2015-05-16 10:26:07

Paralar, Paracıklar...

  • İkbal, 
  • istikbal, 
  • gelecek güvencesi, 
  • itibar, 
  • mevki ve makam, 
  • güç, 
  • iktidar, 
  • hürmet, 
  • izzet ikram, 
  • toki, 
  • müteahhit, 
  • falan filan... 
  • ama hepsi bir keyfiyetin yörüngesinde 
  • ama illaki maddiyata hürmeten...
  • Koca koca adamlar... 
  • Takılmış gidiyorlar 
  • hep beraber yürüdükleri bir yolda, 
  • millet yokları oynarken... 
  • Hiç hicap etmeden 
  • ama hiç...

Anlamakta zorlanıyorum, diyeceğim ama, anlamayacak ne var? Bir ara şarkısı bile vardı, para para para diye...

Sonlu bir dünyanın idrakinde olanlar, güya yani; sonsuz bir hayatın saltanatını sürüyorlar ve de sürdürmeye çalışıyorlar... Ama ülkede sürdürülebilir hiçbir şey yok ki amcalar...

Göremediğiniz bu...

Yazar: Editor
2013-01-28 10:18:18

Pazartesi Tatili

 http://images.paraorkut.com/img/clipart/images/f/friends_in_the_rain-888.gif

Pazartesi tatil ile başlayınca benim tarafımdan daha makul bir güne dönüşüyor.

Konumumda olanlar için de geçerlidir bu.

Ama şu an çalışan dostlara da selam olsun.

Çalışmak deyince,

haddizatında bir nevi çalışıyorum yahu. 

 

Puslu, hafiften yağmurlu bir pazartesi, seviyorum bu tür havaları. 

Lakin memeleketin puslu havasını sevmiyorum.

Memleket dediğin berrak olmalı, duru, tertemiz...

 

Güzel bir gün olur bu gün.

Yağmura rağmen.

Soğuğa rağmen.

Güzel bir gün olur, eğlenceli, şenlikli,

bol gollü:) 

 

Yazar: Editor
2012-11-14 22:02:40

Karganame

Kuş ötüşünden kehanette bulunmak genelde Çin kökenli bir gelenektir. 
Çin simgeciliğinin yöntemsel izlerini taşımakla birlikte, 
özellikle “kargalara bakmak” Hint-Tibet kökenlidir. 

Tibet geleneğinde kargadan geleceği okumanın temel prensipleri şöyledir:

  • Kargalarda kendi aralarında büyük farklılıklar taşırlar, 
  • karga türüne dikkat edilmelidir. 
  • Kargalar olaylar karşısında özel tepkiler sergilerler. 
  • Bu tepkiler okunarak 
  • yanıt oldukları olaylar da anlaşılabilir. 
  • Karga davranış ve tepkileri gündoğumu, 
  • sabah, öğle, akşam gibi 
  • günün hangi vakti olduğuna göre değişir. 
  • Gözlemci ile karganın konumlarının yaptığı açı da anlam taşır. 
  • Nedir? 
  • Karga, 
  • güzel kuştur, 
  • bilge kuştur, 
  • harbi kuştur: ) 
Yazar: Editor
2012-05-27 11:20:48

İyi mi?

Figen Batur’un Hürriyet’teki yazısına göre 1 milyonluk Dublin şehrinde 7 bin pub ve lokanta var. Bu sayı Tüm Türkiye’de 10 bin civarında! İyi mi?

Bu sayı neyin göstergesi olabilir? Veya nelerin?

  • Hayat tarzının, 
  • kentleşmenin, 
  • ekonominin ve refah düzeyinin, 
  • insanların birlikte bir şeyler yapma isteğinin, 
  • insanlara iş alanları açma becerisinin, 
  • özgürlüğün yahu; 
  • ama bağnazlaşmamanın, 
  • muhafazakârlaşmamanın, 
  • yasakçı olmamanın, 
  • insanların sosyal hayat tercihlerine saygı duymamaktan uzak durmanın, 
  • vatandaşın işine aşına müdahale etmemenin de 
  • bir göstergesi olabilir aynı anda!
  • İnsanlar çeşitli koşullarda çalışırlar, 
  • para kazanırlar 
  • ve bu paralarını istedikleri gibi harcarlar. 
  • Tabi kimi ülkelerde 
  • bunların hepsi 
  • pek sınırlı hareket alanlarında gelişir; 
  • yoksulluk, 
  • gelir dağılımındaki adaletsizlik, 
  • hakkını alamama, 
  • pahalılık, 
  • yasakçılık gibi benzer etkenlerden dolayı…

Şöyle bir dedikodu; Adana’da Ziyapaşa Bulvarında dükkân önündeki masalarda içki veren işletmelere 10 bin TL cezalar kesilmeye başlanmış.

