2017-06-08 05:35:03

zeytine güzelleme

önce zeytin ağacı vardı
sonra dağlar oldu tepeler çıktı göller doğdu
zeytin ağacı zaten vardı
evrilirken kuş
mırlarken kedi kabuklanırken böcek rakının yanında balık
efkarlanırken insan
orada duruyordu nuhtan evvel de vardı binlercesi
sonra ovalar oldu vadiler rüzgarlı bayır
asma bahçeleri de vardı efendimiz dionyzos turuncu ilah
şu koca oyun tanrısı
zeus bile sonra idi morpheus demeter afrodit en son hades geldi
sonra bağbozumu oldu şenlikler
meşe gürgen çınar sedir
servi çam hep zeytinden sonra geldi
ki şuracıktaydı kendisi
aşk ölüm neşe keder kağıt kalem mühür
mürekkep de sonra geldi sonra geldi

önce zeytin ağacı vardı
ötekiler sonra geldi

İlgili resim
Yazar: Editor
2017-05-03 20:05:59

kastamonuspor ile ilgili görsel sonucu

 

*TFF 2. ve 3.Ligde Perşembe günü itibariyle heyecanlı, güzel ve çekişmeli geçecek maçlar bizleri bekliyor.

Eşleşmelerle ilgili kısa da olsa düşüncelerimi belirtmek istiyorum.

 

*Hatayspor-Kastamonuspor: 

Tam 20 haftadır kaybetmeyen ve bu anlamda da 2017 yılında Türkiye liglerinde maç kaybetmeyen tek takım olan Kastamonuspor, Play Off larda Hataysporun rakibi oldu. Kastamonu teknik direktörü olan Ziya Doğanın bu turda Hatayı rakip olarak görmek istediğini biliyorum. Açıkçası onun da istediği oldu. Zaten hafta sonu oynadıkları ve 5-0 kazandıkları Erciyes maçından sonra da keyfi bir hayli yerindeydi. Sebebi de Menemenin son dakikada yediği gol oldu.

Çünkü Menemen-Karşıyaka maçını Menemen kazanmış olsaydı eğer rakip Menemen olacaktı. Ziya Hoca ne düşündü bilmiyorum ama ben olsaydım rakip olarak Menemeni isterdim. Ama kurt hocadır. Boşuna Hatayı istememiştir diye düşünüyorum. Hatay ise iç sahada her zaman başarılı olan ekiplerden birisi. Kastamonunun uzun süredir yenilmezlik serisine son vermek isteyecekler.

Bu eşleşme bence günün en zor maçlarından birisi olacak. Turun favorisi ise bence Kastamonuspor. Kendi sahalarında yani rövanşta bence işi bitireceklerdir. Daha önce de yazdığım gibi gönlüm de onlardan yana. 

 

*Kocaeli Birlik-Erzurum Bş Bld: 

Yine zor eşleşmelerden birisi. İkisi de geçen hafta bu maçı düşünerek yedek ağırlıklı oyuncularla maça çıktılar. Yalnız bu maç öncesi Kocaeli Birlik takımının Erzurumspor taraftarlarına 200 TL bilet fiyatı uygulaması yapmasını çok yanlış buldum. Kadro yapısı olarak ise Erzurumu bu turda bir adım önde görüyorum. 

 

*Sivas Belediyespor-Amed Sportif: 

Sivas temsilcisi bence buraya kadar gelerek bile sürpriz yaptı diye düşünüyorum. Tek avantajları rakipleri son haftaya kadar şampiyonluk mücadelesi verdi. Eğerki bunun dezavantajını Amed yaşamazsa bu turu geçecektir diye düşünüyorum. 

 

*Menemen Bld-Gümüşhanespor: İ

ç sahada başarılı sonuçlara imza atan Menemen ile son haftalarda düşüş yaşayan ancak yeni teknik direktörüyle iyi bir hava yakalayan Gümüşhane eşleşmesi günün güzel ve heyecanlı maçlarından birisine sahne olacak. Açıkçası böyle maçlarda daha tecrübeli olan Gümüşhanenin bu turun favorisi olduğunu düşünüyorum. 

 

*3.Ligde ise yine dört maç oynanacak.

 

Bayrampaşa-Sakarya, Çorum-Altay, Kocaeli-Ankara Demir ve Diyarbekirspor-Darıca...

Sakaryasporun Bayrampaşayı eleyeceğini hatta biraz daha iddialı konuşarak şampiyon olacağını düşünüyorum. Diğer eşleşmeler ise tamamen ortada bence. İkinci maçlarda bu eşleşmelerle ilgili de fikirlerimi yazacağım.

 

İsmail EYRİPARMAK

Yazar: Editor
2017-04-29 23:23:35

homo sapiens art ile ilgili görsel sonucu

Cumartesi akşamında, Stadyum programında, TRTde, Bay Kaya, Trabzonsporla ilgili bir konuya istinaden “taraftar da ayda, takım için 60 TL versin canım” diye buyurdu. Sonra tribün gelirlerine, buna bağlı olarak transfere vs temas ederek laf soktu.

Bunu kim dedi?

Muhtemelen, hayatı boyunca hiç çalışmamış yani el emeği göz nuru çalışmamış bir adam. Golf işini çalışmadan saymazsak eğer, hiç çalışmamış bir adam, yevmiye hesabı terlememiş, yani muhtemelen.

Ne diyeceğim!

Acaba buna ve bunlara, çünkü bunlardan her şehirde, her futbol camiasında var, bunlardan… Böyle toptancı hesap yapanlardan… Örneğin bir mekâna girince, şu kadar müşteriye şu kadar hesap, oovvv o zaman şu kadar kazanç, diye kabala hesap yapanlardan… Yahu bunlara nasıl anlatmalı o 60 denen lirayı…

Arada, söylemiyle vicdan sahibi bir insan olduğunu gördüğümüz Giray Hoca müdahale etmeye çalışıyor, her aileden en az 2-3 kişi maça gidiyor, diyor. Muhterem Kaya almıyor bunu. Çoğu köylerden geliyor diyor Hoca. Muktediryen Kaya hissetmiyor bunu. Ama o 60 TL eve dönene kadar 200 TL oluyor, diyor Giray Hoca. Bay Kaya, toplu taşıma var diyor; yani bir insan evladı yemeyecek içmeyecek, dolmuşa binip maça gidecek dolmuşa binip eve dönecek…

Şimdi bu muktediryen kabilesine o 60 lirayı nasıl anlatmalı? Nasıl?

Taraftarın o 60 lirası, bir defasında valenize bıraktığınız, muhtemelen bıraktığınız bahşiş veya 6-7 golf topuna denk gelen bir meblağ değil hakikatler dünyasında.

Örneğin o 60 TL hakikatler dünyasında 60 ekmeğe denk gelir, günde 4 taneden 15 günlük ekmeğe… muhterem-ler.

Diğer temel ihtiyaçlarla somutlaştırmaya devam etmeyeceğim örnekleri.

Ama o 60 TL ha deyince özellikle genç taraftarların cebinde göreceği bir para değil, efendiler.

Bizi, kendi bütçenizin sınırlarıyla terbiye etmeyin.

Bize babanızın doldurduğu o cüzdanın içinden taraftarlık ve fedakârlık dersi vermeyin…

Sahi, cüzdan ile vicdan arasındaki o mesafe ne kadar olmalı acaba? Ortalama bir Homo Sapienste mesela?

Not:

Tribün gelirleri üzerinden bir fikir(!) üretip filan, ama takımın büyümesi, transferler falan demek, hesap bilmemenin bir başka kanıtıdır galiba. Parasal futbolu yok sayıp laf gevelemektir.

O passo kart da, o bilet fiyatları da Taraftarın tepesindeki sopadan daha başka bir şey değildir. 

Yazar: Editor
2017-01-04 19:24:19

Tribün Efsaneleri

 tribunden-simalar-5-amigo-ibo

Amigo İboyu arada bir ananlar varsa onlar artık çok eski taraftarlardandır.

Onu başka takımın maçlarından da hatırlayan vardır.

Biz Amigo İboyu Arjantin Köşeden biliriz.

Esmer, kısa boylu, bıyıklı, göbekli biriydi.

Aslında, o zamanların kıstaslarıyla, tipik bir Adanalıydı.

Tellere tırmanır, Beyler, derdi, bağırmayan toptur.

Alkışlarla destek bulurdu bu kısa analizi.

Maç boyunca durmaz, taraftarı desteğe davet ederdi.

Beklediği desteği bulamadığında herkese küfreder, tribünün ilk basamağına oturur, sigarasını yakardı. 

Fazlasını hatırlayanlar yazarlar elbet.

Yıllar geçti, Amigo İbo tribünlerde görünmez oldu.

Daha sonra rastladığımda bir ayağı kesilmişti.

Amigo İboyu son görüşüm Atatürk Caddesinde bir köşe başında oldu, artık iki ayağı kesilmişti ve... 

Bu son ana dair ayrıntıyı buraya yazmak istemiyorum.

Belki hepimiz, tüm Adana adına acıklı bir sahneydi o sahne, ekonomik anlamda...

Geriye kalan, bu birkaç kelime artık. 

Adanaspor tribünlerden,

5 Ocaktan

Amigo İbo da geçti.

Geçti gitti.

Not: 

Fotoğraf adanaturuncudur.com adresinden alınmıştır. 

Yazar: Editor
2016-11-29 17:25:32

İnsan hayatı karşısında hiç bir şeyin aslında o kadar da önemli olmadığının acı bir şekilde bir kez daha farkına vardık.

Daha düne kadar hiç bir oyuncusunu tanımadığımız Chapecoense takımının bir uçak kazasında yok oluşu hepimizi derinden sarstı. 

Empati yapmak bile o kadar zor ki...

Chapecoense ailesinin, taraftarının yaşadığı üzüntüyü düşünemiyorum bile.

Başarılar, başarısızlıklar gelip geçici.

Dileriz ki bir taraftarın en büyük üzüntüsü takımının mağlubiyeti olarak kalır bundan sonra. 

Acılarını paylaşıyoruz...

...

Bir kötü haber de Kweukenin eşinin içinde olduğu kaza sonrası ikiz bebeklerini kaybetmesi ile geldi. Dileriz Kweukenin eşi hayata tutunur.

Futbol evreninde tam anlamıyla kara bir gün. 

Kazalar sonrası hayatını kaybedenlerin yakınlarına ve sevenlerine sabırlar diliyoruz.

Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-09-03 11:27:44

Mahallenin futbol oynayan çocukları için o zamanlar sahadan bol hiçbir şey yoktu. Nadasa bırakılmış topraklar, boş arsalar, iki bahçe arası, bir çıkmaz sokak, otlaklar, komşu mahalleler, pırasa tarlası, milli mensucat, çamlık, yapı meslek, emek... Sabah çıkar akşam dönerdik eve.

Eksiğimiz çoğu zaman normal bir futbol topu ve fiyakalı orlon formalardı.

Bizden biraz daha büyükler örgütlenir, takımlarını kurar ve formalarını yaptırırdı. Onların bir de ilan panoları olurdu. Üzerinde maç günü, saati, yeri, skor ve goller yazardı.

Takım isimleri ayrı bir güzeldi: Umutspor, Ufukspor, Fırtınagücü, Saydamspor, Rayspor, Halkevi, İdaspor, Petrolofisi, diye sıralanırdı bunlar. Turnuvalar ve kavgaları eksik olmazdı.

Bir gün hızlı fikirli, girişimci, mahalle kurnazlarından Erol Abi diye biri çocuklar, dedi, gelin size bir takım kurayım, formalarınız da olacak. Sevindik. Ama bunun bir ederi vardı. Çocuk başı 30 lira.

Dünden razıyız, çünkü bir futbol takımımız ve formalarımız olacaktı. Paraları topladık ve Bay Erola teslim ettik.

Aradan günler, haftalar ve tabi ki aylar geçti ve ne takım projesinden ne de formalardan bir ses çıktı. Kandırıldığımızı anlamak için bir senenin filan bitmesi gerekiyordu demek. Evet, kandırılmıştık. O zamanlar Erola başvurularımız sonuçsuz kalmıştı hep.

Bu kandırılmanın üzerinden yıllar sonra, bir akşam Erolu kahvede gördüm. Merhaba, merhaba. Nasılsın, iyi misin faslından sonra, Erol Abi hatırlıyor musun, bize forma yaptıracaktın, paraları da vermiştik, dedim. Ben artık işin gırgırındayım ama mahalle kurnazı Erol işin tam bir pişkinliğinde. Güldü tabi. Heye, dedi, paraları kumarda yedik.

Bunun da üzerinden yaklaşık iki yıl geçti geçmedi. Yine kahvede karşılaştık. Merhabalaşma merasiminden sonra ben yine aynı soruyu sordum. Erol Abi… Bu kez yarım bir gülümseme ile, doğru, vardı böyle bir şeyler diyerek sigara dumanları arasında kayboldu gitti.

Birkaç yıl sonraki üçüncü görüşmemiz son oldu. Yanımda Domdom Ali, Pusu Yusuf, Sifon Seyfi... Mekân yine kahveydi. Erol Abi, hatırlıyor musun, demeye kalmadı, ama sen de unut şunu artık canım, diye ev sahibini bastırdı Yavuz Erol Abi.

De ki unuttuk, hadi! 

Kişisel tarihimdeki ilk kandırılmaydı o! O zamanlar bizim için hazin olan maddi kayıptan çok bir futbol takımı ve forma hayallerinin gerçekleşmemesiydi. Ne demişti Nadia Comanici; yediğin kazıkların toplamına tecrübe denir.

Bay Erol sonraki yıllarda da kandırmaya, küçük harçlıklarımızı söğüşlemeye çalışmıştı, ama en az onun kadar kurnaz olan Pusu Yusuf bizi o girişimlerden kurtarmıştı.

Bir kere kandırıldıysan hep kandırılırsın, der İngiltere Kralı, Rahmetli Başkan Kenedi, Taçsız Kral Pele, Bakenbeuver, Kaleci Mayer, Bricit Bardo, Fenerbahçeli Cemil…

Böyle diyorlarsa, vardır bir bildikleri. 

Şahsi kandırılmalar, hatıralarımızda, en nihayetinde işin eğlencesi oluyor.

Aslolan şey, büyüklerimizin kandırılmamaları ve tabi bizi dönüp de kandırmamaları.  Yoksa benden ne farkları kalıyor ki? Veya Erol kurnazından... 

Yazar: Editor
2016-08-24 06:37:57
  • Kasımpaşaspordan rövanşı 
  • Barbaros Barut için de almalı.
  • Hakem FAydınusun infaz ettiği, 
  • bizim de sonradan linç ettiğimiz 
  • futbolcu için...
  • Maçı TVden izleyenler 
  • her şeyi o kadar net görmüştü ki... 
  • Barbaros o dakikada 
  • kırmızı kartı hak edecek 
  • hiçbir eylemde bulunmamıştı.
  • Ve fakat
  • Tetikçi hakem FA
  • görevini bir an önce yerine getirmek için 
  • en uygun fırsatı 
  • kendince bulmuştu malum köfteci güzeli 
  • ve kullanmıştı. 
  • Hatırlanacağı gibi 
  • o sezonun en hırslı futbolcusu Barbarostu. 
  • Hem oyuna katkısı 
  • hem de saha içindeki taktik davranışlarıyla 
  • o sene playoffta 
  • bir şampiyonluk maçı oynamamızda 
  • büyük emek sahibi olmuştu.
  • Belki de 
  • o maçın 
  • en çok kaybedenlerinden biri de 
  • Barbarostu.
  • Onun için de 
  • şu Kasımpaşaspor maçını almalı. 
Yazar: Editor
2016-08-09 07:03:29

Herhangi bir taraftar açısından, herhangi bir kulüp başkanının varlık sebebi veya anlamı, ne derseniz deyin, evrensel birtakım ortak noktalarla belirlenmiştir. Yazılı çizili olmayabilir. Masa başında oturup üzerinde belli bir çalışma ve uzlaşıyla oluşturulmak zorunda da olmayabilir. Kendi kendine doğal olarak ortaya çıkmış sorumluluklardır bunlar, futbol denen oyun profesyonelleştiğinden beri. Bu, Aziz Yıldırım için de geçerlidir, İlhan Cavcav için de, herhangi bir Rus işadamı kulüp başkanı için de, bir petrol şeyhi için de, bir kulüp sahibi olan veya bir külübü sahiplenen için de...

Nedir?

  1. Yönettiği kulübü her dönemde ve her koşulda başı dik tutmak. 
  2. Yönettiği kulübü sportif başarıya taşımak.
  3. Yönettiği kulübün istikbalini güvence altına almak...
Bunlar ana beklenti maddeleri olarak öne çıkabilir. Ve bunlardan biz alt maddeler de üretebiliriz: iyi bir takım oluşturmak, bunu zamanında oluşturmak, kulübün taraftarla bağını güçlü tutmak, kulübü gündemde tutmak, maziden kopmamak gibi... Uzar gider...

Evet, futbol bu. 

Her muhatabının bazı sorumlulukları vardır. Önce hakları yoktur, sorumlulukları vardır. Sorumluluklar yerine getirilir önce, sonra birtakım haklar elde edilir, sevinme hakkıdır, gönenme hakkıdır falan filan... yönetici veya taraftar fark etmez, burada durum ortak. 

Bir kulüp başkanının, başında bulunduğu kulübe karşı olan sorumluluklarını yerine getirmesi kadar da doğal bir şey olamaz. Güneşin doğması gibi... Çoktanrılı zamanlarda olsaydık güneşin bu olağan doğuşuna olağanüstü anlamlar yükleyip onu tanrılaştırabilirdik. Ama güneş doğar, batar, uygun koşullar gerçekleşirse yağmur da yağar. Olağan devinimler. 

Bunu için de yani bir kulüp başkanının kulübü yaşatmak için yaptığı olağan işlerden dolayı, o kulüp başkanına veya yöneticisine vs taraftar özel bir aidiyet hissi de duymak zorunda değildir (zaten aidiyet dediğin de kulübe, armaya, formaya olur galiba). Kabile devrinde olsaydık durum farklı olabilirdi evet. Başkana, yönetime vs kudretli duygularla bağlanana da niye öyle yapıyorsun demek kimsenin de haddine değildir galiba. İki özgür ruh hali. Dileyen dilediği fikirle bakar meseleye.

Neticede sorumluluğunu yerine getiriyordur bir Fikret Orman veya Dursun Özbek ya da Mecnun Otyakmaz... Ha! Çok zor geliyorsa çeker gider, sahipse satar gider. Geçenlerde İtalyan devi Milan da bir petrol kumpanyasına satılmış örneğin.

Nedir?

Şu futbol aleminde herkesin sorumlulukları vardır. Bu sorumluluklar içinde herkes üzerine düşeni yapar. Bu olması gereken yükümlülükler için de (taraftar, yönetici, hoca, futbolcu, futbol, stil, tezahurat, transfer vs bağlamlarında) kimse kimseye şükran duymak zorunda değildir, minnet, himmet vs hisleri mecburi değildir, saygısızlık olmadığı sürece saygı duymak da şart değildir. 

Keyfe keder şu uğraşımızla yaşar gideriz... tamamen keyfe keder...  

Ama işte sorumluluk sahibinin o sorumlulukları yerine getirme mecburiyetlerini de yok saymayan bir keyfe keder.

Yazar: Editor
2016-06-24 05:18:15
  • Futbolun 
  • milli hüsranıyla ilgili son sözü 
  • şöyle diyeceğim.
  • Problemi ve bunun çözümünü 
  • şu noktada aramalı: 
  • Hatırlayınız, 
  • Hırvat maçından sonra 
  • devletin en resmi televizyonunda 
  • muktedirin spor bakanı çıkıp 
  • maçın ilk analizini yapıyor.
  • S  e  b  e  p ? 
  • Bunlardan bir tanesi de 
  • gelip o güzelim şampiyonluğumuzun 
  • enfes kupasını 
  • herkesten önce kaldırmıştı 
  • ve ruhumuzu yaralamıştı.
  • Nedir?
  • Görgüsüz yüzsüzlük 
  • kifayetsiz muhterislik. 
  • Bunları aşmadan 
  • futbolda da 
  • ekmek 
  • yok.
Yazar: Editor
2016-04-28 18:39:17

Bu yazı size ithaftır bay Hıncal Uluç.

Eski bir yazı ve fakat size tarihi bir cevaptır. Tıklayınız.

 Eski Bir Hesap

Yazar: Editor
2016-04-21 10:37:15

 

Ahmet Dereli

2011-2012 sezonu devre arasında takıma katıldı. Turuncu-Beyazlı formayı ilk olarak Osman Yereşen'de bir hazırlık maçında (yanlış hatırlamıyorsam İskenderunspor karşısında) giymişti. O maçın ardından, dönemin teknik direktörü Levent Eriş, gol pozisyonlarına sıkça girebilen bir oyuncu olarak değerlendirmiş ve sözleşme imzalanmasını sağlamıştı.

İlk etapta takımın yedek oyuncusu olarak kalan ve pek şans bulamayan Ahmet, geçen sezon en verimli yılını geçirdi. Attığı gollerle Adanaspor'a çok önemli puanlar kazandırdı.

Bayram Akgül'ün görevi bırakacağını açıklaması ile kulüp bir kaos içerisine girmişken, Antalya'dan Ahmet'in golü ile alınan galibiyet, Adanaspor'un üzerindeki ölü toprağı atmasını sağlamıştı. Aynı sezonun devamında Samsunspor karşısında takımı 1-0 gerideyken oyuna girip attığı iki gol ile kazanılan üç puanın mimarı olmuştu. Bu sezonda ise Alanyaspor deplasmanında attığı son dakika golü Adanaspor'un kritik bir galibiyet almasını sağladı.

Fakat yine de ben geçen seneki çıkışının ardından bu sene kendisinden daha iyi bir performans bekleniyordu. Bu sezon, özellikle ilk haftalarda, bulduğu fırsatları iyi değerlendiremediği görüşü hâkim. Ahmet Dereli'nin daha iyisini yapabilecek kapasitede olduğuna inanıyoruz. Dilerim performans anlamında yeniden bir sıçrama yapar ve hem takımı hem de kendi kariyerini daha iyi noktalara taşır.

Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-04-20 07:37:45

Fahri Akyol, Adanaspor'da iki buçuk yılı geride bırakmak üzere. 2013-2014 sezonunun devre arasında sağ bek olarak takıma dâhil olmuştu. Fakat kesici özelliğinin ön planda olması ve bir beke kıyasla biraz yavaş kalması sebebiyle daha çok savunma ağırlıklı olarak orta saha olarak görev aldı.

Özellikle geçen sezon çok sayıda forma şansı buldu. Genelde savunmanın önünde oynasa da, ihtiyaç duyulduğunda sağ bek pozisyonunda da oynadı. Çok yönlü bir oyuncu olması Fahri'nin en büyük özelliği.
Şans bulduğu zamanlarda kötü oynadığı ve çokça eleştirildiği durumlar da oldu. Genel performansı bir yana, özellikle bu sezonki Gaziantep BB maçında, son dakikada kaçan bir pozisyon var ki, pas vermediği için çok tepki almıştı... Kim bilir belki de Türkiye kariyerindeki ilk golüne ulaşmak istemesi onu bu hataya zorladı...

Her şey bir yana, şans bulduğunda terinin son damlasına kadar mücadele eden ve yeteneği elverdiğince takıma katkı koymaya çalışan bir oyuncu Fahri Akyol...

Kıyısına gelinen şampiyonlukta onun da önemli katkıları var...

Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-04-18 20:44:50

 

Tam Teşekküllü Kaptan

Neredeyse Adanasporlu futbolcuların tamamı hakkında yazılar yazdık. Sıra geldi takımın kaptanı Merthan Açıl'a....

Mevcut kadromuzun en eski futbolcusu ve yıllardır takımın kaptanlığını yapıyor.

2011-2012 sezonunun devre arasında takıma katılmıştı Merthan. O sezonda devre arası transferleri ile birlikte müthiş bir çıkış yakalayıp Play-off'lara kalmayı başarmıştık hatırlarsanız. Merthan da o sezon Tuna ile birlikte yakaladığı uyumla beraber Adanaspor kariyerine başarılı bir başlangıç yapmıştı.

İlerleyen sezonlarda, Tuna ile yolların ayrılmasının ardından, Merthan'ın yanındaki isimler sürekli değişti. Veli Kızılkaya, Abdullah Karmil, Ozan Tahtaişleyen ve Yiğitcan Gölboyu... Birçok oyuncu gelip geçti ancak hiç kimse Merthan kadar istikrarlı olamadı. (Yiğitcan'a bir parantez açalım, tam çıkış yakalamışken şanssız bir sakatlık geçirdi. İyileştikten sonra kendisini yeniden gösterecektir.)

Bu sezon ise Didi ile yakaladıkları uyum ve takım halinde iyi savunma yapılması Merthan'ın da performansının artmasına yardımcı oldu. Bu sezon Adanaspor'un baskı yediği anlarda, sakinliği ile tempoyu düşürmesi, soğukkanlılığı ve liderlik özelliği şampiyonluk yolunda çok önemliydi.

Attığı golleri de unutmayalım. Karabükspor karşısında attığı golle hem o maçın hem de sezonun akışını değiştirdi. O maçtan sonra Süper Lig sesleri daha kuvvetli duyulmaya başladı. Attığı ikinci gol ise Denizli'de yani liderliği devraldığımız maçta geldi. O maçtan sonra da kimse Adanaspor'a yetişemedi.

Kaptanımız Merthan Açıl'ı iyi performansından dolayı tebrik ediyor ve bundan sonrasında da ona başarılar diliyoruz.

Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-04-17 16:34:54

“Çok Sevinçliyim”

Trabzon 1461 maçının ardından sevinç içinde çıkıp arabalarımıza doğru ilerliyorduk.
Bir ablamız usulca bize bakarak duygu dolu bir sesle;
"Çok sevinçliyim tebrik ediyorum, ben rahmetli Reşit Kaynak'ın eşiyim" dedi.

O sırada ne diyeceğimizi bilemedik.
O anlar öyle duygu yüklüydü ki, anlatılmaz yaşamak lazım.
Ellerinden öpmek istedim Necla Kaynak Hanımın. Ancak "Eğer kabul ederseniz size boynumdaki atkıyı hediye etmek isterim." diyebildim.
Reşit Kaynak'ın hanımı, Necla ablamızın göz yaşları içinde bir resim çekildik.


Bu vesile ile, Rahmetli olan tüm Adanaspor futbolcusu efsanelerimizi de anarak ve yaşayan efsaneleri de unutmadan diyorum ki;

Adanasporlu olmak ne güzel.

__________________________________ 

Kaynak: adanaturuncudur.com

Necati Katıçelik

Yazar: Editor
2016-04-14 15:45:23

 

Bal Yapan Arıların Kralı

 

Şampiyonluğa koşan Adanaspor'da birçok futbolcunun performansını yukarıya çektiği konusunda hemfikiriz. Tevfik Altındağ da bu isimlerden.


İlk geldiğinde takımın yedek oyuncusu konumundaydı ve pek şans bulamıyordu. Fakat ilk devrenin sonlarında Adanaspor'da yaşanan kaotik günler, kötü sonuçlar ve bazı oyuncuların kadro dışı kalması Tevfik'e fırsat yarattı. Tevfik de o dönemde şansını iyi kullandı ve ilk on birin değişilmez ismi oldu.


Geçen sezonun ikinci yarısında performansı epey arttı ve bu onun gollerine de yansıdı. Karşıyaka karşında iki, Gaziantep BB karşısında ise üç gol attığı maçlar hala hafızalarda. Bu sezon ise derbide sezonun kaderini etkileyen bir gol attı. Öyle ki şu anda çok ama çok yakın olduğumuz şampiyonluğun kilidini açmada bu golün payı büyük.

Sahada ise orta sahada sürekli mücadele eden bir yapısı var. Hani derler ya "Kötü oynanabilir fakat kötü mücadele edilemez" diye. İşte Tevfik mücadeleyi hiç bırakmayanlardan...

Gelecek sezon Süper Lig'de başarısının devamını diliyor ve bekliyoruz...

 

Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-04-05 15:40:46

Başlayan Kariyer

Birçok takım dönem dönem yetenekli genç oyuncular piyasaya çıkarır. Bu oyuncular ilk on birin değişmez ismi olmasalar da 'gelecek vaat eden' statüsünde değerlendirilirler. Tribünden izleyenler bu isimlerin ileride büyük takımların, hatta milli takımın vazgeçilmezi olacağını iddia ederler...

  • Her gencin kariyeri başladığı gibi parlak gitmiyor maalesef. 
  • Bazen sakatlıklar, 
  • bazen beklenen çıkışı yakalayamama, 
  • bazen işittiği bir kaç övgüden sonra 
  • "Ben oldum" havasına girmeleri, 
  • bazen de yanlış tercihleri 
  • bu genç oyuncuların potansiyellerine ulaşmasını engellediği gibi 
  • kariyerlerinin de erken yaşta bitmesine neden oluyor. 
  • Yakın zamandaki en büyük örnek Okan Salmaz... 
  • Veya daha eskilerden Gürhan Gürsoy... 
  • Kariyerlerinin başındaki yüksek beklentilere cevap vermediler 
  • ve alt liglerde kaybolup gittiler...

 

Böyle bir giriş yaptım çünkü Orduspor'un play-off'tan çıkamadığı 2014 yılında piyasaya çıkan ve çok beğenilen bir gençti Canberk Dilaver... Sonraki sezonda gittiği Manisaspor'da beklentilerin çok altında bir performans gösterdi ve sadece yarım sezonun ardından alt lige, 1461 Trabzon'a gönderildi. Yeni takımında ise sezon sonuna kadar sadece iki maça çıkabildi ve bu durum büyük beklentilerle başlayıp heba olmak üzere olan bir kariyer izlenimi oluşturdu.

  • Ancak bu sezon başı Adanaspor'a gelerek, 
  • önemli bir sıçrama yaptı ve kariyerini kurtardı Canberk
  • Şu ana kadar kariyerindeki en istikrarlı sezonu geçiriyor. 
  • Adanaspor'a gelmeden önce 
  • toplam 28 maça çıkan Canberk, 
  • sadece bu sezon 23 maça çıktı 
  • ve sakatlık veya ceza olmazsa 
  • bu sayıyı 30'a tamamlayacak.
Geçen hafta attığı gol de kariyerinin ilk golü olma özelliğini taşıyor. Öyle kritik ve güzel bir gol ki hafızalardan uzun süre çıkmayacak cinsten...

Kariyerindeki yükselişin ve böyle güzel gollerinin devamını diliyor ve bekliyoruz...

Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-03-25 18:22:08

 

Magaye

Kariyerinde Everton, Milwall gibi takımlar bulunması sebebiyle Magaye Gueye'den beklentilerimiz çok yüksekti. Ne var ki sezon başında bu beklentilere cevap veremedi. Hatta Boluspor maçında sahadan ıslıklanarak ayrıldı. Ancak o maçtan sonra bambaşka bir Magaye izledik. 

  • O maça kadar 
  • Nduka, Ergin ve Mahmut'un 
  • daha önce farklı takımlarda 
  • beraber oynamalarından kaynaklı 
  • bir uyumu vardı. 
  • Magaye ise 
  • bu üçlünün içerisine 
  • yeteri kadar girememişti. 
  • Fakat Engin Hoca geldikten sonra 
  • Mahmut'u kesmesi ile 
  • Magaye'nin de önünü açmış oldu.

Daha fazla sorumluluk alan Magaye önce 1461 Trabzon deplasmanında, daha sonra ise Gaziantep BB ve Karabükspor, Şanlıurfaspor maçlarında iyi bir futbol ortaya koyarak galibiyetlerde büyük pay sahibi oldu.

  • Bundan sonraki haftalarda 
  • savunma arkasına attığı çok sayıda 
  • kilit pasla
  • tehlikeli ataklar üretmemizi sağladı. 
  • Bununla birlikte attığı gollerle de 
  • Adanaspor'un yükselen grafiğinde 
  • emeği geçmiş oldu

Kalan sekiz maçta gollerine ve asistlerine devam etmesi dileğiyle...

Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-03-22 20:08:36

KaraPençe

Bu sezon yabancı sayısının artmasını en iyi değerlendiren takım olduk. Ronieli haricinde aldığımız bütün yabancılar şu anki başarımızda büyük pay sahibi. Bu yazının konusu ise yabancı oyuncularımızdan, savunmamızın bel kemiği Didi...

  • Daha ilk haftalarda 
  • çabukluğu, 
  • soğukkanlı yapısı 
  • ve bir stoper olmasına rağmen 
  • iyi tekniği ile dikkat çekmişti. 
  • Fakat iyi takım savunması 
  • yapamamızdan kaynaklı 
  • geride alanı iyi daraltamamamız 
  • ve dolayısıyla 
  • savunmamızın eksik kalması sebebiyle 
  • ilk başlarda bu kadar 
  • fark yaratamamıştı.
Engin Hoca'nın gelişi herkes gibi onun da performansının artmasına yardımcı oldu. Takım olarak savunma yapmaya başlamamız stoperlerimizin geride yalnız kalmasını engelledi ve gerçek Didi'yi bundan sonraki haftalarda gördük.
  • Hava toplarındaki hakimiyeti, 
  • bazen biraz riskli gibi görünse de
  • soğukkanlı 
  • ve sakin hareketleri 
  • ve rakibin önemli hücum silahlarını 
  • marke ederek 
  • onlara gol fırsatı vermemesi 
  • kendisini takımın vazgeçilmezi yapıyor.

Bir aksilik olmaz ve Süper Lig'e çıkarsak eğer orada da takımımıza büyük katkı sağlayacağına inanıyorum. 

Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-03-09 20:49:02

Çok Yönlü Katkı

Çok mücadele etmemizin ve takım oyunu oynamamızın bu sezonki başarımızın sırrı olduğunu hep söylüyoruz. Herkes kazanmak için varını yoğunu ortaya koyuyor. Ama bir isim var ki verdiği mücadelenin yanı sıra bireysel yeteneklerini takım oyunu ile birleştirerek büyük katkı sağlıyor... Nduka'dan bahsediyorum...


İlk geldiğinde bir devre boyunca forma şansı bulamamasından dolayı tam kapasite oynayamıyordu. Ancak o zaman bile terinin son damlasına kadar savaşan bir Nduka vardı. Bu sene ise yeniden formuna kavuşmasıyla beraber takımın en fark yaratan oyuncusu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Topu iyi saklıyor, top sürüyor, adam eksiltiyor, gol atıyor ve bunları yaparken bulunduğu kanadın savunmasına da yardımcı oluyor... Daha ne yapsın?

Geçen haftaki fedakârlığı da öyle hafife alınacak cinsten değildi. Kardeşini kaybetmesine rağmen takım etkilenmesin diye hiç kimseye bir şey dememesi ve sahaya çıkıp müthiş bir oyun ortaya koyması... Kolay bir şey değil. Kendisine baş sağlığı diliyoruz.

Evet, 
Umudun OrdusuNduka ve onun gibi kendini takıma adamış futbolcularla hedefe ulaşacak.

Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-03-04 14:05:37

Büyük Takım! Futbolcusu!

Futbol tarihi büyük kulüplere büyük umutlarla, astronomik rakamlarla transfer olan bir çok oyuncuya sahiptir. Kimileri efsaneleşmiş adını tüm dünyaya ezberletmiş, çocukların idolü olmuş, insanların hayallerini süslemiştir. Kimileri de kısa sürede yok olup isimlerini kaybedenler listesinin en üst sıralarına yazdırmışlardır. 

 

  • Büyük kulüpte oynamak futbolcu için bulunmaz nimettir. Her konuda en iyi imkânlara ve koşullara sahipsinizdir. Birlikte oynadığınız oyuncular da futbol hayatınız boyunca  birlikte oynadığınız en iyi oyunculardan oluşur. 
  • Tüm bunlara rağmen bireysel olarak başarısız olmak dışarıdan imkânsız gibi görünebilir ama aslında çok ama çok zordur büyük takım oyuncusu olmak.

Öncelikle büyük takım her zaman atak oynamak zorundadır. Bu taktiksel kurguya uyum sağlamak özellikle geniş alanda başarılı atak oyuncuları için büyük zorluklara sebep olur. Tam tersine bakarsak oyunu kendi yarı alanında kabul etmeye alışkın defans oyuncuları da oyunu önde oynamanın zorluklarını yaşarlar. 

  • Taktiksel zorluk en kolay aşılabilir kısmıdır. Takımın tek yıldızı olmaya alışmış oyuncular her oyuncunun yıldız olduğu yerde beklediği ilgiyi göremeyebilir. 
  • Buna alışamayan oyuncu saha içinde veya dışında daha fazla şey yapmaya çalışarak hem fiziksel hem de zihinsel olarak çöker. 

İşin bir de taraftar ve camia baskısı kısmı vardır. Geldiği takımda ne yaparsa yapsın desteklenen, alkışlanan oyuncu yaptığı hatalarda tribünden gelen homurdanmalara kulaklarını kapatamazsa tekrar tekrar aynı hataları yapması kaçınılmaz olur. Buna ek olarak yerel medyadan ana akım medyaya geçişte eleştirel olarak büyük handikap yaratır.  Çünkü bazı yazarlar ve yorumcular iyi de olsa kötü de olsa mutlaka eleştirilecek kötü bir yön bulur ya da yaratırlar. Okumamak veya izlememek mümkün olsa bile birileri olup biteni mutlaka anlatacaktır. Yani kaçabilmek mümkün değildir. 

  • Tüm bunlar yetmezmiş gibi futbolcunun her adımı takip edilir. Saha sonuçlarının özel yaşantıyı en çok etkileyen ülkelerden biri olduğumuz için ayda bir kere, izin gününde gece dışarı çıkan bir futbolcu bile eğer kötü sonuçlara aldırış etmeden çıkmaya devam ederse adı alemci olarak anılabilir. 
  • Bu durumda camiaya yakışmayan hareketler kapsamına girdiği için kısa sürede kapının önüne koyulabilir. Bu işin masum kısmı tabi ki. Diğer taraftan büyük şehirde ki talebe kayıtsız kalamayan futbolcularda fiziksel olarak çöküntüye uğrar. 
  • Buna bağlı olarak sahada yeterli performansı gösteremez. Çıktığı o görkemli sahneden tek perdelik bir oyunla veda eder seyirciye.

