhumuza sindirilmeye çalışılan bir bedavacılıkla konacağız. Ya…

Bunu düşünmek ayıptır, bu konuyu hala gündemde tutmaya çalışmak da ayıptır.

Yazar: Editor
2010-06-11 14:52:04

İsrail Filistin Türkiye ve Bir Depo

http://ul.gcg.me/files/2010-06/pol.jpg

İsrail ve Filistin gerginliğinde hükümetin takındığı tavır ortada. Yaşanan baskın ve sonrasındaki gelişmelerin hükümet kanadındaki ana fikri, "Kahramanlık!"

Arap devletlerinden yükselen ortak ses de bu yönde sanırım... Bir çok Arap ülkesinde RTE posterlerinin yok sattığı bilgileri geçti yandaş basında... Eh değmeyin RTE'nin keyfine...

Yaşananlardan sonra Türkiye'ye getirilen yaralıları ziyaret eden RTE, ziyaret sırasında ilginç bir sahneyle karşılaşıyor... Arap asıllı İrlandalı insani yardım gönüllüsü bir vatandaş sarılıyor RTE'nin boynuna ve öpüyor alnından... Devamındaki sözleri bu süreçte RTE'yi en mutlu eden sözlerdir herhalde:

  • "Bir Nasır vardı, bir de sen!"


Geçiniz...

  • Hakan Hoca'mın Polat ve arkadaşlarıyla ilgili yazısına ek bir bilgi verelim...
  • Vadi'nin Filistin filmiyle ilgili çekimlerinin önemli bir kısmı büyük bir ihtimalle Adana'da olacak...
  • Dün Mersin yolu üzerindeki bir fabrika film ekibi tarafından gezilmiş ve uygun görülmüş...
  • Ekip boş depoları ve arazileri gezmiş, olur raporu vermiş...  
  • Çok beğenmişler...
  • Senarist, "Bu depoyu Filistin yaparız..." demiş,
  • diğer depoyu işaret ederek,
  • "Burası da İsrail olsun..." demiş...
  • Dünya’nın çözemediği sorunu iki depoda çözüverecekler... : ))
Şenol Yıldızdoğan
Yazar: Editor
2010-06-08 20:55:49

Ben Adanasporluyum

http://ul.gcg.me/files/2010-06/tghn.jpg
  • "Ben Adanasporluyum, Adanaspor sayesinde bir yerlere geldim."

Bu sözler Tolgahan’dan. Devamında şöyle diyor:

  • Seve seve sözleşmemi uzatırım.”

Tolgahan bu röportajı verirken hangi ruh halindeydi, bakınız röportajın tümüne.

www.spor01.com

  • Tolgahan’ı bazı gollerde eleştirdik.
  • Haklı olduğumuz anlar var mıydı?
  • Evet.
  • Peki, bir gol gökten mi iniyor kaleye?
  • Hayır.
  • Neden sonuç ilişkileri sonucunda mı ağlarla buluşuyor?
  • Elbette.
  • Bu neden sonuç ilişkilerinde takım hataları veya rakip becerileri söz konusu mudur?
  • Öyledir.
  • Neyse bunlar uzun laflar.
  • Ben şu noktaya gelmek istiyorum.
  • ı) Kimse bile isteye gol yemez, başka bir hesap yoksa işin içinde.
  • ıı) Tüm takıma bu manada tam bir inançla güveniyoruz, onca yazı yazdık…
  • ııı) Tolgahan o ilk cümleyle mevzuyu zaten bağlamış: 
  • Ben Adanasporluyum!

Tartışma burada bitmiştir vesselam…

Günümüz futbolunda herkes böyle laflar eder diyeceksiniz. Olabilir, mümkündür. Ortalık bezirgân futbolcuyla doludur. Lakin biz bu sözlere inanıyoruz.

Ve “Ben Adanasporluyum” diyen bir futbolcunun bu samimiyetine güveniyoruz.

Bundan sonraki eleştirilerin bu cümle altında yapılması gerektiğini düşünüyoruz.