Büyük takımda oynamak için sadece iyi futbolcu olmak yeterli değildir. Her koşula uyum sağlamak, sürekli çalışmak, hem fiziken hem de mental olarak gelişmek gerekir. 

İyi olmak değil her zaman çok iyi olmak zorunluluktur.

Hakan Hacıbektaşoğlu 

Yazar: Editor
2016-03-01 14:55:33

 

Bir Top, Bir Iska, Bir Çocuk

Herkesten önce stada gidip bizim için ayrılan bölümde stat müdürünü beklerdik. Havalar sıcakken şort, tişört soğuyunca eşofman giyiyorduk. Avrupa maçlarına özel sarı fair play eşofmanlarımız vardı. Müdür gelip sayım yapardı kaç kişiyiz diye.  Muhakkak fazla çıkardık. Sonuçta beleş maç izlemek vardı işin ucunda. Fazla gelen arkadaşlarımız kapalı tribüne yollanırlardı ki zaten amaç oydu.

Maçtan önce futbolcuları heyecanla izleyip,  ısınmada topla yaptıkları hareketleri hafızamıza kazırdık. Herhangi bir futbolcudan yüz aldık mı yapışırdık yakasına krampon, tekmelik, forma diye. Çoğu zaman elimiz boş dönerdik ama istemekten hiç vazgeçmezdik. Öne geçtik mi yavaş, ki çok ağır küfürler işitmiştim bu sebepten; mağlupsak şimşek gibi hareket ederdik. Maçta olay çıkması için dua ederdik. Çünkü olaylar sırasında sahaya atılan bozuk paralar, akbiller hatırı sayılır miktarda oluyordu.

Maç bitiminde tekrar futbolculara (Galip tarafa tabi ki) koşardık isteklerimiz için. Maç biter o coşku dolu stat tekrar sessizliğe bürünürdü. Müdürün işleri bitene kadar beklerdik beş milyon olan harçlığımızı almak için. Parayı aldığımız gibi stadın önünde tek tük kalan köftecilere koşardık. Son kalan soğumuş köfteleri yarı fiyatına verirlerdi sağ olsunlar. 

İşte böyle bir bahar akşamı Galatasaray ile şampiyonluk maçına çıkıyordu Beşiktaş. Nereden bilebilirdim ki o muhteşem futbol şöleninin bana hayatımın en büyük pişmanlıklarından birini yaşatacağını. Kaptan Şifo'nun golüyle öne geçmişti Beşiktaş. Her şey mükemmel gidiyordu ki Halilagiç'in geri pasına ıska geçti Fevzi abi.

İşte ben, hep kapalı tribün önünde bekleyen ben o gün yeni açık önündeki kalede top topluyordum. İki hafta önce Fevzi abinin verdiği, üç çorapla giydiğim kramponlar vardı ayağımda. Yeşil dilleri olan, paramın asla yetmeyeceği Puma King kramponlar. Halilagiç pası verdiği anda hissettiğimden mi bilmiyorum ufak bir hamle yaptım sahaya koşmak için. Muhtemelen yakalayamazdım ama yanımda ki arkadaşım tuttu kolumdan. 

Bir insanın kaderini değiştirecektim kendisinin verdiği kramponlarla bir topa vurarak. Mahallede, hatta tüm ülkede Beşiktaşlılar kahraman ilan edeceklerdi beni ama gözlerimin önünde ağlara gitmişti işte top.

Yakalamam olanaksızdı belki o topu ama denememiş olmak hayatımın en büyük pişmanlıklarından. 

Deneyin içinizden gelenleri;  olmazsa en azından denedim dersiniz. Yoksa bir ömür keşke...

Hakan Hacıbektaşoğlu

Yazar: Editor
2016-02-22 15:02:26

 

  • Sessiz sedasız, 
  • kendi halinde bir Adanaspor taraftarıydı 
  • Ali Toyguş.
  • Onu maçlarda görmüşüzdür.
  • Birçok Adanasporlu gibi 
  • takımına tutkun bir isim.
  • O da hayata erken veda edenlerden biri oldu. 
  • Yine sessiz sedasız...
  • Ali Toyguş’a rahmet, 
  • yakınlarına sevenlerine 
  • baş sağlığı diliyoruz.
  • Büyük Adanaspor taraftarı da 
  • kendine yaraşır bir şekilde uğurladı 
  • Sevgili Ali Toyguş’u. 
  • Bu güzel ve anlamlı vedada
  • Emeği geçen arkadaşların 
  • eline sağlık.

Mekânın cennet olsun Ali Toyguş...

_____________________________

Yazar: Editor
2016-02-11 15:38:16

Yeteneklerine Zulmetme

1992 doğumlu Cem Özdemir, Adanaspor'da forma giyme şansını ilk kez 2010 yılında GBB ile oynanan kupa maçında elde etti.

  • Fizik ve yeteneği ile ilerisi için 
  • umut veren bir yıldız adayıydı. 
  • 2012-13 sezonunda 
  • 25 maçta forma giydi. 
  • Sonrasında bir talihsiz sakatlık ile 
  • formasından uzak kaldı.

2014-15 sezonunda 24 maçta forma giyerek geri döndü. 2015-16 sezonu ilk yarıda Eyüp hoca döneminde 7 lig 1 kupa maçında görev aldı. Engin hocanın göreve gelmesi ile düşüş başladı. 2 lig ve 1 kupa maçında görev aldı. Ne tesadüftür ki son oynadığı maçta bir GBB maçı oldu.

 

Sonrasında kadroya giremez oldu. Takım arkadaşları liderliği kovalarken o devre arasında gitmek istedi. Kulüp bulamadı ve Adanaspor'da kaldı ve alt yapı ile antrenmanlara çıktı. Dün itibarı ile A takım ile antrenmanlara başlamış.

  • Böylesine yetenekli bir futbolcunun 
  • kendisini daha da geliştirip 
  • hem kendini 
  • hem de Adanaspor'u 
  • başarıya taşımasını bekleyen taraftarlar 
  • hayal kırıklığı içerisinde.

Şimdi Cem, ya çok çalışıp formayı kapacak, ya da yeteneklerine zulmedip acımasız futbol camiasında yok olacak.

Mahir Alev

Yazar: Editor
2016-02-10 09:20:54

Adanaspor’da bu yıl hücum gücümüzü çeken ve takımın sadece golcüsü değil aynı zamanda ağabeyi, saha içerisindeki gizli lideri olan Ergin Keleş, ikinci Adanaspor serüveninde önemli işlerin altına imzasını atıyor.

 

Keleşnikof Ergin 

  • Ergin Keleş, 
  • sadece saha içerisinde takıma katkısı, 
  • attığı ve attırdığı gollerle değil 
  • aynı zamanla hırslı yapısı, 
  • sıcakkanlılığı ve samimi tavırlarıyla 
  • taraftarın gönlünde 
  • önemli bir yere sahip. 
  • İyi bir profesyonel olan 
  • ve genç futbolcularımıza 
  • ağabeylik yaparak 
  • onları saha içi ve 
  • saha dışında doğru yönlendirmeye çalışan 
  • Keleşnikof, 
  • alçak gönüllü tavırlarıyla da 
  • Adana sokaklarında 
  • her kesimin takdirini gören bir isim.

Geçtiğimiz günlerde verdiği röportajda, “Karadenizliyim ama beni ülkenin kuzeyinde değil güneyinde daha çok sevdiler. Adana’da çok mutluyum ve kendimi buraya ait hissediyorum. Taraftarın bana Keleşnikof şeklinde seslenmesini seviyorum. “ dedi.

Onunla göneniyoruz biz. 

Bu da Goran Bregoviç’ten Kalaşnikof, Ergin’e gelsin… Tıklayınız.

Vira.

Cem Kaplanoğlu

Yazar: Editor
2016-01-29 21:30:42

 

Samican

Bu sayfadan seni çok eleştirdik.

Tribünden de eleştiren oldu.

  • Temel noktamız, 
  • alt yapıdan gelen 
  • ve çok güvenilen 
  • bir futbolcunun 
  • performansına dairdi.

O vakitler tribünden bakınca bizce haklıydık.

  • Forma şansını 
  • o seviyede bulan 
  • bir futbolcunun 
  • takıma katkısı 
  • daha fazla olmalıydı.

An itibariyle…

O eleştirilerimize, şimdiki performansıyla, tribüne oynamayışınla, çabanla güzel bir yanıt verdin.

  • Güzel Yurdum Adanaspor’un formasını 
  • en çok hak eden 
  • futbolculardan 
  • biri oldun.

Sen böyle devam et, biz seni övelim, senin başarınla gönenelim.

Yazar: Editor
2016-01-29 13:03:50

 

Penaltı

Penaltı futbolun tartışmasız en heyecanlı anıdır. Futboldan anlasın anlamasın fark etmez her insan penaltı atışlarına bayılır. Maç bitsin de dizimizi izleyelim diyen kadınlar bile "Ay madem bu kadar uzadı penaltılara kalsın da heyecan görelim" diye çark eder. Penaltı izleyen için zevklidir ama atan için çok da zevkli sayılmaz bazı maçlarda. Hatta tek bir penaltı futbolcunun hayatını kâbusa çevirebilir. Mesela Roberto Baggio dünya kupası finalinde penaltı kaçırdıktan sonra mahallede kimse Baggio olmuyordu; maç yaparken ya da dokuz aylık oynarken. Ne kadar zor olabilirdi ki penaltı atmak. Hem öyle bizim gibi yedi adımlık kaleye değil tam yedi metre otuz iki santim kale yerine auta atmıştı topu.

Biz de aynı hızla Baggio'yu atmıştık auta. Sadece biz değil tabi tüm dünyada yerden yere vurulmuştu Baggio. Ben de o acımasızların arasındaydım o zaman. Sonradan öğrendim ki penaltı kolay gözükse de birçok etkenin birleşmesiyle kâbusa dönüşebilirmiş. Kaçıncı dakika olduğu, rakibin durumu, ismi, puan durumu, deplasman, iç saha, zemin, hava şartları ve daha bir çok etken atışı kolaydan zora çevirebilirmiş ama ben nereden bilebilirdim ki bunları.

  • Geçen senelerin ardından penaltı atmayı öğrendim ve her çeşit penaltı atışına da şahit oldum.
  • Tüm gücü ile vuranlar, dipleyenler, kalecinin hareketine göre köşe seçenler, ortaya vuranlar, daima aynı köşeye vuranlar ve kafasına göre takılanlar.
  • Penaltıda çoğu oyuncunun ritüeli vardır. Gerilirken hep aynı sayıda adım atmak, topu öpmek, atacağın köşeye bakmamak, hep aynı duayı etmek, konç düzeltmek, gözlerini kapatmak ve daha birçok garip totem görebilirsiniz.
  • Bunların yanında kaleye sırtını dönmek, topu ayakla dikmek ya da penaltıyı yaptıranın atması da uğursuzluk sayılır ve genellikle yapılmaz. Kaçırma ihtimaliniz atışınıza göre yükselir ya da azalır. Kaleciye bakarak atıyorsanız kaleci siz vurana kadar kımıldamazsa yüksek ihtimal kaçırırsınız ama hemen hemen her kaleci vurulmadan hareket eder.
  • Köşeniz belliyse ve değiştirmiyorsanız kaleci erken hareket ederse  kaçırırsınız. Çok sert vuruşlar garanti gözükse de aut riski taşır. Topu diplemek başlı başına sanattır. 

Enteresan bir durum da teknik kapasitesi yüksek oyuncuların penaltı kaçırma ihtimalinin daha fazla olmasıdır. Çünkü tekniği sınırlı oyuncular yapabileceği en iyi vuruşu yapmak için konsantre olup elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırken; teknik oyuncular rahattır ve yüksek özgüvenleri hatayı doğurur. Solak oyuncular penaltı atamaz klişesi bundan dolayı çıkmıştır. Çünkü solak oyuncuların neredeyse tamamı tekniği iyi oyunculardır. 

  • En stresli penaltılar finallerde atılan seri penaltı atışlarıdır. Maçtan önceki antrenmanda penaltı çalışılmış olsa dahi maçın şartları her şeyi değiştirir. Hatta bazen penaltı atmayı isteyecek oyuncu  bulamayabilirsiniz.
  • İlk penaltıcı ve son penaltıcı hayati önem taşır. Bir de bunların hepsinin ötesinde sık sık yaşanan penaltı atma kavgası vardır. Penaltı olunca topu kapıp ben atacağım durumu yani. Her takımda maçtan önce duran topları kullanacak oyuncular tek tek büyük harflerle tahtaya yazılır.

Fakat bazen maç esnasında biri çıkıp kendi kendine penaltı atmaya karar verir. Bu durum; penaltı kaçırıldığı takdirde bu hareketi yapan kişinin kendi kullansa da kullanmasa da günah keçisi olacağı durumdur doğal olarak. Kendi kaçırırsa "Bu takımın penaltıcısı var" penaltıcı kaçırırsa "Konsantrasyonu bozdu" olur. Gerçekten de penaltıdan sorumlu olan oyuncu için de sıkıntılı bir durumdur. 

Futbol tarihi penaltı kaçırarak tarihe geçmiş oyuncularla doludur. Ama içlerinden Deportivo'yu şampiyonluktan eden Djukic'in penaltısı belki de en can alıcısıdır. Ligin son maçında doksanıncı dakikada kazanılan penaltıyı kaleciye teslim etmişti Djukic hatırlarsanız. O durumda bile  alkışlarla beraber, sevgi seli içerisinde uğurlanmıştı taraftarlar ve takım arkadaşları tarafından. İşin aslı Bebeto topun başına geçmeye cesaret edememiş; bunun üzerine tüm sorumluluğu Djukic almıştı üzerine. İşte tam bu sebepten penaltı atmak yürek işidir. Belki futbolunuzla değil ama zor zamanda ortaya koyacağınız yüreğinizle tarihe geçebilirsiniz; attığınız penaltı gol olsa da olmasa da...

Hakan Hacıbektaşoğlu

Yazar: Editor
2016-01-27 17:05:00

Yazık ve Günah Üzerine Birkaç Söz

Metin Diyadin üzerine bir incelemede bulunalım. Eski adıyla Gençlerbirliği Oftaşspor ile başarılı iki sezon geçirdikten sonra siyasi destekli Süper Lig adaylarının gözdesi olmuş.

Oftaşspor'dan sonra ilk olarak 2007-2008 sezonunda Eskişehirspor'un başına geçmiş. Takip edenler hatırlayacaktır. Sergen Yalçın'ın transfer edildiği dönem... Hatta dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın bu transfer sonrası söylediği söz hala aklımızda. "Siz Süper Lig'e çıkın Ronaldinho'yu getireceğim." şeklinde bir espri yapmıştı kendince. 

  • Tabi Sergen transferi Diyadin'i başarıya götürmedi. 
  • Hatta Sergen'le yaşadığı sıkıntı 
  • 2. devrenin ortalarına doğru işine son verilmesi ile sonuçlandı. 
  • Sezonun devamında ise Boluspor'un (bir tanesi 2. dakikada olmak üzere) toplam 3 kırmızı kart gördüğü Play-off finalinde 
  • Eskişehirspor Süper Lig'e çıktı. 
  • Yani çıkacakları sezon başından belliydi de 
  • Diyadin de dâhil olmak üzere birçok figüran bu işte pay sahibi oldu.

Sonraki sezon ise küme düşen Çaykur Rizespor'un yeniden Süper Lig'e çıkması için kollar sıvandı. Hoca olarak sezon başında Metin Diyadin ile anlaştılar. Ancak ligin belki de en iyi kadrosu ile ilk yarıyı 5. sırada kapatmaları yeterli görülmedi ve Diyadin devre arasında kulüpten ayrıldı. 

  • 2011'de ise eski bakan İdris Naim Şahin'in destek olduğu Orduspor'a, 
  • ligin bitimine 4 hafta kala getirildi 
  • ve Play-Off'tan terfi ettiler. 
  • Süper Lig'e çıktıklarında ise 
  • yerli-yabancı birçok transfer yaptılar. 
  • Gosso, Stancu, Culio ve Yalçın Ayhan gibi önemli isimler de 
  • bu dönem takıma katıldı. 
  • Başlangıcı iyi yapsalar da 15 maç sonunda takımın 14. sırada olması 
  • Diyadin'in takımdan ayrılmasına sebep oldu. 

Bir yıl sonra ise sezon sonlarına doğru Kasımpaşa ile anlaştı. Ve yollarımız Ankara'daki finalde kesişti. Şampiyonun çok önceden belirlendiği bir maçtı.

  • Tıpkı 2008'deki gibi... 
  • Erken bir kırmızı kart, 
  • hakem tarafından sindirilen bir oyuncu grubu 
  • ve kusura bakmaması gereken binlerce Adanalı... 
  • Ve başta Diyadin olmak üzere 
  • bu muhteşem zaferlerinde (!) 
  • pay sahibi olduğunu düşünen figüranlar... 

Figüran dedik ya boşa demediğimizin bir kanıtı. Sonraki sezon ligin 5. haftasında Kasımpaşa Süper Lig'de 2. iken Diyadin gönderilir. Çünkü Shota Arveladze varken, Diyadin de kim oluyordu. Onun görevi Süper Lig'e çıkana kadar takıma idman yaptırmaktı ve artık gereği yoktu. 

  • Sonraki sene Gençlerbirliği'nde, 
  • yani bulunduğu lige oranla kadrosu çok da iyi olmayan bir takımla 
  • ki hiç Diyadin'in yapacağı iş değil 
  • sekiz hafta sonunda lig sonuncusu iken görevinden ayrılır. 

Sonrasında ise bildiğimiz gibi Göztepe'de görev yapmakta... Yine ligin en kaliteli ve pahalı kadrolarından birinin başında.

Tek fark, siyasi destek görmemesi ki tahminimce bu yüzden sıkıntı yaşıyor.

Hakemlerden en ufak hareketlere bile kart beklentisi ise eski günlerden bir alışkanlık olarak kalmış sanki...

Neymiş?

Eşit koşullarda mücadele etmeyi bilmiyorsan bu işi yapmayacaksın Metin Diyadin...

Halit Gürer

Yazar: Editor
2016-01-25 13:16:47

Dost kulüp Göztepe’yi ve Taraftarını tenzih ederek yazıyoruz.

Lafımız tamamen Metin Diyadin denen muktedir antrenörünedir.

Bu tarz yazıları bırakmıştık, lakin icap etti işte. Dinle paralı takımların çalıştırıcısı Metin Diyadin.

O Kasımpaşa maçını yani 27 Mayıs 2012 tarihli bizim için dramatik, senin için eğlenceli, o şikeli Kasımpaşa maçını unutmadık. Fırat Aydınus denen köfteci güzelini de unutmadık, ‘Adanalılar kusura bakmasın’ diyeni de unutmadık. Seni adamdan saymayıp protesto listesine almamıştık, ama seni de unutmamıştık, cukkası sağlam takımların hocası Metin Diyadin.

Ey çok paralı takımların ve muktedirin antrenörü Metin Diyadin.

Adanaspor’un herhangi bir futbol taktiğine, futbolcusunun herhangi bir hareketine laf edemeyecek tek adam sensin bu harita üzerinde. Elinde her takıma 5 atacak bir kadro var, önce bunun organizasyonunu yap ey çapsız Metin Diyadin.

Biz çıkarız ve o maçta nasıl istiyorsak öyle oynarız, bunun hesabını sana vermeyeceğiz Metin Diyadin.

Yazık günah ha!

Sen ne bilirsin yazık ve günahı ey her bir futbolcuya servet ödeyen takımların paçozu?

Adana’dan Ankara’ya 20 bin kişi ile gidip şikecilerin kumpasına gelen Adanaspor ve Taraftarına yazık değil miydi o zaman, günah istismarcısı Metin Diyadin. O vakitlerde niye ağzını açmadın, bir soluk bile vermedin Metin Diyadin? Sesin çıkmaz. Çünkü antrenörlük mazin o yazıklar ve günahlar üzerine kurulmuştu Diyadin.

O bet sesini maç boyunca duymak zorunda kaldık, şunu gördük ama bu vesileyle. Olağan bir faulden rakip futbolcuya kart isteyecek kadar emek ve ekmek düşmanısın; yazık ve günah olan bu…

Sana burada 10 kamyon laf ederiz de buna değmezsin. Bu kadarıyla yetin ey Diyadin Metin!

Yazar: Editor
2016-01-20 09:51:04

 

Sevgili Eyüp Hocamız,

annesi Fehime Hanım’ı

kaybetmiştir.

Eyüp Hocamıza

ve ailesine

başsağlığı diliyoruz.

Mekânı cennet olsun.

Yazar: Editor
2016-01-06 21:38:54
  • Mahmut Temür’ün 
  • aşağıdaki açıklamalarını 
  • bir söz
  • kendisini de 
  • yeni bir transfer olarak kabul ediyor 
  • ve buraya 
  • kaydediyoruz.

 

  • Takım olarak Lig’in ilk yarısını iyi bitirdik. 
  • Ancak kişisel olarak aynı şeyi söylemem 
  • doğru olmaz. 
  • Özeleştiri yaptım 
  • ve Lig’in son haftalarında 
  • performansımda düşüş olduğunu 
  • fark ettim. 
  • Ama ben burada olmaktan 
  • mutluyum 
  • ve bunun için çok çalışacağım. 
  • Buraya başarılı olmak için geldim. 
  • Bana inanan 
  • ve destek olan herkese 
  • teşekkür ederim. 
  • Camiamızı mahcup etmeyeceğim.
Mahmut Temür
Yazar: Editor
2015-12-22 16:00:13

 

Mehmet Sak için bir iki kelime edeceğiz.

Sezon başındaki performansı yüzünden onu çok eleştirmiştik.

O sıralar herkes formsuzdu, Mehmet Sak da en formsuz olanı gibi duruyordu.

Sonra o mevkiye Canberk geldi.

Mehmet Sak'ın temposu artmaya başladı.

Tam o sıralarda biz de ona karşı söylemimizi değiştirmiştik.

İleriye gitmeyi düşünen tek oyuncumuz, diye izah etmiştik yükselişini.

Şu son iki maçta Mehmet Sak zirve yaptı.

Tesadüf olamaz.

Çünkü bu klas noktanın işaretlerini haftalar önce vermişti.

Onu tebrik ediyor, yükselişini daha çok izlemek istiyoruz.

Nedir?

Futbolcumuzu olumsuz manada eleştirirken aslında en çok biz acı çekiyoruz, çaresizlik içinde.

Demek ki çare varmış.

Zümrüt-ü Anka'nın, yani bir nevi Adanaspor'un, kendi küllerinden doğması gibi futbolcularımız da kendi küllerinden doğuyor ve hepimizi gönendiriyor.

Doruklara sevdalanmanın hiçbir sakıncası yok...

Vira size... 

Yazar: Editor
2015-12-16 16:01:11

 

Muz cumhuriyetlerinde kitlelerin futbolla da oyalandığı öteden beri vurgulanır.

Portekiz'in Salazar'ının kendi ülkesini vaktiyle 3F ile yönettiğini bilmeyen yok gibidir.

3F:

Futbol

Fiesta

Fado

Doğrudur, yanlıştır, şehir efsanelerinden biridir... Herkes dilediğine inanır; ama tarihsel bir olgudur o ayrı mesele.

Şimdi geldiğimiz nokta açısından bir ruh halini özetlersek dostlar...

İnsanlar neredeyse "evet, varsın gündemimizde hep futbol olsun, yeter ki insanların canı tehlikede olmasın, hiç kimsenin burnu bile kanamasın." savunmasında.

"Varsın sabahtan akşama kadar futbol konuşalım.

Festivaller olsun bre.

Kendi Fadomuzu dinleyelim, evet...

Yeter ki... 

Şimdi Futbol konuşmak, savaş ölüm zindan konuşmaktan iyidir..."

Durum böyle. 

Doğrudur,

Çiko şu an,

en geri mevziden; toplumun dehşetengiz bir şekilde itildiği o yerden bildiriyor. 

Yazar: Editor
2015-07-13 11:36:58

Havva Ana 

Karadenizde; muktedir, milletin anasını bellemeye ahdetmiş müteahhit-ler ve devletin sureti sonra yerel asayiş görevlileri filan, "yeşil yol" diye bir nevi talan projesiyle bir yağmaya daha girişmiş ve orada meydana bir Havva Ana çıkmış... 

  • Bu masal değil dostlar, gerçek bir Havva Ana!

İş makinelerinin önüne çıkmış ve en can alıcı soruyu sormuş?

"Devlet Kim Ulan?"

Cumhurreisi mi, onun tutması başbakan mı, Zarraf Rızanız mı, milletin anasını bellemek için hazır kıta bekleyen müeahhitleriniz mi, parti valileri, ilçe örgütlerinin kaymakamları mı, vatandaşı coplamaktan sorumlu polisler mi, yandaş basın, yalaka sanatçı figürleri; yavuzlar, orhanlar, şafaklar, karikatür bozması hasanlar, niranlar, sibeller, gülbenler, mutfak maymunları mı; sporun derinleri fatihler, tancular, denizliler, rıdvanlar mı? Bunlar mı devlet?

Yoksa Havva Ana mı?

Bizim yanıtımız tabi ki HAVVA ANA ulan!

Ana Tanrıça Kibele Havva Ana!

Ne diyordu?

  • Nedir mahkeme, kafayı mı yediniz, mahkeme nedir? Mahkeme bizik!
  • Ulan devlet nedir? Halk var halk! 
  • Devlet yok, Halk!
  • Kimdir devlet yav? Devlet bizim sayemizde devlettir!
  • Vali ha! Vali, kaymakam kimdir? Ben, ben, ben! 
  • Ben halkım! 
  • Tamamı için tıklayınız.
Böyle!
O menfaat ibişleri keşke bu videoyu izleyip de gitselerdi muktedirin sofralı bahçesine, belki biraz hicap ederlerdi de ülkede nasıl bir hesaba meze edildiklerini belki birazcık idrak ederlerdi.
*
Çıkarın, avantanın, rantın, vatandaşın parasını peşkeş çekmenin-yemenin-talan etmenin, buna razı olmanın sessiz kalmanın, yağmanın peşinde olmayan halk...
İnce Memed kavminden...
Havva Ananın halkıyız! 
Yazar: Editor
2015-06-17 10:39:15

Demirel öldü.

Dörtlü neslin yaşayan son temsilcisiydi; Ecevit, Erbakan, Türkeş'le birlikte.

Üzüleni vardır, umursamayanı vardır.

Çiko da, ağlayıp gözyaşından mı olayım, diyor. Ne diyeyim, haklıdır haddizatında.

Zira Demirel'in ülkenin şu netameli son sahnesinde, evveliyata dayanan bir neden sonuç ilişkisi içinde, çok büyük bir rolü vardır.

Bu, menfi bir roldür dostlar.

Toplumsal acılar çektiren bir roldür. Son dönemlerinde durumun farkına varıp vaziyeti toparlamaya çalışması da bunun bir göstergesidir diye düşünüyorum tabi...

Bilmiyorum, Demirel vicdanı rahat mı öldü?

Ne diyeyim?

Tanrı günahlarını affetsin... 

Yazar: Editor
2015-03-25 16:34:22

Büyük Harfle ve Kesme İşaretiyle

Ahmet Hamdi Tanpınar ta Parislere gittiğinde ve biçare kaldığında der ki, bütün mesele şarabın Rakı'nın yerini tutamamasında ve balıkların ızgara yapılmamasında. 

Tanpınar için Rakı (evet, Rakı'yı büyük harfle yazıyoruz ve kesme işaretiyle ayırıyoruz, icap ettiğinde.) Adana ve dostlar demektir. Tabi ki Adana dememiş, İstanbul demiş, bunu bir kalender affa sığınarak Adana yaptım. Üstat beni anlamıştır. 

Tanpınar, Rakı içmenin 3 maddelik manifestosunu da yazmış. Şöyle bir şey:

1) Rakı en iyi içkidir.

2) Her akşam değilse de haftada iki defa içilmelidir.

3) Domates salatası, balık, kavun, beyaz peynir, biraz çiroz. Daha fazla meze zararlıdır!

Paris'teyken şöyle yazar bir mektubunda:

"Bazen diyorum kendime, her şeyi bırak, dön memlekete, milletle bir kadeh Rakı iç, anlat anlatacağın şeyleri. Bas küfürleri sonra tekrar Paris'e gel... O masa meğer bulunur şey değilmiş." 

Tanpınar, tüm romanlarında meselelerin çoğunu uzun Rakı sofralarında tartışır. Ne iyi. [Bakın, Marlon Cahit Uzungece de böyle yapar. Kim mi o? Tarihteki ilk Adanasporlu dedektif ve roman kahramanı üstelik! Yetmez mi?]

"Sakın kederini çoğaltmak için içme, kederini dağıtmak için iç." der geçer Sahnenin Dışındakiler'de.

Tabi bu aralar keder dağıtmak için sıkça Rakı masası kurmamız gerekecek anlaşılan.

Zaten bu hava da bana tam da Rakı havası gibi geliyor birkaç zamandır. İyi mi?

Kaynak: Rakı Ansiklopedisi/Handan İnci 

Yazar: Editor
2015-02-12 15:09:00

Metin Kurt’tan Arda Turan’a

Şahsen hiç hazzetmediğim, başarı veya başarısızlıklarıyla alakadar olmadığım Milli manevi gururumuz(!) Arda Turan, gazetenin birine mülakat vermiş ve cevherlerini saçmış. Evet, futbolcusuyla da yeni Türkiye budur. Keşke başka türlü olsaydı. Zaten sığ olan bir alanda Metin Kurt’tan Arda Turan’a iniş acıklı bir film sahnesinden başka nedir ki? Her şey bir film seti kıvamında canına yandığım ve herkes kaptığı rolü oynamaya çalışıyor baş aktöre ne kadar yaklaşırsam o kadar kazançlıdır, diye.

Örneğin Gezi için şöyle dillere pelesenk bir cümle kuruyor Arda Turan, burada herhangi bir ezbere müdahale etmeden:

“Çünkü ayrıştırıcı bir durumdu. Diyebileceğim tek şey, bence sadece ilk üç günkü gösteriler meşruydu. Ama sonrası her ne olursa olsun aşırıya kaçtı.”

Hep öyle değil mi dostlar. Ülkemin yeni Türkiye’sinde şu muhalifler arzsızca hep aşırıya kaçar, böyle arkadaşlara da meselenin çiklet olmuş analizi düşer: Aşırıya kaçma, ilk üç gün, meşruluk, muhalefetin ayrıştırıcılığı, ama muhalefetin ayrıştırıcılığı yanlış anlaşılmaya… Yoksa bu manada iktidar Japon yapıştırıcı gibi mübarek. Sonra cumhur reisimiz için şöyle diyor en samimi hisleriyle; örnek insan, tıpkı arkadaşlık, evlilik, her şeyden konuşma veya diplomatlık bağlamında; sonda da neden olmasın diyor, hayallerin ve çapların eciş bücüş olduğu süpperabsürt bir boylamda, belki enlemde, ne bileyim?

“Onu 8 yaşımdan beri tanıyorum. Benim bu ülke için iyi bir örnek olduğumu söylemiş ve beni tebrik etmişti. Futbolu çok seviyor, bazen maçlardan önce soyunma odasına gelip bize başarılar diliyor. Kendisiyle karşılaştığımızda her şeyden konuşuyoruz; tıpkı bir arkadaş gibi. Eğer bir gün evlenirsem onu düğünüme de çağıracağım. Eğer futbolcu olmasaydım diplomat olabilirdim. Neden başkan olmayayım?”

Sahi, neden olmasın?

Hem olmuşu var!

Yazar: Editor
2015-02-08 13:35:16

Gölgeler İndi Suya

Kim demiş Müzeyyen Senar öldü diye? Laf!

“Ben dinlediğim sürece Müzeyyen Senar ölemez, zaten Tanrıçalar hiç ölmez.” dedi Marlon Cahit Uzungece.

Efkârlı bir mutluluk hissinin lezzetini veren bir İlahe nasıl ölür ki? Bir hakikat... nasıl ölür?

Müzeyyen Senar’ı bu kadar kıymetli yapan sihir nedir, eğer sihir diye bir şey varsa? İşte o sihir Müzeyyen Senar’ın sahiliğidir. Bir parça bile sahtelik taşımayan sesi ve yorumudur. Onu dinlerken zalim bir nostalji içinde kalmazsın, aynı anda hayatın ortasındasın ve geleceğe de umutsuz bakmıyorsundur.

Rakımızı içelim ve bedbaht olalım, gibi bir ruh haline büründürmez ki Müzeyyen Senar. İçimizdeki hüznü yine hüzün olarak muhafaza eder, onu iki tek rakıyla lezzetli bir hayat dilimine yerleştirir.

Onda aşk gerçekten aşktır, mekânı olmayan şarkı sözleri değildir; bestecisi adına da sorarken, daha önceleri neredeydiniz, diye, işte o anda gerçekten soruyordur; muhtemelen Selahattin Pınar’la (ölüm: 6 Şubat 1960) birlikte hayatı boyunca sordu o soruyu.

Onu en yalnız, en umutsuz halinde dinlerken bile aslında zannettiğin kadar yalnız veya umutsuz değilsindir, çünkü Müzeyyen Senar, şarkısını söylerken sana “evlat, üzme kendi o kadar, bak ben varım yanında” diyordur. Tanıyınca, görünce, dinleyince mutlu olduğun insanlar vardır ya, Müzeyyen Senar işte o insandır.

Ben, onun için öldü demiyorum, ne ölmesi? O da Yaşar Kemal de ölmez ki. Bir slogan veya olarak düşünmeyin bunu, gerçek sanatın kendisinden bahsediyorum. Öyle… Bir kitap hacmine ulaşana kadar yazacağız onu.

Evet, sihir diye bir şey var; o da Şaman Ana Müzeyyen Senar’ın ta kendisidir.

Yazar: Editor
2015-02-05 20:21:36

Cumhurun en seçilmiş reisi şey demiş, bizi parmak sallayarak terbiye etmeye çalışmasınlar, demiş, üstelik bunu en çok parmak sallayan vatandaş ve belediye başkanı ve Kasımpaşasipor hamisi ve siyasetçi ve başbakan ve cumhurbaşkanı olan kişi söylemiş. En çok parmak sallayanın en haklı olduğu bir iklimde ve coğrafyada böyle komik-i enteresan sahneler olacaktır elbette. Tebessüm ettik tabi.

Geçen sene şöyle bir yazı yayımlamıştık zaten o parmak sallamanın metaforu üzerine, cumhur-i padişahımıza ithafen. Bir daha paylaşmakta ne zarar var azizim, madem gündemdedir bu parmak sallama lafı.

Buyrun:

Parmak Sallamanın Metaforu

O parmağı öylece ilkin öğretmenler sallardı ilkokuldan lise bitene dek, hele Kel Recep (hakikaten, Yapı Meslek Lisesi’nin Müdür Yardımcısıydı kendisi) sallanan o işaret parmağının ardından beş parmağı komple şaplatırdı yanaklara. Dayağını az yemedim.

İlkokul öğretmenin Ayfer Hanım da parmağını sallardı, ama şimdi dönüp bakınca o harekette şefkat görebiliyorum, bir dahaki sefer ödevini yap evladım, gibisinden. Hayır, Ayfer Hanım’ın dayağını yemedim, belki o yüzden şefkat hissi hâlâ duruyor bir yerlerde.

Ortaokulda, müzik öğretmeninin mandolinine eğlenerek eşlik ettiğimizde muhterem mandolini bırakıp o parmağı sallayarak gelmişti üzerimize, fasılalı on beş dakika dayak yemiştik; nasıl bir özgüvensizlikse hocadaki, yahu sen çaldın biz de eğlendik. Evet, parmak sallamanın özündeki güvensizlik: Hele sallayayım şu parmağı, korkuttum korkuttum, değilse başka bir taktik bulunur.

Kel Recep

Kel Recep’e döneceğim yine; edebiyat dersi bittiğinde, aslında bazen üzdüğüm Makbule Hoca bana parmağını sallayarak çıkardı sınıftan. Hepimiz bilirdik ki sallanan o parmak uygulamada, aslında müdür gibi olan müdür yardımcısının odasına bir daveti işaret ediyordu (cumhurbaşkanı gibi başbakan veya başbakan gibi cumhurbaşkanı veya başkan gibi başbakan ya da bilmem ne) yani Kel Recep’i.

Tüm sınıf acıyarak bakardı bana, belki beni kurtaracak bir şey de gelmezdi ellerinden, kendim edip kendim buluyordum. Ama susuyorlardı da işte sıranın kendilerine geleceğini bile bile üstelik.

Kış Sümüğü

Bir kış günü, pazartesi, bir grip hali, sümüklü burun ve sebebi malum bir şekilde yine kapısındaydım müdür muavininin. Bu kez yalnız değildim. Arkamda en az on öğrenci vardı sallanan işaret parmağının ardından gelecek tokatlara maruz kalacak. Nedir ne değildir, derken bir Osmanlı tokadını sol yanağımda parlatıverdi, galiba bu sebeptendir ki hiç hazzetmem Osmanlı lafından zira. Sonrasında efendim, burnumun ucundaki sümük, canım sümük, tokadın şiddetiyle ama ağır çekimde savruldu ve yeni döşenmiş duvar kâğıdına yapıştı. Karamba karambita! İlahiler duyar gibi oldum; hemen arkamdaki öğrenci sanırım benim için dualar mırıldanıyordu. Herkes olacakları bekliyordu işte; muhtemelen ben hastanelik olacaktım ve diğerleri de hatırı sayılır bir dayak yiyecekti.

Öyle olmadı.

Galiba her tokatta bir sümük ve perişan olan duvar kâğıdını düşündü Kel Recep. Astarı yüzünden pahalıya gelecekti böyle devam ederse. Sonrasında yine o muhterem parmağı sallayıp tehdit ettikten sonra hepimizi kovdu.

Püskürtülen Parmak

İlk öğrenci eylemim ilkokul dördüncü sınıftaydı. Okulun önündeki otel, bir şekilde alanı satın almış ve okulu, inşaatına dâhil etmişti. Biz de bahçeye toplanıp “katil otel” diye slogan atmıştık. Bir otel yetkilisi pencereden kafayı uzatıp hepimize o malum parmağı sallamıştı. Yuhalamış ve zort çekmiştik (Zort çekmek Adana’da, muhatabınla en alt seviyede muhatap olmaktır, bir nevi yok saymak). Sonra üzerimize bulaşık sularını boca etmişlerdi bizi püskürtmek için, bildiğin bir kalenin muhasarasındaki sahneler. Eh, biz de okula bakan tüm camları indirmiştik. Neymiş? Çocuğa da parmak sallamayacaksın!

Parmak sallamak kudretin bir metaforu mu acaba veya gözdağı yedek parçası mı? Gücünün yeteceğini zannettiğine çekilen hareket, yapılan zorbavari finger show.

Ustura Kemal ve O Parmak

Sene bilmem kaç; mahalle kahvesinin işletilmesi mevzusunda, arkasına Tüccar Tefeci Mahmut’u alan mahalle paçozu Tilki Selim, Ustura Kemal’e parmağını sallayarak o mekânı unutacaksın Ustura Efendi, demişti bir deli cesaretiyle. Silahına hızlı davranan kovboy seriliğiyle o parmağı daha üçüncü sallanışında yakalayan Ustura, Tilki Selim’in burnuna ikinci boğuma kadar sokuvermişti parmakcağızı. O olaydan sonra muhteremin lakabı Parmak Selim olmuştu. İyi mi?

Uzun (parmaklı) Adam

Hakikaten bunca sallamayınız o parmağı, zira sallamaktan uzayacak ve ucubeye dönecek, sonra taşımakta sorun yaşayacaksınız.

Çiko

Bu yazıda Çiko yok. Kendisi parmak cips almaya gitti. Akşam bira içecekmişiz, öyle diyor. Ha, Çiko diyordu ki; “Hayatım boyunca keyifle parmak sallayamadım, zira bana çocukken Albóndiga Dedo Çiko, derlerdi, yani Köfte Parmak Çiko; parmak sallamam da pek komik oluyordu. Korkutacağıma güldürüyordum, olan yine bana oluyordu. Karambita!”

Yazar: Editor
2015-02-02 11:53:52

Dünkü maçta iyi olan, Şanlıurfaspor taraftarına gösterilen misafirperverlikti. Tam puan.

Şimdi bir iki ayrıntıya değineceğim ve bu maç faslını kapatacağım:

Güvenç hoca Samican değişikliğinde eleştirildi. Ben de bu kadar çok kapanmayı eleştirmiştim. Haddimizi bilerek oynayalım tamam da, bu kadar da ezikleşmeyelim, hem de evimizde.

Ama daha ikinci maçında Güvenç hocayı kurtlar sofrasına atmaya vicdanım tabi ki elvermez. Ve fakat transfer konusunda daha çok ısrarcı olmasını beklerdim. Sen neden kaderine razı oluyorsun hocam, dayat, iste, görünüyor işte bu takıma en az 5 topçu daha lazım. 

Buradan başkanın transfer politikalarını eleştiriyorum, bütçe mazaretini taraftar olarak kabul etmiyorum. Adanaspor bu, çatladıkapıspor değil... İyi transfer istemek, beklemek, ummak bizim tabiatımızda var, tabi futbolcu yetiştirmek de var evet. Lakin bize şu 60 sene içinde gelen futbolcuların adını bir daha bir daha yazmak istemiyorum. Biz böyle büyüdük ve hani denir ya "Allah gördüğünde geri koymasın" diye,  işte o transferler konusunda biz gördüğümüzden geri kaldık. Böyle şeyler.

Transferde son hayal kırıklığında eleştirilecek bir şey göremedim. Hocanın açıklamasını esas kabul ederim ve her Adanasporluya inandığım ve güvendiğim gibi hocanın da açıklamarına bakıyorum ve Lualua transferinde bir veled-i zinanın menajer piçliğine kurban gittiğimizi düşünüyorum. 

Burada kendi görüşlerimi yazıyorum. Hiçbir gruba, topluluğa, derneğe, kulübe, partiye, kurum ya da kuruluşa tabi değilim. Sayfayı ve yazıları okuyup beğenenlere de beğenmeyenlere de sevgiler.

Kimi zaman hemfikir olacağız kimi zaman olmayacağız. Doğaldır. Ve yıllar boyunca eleştirdiğimiz her Adanasporlu birimin, iyi niyetimize inanarak, bize hep hoşgörüyle yaklaştığını şuracıkta açıklamalıyım. onlara hürmetler.

Kulubün, transfer ve iyi niyet anlaşmalarının istikbalinin yarattığı karamsar duygularla durumu eleştirdiğim gibi, Adanaspor'u sadece ben severim, Adanaspor "bize" aittir gibi fantastik hisleri de eleştireceğim, hele Adanaspor'un başarısızlığından garip hazlar duyanları... ve bunu saklayamayanları...

Not:

GKA'ya geçen arkadaşlara önerim, yeni maça kadar orayı doldurmaya çalışın, sokak sokak dolaşın gerekirse. Gruplar arasındaki çekişme beni ilgilendirmez, beni Adanaspor tribünlerinin cılız kalmaması ilgilendirir. Yeni bir gruba itirazım yok, itirazım küçük kalmalara olur ancak.

Önemli not:

Bir de eski köşede açılan "Asabiler" pankartının altının da dolmasını şahsen çok isterim. Haddizatında en sevdiğim grup "Asabiler"di abi.

Not:

Umarım bu notlar tribünü bölmeye çalışıyor, diye yorumlanmaz, zira tribün hiç birleşmedi ve hala üç bin parçayız. Varsın birleşmesin ama her topluluk o armanın hakkını verecek organizasyonlar yapsın... diye düşünüyorum.

Yazar: Editor
2015-01-16 11:44:55

Bakınca

Yani buradan bakınca memlekete, şöyle görünüyor.

Bir kitle var 
ve bu kitle ülkenin ekonomisini 
fena halde ele geçirmiş durumda 
ve çeşitli yolları 
mübah saymış 
bu arada ve basına 
ve tv'ye 
ve futbol şeysine 
ve meclise
vicdanın kendisine yani inanç sistemine 
yani nasıl inanacağımıza 
yani neye inanıp neye inanmayacağımıza
yasaklamanın türlüsüne, 
vergilemenin hepsine
polisiyeye ve saireye 
lafın özü yasama yürütme ve yargıya 
iyiden iyiye hakim olmuş 
ve bu hakimiyeti kaybetmemek için
her dala tutunmaya çalışıyorlar.

En çok dine.

Elbette herkesin inancı kutsaldır.

Saygıya değerdir.

Peki ne oldu Egemen Bağış'ın "Bakara Makara"sına? Partili olunca bir hassasiyet erozyonu mu yaşanıyor?

Yine örneğin bir başka iktidar milletvekil eski başbakanı için şu cümleyi kurabilecek kadar "dinî(!) olabiliyor": "Allah'ın tüm vasıflarını kendisinde toplayan bir lider var." diye...

Yoksa inançlarımızın, kutsalımıza dair hassasiyetimizin iki ayrı yüzü mü var?

Sözüm tabi ki inanca veya dine değil; sözüm dinden ve inaçtan "beslenerek" bir "şahsi" dünya saltanatı kurmaya çalışan zihniyete... 

Yazar: Editor
2015-01-12 11:59:42

Hayri Ülgen Çapsızlığının Yarattığı Can Sıkıntısı 

Şimdi yaşını başını almış ihtiyar bir sözde futbol yorumcusu Hayri Ülgen için bir şeyler yazacağım ama bu yazının ağır tonajlı olmamasına dikkat edeceğim.

Önce TV'den gördüğüm kadarıyla birkaç sıfatını tekrar edeyim zira daha önce Sayın Hayri Ülgen vakasına bir temas etmiştim. 

Cümle özürlü olduğunu yazmıştım.

Kelime dağarcığı ilkokul 3. sınıf düzeyinde.

Diksiyon hak getire.

Urfasporlu ve nesnel olamıyor, tüm Trtciler gibi onda da tribün goygoyculuğundan gelen bir Ds sempatizanlığı var ve bu şey bir karın ağrısı olarak oracıkta duruyor. 

En fenası, haddini bilmiyor ve patavatsız; o yaşa hiç yakışmıyor, dersem dilerim ben de haddimi aşmamış olurum. 

Hadi bunları geçtim ama Sayın Hayri Ülgen'in bir olay örgüsü de yok. Rap rap değil, rabada rubada konuşuyor. Bir önceki programda ne dediğini hatırlamıyor ve fena çelişiyor.

Örneğin, Antalya gelibiyetimizden sonra Bayram Başkana hitaben, bu takımı bırakıp gitmenin vebalini nasıl taşıyacaksın, gibi bir söz söylemişti. Bu anlamda gitmemesi gerektiği vurgulamıştı.

Dünkü programda ise o konuda hiçbir fikir belirtmemiş gibi konuştu. Hani gitmiştin ne oldu da bir hoca ile anlaştın, şeklinde bir lafı postaladı.

Hayır, belli bir fikri vardır ve onu dile getirir, eyvallah, ama zaten kulübü karıştıran bir sürü unsur varken bir de orataya Sayın "Hayri Ülgen Patavatsızlığı" ve tutarsızlığı çıkınca kafalar iyice ambale oluyor. Yoksa kimse benim düşündüğüm gibi düşünmek zorunda değil. Ama taraftarı bile olmadığın bir camia için böyle tutarsız laflar edersen adama bir dur derler.Topa bas Hayri Bey! 

Bir de Güvenç Kurtar'ın bu ligi tanıyor olmasından veya olmamasından size ne? Neden böyle bir tepki gösterme ihtiyacı duydunuz beyefendi? Acaba Teknik Direktör Komisyoncusu musunuz? Kulüplere pazarlayacağınız hocalar mı var listenizde nedir? Zira benzer bir saygısızlığı Kayseri TD. Cüneyt Hocaya da yaptı aynı programda.

Hem siz bu ligi ne kadar tanıyorsunuz? Örneğin Boluspor'dan dört futbolcu adı sayabilir misiniz? 

Ricamız şimdi Trtcilere.

Lütfen bizi bu beyefendinin verdiği azaptan kurtarın veya eline bir konuşma metni tutuşturun, ama okuyamama ihtimaline karşı bir kulaklıkla demesi gerekenleri sufle edin ona; çünkü anlaşılan o ki bu muhteremi programlara çıkarmak zorundasınız. Yoksa bu eziyet sizin açınızdan da çekilecek gibi değil! 

Yazar: Editor
2015-01-11 10:34:38
ADNAN AZAR'IN BİRİNCİ ÖLÜM YILDÖNÜMÜ
Bir şair olarak Adnan Azar'ı üç sözcükle anlatmak istesem 'bir caz sanatçısı' derdim. Türkçeyi bir müzik gibi kullanan, doğaçtan, aldırışsız, hesapsız ve kalbinden geldiği gibi akan bir caz. 
A. sanki bir gecemüziği gibi ve sanki hepimize bilinçli bir uzaklık bırakarak yaşadı. Yanıbaşımızda hissetmemiz bundandır.
Bir ses olarak Adnan Azar'ı duymuş olanlar, insanın konuşurken nasıl sessiz jestler ve yumuşak ses yapraklarıyla dolu olabileceğini görür ve ürperirlerdi. Şair oluşu elinde değildi. Hiçkimse söylemese de anlaşılırdı.
Bir şair olarak Adnan' ı anlatmak istesem, bütünüyle arkadaşlarına aitti derdim. Şiiri çok özgün ve bireysel renklerle dolu olmasına rağmen hep 'biz' duygusuyla yaşadı. Kuşakdaşı bütün Ankaralı şairler gibi bize içten, katıksız ve unutulmaz bir imge bıraktı. Bir 'yalansız şair' imgesi.
Bir insan, bir dost olarak A.yı anlatmak istesem tek bir sözcük bile yeterdi. 'Zarif'' bir insan derdim. Gördüğüm en ince en zarif insan. Bunca acının, yobazlığın, kanın ve vahşetin içinden bu kadar zarif bir insan olarak gelinip geçilebiliyorsa bu hayattan, inanın bu dünya umutla doludur ve umutsuz bir çabayla bir şeyleri korumaya çalışmamıza değer. 
Baskının en zor zamanlarında yapılan bir Sovyet Yazarlar Kongresinde, Pasternak ayağa kalkarak Şekspirin 30. sonesini okumaya başlamış, sonenin sonuna vardığında bütün yazarlar hep bir ağızdan okuyorlarmış şu son dizeleri.
'"O zaman ezer kalbimi derin acılar,
Bıkkınlıkla en baştan düşünürüm başıma gelenleri
Dökerim bütün hesabı önüme
Yeniden öderim, hiç ödenmemiş gibi.
Ama dostum bir an aklıma gelince yüzün,
Unuturum yitikleri, yokolur hüzün "
Adnan Azar'ın yüzü aklıma gelince hüznü değil zerafeti ve dostluğu hissediyorum.
Hakan SAVLI
Yazar: Editor
2014-12-14 13:05:07

Geçmiş Olsun Levent Hoca

Maç esnasında rahatsızlanarak, hastaneye kaldırılan Adanaspor Teknik direktörü Levent Eriş'in çekilen MR sonucunda sağ beyinciğe giden damarlarının birinde tıkanıklık tespit edildiği bildirildi.

Acıbadem Kayseri Hastanesi Başhekimi Dr. Ömer Akbeyaz, yaptığı yazılı açıklamada, Eriş'in tedavisinin sürdüğünü belirtti.

Akbeyaz'ın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:


"Kayserispor-Adanaspor maçında fenalaşan Adanaspor Teknik Direktörü Levent Eriş, ambulans ile hastanemizin acil servisine getirildi. Eriş'in ilk muayenesinde yüksek tansiyonu olduğu belirlendi. Beyin MR'ı çekilen Eriş'in sağ beyinciğe giden damarlarının birinde tıkanıklık tespit edildi. Hastanemizde tedavisi süren Levent Eriş'in sağlık durumu takip edilmektedir."

Levent Hoca’ya tekrar geçmiş olsun, bir an önce iyileşmesi tek dileğimizdir. İnsan hayatından daha kıymetli hiçbir şey yoktur. 

Yazar: Editor
2014-12-10 08:55:40

Evlad-ı Osman

Osman Özköylü pek muhterem zat-ı Osmanlısipor, Kayseri maçında takımı yenilince ortalığı birbirine katmış. Yine! Bu hep yaptığını önceki yıllardan biz zaten biliyoruz. Yenilgiye gelemeyen bu Osman, yenilgiye gelemediği için hep iktidar takımlarını çalıştırmıştır dikkat edin başka takımda esamesi okunmamaktadır, ilk yıllarda belki işe küçükten başlamıştır ama biz onu muktedirin Osman’ı olarak biliyoruz, eşeğin hep sağlam kazığa bağlayanların kavminden oluyor galiba kendisi.

Ney yapmış?

Önce top toplayıcı çocuğa sataşmış. Adı üstünde çocuk lan bu! Yok, hoca için demiyorum, direkt top toplayan çocuk için söylüyorum çocuk diye. Sen onun aklına veya hareketlerine mi bakacaksın? Bakmış ama! İyi ki çocuğa terörist filan dememiş.

Sonra hakeme çatmış? Hakem kim? Aydınus Fırat! Onun yüzünden kaybetmişmiş? Vay be, acaba o Kasımpaşa maçında bizim hoca kendisi olsaydı Fırat’a ne yapardı acaba, düşünmek istemiyorum. Ama ilk önce onu Adanaspor’un başında bir hoca olarak düşünmek istemiyorum dostlar. Bu arada Fırat A. Onun cengâver takımına 2 penaltı mı ne vermiş o maçta, o kadar yani! Osman ne bekliyor acaba, her maçı hükmen 3-0 mı? Merak etmesin, yakında o da olur. Padişahın kararıyla maçlara üç kere padişahım çok yaşa diye başlarız, mehter marşı zaten var; sonra evladıosmanlısiporun hükmen galibiyetlerin ilan ederiz, “duyduk duymaduk demeyün bu tepük müsabakasının da neticesü hükm-ü padişah ile hakikiköylü osmanun tepükçülerünün leyhnüne tecellü edüp” falan filan. Eğlenceli olurdu aslında. Zaten bize ekmek yok bu düzeneğin liglerinde! Hakikaten ya, hangi ligde hangi takım oynayacak baştan ilan edip kanun hükmünde kararnamelerle her neyse, millet de ona göre işine baksındı, kimse boş yere para harcamasındı, bizim de tadımız böyle zırt pırt kaçmasındı bre!

Sonra basın toplantısında gazetecilere çatmış. Ne gülüyorsunuz, diye, burada tiyatro mu yapıyoruz şeklinde. Yahu nereden tutarsan ortalık taze inek mayısı. Gülmeye zaten karışıyorlardı, şimdi işi teknik direktör düzeyinde müdahaleye indirdiler. İyi mi? Veya konuşurken komik duruma düşüyorsundur birader, onlar da gülmüştür. Devamı daha da cahilce. Cahil zevat! Adam tiyatroyu gülmekten ibaret bir şey zannediyor, tabi ünlü hocaları Yılmaz Erdoğan ve neoibişleri Şahan İvedikbakan işi o pespayeliğe düşürünce adamcağızın da tiyatro algısı o kadar olacak. Niye gülüyorsunuz? Yahu biz ağlıyoruz da durduğunuz yerden size öyle görünüyor. Ah ki ah, bilgeler sürgün, budalalar oradayken…

Kapanışta da tehditlere devam etmiş tabi; fena yaparım diye.

Bakın buna inanırım işte; zira yıllardır iktidar olan bu potansiyel, memleketi futboldan tiyatroya kadar kelimenin tam anlamıyla fena ettiler, fena! Darmadağın…

Bu arada özür dilemiş Osman Bey. Kimden dilediğini görmedim ama insanlıktan özür dilemediği sürece…

Not: Hatırlıyorum da, geçen sezon içinde Bayram Akgül “hata yaptım” itirafında bulunmuştu, özellikle Ekrem Al tercihinde belirtmişti bunu. Acaba diyorum muhalif grupta (daha sağlıklı bir geleceğimiz ve o hataların tekrar edilmemesi için) yahu biz de bazı noktalarda hata yaptık diyen olur mu, olursa bu sayfada paylaşsak olur mu? Değilse araya bir iki eleştiri ben sıkıştırıvereceğim, kimseyi kırmadan, incitmeden, itham etmeden, dümdüz eleştiri, tribünden göründüğü kadarıyla, zira zaten her gördüğümüz güzellikleri övdük aşağıda da duruyor, arada bir iki eleştiri fena olmaz.

Not: Bu arada aklıma bir ittifak meselesi geldi. Belki bir dahaki konumuz tarihteki önemli ittifaklar olabilir. Bence Başkanın önemli hatalarından biri de şu ittifak meselesi oldu. Büyük kurumlar kuruluşlar devletler; “dostluk veya düşmanlık yoktur ortak ve stratejik yararlar vardır” ilkesiyle hareket etmeyi tercih ederler zira.
Yazar: Editor
2014-09-13 09:36:36

Bir şiir arası...

Işık Turan Tuncer'in nefis bir şiirini paylaşalım.

___________

 Elsa

Seni ilk defa iskelede görmüştüm.

Atıvermiştin kendini suya.

İşte o gün seyrettim seni doyasıya.

Kıskanmıştım balıklardan seni.

Yanına gelmek istiyordum Elsa.

            Sen engin denizlerin yıldızı olan

            Deniz kızları kadar güzelsin

            Şimdi nerdesin Elsa, söyle nerdesin?

            Her gün seni bekliyorum sahilde,

Dönmüyorsun.

            Mavilikler içinde seni görüyorum.

            Yeşil saçlı, güzel Elsa.

            Niye bana gülmüyorsun?

            Bak yine sana sesleniyorum,

            Elsa, Elsa!

            Duymuyor musun?

Yazar: Editor
2014-08-19 10:37:04

ne güzel bir hangardı

İrfan Şahinbaş Sahnesinde amatör tiyatroların şenliği filan vardı.
Gittik vardık, odalara yerleştik.
Sonra sahne-dekor hazırlığı vs başladı.
Tabi Murat Makar kayıp. Olağan hallerdendi:)
Derken bunun ne güzel bir kaybolma olduğu anlaşıldı.
Kahkahaya yakın bir gülümsemeyle geldi, Karga, benle gel dedi.
Ne ki, dedim.
Sen gel…
Çevreyi keşfe çıkmış.
Her yan, muhtemel ki askeriyeden kalma, hangarlarla dolu.
Kocaman kocaman yapılar.
Kiminde eski dekorlar, kiminde bilmem ne.
  • Bizimki, hafif aralık pencereden raflar görmüş,
  • bu raflarda kitap olabilir diye düşünmüş.
  • Pencereyi ittirip şöyle bir bakınca içeriye
  • çığlık atmamak için kendi ağzını iki eliyle kapamış. 
Sen de abartmayı pek seversin demiştim.
Pencerenin önüne gelmiştik. Atla şuradan içeri demişti.
  • Solumda metal raflar görünüyordu,
  • raflarda dosyalar,
  • bir şeyler.
  • Ama sağ tarafa bakınca Murat’ın abartmadığını gördüm,
  • hatta az bile anlatmış meğer.
On binlerce kitap…
Üst üste yığılmış.
Küçük bir tepe…
Önce M.Makar’a sarılmıştım.
Sonra koşarak kendimi kitapların üzerine atmıştım.
Piyangodan çıkan paraları başının üzerine konfeti atar gibi
atmış kitaları havalar tutup tutup atmıştık.
  • Şu dakikaya kadar bile hayatımın en güzel anıdır.
Onlarca metre uzunluk, yaklaşık beş metre yükseklik…
Ne çok kitap vardı. Orada yok yoktu.
Kimi kitaplar meclis mühürlüydü,
belki de fazla olan kitaplardandı.
Ama çoğu eminim ki toplatılmış kitaplardı.
  • Ne yapalım,
  • hepsini kaldırmanın imkanı olsaydı keşke dedik.
  • Birkaç çanta dolusu kitap seçtik oradan,
  • onları da dönüş yolunda arkadaşlarla paylaştık.
Yıllar sonra gazetede bir haber gördüm,
İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesinin deposundaki kitaplar
kütüphanelere dağıtıldı diye.
Öyle,
ne güzel bir hangardı,
ara ara rüyalarıma girerdi.
Yazar: Editor
2014-08-16 12:06:41

Adanaspor menajeri Murat Daldık'ın babası Ferit Erdoğan Daldık

geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiştir.

Merhuma Allah'tan rahmet,

kederli ailesine, sevenlerine başsağlığı diileriz. 

Yazar: Editor
2014-04-08 08:33:14

Haşim Kılıç'ın,

bir kabile devleti anlayışına verdiği cevap kısaca şöyle olmuş,

saygı duymama özetinde:

  • Biz bunları anlayışla karşılıyoruz. 
  • Biz ifade özgürlüğünün şok edici, rahatsız edici ve bizleri huzursuz edici boyutlarını her zaman hesap ederiz. Bunları normal karşılarız. 
  • Mahkeme bir karar vermiştir ve bu kararın sonucunda da bu tür duygusal bir takım refleksler olabilir. 
  • Biz bunları anlayışla karşılıyoruz. 
  • Bu konuda çok fazla değerlendirilmesi gereken bir durum yok.
  • 90'ıncı madde temel hak ve özgürlüklerle ilgili konularda, eğer ulusal yasalarımızla uluslararası anlaşma ve sözleşmelerdeki hükümler arasında bir çatışma olursa, uluslararası anlaşma ve sözleşmelerin esas alınması gerektiğini söyler. 
  • Biz bu çerçevede, eğer böyle bir çatışma varsa evrensel hukukun ilkelerini uygulama gayreti içinde olan bir kurumuz. 
  • Dolayısıyla ben, verilen kararların hiçbir zaman milliyetinin, dininin, mezhebinin olmadığı kanaatini taşıyorum
  • Kararları böyle değerlendiremezsiniz. 
  • Bu kararlar evrensel kararlardır. 
  • Temel hak ve özgürlükler evrensel değerlerdir ve bu evrensel değerler ölçüsünde verilen kararları da bu şekilde değerlendirmenin yanlış olduğu kanaatini taşıyorum. 
  • Şüphesiz ki bu görüşleri ileri sürenler ifade özgürlüklerini kullanmışlardır
  • ben onları saygıyla karşılıyorum.
Yazar: Editor
2014-03-17 14:06:04

Ambale Olmak veya Gövdeleri Kriptolu Sermek

Yani şu deyime (konumuz şöylece ambale olmak) maruz kalan sadece biz kriptosuz sıradan vatandaşlar değiliz; deyimin birbirinden farklı bağlamlarıyla muktedirin kendisi, memleketin her bir santimi de ambale olmuş durumda. Şahsın altı çekiminde ambaleyiz bre.

Akp profesör şeysi Kuzu, Babalar ve Oğulların neoosmanlı versiyonunun son sahnesindeki ahlaki trajedi için, “Doğru olsa bile kimse inanmaz.” diyor ambale olmanın zirvelerinde; hacı muhterem inandığını inanmamanın pespayeliği üzerinden kuruyor.

“Hani diyorum ki hal böyleyken ulan ben şimdi burada neyin yazısını yazacağım Çiko?” diye sordum.

Çiko umursamadı beni, burnunun ucuyla yanıtladı:

“Yeni arkadaşınızla muhatap olunuz.” dedi.

Neyse, anlamazı oynadım, zor olmadı bu, âlem anlamazı oynarken:

“Çikocuğum, sadece bir şey soracağım.” dedim.

Israrımdan mutlu olmuştu:

“Sor.” dedi.

Dizelerden mülhem sordum:

“Ne kadar rezil olursak o kadar iyi, kıvamına nasıl geliriz?”

Çiko da benzer bir hamleyle yanıtladı:

“O dediğin oluşa geldik de gidiyoruz, şen olasın Halep şehri...” dedi, bu muhabbetten yüz bulur bir edayla, geçen gün gizlice alıp özenle sakladığım tekilayı bulup açıp tuzlu limon dilimli bir sek hazırlayıp gövdeye indirir olurken.

Atların hüzünlü gözleriyle bakarak veda ettim tekilacığıma. Biliyorum, Çiko o tekilayı götürmeyi meşrulaştırmak için kırgın ve küskün adamı oynuyordu, bildiğiniz piyes yani, onunki de montajsız üstelik, aleni, gözümün önünde, hem de bahçeden birkaç limonu bana getirterek, iyi mi!

Ben dizenin ikinci bölümündeki metafora, Halep’e takılıverdim; belki onca musibetten bir isabet çıkar; mübarek insan suretleri kendi kaba etinin derdine düşmüşken.

Zamandilimsiz adam, kurgunun ‘lanet olsun sizin aydın aymazlığınıza! deyip kapıyı çarpan eski akademisyeni Marlon Cahit Uzungece’ye sordum, yahu dedim sen içlerindeydin, var mıdır hakikaten akademik köpeklik diye bir şey?

Güldü:

“Sayarım adlarını da senin canın sıkılır.” dedi naifçe.

Sonra filtresiz Bafra sigarasından bir tane yaktı, bir tane de bana uzattı.

“Nereden buluyorsun bunu, kaldı mı ki?” diye sordum bu esnada.

“Ben gerçek değilim, bu sayede herhangi bir şeye ulaşmam bir kaleme ve birkaç satıra ve keyfiyete bakar.” dedi.

“Ama şu ‘hakikatinize’ tanık olurken dostum Marquez’i de anmadan edemeyeceğim.” diye devam etti.

“Nasıl ki?” diye sordum.

“İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayeti anlatırken, aslında o istiareli vakayı değil de onun ardındaki –halkın, yani milli iradenin suça bir şekilde ortak olan davranışların da- resmi çiziyordu. Keşke bu günleri görebilseydi Üstat, belki bir ‘Mahcup Pazartesi’ çıkardı ortaya…” dedi.

Kurgu adam, keyfekeder dedektif Marlon Cahit Uzungece gerçekliği ile memleket gerçeği nasıl da bir keyfiyet bağlamında buluşuverdi, diye düşünürken Çiko insafa gelip ama bence bir hicapla ya da belki arsızlığına bizi de dâhil etmek için birer tekila getirdi bana ve Marlon Cahit Uzungece’ye.

“E içelim o zaman.” dedim.

“Bir şeye içelim.” dedi, Çiko. “Biz Meksika’da böyle yaparız.”

‘Bre Çiko, seni bilmesem yani,’ diye içimden geçirdim; ‘içmeye bahane, sıçmaya bokhane ne gerek… Sana hava hoş…’

Tam bu sırada, radyoda Müzeyyen Senar söylemeye başladı, ‘Kapılmış Gidiyorum Bahtımın Rüzgârına’ diye…

“Hadi beyler,” dedim, “damarı tam da şu anda yakaladık, bizi ancak rakı masası keser.”

Keyiflendi Çiko:

“Üzerinde zeytinyağı gezdirilmiş, pul bireriyse usulca serpilmiş o humustan da olacak mı?” diye sordu kendine engel olamadan.

“Kebap ve kaburga da olacak.” dedim.

Meksikavi bir kahkaha attı:

“Biliyor musun Marlon Cahit Dostum, ben bu adam için gövdemi sererim, var ya, yatarım önünde.” dedi.

“Yapma,” dedim, “beni utandırma Felipe Kayetano Lopez Martinez Gonzales Çiko, kendini de dostlarının huzurunda veya gıyaben küçük düşürme.”

Anladı devirdiği çamı:

“Heyecanlandım da…” diye geçiştirdi. Konu Çiko olduğu için biz de bu patavatsızlığı yok saydık, hayaliyiz neticede.

Derken biz üçümüz, Topal’ın Meyhanesine giderken yağmurlu bir Adana akşamında, bir hayalin muhabbetinde, biliyorduk, memleketteki bu kusmuğun kokusunu ve kirini bir rakı masası bile paklayamayacaktı.

Yazar: Editor
2014-03-13 17:51:05

Birinci Sahne şöyle;

Okulun birine iki müfettiş(!) gelir. 

Evet, bu bir Çehov oyunu, öyle.

Önce bir dekor oluşturma mahiyetinde müdür muavini odası alınır.

Müdür muavini ve rehber öğretmen odadan çıkarılır.

iki müfettiş, ne diyelim adlarına;

Stepanov ve Mhaliviç olsun bunlar, muhterem insan kadrosundan.

İkinci Sahnede odaya öğrenciler çağrılır.

Niyet, Rus Çarı ve hanedanlığı hakkında bir fikir edinmektir; fikir edinmek derken insanlar bu Çar ve hendanlığı hakkında menfi ne düşünmektedir, diye bir nevi ajanlık işi yürütülmektedir.

Sorular sorulur 14-15-16 yaşlarındaki çocuklara, sorular yöneltilirken ufaklıklar muhbirliğe zorlanır bir şekilde.

Üçüncü sahnede sorular görünür, tebdili kıyafetle;

Birinci soru der ki; siyasi görüşlerinden dolayı okuldan atılan öğrenci var mı?

İkinci soru devam eder; öğretmen ve idarecileriniz siyasi konular hakkında konuşuyor mu, diye...

Üçüncü soru sert gelir; devlet büyüklerine yönelik İFTİRA, slogan vb oluyor mu öğretmenlerinizden filan?

Dördüncü soru kenardan dokunur, okulunuzdan ailenize yönelik siyasi bir çalışma var mı, der. 

Ve bunların hepsi nüfus bilgilerinin de olduğu bir tutanakla sabitlenir. Öğrencilere de imzalatılır.

İyi mi!

Tabi bu bir çarlık ülkesi olduğu için çocukların o esnadaki ruh hali, psikolojisi hiç düşünülmez. Niye düşünülsün ki? Zira çocukların kendisi düşünülmez bir hanedanlık süreminde.

Düşünülmez, kendi istikballerinden az ötesi bile...

Ama piyesin sonunda tiyatroseverlerin düşündüğü bir şey olur elbet, her piyesin bir hissesinde düşünüldüğü gibi;

Bu payandalar neye hizmet ettiklerinin farkında mı?

Körlükleri aslında bir ahlaki körlük mü?

Körlüklerin en fenası...

Oyun sahnelenmeye devam ediyor, denk gelir izlersiniz elbet.

Travmatik bir şey, hazin... 

Çocuklar hiçbir manada taciz edilmesin, çocuklar ölmesin gençler ölmesin 15 yaşında 22 yaşında veya 25 yaşında... 

Berkin, Burak ya da Ali...

Onlar maça gitsin, sinemaya gitsin; aşık olsun en büyük hüzünleri bir sevdaya dair olsun, anneler de çocuklarının bu tatlı hüzünleri için üzülsün... o kadar...

Karışmayalım onlara...

Yazar: Editor
2014-02-28 15:40:06

Olmaz Demeyin, Olmuşu Var

Komünist Köy

  • Akdeniz kıyısındaki Endülüs Bölgesi’nin Sevilla kentine bağlı Marinaleda köyündeki komünün kurulması 1980’e kadar uzanır.
  • Franco faşizmin yıkılmasından sonra yapılan ilk serbest seçimleri köyde Kolektif İşçiler Birliği- Endülüs Sol Cephesi (CUT-BAI) kazanır.

 “Tarlalarda kim çalışıyorsa, tarlalar onundur.” diyerek, kamulaştırılması için eylemler başlar.

  • Gündelikçi olarak çalışmak onlar için kölelikten başka bir şey değildir. Aldıkları ücretler geçimlerini sağlamaya yetmediği gibi, yaşanılmaz halde olan barakalarda kalmak zorundadırlar.
  • Kararlı mücadelenin sonucunda Endülüs Bölge hükümeti 1991 yılında toprakları aristokrattan alarak kamulaştırır ve Marinaleda köylülerin kurduğu kooperatife devreder.
  • O günden bugüne köyde her şey bu kooperatif üzerinden yürütülüyor.

Herkese günde 47 Euro

Marinaleda’da toplantılar için kullanılan binaya “Halkın Evi” adı verilmiş ve girişinde “Başka bir dünya mümkün” yazar.

  • Emekliler, kadınlar boş zamanlarını bu binada yapılan kültürel ve sosyal etkinliklerde geçirirler.

Özel mülkiyetin olmadığı, tarlaların kamu malı olduğu Marinaleda’da bütün kararlar halkın katıldığı toplantılarda alınır.

  • Yani yüzde 100 taban demokrasisi işliyordur. 
  • Ne kadar vergi verileceğine, elde edilen fazla gelirin nasıl harcanacağına da bu toplantılarda karar veriliyor. 
  • Köydeki tarlalarda çalışan herkese günde 6 saat çalışma karşılığında 47 Euro ödeniyor. 
  • Elde edilen gelirlerin fazlasıyla köye spor tesisleri, büyük bir park ve çok sayıda bakımlı yeşil alan yapılmış.

70 yıllığına kiralanan evler için aylık 15 Euro kira ödüyorlar.

Komşu köylerde ise kiralar ortalama 500 Euro.

  • Evin yapımı için gerekli malzemeler ve araç gereçler ve işçilik köy kooperatifinin kasasından karşılanıyor. Bir tek evi yapan kişiye inşaatta çalışması şartı var. Köydeki 350 ev bu şekilde yapılmıştır.

Kapitalizmin egemen olduğu bir ülkede yapılanlar saygıya değer.

  • Bu mucizenin sırrı ise hiç şüphesiz doğrudan taban demokrasisinde.

Halkın katılımıyla alınan kararlar yine halk tarafından uygulanıyor.

Alıntıdır... 

Yazar: Editor
2013-09-11 14:28:12

Tiago

Habere göre Tiago antrenmanda sakatlanmış. En umutlu olduğumuz futbolcu.

3 maçta biricik golümüzü atan isim.

Rakip kale hattına yaklaşma eyleminde bizi gönendirecek kramponları giyen adam.

Daha önce defalarca olduğu gibi yine antrenmanda bir futbolcumuz sakatlanıyor.

Nedir,

oynadığı 3 maçta rakibe hamle bile yapamayan Yiğidimiz takımın en iyi oyuncusunu sakatlıyor.

Tabi ki bile isteye yapılan bir şey değil bu.

Ama umuttur diye ta 3. ligden futbolcu alıp kadroya da koyup oynatırsan olacağı budur.

Nasıl bir lanettir üzerimizdeki?

Gitti Koray geldi Yiğit.

Vah bize... 

Yazar: Editor
2013-09-07 10:39:59

Olimpik

“Olimpiyatların bugüne kadar İstanbul'da gerçekleştirilmemesi şehrimizin değil Olimpiyatların eksikliğidir.”

Demiş,

Egemen Bağış…

Baş müzakereci ve AB bakanı

Veya bakamayanı.

Hani demişti ya  

Avrupa Birliği beni ilgilendirmiyor, umurumda bile değil, şeyi me takmam...

Durun,

Sonuncusunu ben ekledim. Ama konu üzerinde iki cümle daha kursaydı, dediğimi derdi.

Gündeme döneyim.

Ne demiş Egemen Bağış?

“Olimpiyatların bugüne kadar İstanbul'da gerçekleştirilmemesi şehrimizin değil Olimpiyatların eksikliğidir.”

Demiş.

Ama hakikaten,

Sayın Bakanın enerjisine ve niyetinin iyiliğine gıpta ediyorum.

Nasıl huzurlu, kendiyle barışık, biatik bir dünyası var.

Üstelik de Bakan,

Avrupa’ya bakan.

ve hatta

Müzakereci; kılavuz, önder, görüşmeci, sağdıç, mihmandar, delil, prospektüs; yani müzakereci, ama Baş Müzakereci.

Dilerim öyle olmaz ama, olimpiyatları İstanbul’a olur da vermezlerse, olimpiyat komitesine taraflarınca sokulacak lafları düşünmek bile istemiyorum. o sırada olimpiklerin yerinde olmak istemeyeceğim.