Çünkü “biz Adanasporluyuz” değil mi: ))

Yazar: Editor
2010-04-12 20:50:21

Hatamla Sev Beni

http://ul.gcg.me/files/2010-04/orhan_gencebay_tambur.jpg

Sene 1974, Orhan Gencebay “Hatasız Kul Olmaz” isimli albümünü çıkarıyor. Albüme ismini veren parça, albümde 5 numarada yer alıyor.

Ve başlıyor Orhan abimiz söylemeye :

“Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni

Dermansız dert olmaz, dermana sal beni

Kaybettim kendimi, ne olur bul beni

Yoruldum halim yok, ne olur gel al beni”

Şimdi diyeceksiniz ki, nerden çıktı bu arabesk tavırlar, o tavırlar aslında hepimizin içinde var, bazen bastırıyoruz, bazen de Orhan Gencebay’ın dediği gibi salıyoruz kendimizi. Ama dikkat edecek olursak bu kendimizi salma işini son zamanlarda lüzumsuzlaştırdık, hatta abarttık.

Nedir bu tribünlerde kendimizi salma durumu? Bireysel ve direk şahsa yönelik küfür çoğalmaya başladı, son maçta durum o kadar vahim bir hal aldı ki küfürleri ithamlar almaya başladı ve iş maç satmaya kadar uzandı.

Sene başından bu yana özveriyle, arzuyla, sadakatle, azimle, gençlikleri ile mücadele eden bu insanlara önce küfürü reva gördük şimdi de maç satmayı reva görüyoruz. Bu futbolcu topluluğunun hiç mi hata yapma lüksü yok, bizde de hiç mi tolerans yok.

Futbolcularımız sesleniyor; “HATAMLA SEV BENİ” diyor, duymuyor musunuz? Küfürlerden duyamazsınız, öfkenizden göremezsiniz, en önemlisi hatalarına rağmen sevemezsiniz. Çünkü, siz hiç sevmemişsiniz ki, hataya rağmen sevebilesiniz.

Futbolcularımız sesleniyor; “DERMANSIZ DERT OLMAZ, DERMANA SAL BENİ” diyor, duymuyor musunuz? Yani diyorlar ki biz derde de(yenilgiye) düşsek sizinle çeviririz diyorlar, duymuyor musunuz? Küfürlerinizden duyamazsınız

Futbolcularımız sesleniyor; KAYBETTİM KENDİMİ, NE OLUR BUL BENİ, YORULDUM HALİM YOK, NE OLUR GEL AL BENİ” diyor, duymuyor musunuz? Yani gücümüz olun, nefesimiz olun diyorlar, duymuyor musunuz? Küfürlerinizden duyamazsınız.

Daha doğrusu 17–1–10 duyarsınız…

Dip Not: Bu yazı Çanakkale maçında takımımıza, futbolcumuza küfreden ve bunla yetinmeyip maç satma ithamında bulunan insancıklara ithafen yazılmıştır. Mavi boncuk dağıtmayı sevmem ama yiğide de hakkını vermesini bilirim, maçtan önce İlyas Kahraman’a gösterilen tavır ve tezahürat gerçek bir taraftarlık öngörüsüdür. O öngörüyü sunan da Turbeyler’dir.

Erkin A. Doygun      

Yazar: Editor
2010-04-08 16:14:34

Beni mecbur bırakıyor Fatin: )

Kuşku iyi bir şeydir, körü körüne kabullenmektense kuşkularla bir yere varalım. Bazı noktalara da Fatin Murat takmış, hatta gayet net gördüğünü görmezden geliyor.

Örneğin “Cinler” yazısındaki ironinin farkında, hatta o yazının aslında kendi yaklaşımını desteklediğini gayet net görüyor ama o yazıya düz bakıyor ve damarıma basıyor. Şansla kısmetle işimiz yok, yazıyoruz hep, neden sonuç ilişkisi diyoruz, galibiyeti şansa bağlama bunun neresinde?

Federasyona ve garnitür hakemlere karşı tetikte olmak ise boynumuzun borcudur. Onlarla asla aynı saflarda olmayacağız.