Yazar: Editor
2013-08-22 14:59:24

Lobi Kazandı, Adanaspor Kaybeder

Sanırım Adana’da etkin bir Ercan Albay lobisi var, çünkü her transfer döneminde adı mutlaka geçer Adanaspor’da. (Diğer bölge takımlarında durum nedir bilmem, gerçi MİY ve DS’yi çalıştırdığını biliyoruz, muhtemelen oralarda da bir Ercan Albay kulisi oluyordur ara ara, hele kriz dönemlerinde.) Vaktiyle Samet Aybaba’nın sürekli BJK gündemini işgal etmesi gibi.

Neyse, emeline ulaştı sonunda, kendisi için hayırlı olsun. Başarırsa sevineceğiz, başaramazsa fena eleştireceğiz. Adanaspor burası, başka takım değil. Orta yol veya empati yok! O mesafe kalmadı, o sabır bitti artık.

Adanaspor’u en son çalıştırdığında elindeki dehşet kadroyla zorla çıkmıştık süpere, karın ağrılarıyla… Ayrıca o günlerden Ercan Albay imajından aklında ne kaldı diye sorarsanız, o zamanki sağ bekimiz Candan’ı maçın daha 20 dakikasında filan oyundan alarak taraftarın önüne atmasıdır derim örneğin. Böyle…

Bir PTT 1.lig hocasın mıdır Ercan Albay? Bilmem! Adanaspor’un hocası mıdır? Asla! Zaten 15 sene boyunca bizim gündemimizde olmaması da bunu net bir göstergesidir. Hani dedik ya, Bayram Akgül Adanaspor konusunda sağlıklı karar verme yetisini kaybetmiştir diye, işte bu hoca transferi de o vakanın bir neticesidir. Sorumluluk elbette önce Başkana sonra da getirdiği hocaya aittir.

Sanırım yardımcısız gelmiş takımın başına. Yardımcılar bizim alt yapıdan. Bu iyi bir şey... Ne ki dostlar, enteresan değil mi, Adanaspor’un başına gelen bir hocanın ekibinin bile olmaması. Yoksa vardı da kulübün bu konudaki isteğine mi uydu? Böyleyse bu da enteresan! Ekibi olmayan bir PTT 1. Lig hocası… Vah! Önceki de böyleydi… Allah yardımcımız olsun…

Şimdi bakalım Ercan Albay’ın ilk açıklamasının klişe cümlelerine. Bakın bu tip cümleleri her yerde her hocada her transfer döneminde rahatlıkla bulursunuz. Samimiyetsiz, ezberlenmiş, mavi bocuk dağıtan, falan filan…

Şöyle öbekledik çoğu zaman birbirini tekrar eden cümleleri:

Bir bütün olmak… (Bu demeye gerek mi vardı? Elbette bütün olunacak. Yüzde yüz bir oran olmasa da genel olarak da bütündür zaten. Adı üstünde takım, kulüp, camia, taraftar vs…)

Başka Adanaspor yok! (Evet, Başka MİY de yok, Başka DS de yok, Başka Adıyamanspor da yok…)

Adanaspor'un başarısı (Hımm.)

Elbirliği… (ilk maddede var bu)

Ellerinden geleni yapmak… (Bir de elden gelmeyen şeyler olur ki o esnada gözlerimiz yine yeni hoca arar.)

Herkesin üzerine düşeni yapması… (Buna Başkan da dâhil mi?)

Mevcudu en iyi duruma getireceğiz. (Evet, zurnanın zırt dediği delik bu olsa gerek, mevcut kadro. Yani transfer yok, olsa bile aman aman bir şey yok, ne var, mevcut kadro var…) Ek: Son açıklamasında bunu takviye şart diye geliştirdi. Böyle bir takımla sahada olmak istemezmiş. Başkanla konuşulacakmış. Acaba umulan transfer olmazsa görevi hemencecik bırakır mı onu da kendisi bilir.

İyi hale getirmek için uğraşmak… (Bu söylemesine gerek yoktu ki… Kendinden kuşkusu mu var uğraş verme konusunda? Yoksa eski hocaya gönderme mi yapıyor? Bilmem ki.)

Böyle bir zihniyet ile Adanaspor sahaya çıkamaz. (Çıkıyor hocam, çıkıyor. Bu iş futbolcuyla ilgili, transferle ilgili. Adanaspor’u 15 yıldır bilmediğinizden böyle diyorsunuzdur.)

Bu ligde savaşmadan, koşmadan olmaz… (En son ne zaman çalıştınız bu ligde? Veya hangi ligde savaşmadan, koşmadan oluyor bu işler?)

Kısa zamanda her şey düzelecek. (Göreceğiz.)

Bizim dediğimiz olacak. ( Başkanın, futbolcunun, taraftarın değil, teknik kadronun dediği olacak, mı demek istiyorsunuz? Çok iyi bir şey bu... O zaman sadece bu cümle için bir üçlü…)

Taraftarların istediği takımı yaratmak… ( Ama ne oldu şimdi? Hani sizin dediğiniz olacaktı? Hem biz Adanaspor’uz öyle takım işlerine tribünden karışmayız. Ancak buradan işte böyle bir iki fikir belirtiriz, zaten bizi de sikleyen olmaz, öylece yuvarlanır gideriz. Ama bizim istediğimiz bir takım genel futbol standartlarının ötesinde olmaz. Çağdaş futbolun istediği bir takım, deseydiniz daha samimi olurdu. Tribüne oynamaya gerek yok!)

Taraftarımızla  bundan sonra iyi günde de kötü günde de beraber olacağız. (ve saire, ve saire…)

Onların isteğine uygun futbol oynayacağız. (Dedik. Bizim istediğimizi değil çağdaş futbolun gereğini yapın. Yoksa taraftar 10. golden sonra 11. golü filan ister. Biz takıma 5. dakikada söveni de gördük, takım 3–0 galipken protesto edeni de… Geçelim bu işleri…)

Kaybedersek birlikte, kazanırsak birlikte kazanacağız. (Ne güzel. Adile Naşit ve Münir Özkul da olsaydı bizimle keşke.)

Taraftarın geçmişte olduğu gibi 90 dakika yanımızda olması gerekiyor. (Bu nu söylemeyen bir TD olsa keşke…)

Kaybeden sadece futbol takımı değil hep beraber kazanıp ve kaybediyoruz. (Evet…)

Birlikte olmak ve toplu olarak gücümüzü sahaya yansıtmalıyız. (Alkış…)

Hadi bakalım, Karşıyaka maçını bekliyoruz o zaman… (Bir de şu var; Karşıyaka maçında ilk haftanın tam tersi, yani müthiş bir futbol olursa kafamız yine karışır ama… İki ucu boklu değnek, ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi şaşıracağım bre…)

Yazar: Editor
2013-08-22 12:48:51

Yılmaz Vural

Şimdi gündem milli takım, aslında milli takımdan çok hoca, milli hoca. 

Görüyorsunuz, her yerde bir TD sorunu var...

Evet, böyle olunca 

Hemen Fatih Terim'e gidildi, milli hocalık makamı boşalınca.

Nedir?

Geçtim memleketi dünyada hoca mı yok?

Zaten yeterince şişik, yüce, ulu, böyük, kocaman bir egoyu daha da uçurmak için mi yapıyorlar bunu?

Yok mu şu kasabada şerif olacak başka bir kovboy?

Nasıl bir acizliktir yahu? 

Ve büyük bir ayıptır memleketin diğer hocalarına. Alayınız adam değilsiniz, demek gibi bir şeydir bu. Ha, Abdullah Avcı'yı getirdik de ne oldu, diyeceklerdir. O ayrı mesele diyeceğiz biz de, kendisi genel görüşe göre, futbol kontenjanından gelmemişti oraya. Bu konuyu karıştırmayalım.

Zaten bir kulüp çalıştıran hocaya bir de milli takımı öner.

E canım, İstanbul valiliğini de verin veya Ankara. Bir de bakanlık, spor bakanlığı makul olur. Hatta orada bir şey yapılmıyor başmüzakereci olsun, hem İtalyanca da biliyor. Başbakandan sonra partinin başına geçsin bile...

Biliyoruz, ülkede işler rol kesmeyle gelişip serpiliyor genelde. Sert imajlı, Tanrı egolu, en iyi bilenci, hafif de kabadayı bir adamı oyna, kapılar sana hep açık. öyle mi? Görünen o ki öyle...

Biz de milli hocalık için

Yılmaz Vural diyoruz. Bize olmadı bari milli takıma gitsin. 

Futbol bilgisi kimseden, Fatih Terim'den hiç de az değildir muhtemelen.  

Not: Ercan Albay yazısı az sonra... 

Yazar: Editor
2013-07-11 10:38:09

Katliam Katliamdır 

Srebrenitsa katliamının sorumlusu da

ileri faşizm,

ırkçılık,

emperyalizm

ve zalimliğe biat edenlerdir,

unutma!

 

Siyaseten aynı safta durma. 

__________________________________ 

Yeryüzü Sofrası

Güzel şeyler olmuyor mu ülkemde?

Oluyor tabi!

Alın size yeryüzü sofrası!

Akıl edene, düzenleyene, katılana saygı sevgi...

Yazar: Editor
2013-06-01 10:35:01

Ağaçlar veya Memleket Baharı

Hadi, kendilerinin anlayacağı bir kaynaktan yararlanayım.

Kendileri bu satırları menfaatleri dâhilinde hatırlar ve kullanır, bizim meselemiz ise memleket meselesidir.

Şöyle deniyor:

“İsra / 37Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin.

Yahu,

Her işinizi o kibirle yaparsanız,

Burnunuzdan kıl aldırmadan,

Kimseleri umursamadan,

Hassasiyetleri iplemeden,

Nasılsa arkamızda “halk desteği” var diye,

Önünüze çıkanı yıkarak yakarak kırarak inciterek giderseniz,

Gitmeye çalışırsanız şöyle,

Öylece gider olursunuz.

“Karar verdik yapacağız, engel olmazsınız, oradaki birkaç kişi, iki ayyaş”, tarihsel algıları ve yaraları yok sayan ve bağları koparmaya çalışan köprü adları ve daha birçok eylem ve söyleminizle ancak yorarsınız; kendinizi de halkı da.

Biz bu ülkede kelimenin tam anlamıyla huzur içinde ve birlikte yaşamak istiyoruz; farklı görüşlerle farklı inanışlarla farklı duyarlıklarla farklı takımlarla farklı hayat anlayışlarıyla farklı olduğunu düşünen her bir incelikle…

İzin verin buna.

Ağaçlar betonlardan AVM’lerden iyidir, yeğdir.

İnsanlar kazanacağınız paralardan kıymetlidir.

Aç sınıfın lanetine gelmeyin.

Kibrinize yenilmeyin.

Asla o dağlara erişemeyeceksiniz.

Değilse bakın, kapınızdaki bir Memleket Baharıdır, Türkiye Baharıdır!

Duydum duymadım demeyin.

Yazar: Editor
2013-05-26 10:28:33

Bir Metaforun Karasında

Eskiler daha iyi bilir, Adana’da birine “Allahsız” dedin mi ağır bir laf etmiş olurdun.

Yani?

Vicdansız,

Hissiz,

Acımasız,

Duyarsız,

Bencil,

Arsız,

Hayâ bilmez,

Utanmaz,

Sıkılmaz

özetle bunları demiş olurdun. dolu dolu ama, “Ulan Allahsız!”

Heybeti vardı.

Hani otobüslere, minibüslere binip gidiyorlar ya yaralı bir kentte bir muktedirin tahakküm gösterisine figüran olmaya…

Hadi, birileri sizi alıp istediği her yere götürür, götürmeye kalkar.

Peki, siz nasıl gidersiniz hiç itiraz etmeden?

Böyle bile isteye,

Belki yine bir alışveriş çekine, günü kurtaracak kumanyaya, yarınların karanlığına…

Ne denirdi böyle olunca sahneler,

Eski zamanlarda Adana’da?

Yazar: Editor
2013-05-15 12:12:49

Mustafa Reşit Akçay

Bir teknik direktörün takım üzerindeki etkileri hep tartışılmıştır ama dikkat ediniz etkisiz hocaların etkisizliğidir bu tartışmanın nedeni.

Konumuz Mustafa Reşit Akçay.

Hocanın kariyeri ortada, özellikle Tavşanlı ve Trabzon serüvenleri tam bir başarı abidesi. Bu gözlemle Mustafa Hocanın Adanaspor için hem altyapı dinamizmi hem de A takım  motivasyonu ve başarısı açısından etkili olacağını düşünüyoruz. Bu sadece bir düşüncedir ve kulübün işine karışmak da haddimiz değildir. Yazarız yorumlarız ama ötesine burnumuzu sokmayız.

Mustafa Reşit Hoca ile ilgili bilgilere her yerden ulaşılabilir, biz küçük bir derleme ile bunları sizlerle paylaşacağız.

Ana fikrimiz de yeni sezonda Mustafa Reşit Hocanın Adanaspor’da çok faydalı olacağına dair bir cümle olur.

Mustafa Hoca’ya ilişkin analizler:
 
"1984 yılından beri Mustafa Akçay'ı tanıyorum. Kendisi İdmangücü'nde teknik direktörlük yapıyordu. Alıştığımız teknik adamlardan farklı bir tarzı vardı. Sadece futbol ile değil futbolcuların futbol dışı yaşamlarıyla da yakından ilgiliydi.

Oyuncuların ailesi ile görüşür, onların iyi taraflarını ve yetersiz taraflarını ailelerine söyler sürekli olarak oyuncuları geliştirmek için yoğun mesai verirdi.

Zaman zaman oyunculara kitap okuttuğunu, tiyatroya ve sinemaya götürdüğünü onlara sadece futbol anlamında değil hayat tarzı anlamında da bir şeyler kazandırmaya çalışırdı." 

Tavşanlı taraftarının Filozof Mustafa lakabını taktığı teknik adam.

Mustafa Reşir Akçay: Altyapılarımızla çok sağlıklı, marjinal ve ihtilal düzeyinde eylemler yaparak her şeyi yeniden başlatabiliriz. Tanrı’nın bize genetik kodlamayla vermiş olduğu yetenekleri; duygusal zeka, inisiyatif alma kabiliyeti ve analitik düşünceyle birleştirebilirsek o zaman Türk futbolu olarak zirveden inmeyiz. ben buna inanıyorum, potansiyelimize güveniyorum ve her zaman cebimin bir köşesinde bu düşünceyi taşıyorum.

"Ele gelmiyorsa sevdiğimiz elimizdekini sevmeliyiz"

  • Yıl 1994… Trabzonspor altyapısında çalışan genç bir antrenör dönemin Ajax Teknik Direktörü Luis Van Gaal’e ulaşır ,
  • ve yanında staj yapmak istediğini bildirir. 
  • Hollandalı çalıştırıcıdan gelen cevap olumludur. 
  • O dönem Trabzon altyapısında görev yapan genç taktisyen, 
  • Trabzonspor altyapı koordinatörü Özkan Sümer’e durumu anlatıp Van Gaal’in yanına gitmek için izin ister.

Ancak Özkan Hoca, “Gidersen bir daha kulübe geri dönemezsin.” diyerek konuyu kapatır. Lakin gemiler yakılmıştır ve Mustafa Reşit Akçay ideallerinin peşinden gitmeyi seçmiştir. İşte o günlerde arabasını satıp Hollanda’ya giden ve Van Gaal’den eğitim alır Akçay.

Soru: Takım içindeki birlik beraberlik ve uyumu anlatabilir misiniz çok kısa sürede böyle başarılı olma yollarını? 
 
Mustafa Reşit Akçay: 

  • Uyum fedakarlık gerektirir. 
  • Birlik olmakta ise hiç kimse mükemmel değildir. 
  • Hepimizin bir diğer ekip bireyine ihtiyacımızın olduğu gerçeği ile yüzleşerek oluşturduğumuz bir enerjinin sonucudur. 
  • Tanrı’nın bile kibirsizce ”BİZ” dediği yerde biz kim oluyoruz da “BEN ”’i kullanıyoruz. 
  • İşte sihirli çıkış noktamız. 
Şayet ölmek için hazırsanız, kahraman olmak ve başarılı olmak ardından gelecektir.

Soru: Etrafınız kitaplarla dolu…

Mustafa Reşit Akçay: 

  • Çok kitap okurum. 
  • Özellikle Mevlana… Ayrıca dünya klasikleriyle ilgileniyorum. 
  • Montaigne okuyorum. 
  • Sonra özellikle dünya tarihinde aykırı adamların hayatlarını okuyorum. 
  • Spartacus gibi, Hz. İsa gibi, Gandhi gibi… 
  • Gandhi beni pasif direnişçi yapan bir adamdır. 
  • Bu tarz insanlar benim toplumsal davranış modelimi etkilemiştir.

Takımı Oynatıyor 
Kanatlardan hızlı çıkan, doğru koşularla rasyonel savunma pozisyonları alan, orta alanı hızlı geçen, topu da koşturan, kendi de topla koşabilen, adanmış, motive, hırslı bir futbol takımı oluşturmuş Akçay Hoca.

Ajax Yılları

  • Mustafa Hoca 1996'da Ajax alt yapısında da antrenörlük eğitimi görmüş, 
  • antrenman bilgisi üzerine takipte bulunmuş. 
  • Hatta Akçay'ın Ajax üzerine kitabı dahi var. 
  • Futbolun filozofu olarak görülen "Filozof Mustafa" 
  • Türk futboluna hizmete devam ediyor.

Soru:  Futbol mantığınız nedir? Gördüğümüz kadarıyla; Akçay’ın takımları, defansı sağlam tutan, önce durduran, sonra vuran bir yapıya sahip. Pas yapmak, göze hitap etmek yerine, sonuca gitmeyi planlayan bir düşünce dikkati çekiyor. Nedeni nedir?  
 
Mustafa Akçay: 

  • Birincisi; bunu belirleyen faktör, elinizdeki malzemedir. 
  • İkinci konu; bir teknik adam olarak, bir futbol felsefeniz vardır ve siz bu felsefeye uygun ortamın yaratılmasını sağlarsınız. 
  • Bazen buna, oyuncuların bir kısmı uymayabilir. Bu sefer uyan oyuncuların organizasyonunu sağlarsınız ya da oyuncular içinde uyum sağlayabilecekler varsa; bunu mümkün olduğunca olumlu ve pozitif kullanarak bu anlayışınızı sahaya yansıtırsınız. 
  • Benim için futbolda her şeyden önemlisi savunmadır. Savunmayı aşırı derecede önemserim. Ve bunu, takım savunması olarak algılarım. 
  • Yani “stoperler savunma yapmalıdır, sağ bek savunma yapmalıdır, sol bek savunma yapmalıdır, ön libero savunma yapmalıdır” diye bir sınır getirmem. Takımın bütününün savunma yapmasını isteyen birisiyim. Buna inanan birisiyim. 
  • Bu bir bakıştır. 
  • “Benimkisi doğrudur, ofansif bakanınki yanlıştır” diyemem. 
  • Sonuçta, bu bir stildir.

Bunu yaparken; takım savunmasını önemseyerek, bu takım savunması içerisinde çabuk; bakın bu benim için çok önemli; çabuk, hızlı ve etkili ofansif eylemleri de bunun içerisine sokmaya çalışırım.

Bunu da nasıl gerçekleştirmek isterim? Şöyle: Özellikle hızlı, kuvvetli ve çabuk oyuncuların ve önde oynayan oyuncuların seçimini yaparak, bu anlayışımı da hayata geçirmeye çalışırım.

Derleyen: Şehmus Seferbeyoğlu 

____________________ 

Editörün Notu:

Tüm eleştirilerimize, olumsuz durumlarına ve özellikle transfer politikasının yanlışlığına rağmen bu sezon da desteğimiz Kaplanpenche olarak Bayram Başkandan yanadır.

.

Taraftar olarak kırgınlığımız elbette vardır ve Sitemimizi ise her zaman bakidir! 

Yazar: Editor
2013-05-13 19:58:40

Maliyet Hesabının Böylesi

Reyhanlı’da hayatını kaybeden vatandaşlarımızın o dehşetengiz ölümlerini Sayın Cengiz Çandar bir maliyet hesabı olarak görmüş.

Şöyle demiş özetle:

“…Reyhanlı’daki patlamaları ve şimdiye dek herhangi bir benzeri olayda görülmemiş yükseklikteki can kaybını, Ortadoğu politikasında ‘etkili bir aktör’ olmanın ‘kaçınılmaz maliyetlerinden biri’ olarak görmek gerekiyor.”

Vay anam!

Nasıl bir algıdır bu,

ne cins bir bilinçtir,

hangi türden bir insaniyettir,

neyin gazeteciğidir,

kimin sesidir,

niye böyle bir analize ihtiyaç duyulmuştur,

insan neden bu kadar zalim ve duyarsızdır,

durduğunuz yer neresi, varacağınız yer nicedir?

Bir dramatik durumdan nasıl olur da bu kadar alçakça bir vazife çıkarılır?

Cengiz, şöyle bir yazı yaz da durumumuzu kurtarmaya çalış sen de, diyecek herhangi bir insan olamaz diye düşünüyorum veya öyle düşünmek istiyorum, tam şu anda hayali suçlamalara gerek yok,

ama ortada bok gibi duran bir yazı ve rezil bir analiz var.

Yahu insan aklı namussuzun tekidir, her şeyi düşünür der Melih Cevdet, fakat her şeyi de söylemez ki.

Varsın içinizde kalsın o pisliğiniz, öylece kokuşun,

bulaştırmayın, karıştırmayın.

Uluslararası ilişkilere ve entrikalara ve caniliklere ve yağmacılıklara ve bilmem neye dair çok şey biliyor olabilirsiniz.

Ama bakınız,

onca bilgi sizi hissiz vicdansız ahlaksız bir insan olmaktan öteye geçiremiyor.

O entelektüel(!) birikiminizle, analizlerinizle bizi ayıran sanal hattın ötesinde durunuz; biz bu tarafta insanca, maliyet hesabı yapmadan, hayatın kutsallığına inanarak yaşamak istiyoruz. Bilinçleri böyle bulandırmayın.

Ömrümüzü kirletmeyin…

Yazar: Editor
2013-05-06 14:25:40

Ölülerimiz

Bir buğday tanesi midir

aynı titreyişler

toprağa düşmez kıpırdayan

o şarkı… bir buğday tanesi mi?

 

Ölülerimiz…

Sesleri dünyamız kadar bilge.

Birazdan kalkacaklarmış gibi

uzanıp bir sipere,

koyulaşan…

Ölülerimiz…

Bakışları

uçmaya hazırlanan bir kartal kadar çevik,

vurgunum

gizleyemem.

 

Sen bağrımı amansızca zorlayan siyahlık

unutma

öldürmekten daha kuvvetlidir ölebilmek

 

Nihat Behram

Darağacında Üç Fidan’dan

Yazar: Editor
2013-04-28 11:14:11

Şöyle bir hikâye paylaşsam bu gün:

Neyzen Tevfik

Ney ile Mey Neyzen Tevfik diye tanınan Neyzen Kolaylı’nın (1878-1953) her şeyidir. Babası öğretmendir Neyzen’in, fakat o okumaya hiç ilgi duymaz.

  • İstibdat döneminde 
  • Mısır’a kaçar sene 1903, 
  • 1908 Meşrutiyetiyle döner yurda. 
  • 75 yaşın 60 yılı ney çalmakla ve içmekle geçer. 
  • Tabi bu, 
  • hayatı meyhane hastane tımarhane üçgenine de hapseder. 
  • Özellikle son yılları…

Mevlevi şeyhi Remzi Dede, Mevlana ve Neyzen arasında bağ kurar; birine veli diğerine deli diyenler deli ile veli arasındaki büyük tasavvufi bağı göremeyenlerdir, der.

Bilindiği gibi hicvin büyük ustalarındandır Neyzen.

Hele öyle bir beyiti vardır ki,

bırakın yaşadığı üç dönemin yönetimini,

bugünü bile tasvir eder onunla, buyrun okuyun:

Türkü yine o türkü, sazlarda el değişti

Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti

 

İyi mi!

Yazar: Editor
2013-04-14 10:53:37

Mustafa Denizli

RizeAkpspor Manisaspor maçında evsahibi takımın attığı gol ofsayt diye sayılmayınca, taraftarı sahaya nesneler filan atmışlar.

Tatktikçi hocaları Mustafa Denizli de Allah belanızı versin demiş, şöyle bir.

Zannederim ki o sırada Taktikçinin el kol hareketini taraftarı tezahurata çağıran bir takım jestler dizisi olarak algılamış mübarek şehrin mübarek taraftarı, Mustafa Denizli Beyefendiye "hocam bizi şampiyon yap" diye tempo yapmuş falan.

Taktikçilerin Mustafa'sı da o an iletişim sorunu yaşadığı taraftara güzel bir siktir çekmiş.  

Ne diyelim;

Gülsek hoş ağlasak hoş...

Güldürürken düşündüren sahnelerden.

Lig, hükümet takımlarıyla dolu olunca bazen işler karışıyor böyle, taktikler fayda etmiyor ve taraftarın da haklı olarak, muktedirden ötürü iyice yükselen baklentisi böyle küçük sektelere tahammül edemiyor.

Adamlar neredeyse 5 sezondur üstelik iktidarın kucağında üstelik deli taransferle şampiyon olamıyorlar. Eh, şampiyon olamayınca Stres oluyorlar tabi.

Olmayınca olmuyor ama üzülmesinler, hocalarını da germesinler ağzını bozdurmasınlar Lord'un, şampiyonluk ceptedir, böyle tökezlemelere itibar etmesinler.  

Peki, Sayın Lord Denizli ne bekliyordu da lanet okudu sonra ağzını bozdu?

Yahu sahne bu, reji bu, oyun bu, aktörler bu...

Evet, oradan şampiyonluk çıkar, siz de panikleyip kalbinize zarar vermeyiniz Bayım...

Yazar: Editor
2013-04-09 20:40:24

Ben

Seveni de çok sevmeyeni de,

ama

uzaktan uzaktan, bir Fatih Terim biyografisi özetlemezsem şuracığa, kahrımdan giderim bre.

Yazıyorum işte:

Bennn, ben, benbenbenbenbenbenben, ben ulan, beeeeeen, benn, bbbeeen, b e n n n n,  Bennn, ben, benbenbenbenbenbenben, ben ulan, beeeeeen, benn, bbbeeen, b e n n n n,  Bennn, ben, benbenbenbenbenbenben, ben ulan, beeeeeen, benn, bbbeeen, b e n n n n, Bennn, ben, benbenbenbenbenbenben, ben ulan, beeeeeen, benn, bbbeeen, b e n n n n, Bennn, ben, benbenbenbenbenbenben, ben ulan, beeeeeen, benn, bbbeeen, b e n n n n, Bennn, ben, benbenbenbenbenbenben, ben ulan, beeeeeen, benn, bbbeeen, b e n n n n, Bennn, ben, benbenbenbenbenbenben, ben ulan, beeeeeen, benn, bbbeeen, b e n n n n,  Bennn, ben, benbenbenbenbenbenben, ben ulan, beeeeeen, benn, bbbeeen, b e n n n n,  Bennn, ben, benbenbenbenbenbenben, ben ulan, beeeeeen, benn, bbbeeen, b e n n n n, Bennn, ben, benbenbenbenbenbenben, ben ulan, beeeeeen, benn, bbbeeen, b e n n n n, Bennn, ben, benbenbenbenbenbenben, ben ulan, beeeeeen, benn, bbbeeen, b e n n n n, Bennn, ben, benbenbenbenbenbenben, ben ulan, beeeeeen, benn, bbbeeen, b e n n n n...

Devam edebilirdi ama bitti... 

Yazar: Editor
2013-04-05 07:24:13

Erdoğan’ın Yılmaz Hali

Hani hep kullanırız ya “sistem, kendi insanını yetiştirir” sözünü. Bu “insan” lafı içinde sanatçı tayfası da vardır tabi, gazeteci TVci yazar çizer zımbırtıcı…

  • O Yılmaz Erdoğan da bu sözün en tipik örneklerindendir. Lümpen kelimesini burada anahtar kavram olarak kullanıyor durumu özetliyorum.
  • Bir demet tiyatro ile piyasaya hakikaten pek güzel bir şekilde çıkmış ve çıkış o çıkış;
  • özellikle son yıllarda yerini, yatmayan hacısıyla da sağlamlaştırmıştır.

Yaptığı “iyi işler” tartışılır. Şahsen Vizontele serisinden pek haz almadım. Birincisinde filmi güzelleştiren Cem Yılmaz’dı diye düşündüm hep. Bir de Altan Erkekli o filme piyasa yaptı ve evet maddi işlerini halletmiştir süreçte, fakat sanatı adına yerlerde sürünür olmuştur. Böyle olumsuz bir şey de var bir tiyatrocunun sanatına dair, ama buna neyse.

  • Şimdilerde hocalığını yaptığı
  • çok güzel hareketler dizi skeçleri filan var(dı) ki,
  • orada tiyatronun ırzına geçilmiştir.
  • İnsanlar o tür programlar yüzünden tiyatroyu yanlış anlayıp şebeklikler gösterisi zanneder olmuştur.
  • Gerçek bir tiyatro eseri karşısında da afallamışlardır elbette neticede.

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Bir Zamanlar Anadolu’da çok güzel bir oyunculuk sergilemişse de Yılmaz Erdoğan, şahsen bunu filmin yönetmenine bağlıyorum. Değilse kendi başına bu işi kotaramazdı, derim.

  • Kelebeğin Rüyası filmi epeyce övgü aldı.
  • İzlemedim,
  • şimdilik bir yorum yapamayacağım,
  • fakat filmin geçtiği dönem itibariyle,
  • Akp’nin özellikle Başbakanın o dönemlere ilişkin kimi sataşmalarına
  • çanak tutacak bir iki sekansı filme “ustaca” yerleştirmiş olabilir,
  • diye not düşerim.

Yılmaz Erdoğan, deyince aklıma içi boş bir sanatçılık gelir, hele siyaseten…

  • Şimdi de Akil, ama bence Makul Adam listesinde Erdoğan’ın Yılmaz hali…
  • Helal olsun!
  • Ülkenin, böyle “zeki” sanatçıların aklına da ihtiyacı var.
  • Beni de zaten ancak öyle adamlar ikna ederdi.

Hay bin müsamere bre!

Not: Barıştan yanayım tabi ki; ama bir hükümet gösterisinden, süreçten hükümetin siyasi bir istikbal çıkarmaya çalışmasından, şu akil payandalardan yana değilim.

Ve barışın içinde bir sınıf mücadelesi olmadan gerçekleşemeyeceğinin ayrıca efkârındayım.

Yazar: Editor
2013-04-02 19:09:32

Akil Kadın Procesi

Bir barış sürecidir,

herkesin bir umudu, beklentisi, fikri veya belli bir oranda korkusu var, çeşit çeşit. Ne olacak, nasıl olacak, iyi şeyler olsa bari, şeklinde.

Bu arada, derken akil adamlar “procesi”…

Konum bu, akil adamlar. Adamlar dendiyse, o kelimeye takılmayın, kadın da olabilir.

Faydası olur mutlaka.

Ama Ahmet Hakan köşesinde şöyle yorumluyor sahneyi: “yandaş adamlar”

Kaygısı mantıksız değil ki.

Şöyle:

Bir rivayete göre o akil listede Hülya Avşar da varmış.

Ben de zaten bu yüzden “proce” dedim, meseleye.

Hani, 75 milyonluk ülkeden böyle bir süreçte öyle bir akil isim çıkıyorsa vallah ki işimiz fena, sonumuz figan, halimiz harap.

Bir süreç böyle sulandırılır,

böyle fukaralaştırılır,

böyle kaybeder inandırıcılığını…

 

Hülya Avşar ha!

Yetmez, Acun’u da isteriz. 

Yazar: Editor
2013-03-29 07:12:16

Bir T. Direktörün /M.Denizli'nin/ Aşırı Acıklı Hikâyesi

Konu Mustafa Denizli’dir dostlar.

Malum, büyük hoca…

Kinayeli bir laf ettim evet. Ama anlamam onun büyük hocalığından, taktikçiliğinden, dehasından falan.

Ben şimdi neye bakarım biliyor musunuz?

Şu zamanda Rizespor’un antrenörü olmasına bakarım.

Para için mi gitti? Olabilir, herkesin her durumda paraya ihtiyacı vardır, kimilerinin paraya daha çok ihtiyacı vardır.

Kariyer için mi gitti? Hadi canım!

İdealler için mi? Olabilir ama o ideal kendi idealleri değildi muhtemelen. O ideal macerası Vestel Manisa ile başladı ve bitti.

Niye gitti yahu Mustafa Denizli Rizespor’a, hem de durup dururken?

İşaret edildi de gitti, diyor işin daha çok bilenleri. Rizespor’un başına geçilecek! O kadar!

M. Denizli hakikaten büyük taktikçi, emre itaatsizliğin ne anlama gelebileceğinin güçlü taktiğini yapmış ve Rizespor’u elbirliğiyle “şampiyon” yapmaya soyunmuştur.

Bu da komplo teorisi canına yandığımın!

Sevgili Levent Eriş Hoca! Şu satırları içtenlikle yazıyorum.

Eleştirdiğimiz oldu evet. Belki arada kalbini kırdık istemeden. Ancak şu noktada hakkını teslim etmek gerekir. Adanaspor’un başında olman muhtemel bir gücün emriyle olmamıştır. Deli paralar aldığını da düşünmüyorum. Elinde bana göre mütevazı bir kadro var. Ha, o kadronun oluşma sürecini tartışmıyorum. Ama yanında bir Rizespor kadrosu yok, aşikâr bu!

Lafın özü;

Mustafa Denizli bu ligde sizden büyük hoca değil, Mustafa Denizli bir taktik ustası ise sizden daha fazla değil, deha hiç değil! Siz Adanaspor’un başında isteyerek, gönül rahatlığıyla hocalık yapıyorsunuz, Mustafa Denizli ise sanırım belli bir mecburiyetten.

Şu maçta korkunç bir fark var kadro gücü ve derinliği açısından.

Sayın Levent Eriş Hocam,

Bu maçı kendiniz için de oynayın. Yokluk içinde, dar bir kadroda bile ne güzel taktikler geliştirip başarılı olduğunuzu gördük biliyoruz. Hadi, bizi Rizespor’a, emeğin takımını hükümetin takımına ve en önemlisi, bunu haddim olamadan yazacağım ama yazacağım kendinizi de bu manada o Mustafa Denizli’ye ezdirmeyin.

Her şey şampiyonluk değildir ve o şampiyonluğa giden her yol da mubah değildir.

Biz o haysiyet savaşını zaten kazandık,

ama şu maçta gönendirin bizi, sahadan da başı dik çıkalım, yenilsek de “canınız sağolsun’u şimdiden diyelim,

ama hadi,

şunlara yenilmeyelim.

Yazar: Editor
2013-03-27 07:05:37

Hasan Cemal Vakası

Şimdi gündemde bir mağdurdur Hasan Cemal.

İmralı görüşmeleri tutanakları,

Bunların sızması,

Milliyet gazetesinin bunları yayımlaması,

Hükümet tarafından, özellikle Başbakan ile koparılan küçük bir kıyamet,

Batan gazetecilik,

İleri Derecede Demokratik bir ince ayar,

Derken

Hasan Cemal’in hüsn-ü cemalinin düşüvermesi…

İşsiz kalıvermiş.

Bunların işsiz kalması vatandaşın işsiz kalması gibi bir şey değildir, varsın işsiz kalsın böyle her devrin bülbülleri.

Vaktiyle yani sosyalizmin revaçta olduğu zamanlarda Devrim dergisinin editörüdür kendisi.

Ordu darbesi destekleyicisi kimliği de unutulmuş değildir. Tabi bu da ordunun siyaseten de güçlü olduğu dönemlere denk gelir.

Her devride ve o devrin atmosferine göre nerede duracağını hep iyi bilmiş bir hacıyatmaz olduğunu söylemek ayrıca bir sırrı ifşa etmek değildir.

Bir dönem Cumhuriyet gazetesinde genel yayın yönetmenliği daha sonra bambaşka bir fikriyata hizmet eden Sabah gazetesinde boy göstermesi onun alamet-i farikasını pek ala verebilir.

Ne çok kimlikli adam. Bir fikrin evrilmesi eleştirilecek bir şey değildir. Bu, “hizmetkar” bir evrilme olmadığı sürece ama.

Baktığımız zaman Hasan Cemal, her zaman tuzu kurunun teki olmuş, her zaman mutedil dalgalı sularda gezinmiş, her zaman egemenin avlusunda eğlenmiş, her zaman “en doğrusunu” yapmıştır.

Payanda olmayı içine sindirerek becerebilmiş profesyonel simaların duayeni desek abartılı bir sıfat öbeği kurmuş olmayız onun için.

Evet, 12 Eylül 1980 öncesi güçlü sosyalist hareketin etrafında, derken darbe sonrasında Özalcı, güzel bir liberal, sırasıyla Çillerci, Mesutçu ben sırayı unuttum. Ve son 10 yılda iyi bir AKP destekçisi…

Bu konuda ben Başbakan’ı haklı buluyorum,

yerin dibine batsın böyle gazetecilik.

Gazete patronları böyle adamları hangi mideyle çalıştırır anlaşılır şey değil.

Ama bu benim tarafımdan anlaşılır değil, iktidarlar tarafından anlaşılır olmalıydı.

Yine de Başbakan, doğru bir laf etmiştir, Hasan Cemal’e çok ama çok geç kalmış bir ayar vermiştir.

Ha, ona nankörlük etmiştir. Ama bu kadarı da olsun canım, Hasan Cemal de on yıllardır neye hizmet ettiğini-edeceğini artık bilseymiş canım.

Acımıyorum, üzülmüyorum, bu mevzunun bağımsız bir gazeteciliğe darbe olduğunu da düşünmüyorum, amir ile memur arasında bir meseledir,

bu yazdıklarımda öte ilgilenmiyorum.

Yazar: Editor
2013-03-25 14:05:19

       Geçmiş Olsun

  • Adanaspor tribünlerinin 
  • emektar isimlerinden
  • arşiv araştırmalarının gizli kahramanı 
  • Faruk Acar Abimize 
  • geçmiş olsun diyoruz.
  • Bir rahatsızlık sonucu 
  • gereken operasyonu geçirmiş 
  • ve evinde dinlenen Faruk Abiyi 
  • bir an önce tribünlerde, yerinde görmek istiyoruz.
  • Mutluluğu,
  • bizde de olduğu gibi gibi, 
  • Adanaspor’dan ayrıca bulan Faruk Acar’ın 
  • şu sonuçlarla daha çok üzülmemesini de diliyoruz.

 

Yazar: Editor
2013-03-08 07:09:22

        S   e   v   d   i   ğ   i   m   i   z   -   A   n   n   e   m   i   z

Kadınların

Hep zulme uğradığı bir erkek düzeninde

Özellikle

“emekçi kadınlar” vurgusu yapmadan

Yani buna ihtiyaç duymadan

Hep bir emek içinde olduklarını bilerek

Evlerde tarlalarda fabrikalarda ofislerde dairelerde

Okullarda

Törede

Cinayette

Hindistan Afganistan İran Türkiye Sudan

Almanya’da İsveç’te Fransa’da yine de öteki olarak yaşarken

Erkek egemenin ticari nesnesinde de ah,

Sonra sevdiğimiz

Annemiz

Bir sekiz mart vesilesiyle değil,

Hep bir saygıyla…

K  a  d  ı  n  l  a  r

Yazar: Editor
2013-03-02 11:23:46

Ali Utku

http://i.milliyet.com.tr/YeniAnaResim/2013/02/28/minik-ali-yasam-savasini-kaybetti-3077587.Jpeg

 

Her ölüm erkendir,

Ama böyle ölümler…

Demirspor taraftarı Ali Utku, henüz 6 yaşındaydı ama o yaştayken bile takım sevgisiyle adından söz ettirebilmiş bir küçük dev…

Yakalandığı hastalık izin vermez forma aşkının yıllar sonrasına…

 

Sormazlar mı şimdi,

O minik ömrünü hangi yele ittin,

Konfetiler arasında, kulağında hala tribünden şarkılar

Çekip gittin…

 

Ailesine, sevenlerine başsağlığı diliyoruz

Yazar: Editor
2013-02-23 10:33:19

Alın Size İleri Mutlu Refah Kapitalizm

http://i.dailymail.co.uk/i/pix/2013/02/22/article-2282764-1831F369000005DC-688_964x641.jpg

  • Hong Kong merkezli
  • Toplum İçin Toplum Derneği’nin Başkanı 
  • Ho Hei Wah,
  • Daily Mail’e yaptığı açıklamada,
  • “Hong Kong
  • dünyanın 
  • en zengin 
  • şehirlerinden 
  • biri 
  • olarak görülüyor.
  • Ancak
  • bu refahın 
  • arka yüzünde
  • inanılmaz bir 
  • gelir dengesizliği
  • ve
  • unutulan 
  • yoksullar 
  • var”
  • dedi.

Daha ne desin?

Daha ne diyelim?

Yazar: Editor
2013-02-15 09:54:00

Adamına Göre Muamele

Şahsen Aykut Kocaman’ın Hocalığını erken bulurum. Lakin bu benim fikrim. Herhangi bir şeyi fazlasında iddia etmeyeceğim. Ama bu bir Aykut Kocaman yazısı değil, bu yüzden kısa geçiyorum girişi.

  • Noktalama işaretleri devrimcisi 
  • ve yan yana 2 nokta (..) mucidi, 
  • büyük Türk düşünürü, 
  • medya bilgini, 
  • siktiriboktanmeseleler profesörü, 
  • tüm zamanların hacıyatmazı, 
  • ben yazdım oldu kabızı, 
  • gazeteci karikatürü, 
  • köşeyazarı parodisi Bay Hıncal Uluç; 
  • Aykut Kocaman için biip demiş.

Lan!

O biipin ne olduğunu bilir insanlar, senin kadar değilse de bir şeyler bilir işte anlam yorum kapsamında.

  • Aslında düşündüm de 
  • Aykut Kocaman eleştirilerinin bu rahatlığında 
  • onun efendiliği, 
  • insaniyeti var. 
  • Yani onu eleştirenler 
  • biraz da bu efendiliğin yarattığı yumuşak havadan soluyor.

Ya cazgır biri olsaydı karşılarındaki?

Bay Hıncal’ın tarihinde vardır böyle kıvırmalar.

Demem o ki Aykut Kocaman’dan Teknik Direktörlük olarak gram fazlası olmayan Fatih Terim’i böyle destursuzca eleştiremezler.

Lafın özü, Aykut Kocaman biiip ise, o Hıncal Uluç bip oğlu biptir yahu…

Ama hakikaten bu adamların, benzer formattaki kadınların toplumsal hayatımıza ettikleri nedir böyle bre!

Yazar: Editor
2013-02-14 10:53:51

Kim İçin

Birçok konuda fikir belirtmek riskli bir iştir, kimi zaman insan ıska geçilebilir, bu fikir belirtmeyi mümkün olduğunca haddini bilerek yapmak bizim için temel prensiplerdendir.

Şimdi bir konuda fikir belirteceğiz ama biri yapmış zaten bunu pek de güzel olmuş. Ondan bir alıntı ile paylaşalım bunu ve bağlantısını verelim ve biz kenara çekilelim.

Buyrun gazeteciler.com ‘dan Levent Gültekin’in yazısından bir bölüm ve yazının bütününü veren bağlantısı:
“Başbakan Erdoğan elbette bütün hesaplarını başkan olmak üzerine kurabilir.

Fakat beni rahatsız eden kısmı yaptığı birbirinin zıttı manevralara, getirmek istediği sisteme itiraz edecek, ‘makul’e çekebilecek ne medyanın, ne muhalefetin, ne iş dünyasının, ne kurumların, ne üniversitelerin, ne de cumhurbaşkanının gücü ve etkisi var. Ne de halkın bu manevraların amacını görmeye niyeti var.

  • Başbakan Erdoğan
  • kendisi için aldığı risklerin,
  • yaptığı manevraların,
  • girdiği ilişkilerin yarısını
  • Türkiye için yapmış olsaydı,
  • Türkiye
  • şimdi başka bir noktada olurdu.”

http://www.gazeteciler.com/levent-gultekin/yeni-medya-kuramayanlar-yeni-turkiye-kurabilir-mi-943y.html

Yazar: Editor
2013-02-12 17:28:34

Methiyeler Çağında Bir Şair-i Azam Adayı

 http://www.hurriyet.com.tr/_np/8126/14198126.jpg

Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış:

  • Ülkemizde eğer 
  • Urfa şanlıysa, 
  • Antep gaziyse, 
  • Maraş kahramansa, 
  • Rize, İstanbul ve Siirt de mübarektir
  • Çünkü bu 3 şehir, 
  • Türkiye Cumhuriyeti tarihinin 
  • en büyük liderinin 
  • doğmasına 
  • vesile 
  • olmuştur. 
  • demiş.

Şaka değil mi dostlar? Egemen Bağış bunu demiş midir?

O lafları etmiş olma ihtimali var mıdır?

Yoktur yahu!

Niye desin ki?

En nihayetinde Başbakan da bir insan.

Bir sonraki hamlesinde acaba Başbakanı bir evliya katına mı çıkaracak?

Ne yapacak?

Yahu övdün övdün, övmede bir doyma noktasına geldin, yani övgü sözcükleri tıkandı kaldı, peki ondan sonra muhatabını nasıl tatmin edeceksin veya kendi methiyeci ruhunu neyle eyleyeceksin?

Hakikaten zor bir yer ama orası. Hani gidecek yerin kalmamış, sen gitmek istiyorsun da kelimeler kifayetsiz kalmış.

Bakın ben buradan daraldım, Başmüzakerecimizim derdi beni gerdi.

Ama şu olabilir, kaside yazabilir.

Sahi, zaten bölümleri belli bir tür. Aruzun uygun bir kalıbı da işi kolaylar.

Hatta ben ilk beyiti atayım şuraya, devamı daha kolay olur:

Neye baksa neye bassa neyi tutsa yâr eylerim

Bir ebedi cihanda hünkârımdan gayrı zâr eylerim

                                                                    Bağışî

Gazeteci Levent Gültekin Twitter hesabında dün şöyle yazmıştı: Levent Gültekin ‏@acikcenk

Egemen Bağış'ın bakan olabildiği bir ülkeyi siz olsanız AB'ye alır mısınız? Benim elimden gelse böyle bir ülkeyi Afrika'ya gönderirim.

+

Yazar: Editor
2013-01-31 17:47:02

Atasözleri

Atasözleri en kısa toplumsal nasihatlerdir değil mi? Benim de sevmediğim bir dolu atasözü var. Bencilliği, kurnazlığı öven sözler nahoştur elbet.

Şöyle bir haber:

“Bakan Yardımcısı Asan, toplumda kadın ayrımcılığı ve kadına şiddeti teşvik eden atasözleri olduğunu hatırlatarak, 'mesela kızını dövmeyen dizini döver.

Ne abuk sabuk bir şey.

50 yıl sonra biz de ata olacağız. O yüzden ben şimdiden atasözü olabilecek sözler ortaya atıyorum' dedi ve kendi atasözü önerisini açıkladı; 'Kadına sormadan alınan karar, zarar..."

  • Hassasiyeti anlıyorum 
  • ve o iyi niyete şapka çıkarıyorum, 
  • hatta önerilen sözü de destekliyorum. 
  • Fakat o kızını dövmeyen dizini döverdeki dövmek fiili 
  • yanlış bilmiyorsam 
  • eğitimi vurguluyordu. 
  • Yani kızını iyi yetiştiremezsen evlenip gittiği yerde 
  • eş ve anne olarak 
  • zor duruma düşer 
  • mahcup olur, 
  • mahcup olursunuz ailecek 
  • gibi bir şey diyordu atasözünün açılımı.

Neticede çok abartmamalı bu sözleri. Sanırım kimse hayatını bu sözlerin mesajlarına göre düzenlemiyor şimdi. Hem atalarımız da neticede doğup büyüyüp yiyip içip ölüp giden insanlardı. Onlara da ta öteki dünyaya gıyaben öyle sorumluluklar da yüklememeli.

  • Devlet olarak, 
  • bakan veya yardımcısı olarak 
  • söz konusu toplumsal arızalara 
  • sözden çok 
  • somut çözümler üretmeli.
  • Değil mi ama?

Hadi o zaman, 

Ben de bir atasözü öneriyorum kendimiz için, şöyle:

  • Geçiyor bir transfer dönemi yine; 
  • şampiyonluk ve transfer 
  • olmaz dilek ve temenni ile.

Evet dostlar, akşam postası bu kadar,

yeni yazıyı bekleyin sabaha kadar.

Yazar: Editor
2013-01-30 11:12:24

Şiir Şair Hıncal vs

http://img4.mynet.com/ha4/analiz/ece-hincal2.jpg

  • Şairler diğer insanları korkutur, 
  • çünkü gizemli güçlere sahip görünürler. 
  • Bu nedenle çeşitli ideolojik müdahalelerle şairin güçlerine el konur 
  • veya ortadan kaldırılırlar. 
  • Ya da ortadan kaldırmaya çalışılır. 
  • Önceleri şairler saray şairi olmadı resmi görevli olurlar. 
  • Şiirsel dillerinin gücü düzenin hizmetine girer. 
  • Yolundan sapar. yumuşar. 
  • Kırpılmış şiir türleri ortaya çıkar. 
  • Şarkı sözleri filan şiirden, öteberiler şairden sayılır olur. 
  • Değilse yani otoritenin dediği olmazsa 
  • tarih öldürülen veya toplumun intihar ettirdiği şairleri kaydeder: 
  • Lorca, 
  • Mayakovski, 
  • Antonin Artaud, 
  • Pasolini, 
  • Nef'i, 
  • Nilgün Marmara, 
  • Kaan İnce gibi... 
  • Hapislerde yıllarca alıkonulan şairler, sürülenler 
  • eh, ölüm kalım meselesinde nispeten şanslı olanlardır.

Yani şiir işi dostlar gazetecilik kadar değilse de meşakkatli, netameli ve de tehlikeli bir iştir neticede.

Elbette tarihin hiçbir döneminde hiçbir şair bir Hıncal Uluç kadar cesur yürek olamamıştır.

Bunu da önemle vurgulamalıyım şuracıkta.

Yiğidin hakkı yiğide...

Kıskanmasın kimse.

Yazar: Editor
2013-01-24 07:29:50

Kitap Fuarları ve Sahaflar

Sahaflar eski dostlar gibidir ve bu manada bir rezervdir. Birçok hatırayı, teması saklar raflarında farkında olsak da olmasak da.

  • Bir eve girip orada bir süre yaşamış kitapların içinden neler çıkmaz;
  • kurutulmuş çiçekler,
  • mektuplar,
  • pullar,
  • eski paralar,
  • el yapımı sayfa ayraçları,
  • fotoğraflar,
  • kartpostallar,
  • bir otobüs bileti veya tiyatro bazen sinema,
  • parmak izi,
  • altı çilmiş satırlar,
  • iç kapaklarda şiirler,
  • notlar,
  • imzalar,
  • bilmediğimiz tanımadığımız hayatların pusulaları gibidir.
  • Kalabalıkta değil kitapla arasında kaybolursunuz, yabancılık hissetmeden,
  • hep tanıdık bir mekândayım hissiyle,
  • müşteri değil bir konuk…

Salah Birsel’in sahafları aynı zamanda canlı birer tarihtir, kültür dönemeçleridir, birer ekoldür, define sandığıdır.

Sahaflara hiç uğramamış biri, bir kitap kainatında hiç aşık olmamış biri gibidir.

Peki, kitap fuarları?

Kalabalıklar, hengâme, yığılma, tüketim vs.

Sahaflar, kitapevleri iyidir; kitap fuarları olmasa da olur.

Hay bin pavyon!

Yazar: Editor
2013-01-11 13:50:38

Sosyal Merhamet

Fransız fizikçi Denis Papin (1647–1712) , makinelerin yardımıyla gemilerin rüzgâra karşı gidebileceklerini, değirmenlerin işleyebileceğini, suların çıkarılabileceğini ve arabaların beygirsiz gidebileceğini söylediği zaman ne söylediğini biliyordu. Ama bilmediği, şimdiki zaman kipinde onun bir düdüklü tencere icatçısı olarak anılacağıydı.

  • Zira çağının çok ilerisinde olan Papin, makinesine gerekli olan silindiri, pistonu, sonrasında o güçlü boruları yaptırabilecek ustaları ve olanakları bulamaz. 
  • Ki bir dukaya yaptığı fıskiyenin borusu basınca dayanabilseydi bir büyük sanayi devrimi İngiltere’de gerçekleşmeyecekti. 
  • Papin de sadece o düdüklü tencere ile anılmayacaktı.

Tabi öncesinde Papin mektuplar yazar, prenslerden medet umar. Makinesinin, insanların bedensel çalışma yükünü alacağını, angaryadan kurtulan insanların sonunda, her isteklerinin yerine geleceği bir dünyaya kavuşabileceklerini söylüyordu.

  • Papin’in sözleri havaya gidiyordu. Onun kehanetlerini de makinelerini de anlayamıyorlardır. 
  • Yüzyıl sonra Fichte de Almanlara bir ilham vermiş fakat o da Papin gibi anlaşılamamıştı. 
  • Fichte, insan çalışmalıdır, diyordu, ama hayvanlar gibi değil! 
  • Gözlerini sonsuz yıldızlara kaldırabilecek zamanı olmalıdır. 
  • O vakitler işini zorluklarla ve zulmeden yorgunluklarla yapan insanoğlu Tanrıya hoş gelen bir iş yaptığına inanırdı, ne hazindir ki… 
  • Kutsal kitaplarda da insanın ekmeğini alnının teriyle yemesi gerektiği yazılıydı zaten. İşçinin derin bir yorgunlukla iç çekişi, bir şükran duasından başka da bir şey olmamalıydı. 
  • Yoksulun, zenginin de yükünü sırtında taşıması Tanrının bir hikmeti gereğiydi dönemin Hıristiyanlığına göre.

Şöyle kaydedilir:

O sırada sosyal merhamet yoktu. Nereden olacaktı ki? İnsanlar, çocukları maden ocaklarına sokmanın ve kadınlara ağır yükler taşıtmanın bir zulüm olduğunu bilmiyorlardı. 16. ve 17. yüzyıldan bahsediyoruz. “Sosyal Merhamet, 19. yüzyılın icadıdır.” der Walther Kiaulehn Demir Melekler adlı eserinden.

  • Denis Papin, dehalığıyla ve sosyal merhametiyle çağının çok üzerinde olmasına rağmen bir dizi yenilgiyle geçer hayatı.

Sosyal merhamet, Batı’nın icat etmek zorunda olduğu bir kavramdır kendi sosyal, tarihsel, ekonomik sürecinde. Tabi her Batı icadı gibi bu da yoluna devam etmiştir.

Ve fakat, bu aralar, yani epeydir bir süre, o sosyal merhamet bize uzaktan el sallar olmuştur.

  • Şimdi bir güzel yurdumda hala bilmiyorlar mı, 
  • insanları nasıl bir zulme uğrattıklarını; işçileri, kadınları, çocukları, öğrencileri, masum bir itiraz için bile başını şöyle hafiften kaldıranları…

Kendi halkı için herhangi bir sosyal merhamet hissi taşımayanların komşu halklar için bunu yoğun olarak hissettiklerine nasıl inanayım şimdi.

Örneğin o Pariot’ların hakikaten savunma amaçlı birer aparat olduğu…

Böyle bir merhameti hissettirmek, o zamanlar Avrupalı bilim insanlarının işi olmuştur; ülkemde ise sosyal merhamet hissini bir sınıf mücadelesiyle geliştirip kurumsallaştırmak…

Denis Papin, vaktiyle derdini anlatamamıştır.

Derdimizi anlatmak, bizim için kaçınılmaz bir mücadeledir. Anlaşılana kadar devam edecektir…

Kaynak: Walther Kiaulehn - Demir Melekler – Remzi Kitabevi

Yazar: Editor
2012-12-25 06:50:54

Orhan Kemal, çeşitli dergilerde şöyle ifade eder yazara ve halka bakışını; kendi sözleriyle aktarıyoruz:

Yazar, Halk ve İnsan

 

“Söylediğiniz gibi, sanatı halkın hayat realitesini aksettirici ve onun sosyal mücadelelerini destekleyici bir fonksiyon sayan sanatçı, karşılığında pek bir şey beklemeden vazifesini yapıyor. Üst yanı ise, halka sırtını dönmüş, çalakalem gidiyor. Onca sanat, bir eğlendirme, hoşça vakit geçirme vasıtasıdır. Bu bakımdan, memleketimizin sanatçıları – yüzde bir miktar müstesna – görevlerini yapmıyorlar.

Ben halkımı, köylümü, bütün köylüleri, bütün fakir fukarayı seven bir yazarım. Belirli birtakım şartlar yüzünden geri, bilgisiz, görgüsüz, pis kalmış insanların, imkâna kavuştukları zaman değişip gelişeceklerine, ileriliği benimseyeceklerine, uygarlaşacaklarına inanıyorum.

Yazmak için yaşamak, duymak, halkı algılamak gerekir. Bir yazar için çok gereklidir halkın içinde kalabilmek. Ve halkın değişimini algılamak. Eskimemek için. Hatta değişimi yakalamak, bu değişimin dışına düşmemek gerekmektedir. Ve bunun ötesinde bir yazar olarak yaşamım günü gününe sürer gider. Her gün çalışmak, her gün yazmak, her gün boğuşmak gerekir ekmekle. Bu ara haktan yana olduğum için de çok güç bir fatura ödetirler.

Ve neticesinde şuna vardım: İnsanoğlu, doğal olarak fena değil, kötü değil. Onu toplumun sosyal şartları kötü yapıyor. Hırsız yapıyor, katil yapıyor, eşkıya İskender yapıyor, efendim şunu yapıyor, bunu yapıyor.”

Yazar: Editor
2012-12-07 11:25:23

Attila İlhan’la Bir Gün

 

 

 

 

 

1977 yılıydı;

üniversitede tez konum “Divan Şairi Nedim  ile günümüz şairi Attila İlhan’ın şiirlerinde görülen tema benzerlikleri”ydi. Ahmet Erbaş Hocam bu tez konusu için görüşme de talep etmiş ve  arkadaşı Attila İlhan’dan  Bilgi Yayınevi’nde danışmanlık yaptığı odada  randevu bile ayarlamıştı bana.

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı
ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün bir sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul'du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlık bana dokunuyordu.(1)

diyen  ezberime giren bu şairi tanıyacaktım ha… Ne zor saatler deyip sabır çekerken kendimi gazeteler, dergiler ve kitaplarla kaplı bir odada buldum. İki elim önümde kilitli, tir tir titriyorum. Kendimi tanıttım, Ahmet Bey’in selamını söyledim.

Nereli olduğumu sordu, söyledim. Sevdiğim şairleri sordu, onları da saydım. Nedim’in şiirlerini kendi okudu ve benim yorumlamamı istedi. Konuşmak ne mümkün, kekeleyerek ne anladığımı anlatmaya çalışıyorum. “Otur” komutuyla kitap dolu bir sandalyeye iliştim, kalktı kitapları aldı küçük masasının üstüne koydu. Oturdum. İlk sorumda kendi ağzından yaşamının özetlemesi vardı.

 

“içimdeki gökkuşağı besbelli neden
bulutların içinden kuşlar yağıyor
bir şiire başlarsın birini bitirmeden
hiç kimse gözlerine inanamıyor
sevmek için geç ölmek için erken”(2)

1925'te Menemen’de doğduğunu; adının Attilâ Hamdi İlhan olduğunu; bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleri dolayısıyla daha 16 yaşındayken iki ay hapis yattığını anlattı ilk önce.  Lise son sınıftayken Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle bir partiden ikincilik ödülü kazandığını;  1948'de Paris’e gittiğini; ilk şiir kitabı Duvar'ı kendi olanaklarıyla çıkardığını; Türkiye’ye dönüşünde başı  polisle derde girdiğini ve Sansaryan Han'daki sorgulamalarda  ölümü, tehlikeyi, gerilimi yaşadığını ve bunu  şiirlerinde tema olarak işlediğini irdeledi sonra.

1950’li yıllarda İstanbul - İzmir - Paris üçgeni arasında olduğunu 1968'de Edebiyat Öğretmeni Biket Hanım’la evlendiğini, 15 yıl evli kaldığını hüzünlü bir tavırla dile getirdi. 1973’ten bu yana Ankara’da Bilgi Yayınevi’nde danışmanlık yaptığını söyledi en son.

“Edebiyatın önemli bir adı olmak nasıl bir süreçten geçirdi sizi”ydi ikinci sorum.

 

“bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
geceler uzar hazırlık sonbahara”(3)

Garip Akımı ve İkinci Yeni şiirine karşı çıkarak başlamış şiir serüveni. “Maviciler” akımıyla toplumcu gerçekçi şiiri getirmek,  Nazım Hikmet’in bir sürdürücüsü olmak istediğini ; şiire yeni bir ses düzeni, taşkın, coşkulu bir anlatım ve kendisine özgü bir duyarlılık katmaya çalıştığını;  divan şiiri ve şarkılardan yararlandığını ve özellikle de  tutukluluk günlerini ve toplumculara hükümetlerin nasıl eziyetler çektirdiğini birkaç anısıyla  anlattı.

Geçimini senaryo ve romandan kazandığı  paralarla mütevazi bir şekilde sürdürdüğünü de ekledi.

Açılmıştım, bir sürü soru daha…Sakin, sevimli ve taşkın bir söylemle yanıtlar…

“ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

hayır sanmayın ki beni unuttular
hala ara sıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kim bilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir”(4)

O günlerde dillere dolanan güzel bir aşk şiiriydi benim için. Şiiri hangi duygularla ve nasıl bir yaşantıyla kurguladığını sordum. Çok mu kadın girdi yaşamınıza diye de ekledim. “Böyle bir sevmek görülmemiştir”deki mesajı sordum. Yorumumu dinledi, kısaca “çok saçma” dedi ve birden ruh durumu da değişti. Aklımda kalanlar:  

  • “Bak genç adam, iyi dinle. Bir dergiden röportaja geldiler ve bana bir şiirinizde ‘Ne kadınlar sevdim zaten yoktular’ diyorsunuz. Bu, şiirde tema olarak aşk ve kadının çok sık kullanılmasından mı, sizin için gerçekten de aşık olmaya değer birinin olmayışından mı, 'O kadınlar'ın soyutlanan ve belki örneğini bizim göremediğimiz insanlar olmasından mı kaynaklanıyor diye sordular. Senin ki de aynı soru. Onlara dedim ki sen de anla.
  • Gençleri seviyorum ama  enteresan buluyorum: Son yirmi yılda, edebiyatla ilgilenen gençlerde bizim gençliğimize göre tam tersi bir durumla karşı karşıyayım.
  • Yüzeysel davranıyor gençler.  Edebiyat demek insan ruhunun mimarisini incelemek demektir, gençlerin çoğu insana ya yanlış bakıyor ya da hiç bakamıyor, dünyanın gidişatı hakkındaki bilgisi çok zayıf, gazetelerdeki birçok boş şeyi ciddiye alıyor.
  • Ben toplumcu bir şairim, bana aşkı fazla sormasın gençler. Benim kitaplarımın  içinde toplumcu şiirler var,  hatta gerilim şiirleri var. Hiç kimse bu konularda bana soru yöneltmiyor.
  • Sizin neslinizin anlayamayacağı bir yan var, isterseniz ben orayı anlatayım size: Sizin nesliniz bizim neslimizin buluğ ve daha sonraki çağlarda yaşadığı bazı şeyleri yaşamadı.
  • İkinci Dünya Savaşı'nın gerek ülkemizdeki, gerekse dünyadaki etkileri korkunçtur. Bu savaş, bizim bütünüyle iki şeye kaymamıza sebep oldu. İlk olarak yokluklar içinde yaşadık, yani 1942 veya '43 yılında sevgilini alıp pastaneye götüremezdin çünkü, şeker yoktu bu yüzden pasta da yapılamıyordu.
  • İkincisi, Türkiye ve dünyada o zamanki tabiriyle 'ahvali fevkalade', olağanüstü durum dolayısıyla son derece gerilimli bir dönem içerisindeydi. 
  • Durup dururken, yanlışlıkla söylemiş olduğun bir sözcük yüzünden seni hapse atabiliyorlardı, orada on beş gün kalırdın, bu süre zarfında kimse senden haber alamazdı. Bizim dönemimizde özellikle toplumcu şairlerde bu psikoloji yer eder.
  • Ben 'Duvar' şiirimi yazdığım sırada 'Duvar'ın ne olduğunu zaten biliyordum. Yani bilmeden onu yazarsan inandırıcı olmaz, inandırıcı olması için bir takım insanları etkilemesi gerekir. Bir mektup yüzünden beni hapse attılar, aşkın ne kadar gerilimli bir şey olduğunu şimdi sen düşün.
  • Bugün herhangi bir okulda, her gün yapılan bir şey, benim okuldan atılmama hatta ve hatta hapsedilmeme neden oldu. Bu ortam içerisinde sanatçı yapılı birisiysen bundan etkilenirsin. Senin işine yarayacak bir söz söyleyeyim. 
  • Aşk imkansızdır, Nâzım'ın bütün aşkları da  imkansızdı, çünkü hep hapisteydi. Daha büyük bir imkansızlık ise şairin yaşama şartlarıdır.  Suna adında bir kız arkadaşım vardı, onunla evlenmeyi düşünüyordum, ama nasıl evlenecektim, babası bana açıkça kızımla birbirinize çok yakışıyorsunuz ama ona nasıl bakacaksın diye sordu...
  • Doğru söylemişti, o kızla evlenecek olsam nasıl bakabilirdim.
  • O ortamı yaşayan insanların aşkı da gündelik yaşamı da askıda yaşamaktır. Benim kitaplarımdan bir bölümünün adı 'Askıda Yaşamak'tır.
  • Askıda yaşamakta, bir dakika sonranın ne olacağı belli değildir. Böyle olunca da sen düşsel aşklar yaşıyorsun, çünkü düşsel bir kadın seninle her an beraberdir.
  • Anladın mı beni?
  • Benim kafamdaki sevgili düşsel ve imkansızdır.  Bu durum insan yaşamında iki türlü rol oynuyor, birincisi insanın yaşamdan aldığı etkilerle kendi kafasında bir sevgili düşü gelişiyor.
  • Kız, buna benzeyen bir kişiliğe sahipse şansı vardır. Şair o kıza ciddi bir şekilde yaklaşıyor çünkü onu çok beğeniyor.
  • Ama tabii şair kendi şartları içerisinde tasarlamış, halbuki kızın kendi şartları var... Yan yana geldiğinizde o sana, hadi şuraya gidip oturalım, dediğinde, onun dediği yer senin yaşamında asla gitmek istemediğin bir yer olursa oradan itibaren düş bozuluyor, bu yüzden imkansız aşklar çok güzel, çünkü, bu hayal kırıklıkları onlarda yaşanmıyor…
  • Benim hayatımda da birkaç tane imkansız aşk oldu ve onlar beni çok derinden etkiledi. Bu şiiri de o günlerde tasarladım ama hapishanede yazdım.
  • Mutlu aşk yoktur, aşkın yerine şefkat gelirse kurtarırsın. Ben kendi adıma şefkate ağırlık veren bir insanım.”

Askıda yaşayan şair İlhan.

Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk
Gece trenlerine binme, kaybolursun
Sokaklarda mızıka çalma çocuk
Vurulursun...”(5)

O gün yaşamıyla beni sarhoş etmişti İlhan. Böyle bir birikimle gerçekten ünlü olmayı hak ediyordu. Teşekkür ederken kendine, elimi sıkı sıkı kavradı ve yardımcı olabildim mi, dedi. Ahmet Bey değerli bir hocadır, saygılarımı ilet demeyi de unutmadı. Bir teşekkür de Ahmet Hoca’ma, bana büyük bir şairi tanımama aracı olduğu için.

 Şiirleri bestelendi, şarkı oldu. Timur Selçuk, Alpay, Ahmet Kaya ve en son da  Yaşar’dan dinledik durduk.

1981’e kadar Ankara’da kaldı şair. Sonra İstanbul'a yerleşti. İstanbul'da gazetecilik serüvenini Milliyet, Güne ,Meydan ve Cumhuriyet’te  sürdürdü. 11 Ekim 2005'te İstanbul'daki evinde geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu yaşama veda etti.

Evet, Attila İlhan ne kadınlar sevdi , böyle bir sevmek görülmemiştir,dedi.

Doğru sözlere ne denir ki?

Halil Çetin

Şiirler:1.Sisler Bulvarı; 2.Kimi Sevsem Sensin; 3.Tutuklunun Günlüğü; 4.Böyle Bir Sevmek; 5.Ben Sana Mecburum

Yazar: Editor
2012-11-28 13:16:26

Adanaspor’uma Bulaşmak İsteyen Şey

Ahmed Arif’in “Adiloş Bebe” adlı şiiri şu kimi yerel medyanın çok güzel özetler aslında, ne güzel anlatır enteresan hallerini:

“Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü...”

O zevatın kurdukları Bizans oyunlarında, hatta yapacakları karşısında şaşkınlığa veya yılgınlığa düşmeyiz, düşmeyeceğiz, ama onları da iyi tanımak lazım her hareketleri, her bir niyetleri ile. Ki onlarla kendi lisanlarında mücadele edelim: Gerek sözcüklerle gerekse haşere ilaçlarıyla, fazlasına lüzum olmaz zaten.

Bunların hala hesaplayamadıkları bir şey var, “Adanaspor” düştü zannettiğiniz yerden çoğalarak devam eder.

Çapınız bu kulüple bu camia ile bu büyük taraftar ile "uğraşmaya" yetmez muhterem…

_________________________

Meraklısına Not:

Haşere İle Mücadele

Haşereler, deyince aklımıza birçok böcek ve kemirgen ve zararlılar gelir. Bu hayvan türleri insanlara farklı şekillerde zararlar verir ve insanın hayatını farklı şekillerde olumsuz bir şekilde etkiler.
Bazı haşere türleri insanların besin kaynaklarına zarar verirken bazıları eşyalarına ve giyeceklerine zarar verir. Bazı haşere türleri de insanın kendisine direk zarar verir.
İnsanoğlu var olduğu günden beri kendini dış etkilerden ve zararlı haşerelerden korumuştur. Tabii ki her dönemde farklı mücadele şekilleri ve yöntemleri uygulanmıştır. İnsanlara bulaşan birçok hastalık, mikrop ve virüs zararlı haşere ve böceklerden bulaşmaktadır. Haşerelerden insanlara hastalıklar farklı şekillerde bulaşır.
Haşere mücadelesinde, ilaçlama haşerenin türüne bağlı olarak uygulanır. Her canlı için kullanılan ilaç ve ilaçlama yöntemi farklıdır. Bu canlı grubu ile mücadelede en kalıcı ve en etkili yöntem ilaçlama yöntemidir.

Yazar: Editor
2012-10-30 06:40:28

Böyle Olur Muhteremlerin Hissiyatı

Nazlı Ilıcak'ın kendi lisanından sosyalizm algısı ve kısa bir sergüzeşti. Şöyle diyor, sağcı tüm iktidarların bilgesi :

"Şirin Tekeli ev arkadaşımdı; koyu solcudur. Beni de bir ara solcu yaptı...

Sosyalizm fakire fukaraya acımaksa çok güzel bir şeymiş, diye düşündüm.

Eve dönünce de annemle beraber aynı odada yatıyorduk.

Her halde devamlı yatmıyorduk da döndüğüm gün...

Ben dedim ki, şöyle yatakta doğruldum gece yarısı ‘Anneciğim dedim Sana çok önemli bir itirafta bulunacağım.’

Annemin ödü kopmuş. İsviçre'de tek başına okumaya yollamış kızını... Neyse, Ben sosyalist oldum, deyince çok rahatladı.

Bir Çift Pabuç


Fakat babam dedi ki ‘Tamam sen sosyalistsin. O zaman herkesin iki pabucu olana kadar sana da ikinci bir pabucu almayacağız.’

Düşündüm taşındım o şekilde vazgeçtim.”

Bu yazının kısmeti de bu kadar, ben üzerine ne diyeyim ki? 

Ninemin pabuçları adına…

Yazar: Editor
2012-10-14 07:51:19

Dünyanın En Pahalı Benzinini Kullanmak

Güneşli güzel bir Adana sabahına, üstelik bir tatil sabahına “dünyanın en pahalı benzini” konulu bir yazı ile başlamak karamsarlıktan öte bir umutsuzluk olarak nitelenebilir.

Katılırım bu saptamaya.

Fakat şu da olabilir: Uyarmak! Hem vatandaşı hem sorumlu yönetimi.

Hadi bunların hiçbiri olmadı diyelim. En azından kendi bilincimi, vatandaşlık algımı bilenmiş tutmuş olurum bre. Bu da bir kazançtır. Sineye çeke çeke bir hoş olduk zaten.

  • Sineye çekmek, 
  • hükümetin attığı golleri yok saymak, 
  • yine o hükümet karşısındaki ağır yenilgilerimizi vatandaş olarak normalleştirmek, 
  • işte bu bizim bittiğimiz an olur dostlar. 
  • Dejenere olur gideriz! Dikkat!
  • Yiyoruz o zamları, 
  • ama ne yaptığınızı, neye hizmet ettiğinizi biliyoruz. 
  • Bir eli kolu bağlanmışlıkta maruz kalıyoruz ataklarınıza, 
  • yiyoruz o golleri evet, 
  • fakat yenilgiyi içimize sindirdiğimizi düşünmeyiniz muhteremler. 
  • Direniyoruz ve direneceğiz.

Neşeli Aile filminde, Münir Özkul’un, Yaşar Usta karakteri ile Saim Bey’e attığı bir tirat vardır. Türk sinemasının en güzel tiratlarındandır, fazlasıyla etkileyicidir. Ama ondan önce Yaşar Usta’nın Saim Bey’in gözlerine bakıp sustuğu bir an vardır, Yaşar Usta’nın işte o sessizlik anı, yani Saim Bey’in gözlerinin içine bakarak sustuğu birkaç saniye en az o sözler kadar etkili ve dehşet vericidir muhatabı için.

  • Ey muktedir, 
  • işte o sessizlikten korkunuz. 
  • Zira o, gelen tsunaminin sessizliğidir. 
  • Sessiz sedasız alır da götürür adamı. 
  • Benden demesi. 
  • Vatandaşı, sessiz sedasız ve her şeye razı enayiler zannetmeyiniz.

Neydi konumuz?

Evet!

Dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz.

  • Bırakın gelişmiş ülkeleri, 
  • emsalleri içinde bile en yoksul olan bir halka 
  • böyle bir zulmü reva görmek yöneticiliğe, 
  • vicdana, o gözyaşlarına, 
  • TV’lere çıkıp hayt huyt etmeye, 
  • yahu dine, imana, 
  • adalete ve kalkınmaya sığmaz.

Yarınki konumuz Orhan Gencebay ve yeni albümü olsun:

Batsın Bu Dünya, diyelim bakalım.

Yazar: Editor
2012-10-11 06:35:41

Yılmaz Vural ve Haritanın Yarısı

Süper Lig'de oldukça zor günler geçiren ve sene sonunda Süper Lig'den düşecek 3 takımdan birisi olmasını beklediğim Sanica Boru Elazığspor, bugün itibariyle Yılmaz Vural'la anlaşmış.