Bir de orada şöyle demişim: “Statlar, futbol sahaları şeklen arenaları hatırlatır. Söz konusu “seyir” ise iki durum vardır zaten: ya stat-arena bakışı ya da tiyatro-sinema bakışı (bunlardan birini tercih edelim demiyorum).” Israrla tercih de önermemişim...

Bu da ayrı bir not…  Sadece arenacı zihniyeti eleştiriyorum. Evet, tribüne dost-hain diye bakıyorum, ısrarla ve inatla ben tribüne öyle bakıyorum. Az da olsa, can sıkıcı bir oranda aslında ne yaptığını bilmeyen haini her tribün barındırır ve bizim tribünde de var öylesi.

Onlarla aynı saflarda olmamak da boynumuzun borcudur. Tribün yaltakçılığına gerek yok (bu cümleyi Fatin’le ilişkilendirmediğimi önemle belirtirim), hepimiz iyi biliyoruz ki orası meleklerle dolu değil. Bir de iyot gibi açığa çıkıp yalnızlaşması gereken de biz değiliz. O eyyamcı-seyirci profilidir.

Çocuğunun rızkını bilete veren taraftar diyor, demagojinin dibini görerek. Önemle not düşüyorum, burada taraftarın haysiyetini cansiperane savunduğumuz yazılar orada arşivde duruyor. Mesele kendini taraftar zanneden o hain kitledir. Bunu da mı anlatamadık? Ve o arızalı seyirci modeli on dakika içinde bile farklı ruh halleri içinde aynı futbolcuya hem hakaret edebilir hem de onu alkışlayabilir, hatta o futbolcunun adını bile bilmeden yapar bunu, bu nedenledir ki o seyirci modelinin acilen piyasadan çekilmesi gerekmektedir, futbolun selameti açısından gerekmektedir bu, sadece bizim için değil.

Castro Vuruşuna itirazım yok ki. Ama bunu bir futbol maçında ve bu ligin koşullarında beklemek romantiklik diyorum, o olguyu reddetmiyorum ki. Yine söylüyorum, paracı-kolaycı-kaytarmacı-şikeci-yalancı-numaracı-ruhsuz futbolcu vardır elbet, ama bu Adanaspor’da o tariflerin herhangi birine uyacak bir futbolcu yoktur.

Hata olmuyor mu, daha önce de dedik oluyor tabi ki, ama bunu ruhsuzluk olarak görmek bu Adanaspor’a karşı art niyetli olmaktan başka bir şey değildir.

Yazar: Editor
2010-04-06 12:56:08

Castro Vuruşu

http://ul.gcg.me/files/2010-04/fidel.jpg

Hayati önem taşıyan bir maça çıktık… İzleyemediğim bir maçtı; ama anlatılanlara göre iyi oynamışız… Çok pozisyon bulmuşuz… Direkleri geçememişiz… Direkleri aştığımız TEK pozisyonda da hakeme takılmışız… 

Kayseri’de bıraktığımız iki puanın ardından Buca’nın galibiyeti gelince Can Yücel’in dizesi döküldü ağzımdan: “Bi sen eksiktin ay ışığı”… Bundan sonra tek devreli lig usulü ile oynayacağımız elemelere odaklanacağız… Bu saatte istesek de istemesek de Önce Karabük’ü sonra da Buca’yı alkışlarla süper lige uğurlayacağız…

Nazım Hikmet “Kurtuluş savaşı Destanı” adlı şiirinde Mehmet Akif ile ilgili olarak şöyle der:

“Akif, büyük şair, inanmış adam / fakat şu İstiklal Marşı’nda bana ters gelen bir şeyler var

Mesela ‘doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakk’ın’

Hayır,

Gelecek güzel günler için gökten ayet inmedi bize / biz kendimiz vaat ettik o günleri kendimize…”