  • En son Sakaryaspor'da görev yapan Yılmaz Vural,
  • son 3 senede hangi takımları çalıştırdıysa
  • o takımlar küme düştü.
  • Şimdi takımları ligde bırakıp bırakmaması beni zerre kadar ilgilendirmiyor.
  • Yalnız başlıktan da anlayacağınız üzere Yılmaz Vural,
  • Türkiye'yi dolaşmaya devam ediyor.
Çalıştırdığı takımlara bir bakalım...
Malatyaspor, Antalyaspor, Samsunspor, Bursaspor, Karşıyaka, Adanaspor, Gaziantepspor, Eskişehirspor, Sarıyer, Trabzonspor, Gençlerbirliği, Konyaspor, Çanakkale Dardanelspor, Denizlispor, Diyarbakırspor, Çaykur Rizespor, Ankaragücü, Kocaelispor, Kasımpaşaspor, Sakaryaspor ve şimdi de Elazığspor...
İsmail Eyriparmak
Yazar: Editor
2012-09-22 12:19:48

Bubi Tuzağı veya Şark Kurnazlığı

1461 Trabzonspor - Adanaspor maçı ile ilgili genç kardeşimiz Halit Gürer analizini yapmış.

Ben de aynı düşüncede olduğum için üstüne çok fazla bir şey eklemeyeceğim, sadece 1461 Trabzon teknik direktörü Mustafa Reşit Akçay hakkında bir şeyler yazmak istiyorum. Benim de beğendiğim bir teknik direktör olan Mustafa Hoca gerçekten gittiği takımlarda inanılmaz bir şekilde açıklamalar yaparak rakip takımları şaşırtıyor. 

  • 2009 – 2010 sezonunun 4.haftasında 
  • 2.Lig ekiplerinden Tavşanlı Linyitspor'ta teknik direktörlük görevini üstlendi 
  • ve geldiği gün yaptığı açıklamada tek hedefimiz var. 
  • O da Tavşanlı'yı ligde tutmak. 
  • Ancak gelin görün ki inanılmaz bir çıkış yakalayan Kütahya temsilcisi 
  • her hafta başarılı sonuçlar alıyordu. 
  • Bir anda takım klasman grubunu lider bitirerek Play Off oynamaya hak kazandı. 
  • Play Off'lardaki açıklama şuydu: 
  • "En zayıf takım biziz." 
  • Sonuç: Tavşanlı 1.Ligde... 

1.Lige yükselen Tavşanlı'nın hedefi, Mustafa Hoca'nın açıklamasıyla yine ligde kalmaktı. Takım zirveye oynarken bile her hafta maç sonu yapılan açıklamalarda aynı açıklamalara şahit oluyorduk.  Sene sonuna geldiğimizde ise Tavşanlı, Play Off'lara kalmıştı ve kıl payı Süper Lig'i kaçırdılar.

  • Tavşanlı macerasından sonra 
  • 2.Lig ekiplerinden 1461 Trabzonspor'a gelen Mustafa Hoca, 
  • yine önceki senelerdeki açıklamalarına burada da devam etti. 
  • Açıklaması şuydu 
  • "Biz Trabzonspor'un pilot takımıyız ve yetenekli gençleri ortaya çıkarmak hedefindeyiz" 
  • Herkes şampiyonluğu Bandırma'dan beklerken 
  • kimsenin hesaba katmadığı 1461 Trabzon ligi şampiyon olarak tamamladı.

Bu seneye gelince...

Açıklamalarda yine farklı bir şeyler yok. Her hafta bakıyorum tek bir amacımız var ligde kalmak, Trabzonspor'a oyuncu yetiştirmek.

  • Bu hafta ise Adanaspor maçı öncesi yapacağı açıklamayı merakla bekliyordum 
  • ve o açıklamayı baştan sona dinledim. 
  • Hoca şunu söylüyor: 
  • "Adanaspor'a yenilmemek için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Alacağımız 1 puan ligde kalma yolunca bize çok büyük avantaj sağlayacaktır."

Beyler Mustafa Hoca, çok iyi bir felsefe hocasıdır. Gerçekten de yaptığı açıklamalarda çok iyi felsefe yapıyor. 1461 Trabzonspor'da da oyuncularına sürekli olarak felsefi sohbetler yaptırıyor, gündemi takip etmelerini sağlıyor. 

Kısacası böyle tuzaklara düşmeyin. Ve şimdiden söylüyorum bu haftaki maçın sonucu ne olursa olsun ilerleyen haftalarda aynı açıklamaları tekrar göreceğiz.

İsmail Eyriparmak

Yazar: Editor
2012-09-12 11:19:16

12 Eylül

 

Fikrime göre lanetli bir tarihtir 12 Eylül. Önce 1980 darbesinde yaşandı laneti, sonra 2010 referandumunda.

  • O darbe de,
  • referandum da,
  • artçıl etkileri,
  • siyasi mirasçıları,
  • yancıları, yandaşları ile el ele verip
  • güzel yurduma fenalıklar yapmıştır.

1980 12 Eylülünün olumsuz etkilerini üzerimizden hala atabilmişdeğiliz.

  • 2010 12 Eylülünün fena etkilerini
  • bakalım kaç on senede
  • ülke bünyesinden atabileceğiz?
  • Her ikisi de
  • doğaya zarar veren
  • ve yüzyıllarca bir virüs gibi
  • toprak ananın bağrında kalan
  • bir türlü yok olmayan
  • plastik atıklar, naylon poşetler gibidir.

Bakın ben böyle konuşuyorum ya burada yıllardır. Bu içerikteki cümleler sadece beni bağlamaktadır. Yani bu sayfada Adanaspor’a dair düşüncelerini yazan arkadaşların benim yazdığım yukarıdaki türden satırlarla hiçbir ilgisi yoktur. Yazar arkadaşlarımızın bu sayfada yer alan siyasi yaklaşımlara dair hiçbir bağı yoktur, mesuliyet tamamen şahsıma (H.T.) aittir.

  • Örneğin
  • 12 Eylül tarihi
  • bende yukarıda yazdığım gibi hisler
  • ve fikirler uyandırırken
  • Futbol Editörümüz
  • sevgili İsmail Eyriparmak için,
  • aşağıdaki iletide gördüğünüz gibi
  • son derece güzel bir anlam taşıyor: ))
Yazar: Editor
2012-08-28 10:55:16

Durum

Geçen cumartesi ve pazar (25–26 Ağustos) Antakya’nın Yeşilpınar beldesinde “Barışa Çığlık” teması ile bir form düzenlendi. Farklı görüş ve inançlarda 50 sanatçı, siyasetçi, gazeteci, akademisyen görüş ve önerileriyle oradaydı.

Suriye’de yaşanan dramlar üzerinde duruldu. Suriye hükümetinin ve muhaliflerin konumu tartışıldı. Ama esas olarak özelde Hatay ve çevresi, genelde ülkemiz açısından Suriye sürecinin bizi nasıl etkilediği, etkileyeceği konuşuldu.

Farklı konuşmacıların buluştuğu nokta şu savaşın maddi ve manevi yıkıcılığıydı.

Gelişmelerden herkes kaygılı.

Hatay halkının derin tedirginlikleri hem gözlendi hem yaşandı.

Suriye olayları doğal olarak Hatay ve çevresini olumsuz yönden fena şekilde etkilemiş durumda. Esnaf ve işletmeciler, kurumlar ne kadar zor durumda olduklarını anlatıyor. İflasın eşiğine gelmiş sanayi, çiftçi, turizmci, alışverişçi…

İnsanlar “tamam, biz buna da razıyız” diyor. “Fakat kaybolan bir huzur var ortada. Biz o huzuru istiyoruz.”

Hükümetimizin uyguladığı savaşçı-şahin politikalar krizin temel nedeni olarak görülüyor. Ne yaptığını bilmeden, Akp hükümeti, ABD ve AB çıkarlarının savaşçısı olarak sahneye çıkıyor ve ayrıca bir mezhep politikası güderek burada kendi halkının da tedirginliğine neden oluyor.

Oraya mülteci kampları kurulmuş durumda. Mağdur olan insanların kamplara yerleştirilmesi son derece insani bir iştir. Ama mülteci adında silahlı muhalifleri üstelik Suriyeli bile olmayan adeta bir lejyoner ordusunu barındırıp eğittikleri ve silahlandırdıkları iddiası, hükümetimizin Hatay bölgesine kendi eliyle felaket tohumları ektiği algısını güçlendiriyor.

O ne olduğu meçhul gruplar kent içinde ciddi bir tedirginlik kaynağı durumundalar. Halk için bir tehdit unsuru olmuşlar. Çeşitli tanıklıklar kent hayatında ürkütücü bir boyuta ulaşmış. Can sıkıcı vakaları burada sıralamayı da can sıkıcı buluyorum. O kadar çok ki…

Sonuçta Suriye’deki iç savaş ve o iç savaşın ciddi bir muhatabı olan Akp hükümeti bölgemizdeki huzursuzluğun baş mimarı olup çıkmıştır. Genel görüş ve zaten Akp açısından genel gidiş ve söylem de böyledir.

Ulusal çıkarlarımız, ulusal bir politikanın uygulanmasıyla mümkündür. Türkiye hiçbir ülkenin ve emperyal hesabın muhasebecisi olmamalı. Akp’nin basiretsiz dış politikası memleket insanın kanına dokunmakta ve de kanını dondurmaktadır. Böyle bir “Bağımsız Dış politika” olmaz.

Suriye’de kardeşkanı dökülmesine engel olacak yerde, emperyalizm hesabına -cumhuriyet tarihinde bir ilke imza atarak- bir başka ülkenin yönetimini değiştirecek hamlelere girişen bir iktidar olarak kayda geçmiştir Akp iktidarı. Üzücüdür!

Şu vahim durumdan bihaber olmamalı. Yıllardır meydanda atılan bir slogan var, “susma, sustukça sıra sana gelecek” diye. Dilerim ki bir o eşiği aşmış olmayız. Böyle... 

Alevi, Sünni, Sağcı, Solcu, İslamcı, Komünist, bu memleketin birçok insanı bu sahneye karşı Hatay -Yeşilpınar’da ortak bir barış çığlığı atmıştır. Bu, savaş çığlığı atmaktan çok daha hayırlı bir iştir. O barış çağrısına karşılık vermek bu coğrafyada yine barış içinde yaşayan, yaşamak isteyen vatandaşın boynunun borcudur.

Yazar: Editor
2012-08-11 08:30:56

İlk Tebrik Eden, Başarıyı Sahiplenir

Böyle bir şeydi kaygımız.

İki kadın sporcumuz insanı duygulandıran bir “kişisel” direnç ve coşku ve performansla koştu. Bunun kıvancı önce kendilerinindir, sonra çalıştıranlarındır, sonra ailelerinindir, sonra kulüplerinindir ama zannederim ki Akp hükümetinin değildir. Sırada böyle bir şey yoktur.

Yarıştan sonraki o telefon sahnesine ne demeli?

Telefona “bakan” sayın bakan oracıkta yine lokal bir olimpiyat adabı krizi yaratarak kadın sporcularımıza tebrik telefonunu ulaştırma gayretkeşliği içindeydi.

Gözlerimi kapadım izleyemedim, sesi kestim dinleyemedim.

Türkiye Cumhuriyetinin bir bakanı orada, galiba bir başarıyı partisi ve başbakanı adına paylaşmak ve hatta o başarıyı sahiplenmek için kendisi de buradan siyasi bir istikbali sürdürmek için telefon derdine düştü.

Kendinizi de temsil ediyorsunuz gittiğiniz her yerde evet, ama önce bu halkı temsil ediyorsunuz. Lütfen bunu da düşününüz.

Bir telefona bakan olurken orada bir iki görevlinin uyarı ve engellerine muhatap olmaya, sporcuları zor durumda bırakmaya bir sevinci böylece yaralamaya ve de bu ülkenin bakanı olarak şöyle bir uyarının muhatabı olarak orada görünmeye ne gerek var? Ne bu acele, ne bu telaş?

Biraz vakar bre. 

Not: Merak ettim. 4x400 kadınlar bayrak yarışında sonuncu olan sporcularımız da telefonla hemen arandı mı, kızlar elinizden geleni yaptınız, ayağınıza sağlık; sonraki yarışlarda daha başarılı olmanız dileğiyle, diye. Böyle bir şey olduysa yukarıdaki eleştirilerimin yarısını yok sayın, değilse durmak yok yola devam.

Yazar: Editor
2012-08-10 10:07:13

Olimpiyat Takımı

Yahu olimpiyat ekibimiz bana en baştan beri bir parti takımı gibi geldi. Türkiye’nin değil de Akp’nin olimpiyat kafilesi gibi. Benim izlenimlerim böyle oldu, ne alaka, diyen de çıkar elbet…

  • Örneğin güreş milli takımı turnuvaya gitmeden hemen önce tam kadro gidip bir parti organizasyonunda gövde gösterisi yapıyordu. Bakın bu iş tam da “ne alaka”lık.

Diskalifiye olan kadın sporcumuz herkesle birlikte spor bakanından da özür diliyordu. Özrü filan anlamıyorum zaten, hadi milletten diledin, hocandan ailenden filan, yahu spor bakanından niye özür dilenir ki?

  • Cevabı şöyledir: 
  • Baskı! 
  • Ki bu baskıdır iki ayağı bir pabuca sokan. 
  • Sadece sporcuların değil, memleketin iki ayağını tek pabuca sokan bir baskıdan bahsediyoruz.

Spor bakanının, başbakandan alacağı muhtemel bir taltifin hatırına sporcuları aşırı şekilde havaya sokma telaşında olduğu görüşleri… Bu tavrın işin suyunu çıkarması vs…

  • Sporcuların kullandığı dilde görülen ve geleneksel söylemin birazcık dışına çıkan üslubun kelimeleri… 
  • Örneğin herkesin duasıyla koştum, diyen cümleler. 
  • Bu işlerin duadan çok branşın gerektirdiği teknik ve taktikle ve bilimsel çalışma yöntemleriyle kotarılacağını birilerinin anlatması gerekmiyor mu? 
  • Dua edileni çok ama sadece 3 madalya var. 
  • Oradaki her milletten ve her dinden her sporcunun elbette bir inancı var ve herkes mutlaka belli dileklerle ve beklentilerle çıkıyordur müsabakalara. 
  • Mutlaka dua edeni de vardır, ninesinin komşusunun, eşinin dostunun duasını alanı, görüyoruz istavroz çıkaranı, gökyüzüne doğru işaretleTanrı’yı göstereni…

Ama bu kadar mı? Milletin duaları nereye kadar? Öyle olsaydı gerçekten, her branşta alırdık altınları çuvallarla, belki bu sayede ülke ekonomisini düzeltirdik.

  • Olimpiyatlarda bolca madalya ve böylece yeni bir propaganda… Bu hesapla fena halde gaza getirilen ve devşirilen sporcular… 
  • Yahu devşirecekseniz bari bunu düzgün yapın, gidin Bold’u transfer edin. Onca masraf işe yarasın bari. 

Bir de tam fenalık geldi potanın perileri, filenin sultanları dolaylamalarından. Bu bile yalandan motivasyonun delillerinden başka bir şey değil. Ne çok hevesliyiz peri, sultan, dev adam hikâyelerine. Çağdaş sporun bu sıfatlarla işi olmaz.

  • Konuya dair fikrim böyle. Bu olimpiyat, iktidarın işe gereğinden fazla müdahil olması 
  • (örneğin, bir madalyayla bile adeta saltanat ailesine teşekkür eder gibi başbakana bakana teşekkürler. Canım, milletin parasıyla gidildi oraya, ille de bir teşekkür söz konusuysa, ki gerek yok, çalıştın kazandın, peki, şartsa bir teşekkür o da onca vergi ödeyen bu halka olmalı. 
  • Örnek cümle
  • Her türlü olumsuz hayat koşulları ve yoksulluğa işsizliğe rağmen, yurttaşlık bilinciyle vergisini ödeyen bu cefakâr halkın paralarıyla geldik buraya, şu biricik madalyayı işte o halka armağan ediyor ve onlara teşekkür ediyorum. 
  • Nedir yahu, 
  • teşekkür de özür de beyefendilere!) 
  • evet, söz konusu haller açısından benim için daha az heyecan vericiydi, hatta pek tatsızdı şu olimpiyatlar.
Yazar: Editor
2012-08-05 19:59:33

Chibuzor Nwagbo

İsimler önemlidir değil mi? Anne ve babaların çocuklarına ne isim vereceklerini daha hamilelikte aylarca düşündüklerine çokça tanık oldum. Küçük çaplı aile çatışmalara tanık olan çoktur.

Zahmetli iştir.

  • Eski zamanlarda isim için bir iş yapmış olmak gerektiği rivayet edilir. 
  • Bir avcılık, bir kahramanlık… 
  • Kızılderililerin işi böylece noktaladıklarını en azından belgesellerden biliyoruz.

Bizde de örneğin Boğaç Han hikâyesinde Dedem Korkut gelir, boy boylar soy soylar, adını ben verdim ömrünü Tanrı versin der. Bakın, Dede Korkut geliyor isim vermek için, laf değil yani.

Hele bir ismin marka olması, ne zorlu bir süreçten geçer; şirketler veya şahıslar için!

Bakınız;

  • Futbolcu tarihimizde Miliç’in adı Miliç’ti, 
  • Peroviç Peroviç’ti. 
  • Sabotiç’e kısaca Sabotiç derdik. 
  • Darko da öyle. 
  • İsa, Timuçin, Vedat, Ali Beykoz, Kayhan, Ümit, Eyüp, Altan, Necati hep isimleriyle anıldı. 
  • Onlara Milo, Pero, Sabo, Dark, Aliş, Ümi, Neco filan demedik. 
  • Lakaplar ayrıdır. 
  • O da zamanla oluşur zaten, isimler gibi. 
  • Hatta daha doğal isimlerdir onlar. 
  • Ama deforme edilmiş isimler değildir yahu! 
  • Mbilla’ya bilo diyenler var, Kbong’a kiki filan. 
  • Ne hazin!

Adamların isimleri var, mümkünse zaman ona bir de nam verir, ne güzel olur. Fakat ismi telaffuz edemeyip onu rezil etmek olacak iş değildir.

Messi bizde olsa ona tutar Sisi filan deriz maazallah! Ayıp ederiz.

  • Bir iki uğraşla telaffuz edilmeyecek isim yoktur. 
  • Zahmet edelim, adamların isimlerini katletmeyelim. 
  • Zira isimler birer imajdır, 
  • ismin sahibinin buna izin vermediği müddetçe 
  • onu bozmaya, değiştirmeye, eğlencelik bir ucubeye dönüştürme kimsenin hakkı yoktur.

Yeni transferimizin adı Chibuzor Nwagbo bu da Twitter hesabıdır, henüz bir tek takipçisi vardır: @chibuzor4life

Çizi’ymiş! Ne bu yahu, adamla taşak mı geçiyoruz?

Yazar: Editor
2012-07-29 00:33:46

3N 1T

İkinci Bölüm

Bunun sorgulanması (yani "neden taraftar" kavramının), “aşk” kavramının sorgulanmasına benzer.

  • Mehmet Ali Kılıçbay 
  • bir yazısında 
  • aşk denen şeyin direkt öznenin arzuları, 
  • beklentileri için olduğunu söylemişti. 
  • Yani ben birine âşıksam aslında kendim için aşığım. 
  • O sevgilinin bazı meziyetleri olsa da ruhsal veya fiziksel… 
  • Taraftarlık da öyledir. 
  • Kısmen. 
  • Kişisel tatmini sağladığı sürece vardır taraftar. 
  • Kişisel tatmin de genel için düşünüldüğünde 
  • mutlak başarıdır. 
  • Yani her an “eski aşka” dönüşebilir takım 
  • ve taraftar da onu hayatının önceliklerinden çıkarır.         

Bir takımın taraftarı olmanın tarihsel veya kentsel gerekçeleri ne olursa olsun son tahlilde “taraftarlık taraftar içindir!” saptaması damgasını vurur.

Nasıl Taraftar?

Bu alt başlıkta yine aynı değerler akla geliyor; fedakârlık, kötü günde de sevmek, hep destek, takımı ille de başarısı için sevmemek, falan filan. Sakız ettik… Bildiğiniz laflar. Yani takım aşkı büyük ölçüde “platonik” olan…

  • Hayatımız baştan sona öznelliklerle doludur. 
  • Öyle de olmak zorundadır. 
  • Çünkü her insanın bir düşünme, analiz etme, tercih yapma becerisi vardır (reflekslerle de olsa)… 
  • Bu da öyle olmak zorundadır, değil mi? 
  • ( İradesini –siyasette gördüğümüz gibi- iki torba kömüre pazarlayanlara sözümüz yok!) 
  • Durum böyleyken “nasıl taraftar”ın cevabını vermek, buradan bir profil çıkarmak yine öznel bir iş oluyor. 
  • Ne diyelim şimdi burada? 
  • İdeal olan hangisi?

Şöyle toparlayabiliriz, galiba; alın bir insanı okulda, evde, işte, rakı masasında, seyahatte, kahvede kâğıt oynarken tahlil edin, şöyle bir resmini çekin, tribüne kopyalayıp yapıştırın ortaya aynı suret çıkacaktır. Bu da o ülkenin; o siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel koşulların, o şehrin, o eğitim niteliğinin insanı olacaktır. On bin kişilik bir tribünü bu anlamda tarzlara göre gruplandıracak olursak orada galiba yine on bin grup olacaktır. Veya böyle bir şey. Yani; “Taraftarın nasıllığı= Bireyin nasıllığı”

Ne Zaman Taraftar?

  • Takım başarılı olduğu zaman
  • galip gelindiğinde
  • gol atarken
  • gol kovalarken
  • takımın bir kalecisi olduğunu unutmuşken
  • şampiyonluğa oynarken
  • şampiyon olurken
  • bazen küme düşerken
  • küme düşmemesi için çırpınırken 
  • diğer takımın taraftarını kızdırırken
  • formlarda klavye savaşlarına girişirken
  • takıma bir aidiyet hissederken
  • bir efsanenin parçası olmaya çalışırken
  • camianın gücünden kendine bir güç ararken
  • bunun olabileceğini zannederken
  • hayata tutunacak bir dal ararken 
  • hafta sonlarına bir anlam kazandırmak istediğinde
  • macera aramaya başladığında 
  • ağrısız başını ağrıtmak istediğinde
  • hayata, talihe sitem etmeye heveslendiğinde

Bu cevaplar da yetmez, diye düşünüyorsanız şöyle toparlayayım;

Taraftar

Kendilerinin beklentileri gerçekleştiği an

Ve böylece keyifleri geldiği zaman,

taraftardır taraftar

Yazar: Editor
2012-07-25 10:53:24

Taraftar Halleri

Kimi maçlara soluksuz gider, fire vermeden

Kimi bir başına gider, kimi cümbür cemaat 

Kimi maçtan maça gider

Kimi küser gitmez

Kimi maçta çok heyecanlandığından gitmez

Kimi küfretmek için gider

Kimi küfürden usanınca gitmez

Kimi futbol izlemek için gider

Kimi takım iyiyse gider

Kimi hakkaten iyi gün dostudur

Kimi hakkaten kötü gün dostudur

Kimi tribün teknik direktörüdür

Kimi tribün yazarı

Kimi kombinelidir

Kimi biletlidir

Kimi bedavacıdır

Kimi tribün coşkusunu sever

Kimi TV’den tekrar görüntülü izler

Kimi maçtan çok maç yorumlarını sever

Kimi yorumlamayı sever

Kimi ben demiştimcidir, kimi ben ne bileyimci 

Kimi deplasman fatihidir

Kimi yollara düşmeyi sever

Kimi pankartçıdır

Kimi konfeti atmayı sever

Kimi sessizdir

Kimi ekolu

Kimi transfer beğenmez

Kimi hep transfer ister

Kimi hep kelle ister, onu sevmez bunu istemez

Kimi kelle vermeye hazırdır

Kimi en çok sevendir

Kimi en çok bilendir

Kimi en çok düşünen

Kimi kurumsallaşma ister

Kimi bana iyi kadro yeter der

Kimi doğrucu Davut’tur

Kimi yalancı çoban

Kimi için tribün sosyal alandır

Kimi için arena

Kimi için siyasal bir saha

Kimi kendi değerlerini dayatır

Kimi kulüp üzerinden bir değer yaratır

Kimi yönetimcidir Kimi hocacı Kimi futbolcu

Kimi hep iddialı Kimi iddaacı

Kimi sade seyirci kimi çekirdekçi

Liste uzun dostlar. Neticede herkes kendince sever. Birini aşkla sevmekten ötedir bunun mahiyeti. Kimse hiçbir tarzı eleştiremez. Kısa veya uzun vadede takıma/kulübe bir zarar vermedikçe her taraftar saygıdeğerdir, lakin saygı duyuyorsa bir saygıya değerdir.

Yazar: Editor
2012-07-12 06:07:44

İlk Ağız’dan

Bayram Başkan @bayramakgull hesabı ile

twitter’a katıldı

ve sıcağı sıcağına şu açıklamaları yaptı:

  1. Şu andan itibaren önemli gelişmeleri sızlerle bu twitter hesabımdan paylaşacağım
  2. Evet, Tolgaya teklif geldi fakat bonservisine az para teklif edildiği için bize para kazandırmadan gitmek istemedi
  3. Adnan ve Onur'la kendileri gitmek istedikleri için yollarımızı ayırdık.
  4. Zülküf de bizim kardeşimiz ama para konusunda anlaşamadık.
  5. Arkadaşlar göstermiş olduğunuz ilgiye teşekkür ederim yalnız hepinizin sorularına tek tek cevap vermem mümkün değil
  6. Bu yüzden gelen sorular doğrultusunda genel bilgilendirmeler yapacağım.
  7. Yarın dış transferde hocamızın istediği önemli bir hücum oyuncusuyla imza atacagız prensipte bugün anlaştık.
  8. Subasic ile ilgilenmiyoruz.
  9. Takıma fayda sağlayacak oyuncular alacağız yıldız olup olmamasının önemi yok ama bana güvenin lütfen.
  10. Makukula ya da Âdem Büyük ile ilgilenmiyoruz. Hatta transfer listemizde bile yok.
  11. Yarın ilk sizlerle paylaşacağım transferi şimdilik hayırlı geceler.

Not:

Levent Hoca’yı da görmek dileği ile.

Transfer bitince Takıma dair ilk açıklamaları da Hocamızdan duyarız: )

Yazar: Editor
2012-06-06 21:51:26

 

  • Bu fotoğrafı 
  • son şampiyonluk maçından sonra çekmiştik. 
  • Şampiyonluğun keyfini 
  • bir sigara ile çıkaran 
  • yorgun adam!
  • Yükselen Dayan...
  • “1963 doğumlu olan 
  • ve bir dönem yöneticilik, 
  • ardından da Genel Menajerlik görevi yapan Yükselen Dayan'a 
  • Tanrıdan rahmet, 
  • kederli ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz.”

 

Yazar: Editor
2012-05-28 19:01:15

Arkadaşlar, 2008 tarihli bir Fırat Aydınus yazısını bir daha paylaşmakta sakınca görmüyorum. Muhterem deplasmandaki Manisaspor maçında daha 9. dakikada çift sarı ile bizi 10 kişi bırakmıştı ve biz o maçı da 3–2 kaybetmiştik.

Buyurun, noktasına virgülüne dokunmadan tekrar yayımlıyoruz.

 

Bir Maç Bir Karakter 
Gelelim o Fırat Aydınus denen zat-ı muhtereme. Zat-ı muhterem dememiz işin istihzası… Muhteremlik ona yıldızlar kadar uzak bir kavram olarak durur yeşil sahalarda, iki benzer anın analizi sonucunda.

Şimdi elbette yenilginin bir acısı var içimizde, inkâr mı edelim. Biz de sıradan her taraftar gibi yenilgiye bir kılıf arayabiliriz takımımızın aşkıyla, doğal olarak, sonuçta taraftarız ve de taraflıyız… Ama bu yazıdaki hiçbir öznellik o Fırat Aydınus deneni aklamaya, bir nebze de olsa haklı göstermeye yetmez. Çünkü o zat, benzer bir enstantanede Arda’nın ağırlığı altında ezilmiştir kısa bir süre önce, karizma çizilmekle kalmamış, bırakın hakemliğini, insanlık haysiyeti üç paralık olmuştur.

Sıkışan Kuyruk
Ama işte bir yerden kurtaracaktır ya sıkışan kuyruğu, bizim Emre de ona bu manada hayatının fırsatını vermiştir o “aydın”lıkla bundan gayrı hiçbir alakası olamayan, kalmayan “us”a… Fırsatı ganimet bilen o hakem denen “nahakim” Emre’yi anında saf dışı bırakmıştır. Yayıncı kuruluş o ikinci sarıdan kırmızıyı gösterirkenki yüzünü tekrar yayımlasa da o Fırat’ın, insanlar bir daha tanık olsa bir önceki “ezikliğin” nasıl suret bulup intikamı “gücünün yetebileceği” bir camiadan, futbolcudan çıkarmanın nefretine…

Kime Mesaj
Aslında aciz bir mesajdı o, tribündeki Oğuz Sarvan’a; “Bakınız efendim, ben hala otoritesi olan bir hakemim, nasıl da attım bu itaat etmez oyuncuyu üstelik maçın hemen başında. Geçen hafta mı, şey onu unutunuz yahu ben unuttum bile, kem küm… N’olur derbiyi bana verin…” gibisinden…

Yemezler efendi, bu ikiyüzlülük bir kariyerin olsa olsa bitişidir. Bu rezilliği sineye çeken de, yok sayan da, canım olur öyle şeyler diyen de, Emre de itiraz etmeseydi şeklinde düşünen de o “ilkesizliğin” doğrudan ortağıdır.

İlkesizliğin Resmi Geçidi 
Devamında maçın iyice “ilkesizleşen” hakem (biz ilkesiz diyoruz, siz daha uygun bir sıfatı koyun) rakibe de garip kartlar çıkardı. Ve o kadar kaybetti ki kendini, belki bir vicdan muhasebesi sonucunda 94.dakikada gayet sıradan bir pozisyonda rakipten bir oyuncuyu dışarı attı. Yapma efendi, derler adama, bizi yutturamazsın, bak onlara da acımadım diye. Sen acizliğine ne diye kurban edersin o futbolcuyu, kulübü, eğer gerçekten hakkaniyetli bir adamsan veya adamsan son kırmızını kendine gösterirsin.

Manisa’da Son Tango
Son acizliğini de son saniyelerde gösterdi o muhterem. Ahmet Yıldırım rakip ceza sahası çizgisinde kafaya çıktığında faul çaldı. Faulü biz kendimize beklerken rakibe verdi (burada faulün kime çalındığı inanın hiç önemli değil, ibret verici olan hakemin hazin halidir, okuyunuz), Ahmet ne olduğunu anlamaya çalışırken, Fırat Aydınus hakemliğinin hakikaten bittiğinin en net fotoğrafını verdi ve işaret parmağıyla “yukarıyı” işaret ederek kendi pespayeliğine Allah’ı tanık göstermeye sığındı. “Valla faulü Ahmet yaptı, yukarıda Allah var!” gibisinden bir hareketle… Sorarlar, sen bu kadar mı çaresizleştin inandırıcı olmakta!!!

Yazar: Editor
2012-03-25 09:09:13

Şuradan Buradan

 http://hizliresimyukle.com/showoriginal-215880/hj.jpg

Evet, Başbakan açıklamış, dershaneleri kapatacağız diye. Bunu büyük dershaneler de konuşmuş. Olurlarını almak için değildir umarım. Hadi bakalım, olursa tebrik ederiz. ikinci aşama eğitim çalışanların hallerinin iyileştirilmesi…

  • Bir reklâm, Türkan Şoray “işte o zaman sevgi emektir” diyor arada. 
  • Bir bakıyoruz Banka reklâmı. 
  • Ne alaka yahu? 
  • Bu bankacıların kullanmayacağı hiçbir şey yok. 
  • Uzak durmalı bu adamlardan, 
  • ama nasıl?

Bir başka reklâm, telefoncu işi… Kocasına “Cemil Bey kızınız arıyor” diye hitap ediyor kadın. Nedir bu? Saygı sevgi bilmem ne mi? Yalan sahte bir iletişim şekli mi? Ne antin kuntin işler bunlar! Hakikaten samimi olmak zor geliyor sanırım. O telefoncular da bankacılar kadar tehlikeli…

Reklâmcılar da bu tehlike çemberinin fena içinde.

  • Başka ne diyecektim? 
  • Evet, dün Rize ve Konya galip geldi. 
  • Böylece Elazığ’a iyice yaklaştılar. 
  • Onların işi böylece daha da zorlaştı. İlk ikiden geriye düşmelerine az kaldı. 
  • Ama şu tabloya göre de ilk 5 şekillendi Elazığ, Kasımpaşa, Konya, Akhisar ve Rize şeklinde. 
  • Geçen haftaki hazin ve aslında 3 puandan fazlasını kaybettiğimiz Göztepe yenilgisinden dilerim kendine iyi bir ders çıkarmıştır tecrübeli bilgili büyük hoca L. Eriş. 
  • Yoksa benim şuradan çok iddialı olmam bir b.ka yaramaz. Altıncılık bileti için bakalım ne gösterecek ileri haftalar bize, Levent hocanın elinden?
Yazar: Editor
2012-03-10 06:35:59

Sivas’ı Unutma

 http://ul.gcg.gen.tr/x/b9e4d53.jpg

Katliamlara duyarlı bir millet olduğumuzu kanıtladık. Kınıyor, isyan ediyor, telin ediyoruz vs… Ayrıca bakın Suriye’deki kimi olaylar için ne kadar duyarlı bir hükümetimiz var. Ama işte örneğin bir Sivas söz konusu olunca tüm duyarlıklar, empatiler uçup gidiyor. Ve Sivas katliamında zaman aşımı gelip bir zihniyetin, egemen zihniyetin neci olduğunun bariz bir kanıtı oluyor.

Sivas’ta taammüden, devlet nezaretinde 33 insan öldürülmüştür. İşin hazin yanı da “olağan şüphelilerin” tabi olduğu fikriyat resmiyette de muktedir olmuştur.

Basından şu soruları aşağıya aktarıyorum. Bilmem, nasıl bir faydası uyarısı olur zulmün krallığına…

  1. Aziz Nesin konuşurken kışkırtıcı bildirileri kim dağıttı, dağıttırdı?
  2. Olayların başında namazdan çıkan az sayıdaki göstericiye polis neden müdahale etmedi?
  3. Kalabalık büyümeye başladığında müdahale için neden yetersiz sayıda asker gönderildi?
  4. Dağılmaya başlayan grubu yeniden Madımak Oteli’ne yönlendiren provokatörler kimdi?
  5. Çevre illerden yardım isteme seçeneği neden kullanılmadı?
  6. Kalabalığın yoğun olarak kullandığı kaldırım taşlarının Madımak Oteli’nin önündeki inşaata bir gün önce depolandığı iddiası neden araştırılmadı?
  7. Askeri birlikler çekilme emrini kimden ya da nereden aldı?
  8. Olaylarda çıkan yangınlara müdahale eden itfaiye çalışanları neden isteksizce çalışıyordu?
  9. Valililiğe saldırı önceden biliniyor muydu?

Evet, siz bu katliamı yoklar hanesine yazacaksınız tüm ‘duyarlığınıza’ rağmen.

  • Ama “aynı amaca hizmet eden 
  • 1 Mayıs Katliamını, 
  • Maraş’ı, 
  • Çorum’u,
  • 12 Eylül zulmünü” kaydeden toplumsal bellek 
  • bunu da unutmayacaktır.

28 Şubat mağdurları(!)na notumuz olsun bu!

Yazar: Editor
2012-03-06 21:42:45

Evet, Zülküf!

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-204858/z.jpg

Bu sayfada vaktiyle Tolgahan’ı çok eleştirdik ama yanına basiretsiz hocaları da koyarak. Geçmiş zaman…

  • Bu sezon, kim ne derse desin 
  • ne düşünürse düşünsün, 
  • tribün nasıl bir tavır takınırsa takınsın 
  • pek umurumda olmadan derim ki; 
  • Tolgahan evet bu sezon 20 küsur maç itibariyle neredeyse hatasız oynamıştır. 
  • Neredeyse, diyorum, 
  • tartışmaya mahal vermeden…

O klasik "ama" tam da burada girer devreye, şöyle devam eder cümleler:

  • Çok laf edip hiçbir şey dememiş olmamak için 
  • kısa kesiyorum: 
  • Şu noktadan itibaren, çok önemli bir aksilik olmadığı sürece Zülküf ilk 11’deki o formanın sahibidir! 
  • Bunu kanıtlamıştır! 
  • Süreci bir kaleci düşmanlığı üzerinden izlememek dileğiyle!

Ve dilerim Levent Hoca bu konuda ilke, prensip vs niyetine bir hata yapmaz, zira hem kendini hem de Tolgahan’ı yıpratır ve Zülküf’ü tamamen kaybeder veya kaybetme ihtimaline maruz kalmamıza sebep olur.

Ne bileyim, böyle bir şey!

O kale Zülküf’ündür artık,

diyeceğim budur!

Yazar: Editor
2012-03-01 07:51:58

Eğitim Meselesi ve Sairesi

Şimdi gündemde 4+4 ve falan filan var.

Eski hikâye.

Düşünebiliyor musunuz, on yıllardır eğitimin bir devlet politikasına göre kimlik bulamamasını?

  • Eğitim sistemi hükümetlere, 
  • hatta bakanlara göre şekilden şekle giriyor. 
  • Böylece ortaya gerici bir eğitim süreci ortaya çıkıyor. 
  • Ne dediğimizin daha iyi anlaşılması için örneğin bakınız son 5, hatta son 10, hayır yahu son 20 milli eğitim bakanına…
  • Ama önce öğretmenlerin durumu tartışılmalı, 
  • görüşülmeli aslında. 
  • Çünkü öğretmen olmadan doğaldır ki bu eğitim öğretim zımbırtısı da çalmaz.

Nedir durumu öğretmenlerin maddi ve manevi boyutta? Kısaca yanıtlayayım, vahim! Evet, önce öğretmenlerin durumu her maddede iyileştirilsin, kılık kıyafet yönüyle özgürleştirilsin sonrası daha kolay olur.

Ad Verme

Bilirsiniz, Dede Korkut hikâyelerinde çocuk önce bir iş yapar, bir kahramanlık yiğitlik filan sonra Dede Korkut gelir çocuğa ad verir.