Erciyes maçı sonrası, yazılarda ortak birkaç nokta vardı: direkler, hakem, taraftar… Her maç öncesi hakem istatistikleri yapılıyor…  Bu hakemle galibiyetimiz yok, şurada puanımızı çaldı, şurada penaltımızı vermedi, şurada oyuncumuzu attı… Bunların hepsi doğrudur; ama asla ve asla MAZERET değildir… Küba devriminin ardından uluslar arası spor karşılaşmalarına katılan Kübalılar, hak ettikleri halde hakem oyunları ile yenik sayılmışlar hep… Özellikle boks maçlarında rakiplerini perişan eden Kübalılar sayı ile ya da hakem kararı ile yenik sayılınca Fidel Castro boksörleri çağırıp:  “Ne yaparsanız yapın, sizi yenik sayacaklar… Öyle bir şey yapmalısınız ki sizi galip ilan etmekten başka çareleri kalmamalı… Boks’ta bunun tek bir yolu vardır, o da rakibi nakavt etmek… Bu sizin tek çıkar yolunuzdur…”

O günden sonra, Kübalı boksörler, rakiplerini hep nakavt etmişler ve onların yumruklarına “Castro vuruşu” denmiş… 

Son yıllarda hakem isyanımız, federasyon isyanımız bitmek bilmiyor…  Bununla da yetinmiyor, taraftarı üzerine düşeni yapmamakla suçluyoruz… Peki bu oyuncuların hiç mi suçu yok Allah aşkına… Kayseri de hayati bir maça çıkıyorsun, yenmek zorundasın… Bu futbolcunun savruk olma, beceriksiz olma gibi lüksü var mıdır? Siz bu gerçeği görmezseniz, hakem, direk, taraftar der durursunuz…

Oysa futbolcu öyle bir inanmalı ki bir attı hakem vermedi ise bir daha atmalı, yine vermezse bir tane daha… Maç boyunca gol pozisyonları üret, topu direğe nişanla, başa baş pozisyonda yedi metre kaledeki bir kaleciye takıl, sonra da “eee attım vermedi de” Buna hakkınız yok arkadaşlar, Castro vuruşu orada duruyor… Sizin nakavt etmekten başka çareniz yok… Bunu ilk iki yolunda yapamadınız, umarım elemelerde bize hakem istatistiği tutturmazsınız…

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU      

Yazar: Editor
2010-04-05 12:58:39

Kış Kış CİNLER Kış Kış

http://ak2.static.dailymotion.com/static/video/763/720/9027367:jpeg_preview_large.jpg

Bu başlık her babayiğit yazarın atabileceği bir başlık değildir. Yine her babayiğit okur da okuyamaz bu başlığı. Benim tavsiyem bu yazıyı gündüz, kalabalık ortamda okuyun, cin fobisi olanlara bu yazı cinler ile ilgili kötü çağırışımlar yapabilir.

Cinlere inanabilirsiniz, inanmaya da bilirsiniz… Bu tartışmaya girmeyeceğim. Şimdi zaten birileri çıkar bu tartışılacak bir şey değildir diye vaaz da verir. Bir de işin bir diğer boyutu, adam uzaylılara inanır ama cin de nedir diye dudak büker.

Bu arada bu yazıyı gece değil gündüz yazıyorum. Ne olur ne olmaz, önlemimizi alalım, tırsarım ben bu ecinlilerden.

Cinler ile futbol dünyamızın tanışması Beşiktaşlı taraftarlar ile olmuştur. Bir maçta tam hatırlamıyorum ama Gaziantep maçı olabilir, üst üste gol pozisyonları kaçınca tüm stad hep birlikte : “Yallah cinler yallah, Kışkış cinler kışkış” şeklinde tezahürat yapmış ve akabinde gol gelmişti.

Şimdi gelelim Kayseri Erciyes maçına ve cin açılımına. Kayseri Erciyes maçını özel sebeplerden dolayı Niğde Orduevinde televizyondan izleyebildim. Maç sırasında direkten dönen topları, kaçan pozisyonları, sayılmayan golü gördüm. Tabi ki de tüm bu pozisyonların sorumlusu futbolcularımız değildi. En önemli sorumluluk cinlerdeydi, yoksa bu gollerin kaçırılmasını başka türlü açıklayamayız. Bir sorumlu da taraftardır, o maça gidip de bu kaçan gollerden sonra “Yallah cinler yallah, Kışkış cinler kışkış” tezahüratı yapmadılarsa onlar da sorumludur gözümde.

Cinleri bir yana bırakacak olursak, maçla ilgili ileriye dönük olumlu ne tür çıkarımlar yapabiliriz;

  • Bir deplasman takımının bulması gereken gol pozisyonlarını hatta fazlasını bulduk,
  • Takımımız yine gol yemedi,
  • İlyas geldiğinden bu yana en iyi topunu oynayarak play-offlara göz kırptı( an itibariyle Buca Karşıyaka’yı 3-2 yendi)
  • Kemal Hoca Talha’yı çıkartarak her zaman hatasından dönebileceğini gösterdi,
  • Telaşsız oynayarak sistem takımı olduğumuzu bir defa daha gösterdik,
  • Tolgahan ve defans oyuncuları, onlara laf söyleyeni dövecek boyuta getirdiler,

İnsan gönül gözüyle bakınca olumlu bir sürü şey sayıyor, lafı uzatmayalım play-offlardan bu takım çıkacak yeter ki bu cinler bizden uzak dursun o yüzden hep birlikte ne diyoruz :

“Yallah cinler yallah,

Kış kış cinler kış kış”

Dip Not : Erciyes maçını nasıl cinler yüzünden yenemediysek, benim Erciyes maçını stattan izleyemememin nedeni nazardır, sevgili Tuncay abi’nin(Tuncay Sakçılar) nazarıdır. Bu yazıyı ona ithaf ediyorum.

Erkin A. Doygun     

Yazar: Editor
2010-03-24 14:22:41

Büyüklere Masallar  -1-

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Kaf Dağı’nın ardında bir ülke varmış… Bu ülkede yaşayanlar, yemez içmez, yarınlarını düşünmez; ama konu futbol olunca varlarını yoklarını ortaya koyarlarmış… Gerçi varları da pek yokmuş ama bu durum onları hiç rahatsız etmezmiş…

Bu ülkede yaşayanlar, Fenersaray ve Galatabahçe takımlarının maçları ile yatar kalkarlarmış… Bu iki takımın maçlarında ülkede hayat dururmuş… Maç öncesi ve maç sonrası ağzı olan konuşurmuş… Fenersaray taraftarı için Galatabahçe; Galatabahçe taraftarı için de Fenersaray düşman demekmiş… Bu takımların maçlarında, insani duygular ortadan kalkarmış… Rakip takıma küfretmek taraftar olmanın gereği olarak görülürmüş… Hiçbir Fenersaraylı taraftar Galatabahçeli futbolcuları; hiçbir Galatabahçeli taraftar da Fenersaraylı futbolcuları alkışlamazmış… Hatta alkışlayanları bir güzel de döverlermiş…

Galatabahçe-Fenersaray maçlarının birinde, Fenersaray 4-0 önde iken bir gol daha atıp durumu 5-0 yapınca Galatabahçe başkanı ayağa kalkıp Fenersaraylı futbolcuları alkışlamış… Bu alkış, hem rakibin emeğine saygı hem de kendi futbolcularının ruhsuzluğuna tepki imiş… Çünkü o başkan, o ülkenin en zarif, en centilmen, en beyefendi spor adamıymış… Taraftarın küfrüne, mahalle baskısına tek başına savaş açıp rakibi alkışlamanın erdemliliğini göstermiş… Ama gücü yetmemiş savaşı durdurmaya ve günün birinde “hakkınızı helal edin” diyerek ayrılmış Galatabahçe başkanlığından…

Ve gün gelmiş emr-i Hak vaki olmuş Galatabahçe başkanı ölmüş… Kişiliğindeki tüm güzellikleri, spor adamı olmanın erdemini bırakmış yarınlara… Onu sevenler de tek bir cümle ile uğurlamışlar başkanı: “ASALETİN YETER”

NOT: “Futbolcuma küfretme, rakibimi alkışlama” böyle bir sloganı, bu kentin Turuncu Sevdası’na yakıştırabildiniz mi? Bu kentin Turuncu Sevdası, yalnızca futbolcuma demez tribünde küfretme derdi… Rakibimi alkışlama demez, hak edeni alkışa boğ derdi… Yazık, bir kente sığdıramıyoruz sevdamızı...  