  • Bulvarlara, yerlere, yerleşkelere verilen adlar örneğin Adana’nın 
  • ve genelde Türkiye’nin ne tür bir algı ve bilinçle yönetildiğini gösterir.
  • Şimdi bazı üniversitelere kimi politikacıların adları verilecekmiş. 
  • Vah ulan! 
  • Memleket için ama hakkaten ne yapmışlar ki? 
  • Dedem Korkut gelip görse çok kızardı bu işe.

Taciz

Pozantı’da çocuk mahkûmlara taciz! Adalet bakanı özetle, karartılmayacak, demiş. Umalım da öyle olsun. İnsanın haysiyetini aldıktan sonra ne kalır ki geriye?

Ama bakınız Yılmaz Güney'in "Duvar" filmi.

Simge

Paramızın bu gün simgesi de olacakmış. Vatandaşın cebinde bir türlü olmayan o nesnenin simgesi olsa ne olur olmasa ne olur.

  • Muhtemelen on binlerce üniversite mezununun, 
  • yani yetişmiş eğitimini almış insanların 
  • en verimli zamanlarını 
  • işte değil de 
  • iş arayarak 
  • ve bulamayarak geçirdiği bir ülkede 
  • paramızın bir de simgesinin olması 
  • vaktiyle sıfırlarından kurtulması gibi 
  • sadece duygusal bir etkisi olur, 
  • romantik bir şeydir, 
  • o kadar.

Not: Başbakanımızın doğumgünü havaalanında kutlanmış, evine özel çalgıcılar filan gelmiş. Ne iyi! Bu bana da surnameleri hatırlattı bre: ))

Yazar: Editor
2012-02-29 13:10:14

Aynı Meşrebin Telveleri

Şu Sarkozy var ya, Türkiye’de yaşasaydı kesin olarak Akp’ye oy verir hatta orada siyaset yapardı.

  • Adamın tüm siyasi manevraları 
  • tam da muktedirlerin torna tesviyesinden geçme. 
  • Her bir şeyi iç politikaya 
  • ve şahsi siyasi istikbale alet etme… 
  • Bildiğiniz makamlar… 
  • Sonu hiç düşünülmeyen ucuz aciz taktikler…

Şimdi çıkmış yine aynı politikayı satıyor. Şöyle:

“1915 Olayları’nı ‘soykırım’ olarak tanımayanları cezalandırmayı öngören yasa teklifi, Anayasa Konseyi duvarına çarptı. Hem iktidar hem de muhalefetin desteğiyle önce Ulusal Meclis’ten, ardından da Senato’dan geçen yasa tasarısı ‘ifade özgürlüğüne aykırı’ bulundu. Konsey reddederse yeniden gündeme getireceğini açıklayan Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ise bu konuda hükümete yetki verdiğini ve yasayı yeniden gündeme getireceğini açıkladı.

Buyurun buradan yakın!

Sanmayın ki adamın derdi bir insanlık derdi!

Neye varacağı hesaplanmamış veya umursanmamış eylemler…

En azından Türkiye için…

  • Zira Sarkozy ile aynı meşrepte olan insanlar, 
  • bir meseleyi iç politikaya alet edecek kadar arsız şahıslar 
  • alesta vaziyette beklemededirler 
  • ki bu da kendi karın ağrımızı tetiklemektedir.

Oradan buraya bir domino etkisi daha!

Yani efendim bakınca, zalim bir ırkçılık ki zaten zalimdir o, hiddetini nereye akıtacağını meçhul bir ruh hali işgal eder bu coğrafyayı. Ne fena bir şey bu!

  • Fransız Sarkozy burada örneğin İdris olur makamlarla, 
  • döner aynı zihniyet Ermenistan’da bir yerde görünür kendi ülkesinin faşisti olarak 
  • ve bunlar insanlık tarihinin trajedilerini 
  • el birliği ile bina ederler.

Katledilen, hazin ölümüyle kalır. Hissiz hassasiyetsiz insanların dilinde kin, kan, küfür olarak sokağa dökülür sonra hedefini bilmeyip haddini aşan bir düşmanlık…   

Olan, ufuklarda hala bir hayal olarak duran amaca olur. “Yaşasın halkların hür kardeşliği” meydanların kimsesiz bir sloganı olarak durur!

Yazar: Editor
2012-01-30 18:54:06

Kış Günlüğü ve Paul Auster

http://2.bp.blogspot.com/_gHAE_z0DfBo/SQjLeLRb_AI/AAAAAAAAA4w/V-iPAhW68Mk/s1600/paa.jpg

Paul Auster’ın anılarını yazdığı “Kış Günlüğü” Amerika’dan önce Türkiye’de basıldı.

Yalın, duru, akıcı ve açık bir anlatım!

  • Ne dediği anlaşılıyor,
  • kolay okunuyor ama basit değil
  • ve gereksiz ayrıntılarla boğmuyor.
  • Yani bildiğimiz bir Paul Auster kitabı.
  • Daha önce bunu Cebi Delik ve yer yer Kırmızı Defter’de de yapmış anılarını ayrıca karavellilerle desteklemişti.
  • Aslında düşününce Paul Auster’in bütün kitapları çeşitli hikâyeciklerle örülü.
  • Net örnekler vermek için dönüp bir daha bakmam lazım kitaplara; )) Sonra!
  • Bunu tabi ki Orhan Pamuk’ta da görürüz; ana hikâye içinde neredeyse bağımsız küçük küçük hikâyeler olan karavellileri.

Brooklyn’li yazar (kendisi öyle diyor) Amerika’dan çok Avrupa’da okunuyor. Ülkemizde de ciddi bir okur kitlesi var. Kış Günlüğü’nün önce burada basılması da durumun bir göstergesi.

  • “Bunun başına hiç gelmeyeceğini, gelemeyeceğini, dünyada bunların hiçbirinin başına gelmeyeceği tek kişi olduğunu sanırsın; sonra tıpkı herkese olduğu gibi hepsi teker teker senin de başına gelmeye başlar.”

Yukarıdaki cümleyle başlar Kış Günlüğü, nasıl bittiğini söylemesem; ))

Ay Sarayı, Yükseklik Korkusu, Leviathan, Timbuktu Paul Auster’ın ilk kalemde önereceğim kitapları. Duman, Surat Mosmor, Lulu Köprüde ise yazarın imzasını attığı filmler.

Aşağıdaki bağlantı da Duman (Smoke) adlı filmin son bölümüdür. Müzik Tom Waits. İyi okumalar, güzel seyirler o zaman…

http://www.youtube.com/watch?v=61pp51kxvVM

Ve basından bir alıntı:

Dünyaca ünlü yazar Paul Auster Hürriyet gazetesinden Buket Şahin’e verdiği röportajda şöyle der:

  • “Hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye’ye gelmeyi reddediyorum! 
  • Kaç kişi oldu? 100’ü geçti mi? 
  • Biz demokratlar Bush’lardan kurtulduk. 
  • Bir savaş suçlusu olarak yargılanması gereken Cheney’den kurtulduk. 
  • Neler oluyor Türkiye’de! En çok endişelendiğim ülke. Demokrat yasaları olmayan ülkelere gitmiyorum davet alsam da. 
  • Aynı sebeple Çin’den gelen davetleri de geri çeviriyorum. 
  • Bu hükümetleri protesto ediyorum.” 
Yazar: Editor
2012-01-15 16:22:47

Masalların Masalı

Su basında durmuşuz / çınarla ben. 
Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim. 
Suyun şavkı vuruyor bize / çınarla bana. 

Su basında durmuşuz / çınarla ben, bir de kedi. 
Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim, bir de kedinin. 
Suyun şavkı vuruyor bize / çınarla bana, bir de kediye. 

Su basında durmuşuz / çınar, ben, kedi, bir de güneş. 
Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, bir de günesin. 
Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, kediye, bir de güneşe. 

Su basında durmuşuz / çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz. 
Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, günesin, bir de ömrümüzün. 
Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze. 

Su basında durmuşuz. / Önce kedi gidecek / kaybolacak suda sureti. 
Sonra ben gideceğim / kaybolacak suda suretim. 
Sonra çınar gidecek / kaybolacak suda sureti. 
Sonra su gidecek /güneş kalacak/ sonra o da gidecek... 

Su basında durmuşuz. 
Su serin / Çınar ulu, 
Ben şiir yazıyorum. 
Kedi uyukluyor 
Güneş sıcak. 
Çok şükür yaşıyoruz. 
Suyun şavkı vuruyor bize 
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze            

Nazım Hikmet

http://galeri.uludagsozluk.com/47/naz%C4%B1m-hikmet-ran_120314.jpg

Yazar: Editor
2011-12-30 08:15:56

Uludere

Ertuğrul Kürkçü şöyle dedi olay için:

  • "Hepimiz gözlerimizle gördük, 
  • kulaklarımızla duyduk, 
  • 38 günahsız insan, avcı uçakları tarafından bombalanarak öldürüldüler. 
  • Şimdi hükümete soruyoruz. 
  • Dünyanın başka ülkelerindeki vahşete karşı meydan okuyan hükümetimiz
  • kendi halkının kendi askerleri tarafından bombalanması karşısında kimi çağıracaktır?"

http://www.hakimiyet.com/images/haberler/ak_partiden_uludere_aciklamasi_h11016.jpg

Hüseyin Çelik de 35 kişinin öldüğü olayla ilgili olarak ‘Bu bir operasyon kazasıdır’ dedi.

Tarafsız gözlemciler de Uludere olayının AKP’nin 33 Kurşun’u olduğunu söylüyor.

Yazar: Editor
2011-12-21 11:27:55

Bir Derbi Hatırası

 http://images.amazon.com/images/P/B00000JB45.01._SCLZZZZZZZ_.jpg

  • “1970’lerin sonunda Beşiktaş’ın davetlisi olarak İstanbul’a gelen Dalida (o zamanların en ünlü pop yıldızıdır), 
  • BJK-Fener maçından önce sahaya çıkmış 
  • ve o günlerde çok moda olan parçalarını 
  • Fenerbahçe tribünlerinden dinlemenin keyfini yaşamıştır. 
  • Centilmen Fenerbahçeliler rakip takımın misafirinin şarkısını yabancı dille söylemektedirler (Dalida’ya göre: )) 
  • “Salma ya salama, 
  • Fener ko… ağlama…” diye. 
  • Dalida ikinci bölümü anlamasa da 
  • bu sevgi gösterisi(!) karşısında sarı-lacivertli tribünlere el sallayacak 
  • ve şahsına yönelik bir sevgi gösterisi (!) ile daha karşılaşacaktır: 
  • “Orospu Dalida, orospu Dalida!” 
  • Kadıncağız, çok duygulanacak 
  • ve Fenerbahçe tribününe koşmaya başlayacaktır. 
  • Arkadan gelenler beline sarılıp orta sahaya çekene kadar 
  • zavallı Dalida 
  • başına sağından solundan gelen ünlü Tat meyve suyu kutularından zor kurtulacak, 
  • şaşkınlıktan ise uzun süre kurtulamayacaktır…”

(Can Kozanoğlu’ndan / Bu Maçı Alıcaz)

Yazar: Editor
2011-12-12 16:06:20

Sergi

 
 

Ressam Teksin Özgüz resimlerini 13–24 Aralık 2011 tarihleri arasında Adana Büyükşehir Belediyesi 75 Yıl Sanat Galerisi'nde sergiliyor. Yaşamını ve çalışmalarını İstanbul’da sürdüren ressam, çocukluk ve gençlik yıllarını Adana'da geçirmiş. Resim çalışmalarına İstanbul’daki atölyesinde  devam eden sanatçı aynı zamanda, İstanbul’da kurucusu olduğu ve yönettiği Teksin Sanat Galerisi ile sanat hizmetini sürdürmekte. 


Resimlerde kavramı ve anlam alanını, doğanın ve dünyanın kirlenip bozulmasına gönderimi içeren, ayrıca sadece kendisiyle sınırlı olmayan ve yaşamsal olana, dünyaya ait anlam ve değer de üreten; çevreye karşı duyarlılığı da bütün boyutlarıyla içermektedir. Sergide soyut peyzajlar, şehir görünümlerini içeren yağlıboya çalışmaları yanı sıra, pastel çalışmaları ve serginin konusunu destekleyen bir heykel çalışması da yer alacak. Ağırlıklı olarak İstanbul’u konu alan yağlıboya resimleri de bu sergide izlenebilecek.
Bilgi icin;
Ebru Celik
info@teksingaleri.com
0532 453 51 23
www.teksinozguz.com

 

Teksin Özgüz Biyografisi;
  • Adana´da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimimi Adana´da tamamladı. 
  • 1974–1976 yılları arasında Mithatpaşa Sanat Enstitüsü’nde resim ve moda eğitimi aldı. 
  • 1976 yılında İstanbul’a yerleşti. Kurduğu atölyede resim çalışmalarına devam etti, çeşitli grup sergilerine katıldı.
  • 1988–2000 yılları arasında Klasik Türk Müziği eğitimi aldı. ÜMC’de korist olarak görev yaptı. 
  • 1998 yılında İstanbul Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Plastik Sanatlar Bölümü’ne girdi ve 2002 yılında Zahit Büyükişliyen ve Özdemir Altan atölyelerinden mezun oldu. 
  • 1995–2010 yılları yaz aylarında İngiltere ve Amerika’da sanat araştırmaları ve çalışmaları yaptı ve bu çalışmalarını halen devam ettirmektedir.
  • 2003 Ağustos-Eylül arası İngiltere Bournemouth University’de resim çalışmaları yaptı, sanat ile ilgili eğitim programına katıldı. 
  • 2005 Ağustos-Eylül aylarında Amerika San Francisco’da Academy of Art University’de work-shop çalışmasına katıldı.
  • Bournemouth ve San Francisco’da katıldığı eğitim programları sonrası düzenlenen karma sergilerde resimleri yer aldı. 
  • Yurtici ve yurtdisinda cesitli karma ve kisisel sergilere katildi.
  • Chicago, Londra, California ve Houston’da özel koleksiyonlarda resimleri bulunmaktadır. 
  • 2011 Mayis ayinda California´da, Orange County Fine Arts tarafindan pastel kategorisinde bir resmi 1.lik odulu aldi. 
  • 2001 yılında kurduğu Teksin Sanat Galerisi’ni yönetmekte, ayrıca resim çalışmalarına devam etmektedir.
  • Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği üyesidir.

Yazar: Editor
2011-12-07 07:10:01

Ben Utandım

  • Bir hakem yazısı daha karalamak şart oldu. 
  • Buca maçı hakeminin adı üstünden bir profil analizine giriştik, 
  • olmadı. 
  • Demek tüm bildiklerimiz yalanmış. 
  • Yani insanlar isimlerinin ağırlığını taşıyamazmış, 
  • ama meğer insanlar makamlarının da ağırlığını taşıyamazmış. 
  • Çapsız çorapsız adamlar 
  • ellerine geçen yetkiyle ne oldum delisine dönüşüp 
  • 90 dakikalık bir saltanatta düdüklerinin kölesi olurlarmış.

(Yukarıdaki “çapsız çorapsız” sözünü uydurdum tabi. Çorapsızdan kastım manen sefil filan, onun gibi bir şey demek.)

  • Haddizatında hakem olmak, 
  • insan olmak 
  • ve tabi ki bir Yaşar Kemal olmak zordur. 
  • Mesele iştir. 
  • Zahmetlidir, 
  • emek ister.
  • 3.dakikada kırmızı vermeyeceksin, 
  • sonra ofsayt kokan pozisyonda golü vereceksin, 
  • dönüp penaltıyı vermeyeceksin, 
  • olmayan bir faulü verip frikikten gol yedirteceksin, 
  • adamlar birbirini tokatlamış, 
  • bunu görmezden geleceksin… 
  • Zor iş zor… 
  • Bu adamlar polis olsa asayişi sağlayamaz, 
  • öğretmen olsa sınıfta ders anlatamaz, sınıfta kavga olsa öğrencileri ayıramaz, döner pencereden bahçeyi izler; 
  • aşçı olsalar yaptıkları yemek yenmez, 
  • çiftçi olsalar domatesleri hormonlu rezil domates olur.

Hay, bindiğiniz arabanın tekerine,

içtiğiniz şarabın çanağına,

gezdirdiğiniz g.tünüzün basuruna tükürsünler...

Mahcup ettiniz ulan beni eşe dosta, sefil beberuhiler!

Yazar: Editor
2011-12-02 07:00:46

Hafta Sonu Notları

 http://chrisbanescu.com/wp-content/uploads/2009/01/Capitalism_Freedom_02_300px1.jpg

  • Şike konusu yine gündeme geldi ve yeni bir yasayla meseleye bir ayar verildi.
  • Köşk son imzayı atınca erk’e göre “boyunun ölçüsünü alanlar”
  • gayri ona göre hareket edecektir.
  • Şöyle bir gözdağı haddizatında herhalde yeterlidir.

Ahmet Şık'ın "örgüt dokümanı" olarak toplatılan kitabı 125 imzayla yayınlandı.

  •  Nihat Doğan Twitter hesabından şöyle bir laf etmiş:

Kahrolsun Küçük elitist burjuva faşizm gericiliği, yaşasın proleterya enternasyonalizmi…” Onca yıllık okuma yazma sergüzeştimde şöyle bir laf edemedim ya! Yuh bana: ))

  • Nagehan Alçı İle Nazlı Ilıcak aynı programda konuşunca
  • iki ayrı neslin aynı kafaları
  • TV’lerde yan yana gelince…
  • Efkârlanmamak elde mi ki!

Şimdi demokrasi havarisi kesilen Nazlı Ilıcak’ın işkenceci askeri cuntanın şakşakçısı olduğunu, işkencede konuşan kendi fikrinde olmayan gazeteciler için “bülbül gibi öttüler” diye manşetler attığını, fakat ‘konuşan’ gazetecilerin hangi ortamda konuştuklarını bir akrostişle ifadelerine yerleştirdiklerini, bunun üzerine Nazlı Ilıcak’ın … olduğunu… hatırladım.

  • TV’lerde birçok konu konuşulur.
  • En son camilerde kadın erkek yan yana saf tutabilir mi konusu vardı.
  • Demokratik ülkelerde her şey konuşulabilir.

Ve fakat aşağıdaki alıntıyı yapsak halimize misalen, Walter Benn Michaels’ten;

  • “Amerikalı liberaller neden kapitalizm hakkında konuşmaları gereken bir zamanda
  • ırkçılık ve cinsiyetçilik hakkında konuşup duruyorlar,
  • sorusuna verilecek cevap bellidir:
  • Kapitalizm hakkında konuşmaktan çekindikleri için
  • ırkçılık ve cinsiyetçilik hakkında çene çalıyorlar.”

Yani;

Asıl mesele burada ve dünyada bir kapitalizm meselesidir, TV’lere çıkıp ötesinde konuşmak gevezeliktir.

Ve fakat… 

Yazar: Editor
2011-11-21 15:02:22

Müşahede Etmek ve Üzülmek

http://www.howthiswebsitemakesmoney.com/images/blog/missionaries-in-africa.JPG

Başbakanımız demiş ki;

''Afrika kıtasında, yoksulluğun da etkisiyle, misyonerlik faaliyetlerinin hız kazandığını üzülerek müşahede ediyoruz."

Evet! Ne güzel! Bir şeyleri fark ediyorlar demek.

Dışarıda da olsa kimi din tacirlerinin ne yapmak istediklerini, nasıl yapmak istediklerini, ne zaman yapmak istediklerini ve nerede yapmak istediklerini görüyorlar en nihayetinde.

Belki bir ara özeleştiri durağına da uğrarlar.

Neymiş üzüntüyle müşahede edilen;

Afrika,

Yoksulluk,

Misyonerlik,

Faaliyet,

Hız

Ve en nihayetinde üzülmek…

Biz de bu coğrafyada müşahede ettiklerimize çok üzülüyoruz, çok!

Yazar: Editor
2011-11-10 21:35:28

Bunu da mı Düşünmeyeceğiz?

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-134168/dp.jpg

Semih Gümüş çok güzel bir not düşmüştü;

“Niçin savaşlarda ve depremlerde yoksullar ölür? Bunu da mı düşünmeyeceksin!” diye…

Bir makale yoğunluğunda, bir şiir özlülüğünde ve milli bir trajedinin tanıklığında… Üzerine daha fazla yazmaya ve söylemeye gerek yok!

Lucretius Titus Carus (İÖ 98–55) da bundan 2000 küsur sene önce de “Depremler değil, binalar öldürür!” demişti Evrenin Yapısı adlı eserinde.

  • Demek hiç yol almamışız biz,
  • hiç öğrenmemişiz,
  • hiç biriktirmemişiz,
  • kendi ömrümüze bile
  • bir mirasyedi umursamazlığı ile bakmışız,
  • hep sıfırdan başlamışız
  • ve bir zihniyetin
  • adeta
  • yüzyıllarca süren idaresine mahkûm da kalmışız
  • hal böyleyken.

Hal böyleyken daha ne denir ki; yine savaşlar olur, yine depremler yıkar ve yine hep yoksullar ölür. Biz bunu bir düşünene kadar!

Yazar: Editor
2011-10-26 09:57:12
Sacco ile Vanzetti ve Baltalı İlah ve de…

http://law2.umkc.edu/faculty/projects/ftrials/SaccoV/sv.gif

Bir girizgâh filan yapmadan doğrudan mevzuya giriyorum ki ülkede gündem yıldırım hızıyla değişiyor, yetişene aşk olsun. Zagor’un baltasından daha seri ve sert gidiyor! Darkwood’un bataklıkları adına… Ben bir yer buldum ve orada duracağım bu ay. Bu arada Zagor, okuduğum şu macerasında Kızılderili topraklarına girip silah satan ve ayrıca altın madenlerine ulaşmak için nehri dinamitleyip akışını değiştirmeye çalışan beyaz adam ve onların işbirlikçileriyle savaşıyor.

“Oryantalist bir kahramanın, (neticede kahramandır, İtalyan bir ürün olsa da Amerikan imajının bir cilasıdır işte) böyle bir beyaz adamın emperyal hesaplar içinde kan gölüne dönen sömürgeleştirilmiş ulusların kendi öz topraklarındaki mücadelesinde romantik bir figür olmaktan öte üslenecek bir rolü yoktur” gibisinden cakalı fiyakalı bir cümle kurmak yerine orada Zagor’un baltayı koyup işi çözmesini son derece pratik ve çarpıcı haddizatında bir çizgi roman evreninde heyecan verici de bulurum. Zagor gider komşu Kızılderili köyüne, söz konusu süreçte yan çizmeden, silah tüccarlarını ve büyük altın arayıcılarını karşısına alma tehlikesini bir tehlike olarak saymadan işi çözmeye koyulur.

Hayal ile Hakikat

Evet, Zagor bir hayal olsa da hikâyenin içi son derece hakikidir ve çizgi bir romanda yaşandığından çok daha dehşetengiz bir hakikattir şuradaki. Zagor, hiç olmayan “Kızılderili Baharı”nda sade bir baltasıyla gerçekçi bir Darkwood bölgesinin kendi kurgusallığı içindeki hakiki lideridir; adaletlidir, tutarlıdır, ormana oynamaz ve bu hak edilmiş bir liderliktir, sipariş üzere değildir, son tahlilde “İlah’tır” ki delikanlının kralıdır; şu Hacivat Karagöz sahnesinde görüldüğü gibi acı hakikatin kurgusu değildir.

Ne diyecektim ben; Sacco ile Vanzetti’den bahsedecektim evet ve güya girizgâh olmayacaktı. Fakat bir örnekten ana fikre yol almak da olağan işlerdendir yazma sergüzeştinde.

Şimdilik mecazen satılmış ve kendine bir yol haritası çizilmiş adaletsiz hukukun veya hukuksuz yargının aslında siyasi iki kurbanıdır Sacco ile Vanzetti.

Hikâyeyi bir alıntı yardımıyla hatırlatayım dilerseniz;

“Sacco ile Vanzetti ABD'ye gelmiş iki İtalyan göçmendirler. 1920'de ABD'de doruğa tırmandırılan komünist karşıtlığı ortamında soygun ve adam öldürme suçuyla tutuklanırlar. Dünya savaşının bitmesiyle ortaya çıkan işsizlik, düşük ücret, büyük sermayenin gittikçe büyümesine karşılık orta sınıfın hızla yoksullaşması ülkede huzursuzluğun büyük ölçüde yaygınlaşmasına yol açar, 1918'de 1 milyon olan grevci işçi sayısı 1919'da 4 milyona yükselir. İşçiler grevlerde ekonomik haklar yanında demokratik haklar da talep etmeye, kimi endüstri kollarının millileştirilmesini istemeye başlarlar. Gelişen radikal hareketlerin geriletilmesi için yoğun bir baskı ortamı yaratılır. 2 Ocak 1920'de 70 kentte aynı anda gerçekleştirilen "baskın"larda 6000'i aşkın ilerici tutuklanır. Solcu partilerin bütün binaları basılır, yöneticileri hapse atılır. Tutuklananlar kentlerin büyük caddelerinden kelepçeli olarak toplu halde geçirilirler. İşkenceler ayyuka çıkar. Basının da yardımıyla tüm ülke bir korku ve dehşet ortamına sokulur.

Üye sayısı 5 milyona yükselen Klu Klux Klan da bu dehşet ortamına üzerine düşen görevi yapar.
Nicole Sacco ile Barolomeo Vanzetti göçmendiler. O dehşet ortamında, 5 Mayıs 1920 günü tutuklanırlar.
Üstlerine atılan suç iki maaş mutemedinin soygun amacıyla öldürülmesidir. İki
İtalyan'ın yargılanması Masachusetts eyaletinin başkenti olan Boston'da teatral bir seyirde iki ay sürer. Sonunda iki göçmen jüri kararıyla suçlu bulunup idama mahkûm edilirler. Bu yargılamanın -ve sonraki gelişmelerin- tüyler ürpertici ayrıntılarına burada yer vermeye olanak yoktur.

Suçsuzlar

Ki Sacco ile Vanzetti eli kanlı suçlular filan değillerdir, kayda “komünist işçi önderleri” olarak geçmiş iki insandır. Yukarıda bahsettiğimiz o hukukun seçilmiş kurbanlarıdır.

Benzer olaylar 2. Dünya Savaşı sonrasında, 1950’lerde Mc Carty dönemi olarak anılan yıllarda da yaşanır. Sadece ABD’de değil ABD meşrebindeki hükümetlerin iktidarlarında bambaşka iklimlerde ve coğrafyalarda, enlem ve boylamda da tüm aynılığı, ortak idealin eş başkanlığı ve şiddetiyle de yaşanır… Bu arada Obama: “...çok güçlü ortaklık, Afganistan'daki işbirliği, sergilenen liderlik, demokrasiye olan taahhütler nedeniyle teşekkür…" filan demiş. Tüm mütevazılığimle diyorum ki; o cenahtan gelen o teşekkürle ben muhatap olsaydım ‘ulan nerede hata yaptım’ der ve mahcubiyetten darabayı indirir, bir dilenci kral olarak hayatıma devam ederdim. Ya da bir çizgi romanda, gider Darkwood ormanında Zagor ve Çiko ile takılırdım, bir şeyler öğrenirdim Zagor’dan, o teşekküre de bir daha maruz kalmazdım; )

Yiğit Adam

Evet! Zagor var ya, harbi yiğit adamdır. Komşusu olan Sauk Kızılderilileri zor durumdadır ve onlar kötü ruhların da tacizindedir. Beyaz adam da o topraklara göz dikmiştir. Bu yetmez gibi işbirlikçi bir muhalif olan Tek Göz’ün içten tazyiklerine de maruz kalmıştır kabile ve Zagor’un eski dostu Kara Balta’nın yardıma ihtiyacı vardır. Ne yapar Zagor? Gider ve dostuna yardım eder. Tek Göz’ün o işbirlikçi muhalif girişimlerinin yükselen baskısına da tav olmaz, beyaz adamın kirli hesabının muhasebecisi olmaz, insani ve vicdani olanı yapar, Darkwood bölgesinin barışı için elini değil gövdesini taşın artına koyar. Öyle!

(Bir sigara arası…) Sacco ile Vanzetti diyorduk bir de…

O Çarka Balta

Var ya; ister çizgi olsun, ister kurgu olsun, ister en yalın gerçeklik olsun; ister okyanus ötesi olsun, ister yanı başımız olsun; ister taş devri olsun, ister modern zamanlar olsun; ister “otokratik, totaliter, otoriter” iradeler olsun, ister “ileri demokrasiler” olsun o malum evrensel ve emperyalist ve ebedi hesabın çarkı tıkır da tıkır işliyor.

Her devrin de kendi kurbanları oluyor cellâtlarının yanında…

Hadi Darkwood’da bir Zagor var, aşıyor zulmün keşmekeşini kendi yöntemince, eline koluna sağlık. Ulan peki biz burada ne yapacağız Zagor’suz bir başımıza?

De ki Zagor Söyledi

Zagor, Kızılderili ulusuna şöyle seslenir bir macerasında:

“Sancağınızı, sahtekârlığın ustalarına bırakmayın. Sizin kuşağınız sancağı tüm yeryüzünde kuramayacak kadar zayıf çıkarsa, o lekesiz sancağı çocuklarınıza devredin. Bütün insanlığın geleceği için bir mücadeledir bu. Çok şiddetli geçecektir, uzun sürecektir. Kim bedenine rahat, ruhuna huzur arıyorsa bıraksın gitsin. Ne tehditler, ne kumpaslar, ne de haklarınızın ayaklar altına alınması durdurabilir sizi. Hakikat zafere erecektir. Kaderin bütün ağır darbeleri karşısında, sizlerle birlikte onun zaferine bir katkım olursa, tıpkı gençliğimin en güzel günlerindeki gibi mutlu olacağım. Çünkü dostlarım, insanın en yüce mutluluğu, bugünü tüketmekte değil, dayanışma içinde geleceği yaratmakta yatar…” : ))

Koşullar ve mücadele şekli olduğu gibi duruyor ortada, aslında değişen pek bir şey yok on yıllardır!

Darkwood’un tüm tamtamları adına…

Yazar: Editor
2011-10-10 08:04:03

Giriş 

http://2.bp.blogspot.com/-ayKtUzL3BpY/Tgn33tzvGkI/AAAAAAAAAVM/moP7i1chyA8/s400/elif+%25C5%259Fafak3.Jpeg

Yurdumda ve memleketimde bir pazartesi de böylece başlar. Uyanıp yataktan kalktın mı ne hafta başı derdi kalır ne korkusu ne de klişe sendromu. Bir de çıktık ya sabah trafiğinden… Ve girişelim muhalif yazılara, ilk kurbanımız Elif Şafak bu hafta.

Dün Elif Şafak söyleşisi vardı BirGün gazetesinde. BirGün nasıl bir ihtiyacı neden duydu ki de E. Şafak ile bir röportaj yaptı, bilmem. Yine dünyanın en standart laflarıyla konuşmuş mega yazar. Neler demiş bir iki alıntı yapayım:

  • Son kitabını tek bir cümleyle özetliyor/muş, “şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır…” Ee? Onca yaygaradan sonra çıkan bu mu?
  • “Bizde edebiyat okurundan ziyade elit kesim içindeki adacıklar son derece hoyrat.” demiş. “adacıklar” ha! Yahu ne cins bir sığlıktır bu, nasıl bir harcıalemliktir?
  • “Türkiye’de eleştiri mekanizması ekseriya acımasız ve hep ama hep şahsi.” Ama her yazar, yazdığı kadardır, değil mi Elifçiğim. Eleştiri de neticede yazılana dairdir ve bir yazarın ülkede çizdiği profile. Ne yani, Emily Brontë mi diyecektik sana durduk yerde...
  • İskender'in kapağı empati kurmaya, kendini bir başkasının yerine koymaya da çağırıyor. diyor. Şu klişelerden sonra neyden şikâyet ediyor?
  • “Ve bir de erkekliğin inşasında kadınların oynadığı rolle yüzleşmemiz lazım.”mış! Oo yee Elif Şafak...
  • Romanda değindiği tasavvuf yoğunluğu için şöyle diyor: “Bir pencere, bir meltem, bir katre, o kadar yeter.” Yazar dediğin böyle konuşur!
  • “Tasavvuf hep benimle. Farklı farklı mevsimlerden geçerek elbette.” de demiş. Farklı mevsimlerden geçmek! Ben niye böyle laflar edemiyorum:(
  • Kadıncağızın toplumsal mesajları samimiyetsiz, yalandan söylenmiş, kof, klişenin ayağa düşmüş olanı, düttürü, empati, katre, meltem! Hay bin şafak attı bende...

Ve de “Her dönem kendi idealistlerini, kendi düşünürlerini, kendi Don Kişotlarını yaratır” diyor! Evet! Her dönemin kendi yazarını yarattığı gibi.

Değil mi Ms Shafak!

Yazar: Editor
2011-10-08 12:06:32

Ctesi

 http://us.cdn3.123rf.com/168nwm/bonathos/bonathos0803/bonathos080300021/2661081-the-real-desire-of-capitalism-master-the-world.jpg

Parasız eğitim isteyen gençler 19 ay sonra serbest bırakıldı. Peki, o çocukları 19 ay kodeste tutan vicdan nasıl serbest kalacak?

  • Bir gazete müsveddesinden adeta cinayet pornosu… 
  • Adamlar tiraj için her bir haltın altına yatacak meşrepteler.

Milli takım Almanya’dan 3 yemiş… Kusura bakmayın ama milli takımda Adanaspor’dan bir veya birkaç futbolcu olmadığı sürece galiba bir şey hissetmeyeceğim. Ki milli takımımız zaten Adanaspor’dur.

Steve Cobs ölmüş. Hiç tanımam, ama anladığım kadarıyla önemli biriymiş.

Bir cenazede en az 5 bin resmi polis niye görev alır ki?

  • Son kriz yine gösterdi ki 
  • kapitalizm her hava koşulunu kendi çıkarlarına kullanır. 
  • Şimdi o vampir âleminde geçerli olan şudur
  • “Esnek ve güvencesiz istihdam.” 
  • Bunu zaten dershane denen dehşetengiz ticarethaneler yapıyordu, 
  • yapmaya da devam edecekler. 
  • Öğretmenlerini üç kuruşa, 
  • sınırsız sürede, 
  • güvencesiz, 
  • kelimenin tam anlamıyla sömürerek çalıştırırlar. 
  • Kimi “büyük” dershane 
  • bir işte bir şekilde çalışmak zorunda olan öğretmenlerinin hazırladığı sorularla 
  • deli paraları kazanırlar, 
  • kuruş telif ödemeden çalıştırırlar. 
  • Kimi sefil küçük dil dershanesi de çevresindekilerin sülüğü olur. 
  • Kapitalizm ‘mikro’da da aynı rezilliği sahneler ‘makro’da da… 
  • Utanmaz adamlar… 
  • Onlarla mücadele boynumuzun borcudur.

Fatih Altaylı bıçaklanmış kadın manşetine açıklama getirmiş. Dikkat çekmek filan demiş… O açıklama acaba ona dair hangi gerçeği değiştirecek. Buna bir dikkat çekmeli.

  • Şimdi tam 1 hafta var 
  • Adanaspor maçına! 
  • Off ulan. 
  • Geçer mi bu süre bre. 
  • Neyse, bekleyeceğiz tff’nin keyfine istinaden. 
  • Ve 4x3=12 hatırına: ))
Yazar: Editor
2011-10-04 15:37:55

Sayın Muhbir Vatandaş

Epeydir düştük ülke gündeminden,

tabi Adanaspor söz konusu olunca: ))

  • Son aşamada enteresan bir şey oldu. 

  • “Terörist olduğundan şüphelenilen kişiyi ihbar edene ödül” haberi örneğin kafadan şöyle bir sahne yaratmış: 

  • Emniyet telefonları kilitlenmiş! 

  • Daha ilk günden… 

  • Terörle mücadelenin en tehlikeli yöntemi bu olsa gerek. 

  • Şimdi birçok insan bir başkasının kurbanı olabilir. 

  • Nasıl olsa gerekçe hazır ve gayet de milli manevi. 

  • Öğretmen not mu vermedi, asıl telefona. 

  • Öğrenci haylazlık mı yaptı saldır tuşlara. 

  • Topçu, hocanın taktiğini mi uygulamadı, al sana terörizm ihbarına sebep. 

  • Sevdiğin kızı mı kaptı herifçioğlu, gönder gitsin.

Biz abarttık biraz işin mizahına geçerken, ama durum bunlara yakın bir yerde seyredebilir. Devletin bu önemli iş için alacağı daha mantıklı ve sağlıklı yöntemler vardır mutlaka. Kendi vatandaşını bir muhbire dönüştürmeye çalışmak en iyi ifadeyle gayriahlâkîdir. Hoş değildir.

  • Hükümetin devleti dönüştürdüğü 

  • ve kendisinin devletleştiği bir devirde 

  • bu projeyi pek masum ve anlaşılır bulamıyorum. 

  • Bu daha çok muhaliflere yönelik operasyon silsilesinin bir aşaması olabilir, öyle görünüyor. 

  • Bir partinin 

  • halka hoş görünecek bir gerekçeyle 

  • ülke psikolojisini de ele geçirme hamlesidir, 

  • böyle de okunuyor.

Şöyle bir haber alıntısıyla toparlayayım:

“Düzenlemeye göre, terör suçu işlediği iddia edilen kişilerin yakalanmasına yardım edenlere, bu kişilerin yerlerini ve kimliklerini bildirenlere devlet para ödülü verecek.
Henüz yönetmelik taslağı yasalaşmadı, ancak haberi duyanlar Emniyet'in telefonlarını kilitledi. Gün içerisinde çok sayıda  kişinin emniyeti arayarak, ihbarda bulunduğu ve karşılığında para istediği öğrenildi. Ancak henüz paranın nasıl verileceği, kime verileceği netlik kazanmadığı için ihbarlarla ilgili Emniyet'in tutumu bilinmiyor.

Hay bin muhbir!