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

****

El Cevap

Kısa geçeceğim.

Bir başkan rakibi alkışlıyorsa kendine tepki gösteriyordur. Kendi kalelerindeki her golde o başkanın da sorumluluğu vardır çünkü. Alkışlar, hatta maçtan sonra soyunma odasına girer ve üç nokta… Olabilir. Onun yaptığı bana referans olamaz…

Yine söylüyorum, kurduğun bir takım vardır, bir kamyon para dökmüşsündür ve bir halta yaramamıştır onca para. Takım kaşar futbolcu doludur ve oynayası yoktur herifçioğullarının. Bir tepkiyi anlarım, ama bu Adanaspor böy-le  de-ğil!!! Emek, direnç… ve saire var… Tepkinize sebep olacak arıza yok…

Şuraya bakın, deplasmanda evdeki kadar puan almışız. Bu ne demektir biliyor musunuz? Taraftarın o küfürcüler ve alkış fantezisi yapanlardan dolayı da takıma bir hayrı yok, zaten kazanacakları maçları kazanmış çocuklar. Ne verdin, ne istiyorsun bre.

“Futbolcuma küfretme, rakibimi alkışlama!!!” altına imzamı atıyorum ben de. Kelime oyununa gerek yok. Safları sıklaştırma zamanı, orada gedikler açma vakti değildir. Konuyu uzatıp meseleyi meşrulaştırmaya, emeksiz yemekçilere cesaret vermeye gerek yok. Ha, rakibi alkışlamak mı istiyorsunuz, son haftayı bekleyin, iki şampiyonu birlikte alkışlarsınız; ama o vakte kadar hakikaten şampiyonluk istiyorsanız sadece Adanaspor’umuzu alkışlayın, son ana kadar, sabırla, vefayla, sevgiyle, saygıyla, şu çocuklara hakkını vererek, elinizi vicdanınıza koyarak… VİRA

Hakan
Yazar: Editor
2010-03-18 06:15:25

Reddediyorum

  • Fatin de görüşlerini yazdı konuyla ilgili. Onunla ana hatlarda aynı şeyi savunsam da ayrıntıda tamamen farklı düşünüyorum ondan. Ben romantiğim o benden romantik.
  • Oradaki savaş dövüş kelimeleri mecazidir hakikatte, en fazla sövücüleri uyarmadır. Yoksa yumruk yumruğa kavga değildir. Meselenin ana noktası kü-für-dür…
  • Sitem diyor Fatin Murat; ne sitemi, adam yekten sövüyor, yolda görse yaltaklanacağı topçuya tribünden sövüyor, beşinci dakikada sövüyor, adını bile bilmediği futbolcuya sövüyor, hayattaki tüm ezilmişliğini sineye çekmiş gelmiş orada şampiyonluğuna sevineceği futbolcuya sövüyor. Hoca, niye Mbilla yok deyip sövüyor, bilmiyor o adam cezalı vs…
  • Tek tip taraftar diyor, evet tek tip taraftar olacak orada. Adanaspor’u seven taraftar, kendini seven değil… Aradığımız budur, yoksa herkesin meşrebi farklı, siyasi tercihleri farklı, sevdiği diziler, yemekler, rakılar farklı…
  • Protestonun çeşitli yolları vardır üstelik, ama bu takıma oyuncuya hakaret etmek değildir. Örneğin takım şampiyon olana kadar maça gelmemek de bir protestodur… Değil mi?

Biraz sabır yahu, biraz sabır… Bu takımın önü çok açık, fakat kendi egosunu sevenler aslında Adanaspor umurlarında bile olmayanlar bu açık yolu kapatıyor. Mesele bu…

Bir de, takıma söven kardeşim bile olsa ben o kardeşliği “Adanasporluluk” prensiplerinde reddediyorum!

Yazar: Editor