Yazar: Editor
2011-09-27 20:58:02

 

  •  Zagor
  • Mister No 
  • ve 
  • Tex Willer’in babası 
  • Sergio Boneli de gitti. 
  • Yeni yurdu Ulu Manitu’nun yeşil çayırları olsun.

 

Yazar: Editor
2011-09-21 10:09:04

Gündem Memleket vs

Önce deplasman galibiyetinin coşkusu sonra evdeki yenilginin efkarı derken Adanaspor’dan başımızı kaldırıp da öyle bir bakamadık memleket gündemine. Ama ana hatlarda değişen bir şey yoktur, değişen sadece vakalar.

  • Dün akşam Fenerbahçe’nin kadınları damgalarını vurdular  
  • geceye 
  • ve de ülkenin futbol gündemine. 
  • Bence oradan güzel bir cevap verdi FB’li kadınlar 
  • hem UEFA’ya, 
  • hem TFF’ye, 
  • hem de şampiyonlar ligine Trabzonspor gibi bir takımın gönderilmesine… 
  • Ve bir cezayı “kadın” ile kotarma zihniyetini de ters köşeye yatırmışlardır; “i.ne T.zon. olamazsın şampiyon” tezahüratıyla: ))

Başbakanımız “Arap Baharı”nı bir sonbaharda da sürdürme gayretkeşliğinin yanı başında ülke mutedil dalgalı bir kışın yamacında dolanıyordu.

Muktedirler ülke ülke gezmeye devam ediyor, kolay gele, iyi gezmeler.

  • ABD’de temaslara devam ediyor neoosmanlının dış işleri bakanı. Sipariş filan alıyordur.
  • Anlamadığı bir şeyin eşbaşkanlığı söz konusu şahülislam için. Sanırım mutludur.

Ertuğrul Kürkçü Fatih Altaylı denenin kulağını fena çekmiş, iyi de etmiş. Bu adamlara birilerinin bir dur demesi gerekiyor birkaç kelimeyle de olsa.

Ahmet Altan denen bir başka vakaya da ihanet ettiği bir davadan ödül bile verilmiş, helal olsun! Aymazlık böyle bir şey…

  • Yani, eski tas eski hamam! 
  • Biz Güngören maçına bakalım.
Yazar: Editor
2011-08-30 22:32:52

Adı: Aganta Burina Burinata

Konu: Balık Avı

Ana Fikir: Balığa Yakışanı Yap

http://www.cksinfo.com/clipart/animals/wateranimals/fishes/-happy-fish_001.png

Bir aksilik olmazsa Çarşamba sabahı itibariyle Ceyhan nehrinin denize karıştığı noktada balığa gidesim var. Ağ atılacak, balık tutulacak, rakı içilecek, iyi olacak: ))

Bildiğim işler değil, ama öğrenilir.

Sinan’la Yeşilovacık açıklarında şişme botta bir balık tutma serüveni yaşamıştık. Erkenden kalkıp açılmıştık denize, oltaların ucu suda, bot seyirde, balıklar gelmeyince sıkılan ben uykuda: ))

Sonra yakaladım yakaladım. Daha doğrusu balıkların kendileri geldiydi oltaya. Sebebini anlamadım, soramadım da, can çekişiyordu hayvancıklar. Şu küçük, bu olmamış, bu da değil diye hepsini geri atmıştım suya. Seni bir daha balığa getirenin… diye payladıydı Sinan. O oldu!

Şimdi işin biraz daha ustası ile çıkacağız balığa (Sinan bu yazıyı okumaz umarım; ). Cahit dayı böyle duygusallıklara pabuç bırakmaz. Denizden babam çıksa yerim, kavminden o.

Dönüşte fotoğraflarla paylaşırız bu balık avını.

O zaman bana “aganta burina burinata”

Yazar: Editor
2011-08-18 22:33:30

Adı: Müzik Arası

Konu: Tom Waits

Ana Fikir: Şarkılar Çok Güzel

http://30.media.tumblr.com/L8LRNoiWan4fquyoApzOz88ko1_250.jpg

Şimdi biraz Tom Waits dinlesek. 

Ne güzel bir şey.

  • Aslında herkes
  • böyle bir şeyler dinlese bu aralar,
  • bilmediğimiz dillerde de olsa,
  • daha huzurlu mu olurdu hayatlar?
  • Ne bileyim!
  • Yine mi olduk Polyannapençe: ))

Şöyle birkaç bağlantı versem...

Tom Waits - All The World is Green with Lyric

Tom Waits - Green Grass

Tom Waits - Telephone call from Istanbul

Tom Waits More Than Rain

Tom Waits I`ll be gone

http://cdn1.ticketsinventory.com/images/last_photos/concert/T/tom-waits/tom-waits-edinburgh-tickets_130289346285.png
Yazar: Editor
2011-08-08 00:10:49

Güzel, gelişmiş, modern, renkli bir kent. Daha olumlu birçok şey söylenebilir Antalya için. Bir bilgiye kendi grubunda Avrupa'nın en iyi havaalanı bu şehirde. Turizmden payını da buna göre aldığı aşikar. Sosyal ve ekonomiye dayalı hayatın birçok alternatifi olan bir büyük şehir. Düzenli, temiz, akıcı... 

  • Bir Kaleiçi ki her şehrin sahip olmayı hayal edebileceği tarihsel derinlikte ve güzellikte bir mekan,
  • tabi bugüne de uyarlamış kendini;
  • fotoğrafçıların hayallerini süsleyen bir tonda sokaklar, evler, pencereler, kapılar...
  • Lakin makineyi almadan çıkmış olmak geriye bir hayıf bıraktı.

Konuya futboldan bakınca şehre yönelen bakışların yanında, Antalyaspor süper ligin müdavimi olacak bir kenttir. Bu aşamada noktayı koymuş görünüyor Antalya.

  • Bir büyük tahlilin ancak kısa mı kısa bir önsözü olur diyeceklerimiz.
  • Fakat tüm bunların ardında elbette bir başka Antalya vardır ki o taraf Adana'da da var, Mersin'de de, İstanbul'da da...
  • Tüm zenginliğin, renkliliğin, canlılığın, tatlı hayatın arka planı...
  • Tüm standartların altında dolanan hayatlar...

Ama böyledir bu iş, gerçek hayatlar o ışıltılı gecelerin berisindeki karanlık sokaklarda akar... Aslında bir kader olmadan akar bu...

Şöyle bir fotoğraf paylaşalım bir mesire yerinden: ))

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-91032/an.jpg
Yazar: Editor
2011-08-07 09:14:55
Yazar: Editor
2011-06-12 09:02:38

“Gazeteciler gurubunda dikkati çeken ve bugün de (1970) Küba’nın etkili politikacılarından olan Carlos Rafael Rodruguez’in tutuklu Rivero’ya verdiği şu cevap oldukça anlamlıdır: Dünya, oportünistlerin değildir! O, savaşmaya hazır olanlarındır!”

Bir profil üzerinde duralım bu yazıda, kendisinin birkaç yazısından alıntılarla1970’ten bugüne nasıl evrilmiş olduğuna bakalım. Bakabildiğimiz kadar bakalım.

[Kaynak;

Tiyatro 70 dergisi,

Sayı:6–7–9, Temmuz –Ağustos- Ekim1970]                               

“Popülizm Üzerine”

Temmuz yazısının başlığı şöyle “Popülizm Üzerine” ve Nejat Uygur ile tiyatro üzerine bir söyleşi yapıyor. Arada şöyle bir soru yöneltiyor Nejat Uygur’a: “Devrimci politik tiyatro üzerine görüşleriniz?” Uygur da böyle yanıtlıyor kendisini: “Tiyatro ve politika birlikte bulunmaması gereken iki kavramdır.”

Zannederim ki o yıllarda bu cevap adamımızı hoşnut etmiyor.

Yazının devamındaki içerik şu şekilde sahne alıyor kendisinin analizinde:

“Bu tür tiyatroların tümü halka inmekle, halka yakın olmakla övünmektedirler. Aslında oynadıkları topluluklar ne işçi, ne köylü, ne de küçük esnaf ve bürokratlardır. Kültür ve beğenisi gelişmemiş, burjuvaya dönüşmekte olan garip bir orta sınıf buldular, ona oynuyorlar… Sonuç olarak sözünü ettiğimiz tiyatro türü belli bir siyasal düzene ve yapıya bağlıdır; belli sosyal şartlar içinde ortaya çıkmıştır. Elbette ki bir süre sonra değişen yapı ve şartlarda kendiliğinden ortadan kalkacaktır.”

(Bence burada devrime işaret ediyor adamımız; devrim olacak ve bu köhne topluluklar tiyatro tarihinin çöplüğüne gidecek diyor. Böyle derdi de, hatta ağırını da söylerdi, fakat o zaman içinde bulunduğu siyasetin terbiyesi buna müsaade etmiyor veya terbiyesi henüz bozulmamış. HT)

“Devrimin Doğruları”

Aynı derginin bir sonraki sayısında “Devrimin Doğruları mı Güner Sümer’in Doğruları mı?” başlıklı yazısında, yine bir söyleşiden sonraki tahlil bölümünde bakalım ne diyor:

“Bir sendikanın, toplu sözleşme görüşmeleri emekçiden yana sonuç vermeyince, üyelerinin çalıştığı işyerinde greve gitmesi onun en doğal hakkı ve görevidir. Bir anlamda grev, emekçi gücünün somut ifadesi olan sendikanın kendi kendini doğrulamasıdır.”

Alıntılarla gidiyorum bu yazılardan, hepsini buraya taşımanın bir anlamı yok. Fakat okuru yanıltmak için dokuyu bozacak, adamın demek istemediğini dedirtecek makaslamalar da yaptığımız yok. Genel fikir içinde en çarpıcı olan noktaları paylaşıyoruz. Şöyle:

“Asıl üzücü olan, son zamanlarda moda olan ‘birbirini karşıdevrimcilik ve işbirlikçilikle suçlamak hastalığının’ AST grevi gibi bir eyleme bulaşmış ya da bulaştırılmış olmasıdır. Bu tür suçlamalar yalnız ve yalnız devrimci cepheyi ufalayıp bölmekten, asıl karşıdevrimci faşist sürülerinin de bir kat daha güçlenmesini sağlamaktan başka bir şeye yaramamaktadır.” Doğru söylüyor.

“Şüphesiz, Hiçbir Devrim Hükümeti, Karşıdevrimcilere Böyle Adil Bir Duruşma Ortamı Sağlamamıştır”

Yine aynı derginin 9. sayısında, bir tür başyazıda Hans Magnus Enzesberg’in Havana Duruşması adlı oyununu değerlendiriyor. Önce olayın tarihsel yanı hakkında bilgi veriyor, okuyalım:

“Amerikan Gizli Servisi CIA, 17 Nisan 1961’de Küba’nın Giron Sahiline bir çıkartma düzenledi… Harekâtın amacı 1959 yılından beri devam eden Küba Devrim Yönetimini devirmek ve yerine Küba’daki Amerikan çıkarlarını koruyacak bir rejim getirmekti. Bu iş için ABD’ye sığınmış 1500 Kübalı karşıdevrimci kullanılmıştır.”

Bu arada Nazım Hikmet’ten bir alıntı yapıyor yazısına:

“…Küba’nın havasında ağır çiçek kokularıyla karışık leş kokusu dağıldı yani Birleşik Amerika Devletleri kokusu…”

Devam ediyor:

“Bu harekât dünya kamuoyunca ‘Domuzlar Körfezi Çıkartması’ diye bilinir. ‘Domuzlar Körfezi Çıkartması’ karşıdevrimciler ve CIA için kesin bir yenilgi ve acı bir hüsranla sonuçlandı. 72 saat içinde 1500 saldırganın 1133’ü tutuklandı, geri kalanları ise Zapata Bataklıklarında öldürüldü…”

(Tutuklular) “Vencimos- Patria O Muerte” ( Yeneceğiz- Ya Vatan Ya Ölüm) yazılı büyük bir yaftanın asılı olduğu tiyatro salonunda sorguya çekildiler. Silahlı milis askerlerinin denetiminde yapılan sorgular dört gece sürdü. Salonun aldığı ölçüde halk da sorguları izledi. Televizyon kameraları ve mikrofonlar, sorguları dakikası dakikasına bütün dünyaya iletiyordu...”

“Nitekim dört gece süren sorgu sonunda hepsi barakalarına döndüler. Şüphesiz, hiçbir devrim hükümeti, karşıdevrimcilere böyle adil bir duruşma ortamı sağlamamıştır. Bu koşullar altında her tutuklu inandığı düşünceyi rahatça savunmak olanağını buldular. Buna karşılık gazeteciler onların savunmalarını çürüttüler ve gerçeği onlara ve kamuoyuna bir kez daha açıklayıp ispatladılar.”

“…Değişik köken ve inançlara sahip bu adamların (karşıdevrimci tutuklulardan bahsediyor) birleştikleri tek nokta Küba Devrimine ve Sosyalizme ihanettir. Sorgularında takındıkları tavır genellikle inatçı bir idealizmdir. Hepsinin kendine göre idealleri vardır, mademki Başkan Castro “ İnsanın ideali uğruna çarpışması gerekir.” demiş işte onlar da bunu yapmışlardır… vb… vb… Yenilginin en hayvanca ifadesi olan mutlak inkara sığınan katil Calvino bir yana içlerinde çoğu burjuva değerlerine göre kültürlü ve ilerici kişilerdir.”

“Ve Komünizmi Yenecek Tek İdeoloji Hıristiyanlıktır”

İlerleyelim yazıda, bir başka alıntı:

“Rahip İsmael De Lugo’nun yazmış olduğu halka çağrıda geçen şu cümle özellikle ilginçtir: ‘Savaşımız komünizme karşı demokrasinin savaşıdır… Ve komünizmi yenecek tek ideoloji Hıristiyanlıktır.’ (Ama hakikaten ilginç, değil mi? HT) De Lugo, İspanya İç Savaşında da Frankistlerin yanında çarpışmıştır… Amacının toprak ağalarını ve milyonerleri kurtarmak değil Meryem Anayı komünistlerden korumak olduğunu belirmişti. Okuyucunun kolaylıkla sezinlediği gibi, tutukluların kafa yapılarıyla Türkiye’de onlarla aynı paralelde olan kişilerin kafa yapıları büyük bir uyum içindedir… Gerçekten de karşıdevrimcileri yalnızca yobaz ve faşist sürüsü olarak nitelemek, büyük bir yanlışlığa düşmektir. Devrim öncesinin bulanık ortamında ‘ilerici’ vb olduklarını ileri süren bazı çevreler, artık kesin bir tavır takınmaları ve devrime katılıp katılmamaları söz konusu olunca, kolayca devrimin karşısına düşmektedirler. Bu Küba’da da böyle olmuştur, dünyanın birçok ülkesinde de…”

“De Lugo’nun sözleri zaten ufak değişiklikler ‘Uhuvvet, Fütüvvet, İçtihat’ gibi birtakım paçavralarda her dakika okunduğunda artık kanıksanmıştır…”

“Özellikle bu açıdan, Havana Duruşması her devrimci tarafından büyük bir dikkatle ve ibretle okunması gereken bir metindir. Kübalı karşıdevrimciler ve onların başka sütkardeşleri arasında kurulacak her paralellik, devrimci cephenin gözünü biraz daha açmalı, devrimci safların biraz daha sıklaştırılmasını sağlamalıdır.

Gazeteciler gurubunda dikkati çeken ve bugün de (1970) Küba’nın etkili politikacılarından olan Carlos Rafael Rodruguez’in tutuklu Rivero’ya verdiği şu cevap oldukça anlamlıdır: “Dünya, oportünistlerin değildir! O, savaşmaya hazır olanlarındır!”

Nedir?

Ne ki adamımızın 1970’ten bu güne değindiği ve eleştirdiği noktalarda ve vaktiyle durduğu yerde değişen bir şey olmamıştır, sorun ve çözüm aynılığıyla cascavlak ortadadır.

Küba Devrimi yine oradadır, Amerikan tezgâhları yine yanı başımızdadır, tiyatronun dramı kültür bakanlığı düzeyinde aşikârdır, burjuva cahilliği aynı derttir, karşıdevrimciler hala vardır ve daha güçlüdür, grevler yine grevdir ve oradaki amaç bir oportünizme tenezzül etmemiştir, devrimin doğruları değişmemiştir. En büyük düşman orada hala komünizmdir ve fikirlerince mücadele şekli şümulü kendisinin yazdığı gibi “Uhuvvet, Fütüvvet, İçtihat menşeli birtakım noe paçavralarda her dakika okunmakta”dır,  işbirlikçilik, döneklik tavandadır. Yahu mesele, yine meselenin kendisidir!

Değişen?

Değişeni biliyoruz, değişmenin niçin olduğunu da… Bir boyutuyla kendisi yazmış yukarıda zaten, bir daha alalım: “Devrim öncesinin bulanık ortamında ‘ilerici’ vb olduklarını ileri süren bazı çevreler, artık kesin bir tavır takınmaları ve devrime katılıp katılmamaları söz konusu olunca, kolayca devrimin karşısına düşmektedirler. Bu Küba’da da böyle olmuştur, dünyanın birçok ülkesinde de…”

Kim mi idi bu cevval devrimci, yani devrinin devrimcisi?

Engin ARDIÇ!

Şimdinin bir nevi uhuvvetçi fütüvvetçi içtihatçı Rahip İsmael De Lugo’su ya da Domuzlar Körfezi’nin karşıdevrimcisi Rivero’su…

Yazar: Editor
2011-05-11 08:10:28
http://tr.toonpool.com/user/611/files/eurovision_127595.jpg

Eurovision’da ilk elemeyi geçememişiz. Hayırlı bir gelişme. Neye hizmet ettiği meçhul bir müzik organizasyonunu yıllarca ne çok ciddiye aldık, hatta adeta bir memleket meselesi yaptık. Bu dert bu sene erken bitti, ne güzel oldu. Üstelik şarkı da grup da çok kötüydü. Normal sonuç, önümüzdeki Eurovision’lara bakalım.

Bir Akp bakanı yeğeni için ÖSYM’ye email atmış, ilgili kişiyi uygun bir yere yerleştirin manasında. Gelişmelere bakalım o zaman.

İlk yerli tank yapılmış, adı da Altay’mış… Hadi bakalım…

KÜTAHYA’nın Tavşanlı ilçesi yakınlarındaki Eti Gümüş A.Ş’deki siyanür gerilimi, işçilerle köylüleri karşı karşıya getirmiş. Alın size dünyanın en eski sömürgeci, insan düşmanı, para düşkünü, zalim kapitalist taktiği… Adamlara bakın, işçileri köylülerin önüne sürecek kadar insaf ve vicdandan yoksunlar. Ne olacak orada? Birbirlerini mi kıracak o insanlar, patronlar ellerini ovuştururken?

Bursaspor-Beşiktaş karşılaşması öncesi bazı tribün liderlerinin taraftarlara olay çıkarmaları için Kuran-ı Kerim’e el bastırdığı öne sürüldü. Bizim topçular da aynısını yapsa şu Altay maçını kazasız belasız atlatmak için.

Adanaspor.org’da “takımı yalnız bırakma” diye bir başlık… Taraftara bir çağrı… Öyle, taraftarından başka kimi var ki Adanaspor’umuzun? Evet, takımı asla yalnız bırakma!

Yazar: Editor
2011-05-02 10:12:49

İlk şampiyon olan Samsunspor’a tebrikler.

Hak edilmiş bir şampiyonluk, diyorum.

Süper ligde olması gereken takımlardan biriydi zaten. Hoş, ben böyle diyorum ya, şu B.A. 1.ligin de süper ligden bir farkı yok, özellikle süper lig mazili takımlar açısından.

http://www.seeklogo.com/images/S/Samsunspor-logo-4BDAA46450-seeklogo.com.gif
  • Şahsen şampiyon adaylarımdan biriydi.
  • Israrcı bir takım olmaları gerekçemdi.
  • Diğer takım Bolu olur diyordum,
  • fakat son haftalarda kendi ayaklarına sıkmaları işlerini bozdu.

Sonuçta, güle güle Samsunspor, süper ligde yolun açık olsun

O zaman laf açılmışken B.A. 1.lige çıkan Göztepe ve Elazığspor'a da hoş geldiniz diyelim.

Göztepe de bizim gibi büyük badireler atlatmış bir takımdır, dönüşlerinden mutlu oldum.

          http://www.izmir.com.tr/Extras/image/goztepe_logo_126x126.jpg           http://www.logomuz.com/dosyalar/resim/elazigspor-1282303715.jpg
Yazar: Editor
2011-05-01 08:33:08
Yazar: Editor
2010-12-31 08:35:22

Piyango

Yılın bu günleri piyango daha bir gündemde olur. Uğurlu zannedilen mekanlardan siparişler verilir veya insanlar bunun için şehir değiştirir. Hayaller kurulur...

Böyle bir şeydi. TV'nin biri piyango bayiilerin etrafında konuşuyor vatandaşla. Soru belli, cevaplar farklı tabi. Ev, araba ilk sıralarda. Sonra tatildir, eğitimdir, lüks hayattır sıralanır gider.

Mikrofon bir ara 70'li yaşlarındaki bir amcaya uzanıyor. Ne yaparsın diyor spiker bu para sana çıksa. Diyor ki adam; dişlerimi yaptırırım.

İşte Akp Türkiyesinin en nesnel fotoğrafı budur. Kimse vatandaşa masal anlatmasın. Hükümet etrafında bir şekilde oluşmuş, gelişmiş, serilip serpilmiş tatlı hayat kimseleri aldatmasın. Çünkü hakiki Türkiye o Türkiye değil. Gerçeği, ömrünün halatını ne hazindir ki bir piyango hayaline bağlayan Türkiye'dir!

Yazar: Editor
2010-12-28 08:45:34

Türkçeye Akraba dillerin Yeni Yıl Kutlaması  

Altay Türkçesi: slerdi cangı cılla utkup turum! 
Azerbaycan Türkçesi: yeni iliniz mübarek olsun!
Başkırt Türkçesi: hizzi yangı yıl menen kotlayım! 
Çuvaş Türkçesi: sene sul yaçepe salamlatap!
Füyu Kırgızcası: naa cılıngar guttug bolsun!
Gagauz Türkçesi: yeni yılınızı kutlerim! 
Hakas Türkçesi: naa çılnang alğıstapçam sirerni! 
Karaçay-Malkar Türkçesi: cangı cılığıznı alğışlayma! 
Karakalpak Türkçesi: canga cılıngız kuttı bolsın! 
Karay/Karaim Türkçesi: sizni yanhı yıl bıla kutleymın! 
Kazak Türkçesi: janga jılıngız kuttı bolsın! veya janga jılıngız ben!
Kırım Türkçesi: yangı ılıngız kaırlı (veya mubarek) olsun! 
Kırgız Türkçesi: cangı cılıngız kuttu bolsun! 
Kumuk Türkçesi: yangı yılıgız kutlu bolsun! 
Nogay Türkçesi: yanga yılıngız men! 
Özbek Türkçesi: yengi yılıngız mübarek bolsun! 
Sarı Uygurca Türkçesi: ak éy yahşi mo!
Şor Türkçesi: naa çıl çakşı polzun! 
Tatar Türkçesi: sezne yanga yıl belen tebrik item! 
Tuva Türkçesi: caa çıl-bile bayır çedirip or men! 
Türkiye Türkçesi: yeni yılınız kutlu olsun!
Türkmen Türkçesi: teze yılınızı gutlayaarın! (Irak Türkmenleri) yengi iliyiz (iliwiz) mubarak olsun!
Uygur Türkçesi: yengi yılıngızğa mübarek bolsun! 
Yakut Türkçesi: ehigini şanga sılınan eğerdeliibin!


Hepsinin, bir diğerini kaba bulduğunu düşününce... Hepsi ötekine bunlar dağ Türkü dese ya da...

Onur Caymaz

Yazar: Editor
2010-12-22 10:49:19
Geçmiş Olsun

  • Akıl, sağduyu, tecrübeye dayalı bir Adanasporluluk bilinci,
  • takımı aşkla sevmenin olgunlaşmış hali.
  • Yeri gelince usta yazar.
  • Çoğu zaman aklıselim adam,  
  • adanaturuncudur.com’un babası…
  • Evet, Mahir Alev’den bahsediyorum.
  • Sevgili Mahir Abimiz bir sağlık sorunu yaşamış
  • ve böylece bir de küçük bir operasyon geçirmiş.
  • Fena bir durum olmadığı bildiriliyor.
  • Hatta aradık konuştuk.
  • 3 saatlik ciddi bir operasyon, dedi.
  • Ama doktor başarılı bir müdahale olduğunu belirtiyor.
  • Biz de diyoruz ki,
  • hem Adanaspor hem de bir Adanasporlu zoru sever ve onu aşar: ))
  • Teslim olmaz.
  • Değil mi.
  • Maçlara yetişilecek!
  • Biz geçmiş olsun diyoruz Mahir Abimize.
  • Sevgiler…
Yazar: Editor
2010-10-01 19:59:58

İki otobüs ve Yansımaları

http://ul.gcg.me/files/2010-10/adanasporotobus.jpg
 
http://ul.gcg.me/files/2010-10/myd.jpg
 
http://ul.gcg.me/files/2010-10/miy.jpg

İki otobüs, iki başkan ve iki kulüp…

Birinde Mersin İdmanyurdu otobüsü; otobüsteki fotoğrafın arka fonunda Mersin maratonu, üzeri kapatılmış tribün, bunun tepesinde de Mersin İdmanyurdu başkanı Ali Kahramanlı’nın şirketinin reklâmı ve başkanın dev bir röportaj fotosu (fonda da Adanaspor tribünü, bu hoş olmuş: ))… Hepsi bir futbol takımının otobüsünde…

Diğeri Adanaspor otobüsü; beyaz ve otobüsün arka gövde kısmında güzelim Adanaspor amblemi… Bu kadar! Bayram başkan veya şirketi yok o otobüsün üzerinde, yasalarca ve belediyecilerce ve kamuoyunca şirket takımı olarak anılmamıza rağmen… (Kanımca, Adanaspor’un hâlâ sahiplenenidir Bayram Akgül bu durumda da görüldüğü gibi, sahibi değil!)

Bu iki fotoğrafa bakıp da ayrıca kıvanç duyabiliriz diye düşünüyorum Adanaspor camiası olarak.

Not: Aradaki (bence yapay olan) sorunlara da gönderme yaparak Mersin İdmanyurdu taraftarını bu “durumdan” ayrı ve uzak tutuyorum.

Not: Bu yazıdan amaç bir tarafı rencide etmek değildir, kendi idari "fotoğrafımızı" bir yönüyle de olsa netleştirmektir...

Yazar: Editor
2010-09-08 11:55:52

I

Arkeolog arkadaşımız sevgili Hüseyin Adıbelli şöyle bir not bırakmış sayfamıza Alliaoni ile ilgili. Dileriz Orman bakanı da konuyla ilgili daha kapsamlı araştırmalara girişmiştir.

“İzmir’in Bergama İlçesi’nin 18 km. kuzeydoğusunda yer alan Alliaoni, dünyanın sağlam kalmış antik ılıcası kompleksi veya Hydroterapi (suyla tedavi) merkezi olarak dikkat çekmektedir. Antik kent, Yortanlı Barajı göleti alanında olduğu ve sular altında kalacağı için önceden planlanan kurtarma kazıları ile açığa çıkarılmış ve Sağlık Tanrısı Asklepion’un yurdu olarak bilim alanında yerini almıştır. Kentte Roma İmparatorluk Dönemi’nde (M.S. 2. yüzyıl) pek çok kült merkezinde olduğu gibi büyük bir bayındırlık faaliyeti yaşanmıştır. Kazılarda   ortaya çıkartılan yapıların büyük bir kısmı bu döneme aittir. Ilıcanın yanı sıra, köprüler, caddeler, sokaklar, propylon ve nympheum önemli yapılar arasındadır.

 

1998 yılından bu yana Paşa Ilıcası merkez olmak üzere baraj su toplama havzası içinde kalan alanda kurtarma kazı çalışmaları aralıksız sürmektedir. Eğer projeden vazgeçilmezse ve baraj su toplanmaya başlandığı günden itibaren Alliaoni tamamen sular altında kalacaktır.”

II

U2 konserinde Bono mudur senet midir kimdir (Tamam, kötü espri: )) Başmüzakereci Egemen Bağış’ı (bence sipariş üzerine, ya da onca milyon dolar hatırına, ne bileyim işte) övecek olmuş. Dinleyicilerden bir yuhalama… Ne güzel… Ülkeye olan inancımızın, umudumuzun “hala” devam ettiğine-edeceğine dair güzel bir işaret…

III

Şimdi şöyle dürttü şeytan: Ulan, Bilal Kısa bize gelecekti, her şey bitmiş gibiydi, uçak biletleri bile yollanmıştı adama, Mersin maçını izleyecek ve imzayı atacaktı, bir de baktık ki Karşıyaka’ya atıvermiş imzayı…

Şeytanın nasıl dürttüğünü anladınız. Kemal hoca takmış ya kafayı o tarafa gidecek, e Bilal da hakikaten sağlam oyuncu… Adanaspor’da olacağına, gideceğim takımda olsun, demiş midir, bence demiştir! Ne dersiniz, bu da ikinci bir Hikmet Karaman vakası değil mi? Ona Kemal Karaman demekte haksız mıyız şimdi!

Not: Az önce fark ettim adanaspor.org'da "Mustafa" arkadaşımız zaten vurgulamış aynı noktayı, aklın yolu birdir: ))
Yazar: Editor
2010-05-22 11:21:41

Başın Sağ olsun Emrah Bedir

Sakatlıklardan canı çok yanan Emrah gelen haberle yıkıldı.

Mersin Anamur'da amatör futbol hayatını sürdüren ağabeyi Ergün Bedir,

bir trafik kazası sonucunda otomobilin altında kalarak yaşamını yitirdi.

Ergün Bedir  evli ve 1 çocuk babasıydı.

Emrah'a ve ailesine sabır diliyoruz,

Bedir ailesinin ve tüm camiamızın başı sağ olsun.

 

http://ul.gcg.me/files/2010-05/ebd.jpg

 

Yazar: Editor
2010-05-01 10:29:35

1 Mayıs

http://ul.gcg.me/files/2010-05/mayday1.jpg

Sekiz saatlik işgününü kazanmanın bir aracı olarak bir işçi bayramı kutlamasının kullanılması fikri ilk olarak Avustralya’da doğdu. İşçiler 1856’da, sekiz saatlik işgünü talepli bir gösteri olarak, mitingler ve kutlamalar eşliğinde bir günlük genel grev yapmaya karar verdiler. Bu kutlamanın tarihi de 21 Nisan olacaktı. İlk başta, Avustralyalı işçiler bunu sadece 1856 yılı için düşündüler. Fakat bu ilk kutlama Avustralya’nın işçi kitlelerini ateşleyip yeni bir heyecana iterek, üzerlerinde o kadar güçlü bir etki yaratmıştı ki, bu kutlamanın her yıl yapılmasına karar verildi.

Avustralyalı işçileri ilk örnek alan Amerikalılar oldu. 1886’da 1 Mayıs’ın genel grev günü olmasına karar verdiler. O gün 200 bin Amerikalı işçi iş bırakarak 8 saatlik iş günü talebini yükseltti. Sonrasında, polis baskısı ve yasal baskılar işçilerin tekrar bu ölçekte bir gösteri yapmasını yıllar boyunca engelledi. Ne var ki, işçiler 1888’de kararlarını yenilediler ve bir dahaki gösterinin 1 Mayıs 1890’da yapılmasına karar verdiler.

"1 Mayıs’ta, sekiz saatlik işgününün uygulanması talep edildi. Ama bir kez bu hedefe ulaşıldıktan sonra, 1 Mayıs’tan vazgeçilmedi. İşçilerin burjuvaziye ve egemen sınıfa karşı mücadelesi sürdükçe, bütün talepleri karşılanana dek, 1 Mayıs bu taleplerin her yıl dile getirildiği gün olacaktır. Ve daha güzel günler geldiğinde, dünya işçi sınıfı kurtuluşunu kazandığında, insanlık muhtemelen, zorlu mücadelelerin ve ödenen bedellerin anısına 1 Mayıs’ı yine kutlayacaktır."

Rosa Luxemburg  

Yazar: Editor
2007-12-19 20:41:16

Simgemizsin

Kurumlar, devletler, uluslar ve hatta kulüpler simgeleriyle vardır. Kutsallaşır o simgeler. Çoktanrılı dinlerde ilahi gücün bir suretidir simge aynı zamanda. Bayraklar, lakaplar, unvanlar, sıfatlar hep bu kavramla ilgilidir. Seçilen sembolün toplumsal yaşamda somut bir karşılığı vardır. Bu maddi değer zamanla manevi bir boyut da kazanır. Örneğin hiçbir bayrak sadece bir bez parçası değildir.

  • Onun için dövüşülür çünkü onun içinde koca bir hayat vardır tüm değerleriyle.
  • Bir ulus için herhangi bir varlık, canlı vs bir değer taşıyorsa bilinir ki onun toplum üzerinde yaşamsal bir karşılığı vardır: 
  • Kıtlıktan kurtarmıştır, düşmanlardan korumuştur veya düşmana karşı savaşırken güç, destek vermiştir. 
  • Yok olmaktan kurtarmıştır belki. 
  • Boşuna değildir yani çeşitli hayvanların (ayı, kurt, horoz, inek, boğa, yılan) toplum tarafından yüceltilmesi.

Hititler için bin tanrılı millet dendiği bilinir. Egemenliklerine aldıkları birçok kültürü yok etmeyip tersine onları içselleştirdikleri, bu kültürlerin değerlerini maddi ve manevi yaşamlarına aldıkları tarihsel belgelerce bildirilmektedir. Yağmur için, rüzgâr için, ekinler için, savaş için… ayrı ayrı tanrıları yani simgeleri vardır ve bunların hepsi Hititlerin varlığının devamının temel dayanaklarını oluşturmuştur kendi inançlarınca.İnanmışlardır ve bu inanç onların daha güçlü, daha mutlu, daha huzurlu olmalarını sağlamıştır. Tüm bunlar doğal gerçeklikle uyuşur veya uyuşmaz; ama buna inanarak yaşamışlardır.

  • Pamuk ve portakal Çukurova için ekonomik anlamda yaşamsal bir değer taşımaktadır. Simge olarak seçilen renklerinin de değerli olması bu gerçeklikle örtüşmektedir. Dolayısıyla Adanaspor’un renklerinin bu kent insanı ve Adanaspor taraftarı açısından da önemli ve anlamlı bir yeri olmuştur.

Bu kadar uzun bir girizgâhtan sonra konumuza gelelim:

Ali Asım!

  • O hak ediyor bu önsözü. 
  • Ali Asım ve Adanaspor yollarını ayırmış. 
  • Futbol âlemi bu. 
  • Forma aşkı kadar kendi iç dinamikleri vardır. 
  • Biz bilmeyiz onları pek. 
  • O sürecin dışındayız taraftar olarak. 
  • Aslında çok da ilgilendirmez bizi. 
  • Çoğu zaman değer verdiğimiz tek şey de “başarıdır” 
  • ne yazık ki. 
  • Ne yazık ki diyoruz 
  • çünkü bizim için ondan önce gelen değerler vardır: 
  • Vefadır, dostluktur, hatırdır, unutmamaktır, 
  • her haliyle sevmektir. 
  • Bizim futbolla bağımız bu çerçevededir. 
  • Ötesi berisi umurumuzda bile değildir. 
  • Hep söylüyoruz, Adanaspor’u biz başarılı olmuş, 
  • olsun, olacak, olmalı diye sevmiyoruz. 
  • Onu kendi başına bir varlık olarak kabul edip öyle seviyoruz. 
  • Ali Asım’a dönelim. 
  • Adanaspor’da oynadığı ilk sezondan beri 
  • kalbimizde yeri var. 
  • Gol atarken de atamazken de 
  • aynıydı bizim için. 
  • Bir ara gitmişti, 
  • ama yuvaya dönmesi de mutlu etmişti bizi. 
  • Geçen yıl, şampiyonluktaki katkıları unutulmaz. 
  • Bir Aksaray maçı bile yeter onu övmemiz için. 
  • Adanaspor’da 
  • en çok oynayan futbolcumuzdur. 
  • Psikopatımızdır. 
  • Bir şehir efsanesidir. 
  • Yedek kulübesinde, 
  • hatta tribünde iken bile hürmet ettiğimiz insandır. 
  • Tanımayız, bilmeyiz özel hayatıyla 
  • ama Adanaspor açısından özel kabul ettiğimiz bir futbolcudur. 
  • Bu yazının yazılış sebebidir. 
  • Gidişine derinden üzüldüğümüz bir oyuncudur. 
  • Artık Adanaspor’un simgesi olmuş biridir. 
  • Adana’da futbola başlamasa da 
  • Adanasporlu olmuş bir insandır. 
  • Dönüşünü bekleyeceğimiz bir futbol adamıdır. 
  • Hatta hiç gitmesin yardımcı antrenör olarak kulüpte kalsın dediğimiz Ali Asım’dır. 
  • Ama yine de gidiyorsan güle güle git Ali Asım, 
  • yolun hep açık olsun, 
  • sen unutmayacaksın bizi biliyoruz, 
  • bizim de seni unutmayacağımızı 
  • iyi biliyorsun. 
  • Git Ali Asım, 
  • ama dönmek için git, 
  • arkana baka baka git, 
  • bir yanın burada kalsın öyle git, 
  • içinde bize dair bir şarkıyla git. 
  • Bir kış akşamında ağzında bir ıslık, 
  • Adana’nın ıslak caddelerinde kaybolarak git. 
  • Kederli rakı masalarında eski bir dostu hatırlar gibi git. 
  • İçinden, Ahmet Kaya’nın “hoşça kal iki gözüm” şarkısını söyleyerek git. 
  • Git Ali Asım, 
  • insanoğlu hatıralarıyla vardır. 
  • Gerisi laftır. 
  • Artık, hatıralarımızın kıymetli bir kahramanısın 
  • bunu bil de git.    

NOT:

ALİ ASIM FOTOĞRAFLARI FOTO-YORUM'DA.

Yazar: Editor