İyi mi!

Ve

O Dublin ki dünya çapındaki yazarların, şairlerin, tiyatrocuların, tiyatroların, kütüphanelerin şehri!

Yazar: Editor
2011-11-28 06:51:43

Model Olmak

Twitter’dan alıntı yaparak başlayayım haftaya. Güzel olsun bu hafta.

Tıme'ın model ülkesi AKP TC'sinde;

  • Tarihin en büyük yıkımı gündemde; sadece İstanbul'da 1 milyonun üzerinde binanın yıkılacağı söyleniyor.
  • Dış borç, son 5 yılda %70,9 artış göstererek,170 milyar Dolardan, 290 milyar 350 milyon dolara yükseldi.
  • Yansıtılmaya çalışılanın tersine katil İsrail’le ilişkilerin en parlak olduğu dönemi yaşamaktayız.
  • Tıme'ın model ülkesi AKP Türkiye'si Onlarca emperyalist üs yetmezmiş gibi şimdi de füze kalkanı gibi saldırgan bir üsse kapısını açan ülke.
  • Parti kapatma şampiyonu olan ülke.
  • Siyasi tutuklu sayısında dünyada birinci ülke.
  • En ucuz işgücünün, en az sosyal hakkın, kölece çalışma koşullarının olduğu bir ülke oldu.
  • 2011'in ilk dokuz ayında iş kazalarında 396 işçi yaşamını yitirirken, 2453 işçi yaralandı. AB’nin 5 katı.
  • Açlık sınırı 878 lira! Yoksulluk sınırı 2 bin 861 lira.
  • 16 yaşından küçüklere verilen asgari ücret 512 lira.
  • 6,5 milyon işsiz var!
  • Tıme'ın model Ülkesi AKP Türkiyesi'nde iş yok, istihdam yok, yatırım yok!

Kaynak: Yürüyüş

Yazar: Editor
2011-07-17 23:06:00

Hakiki Hayat Sahneleri

“Benim hikâyem böyle, bak bir saati bile doldurmadı. Lakin ben daha uzun sanıyordum.”

___________________________________

Ali Usta ile konuşuyoruz. İnşaat işçisiydi, yıllar ona bir inşaat ustası apoletini takmıştı. Belki hayatına, bir başka hayata değil de işte bu hayatına bir kamış parçasının yön verdiği adam, beyazlarla yapılan bir savaşta, kendisi bir Komançi savaşçısıyken, hayallerini bir gözünün yanına bırakıp…

Çocukluk

“O zaman lakabım Kuşçu Ali’ydi... Güvercinlere âşıktım, hala da öyle ya... 1969, 1970 filan. Çocuğuz daha. Portakal bahçeleri, sulama kanalları yurdumuz. Evi bilmeden sokağı tüm halleriyle keşfettiğimiz zamanlar. Kulle oynamalar, fırıldak çevirmeler, mevsimi gelince kasnaklılar… Girmediğimiz delik yoktu. Ağaç evler, yılanlı boz tarlalar, köy yolları, annemle küçük bir ırgat olarak gittiğim pamuk tarlaları da çocukluk yurdumdu. Harika bir çocukluktu vesselam…

Adana’da yazlık sinemalarda kovboy filmleri olurdu tabi. Bağdat Sineması vardı, Sular Sineması bize uzaktı ve biraz lüks kaçardı, Adana’nın en kaymak muhiti oralardı o zamanlar. O yana geçmek aklımıza bile gelmezdi. Civarımızda geçerdi hayatımız. Sema Sineması da vardı eve yakın. Akkapı Sineması. Bunlar hep yazlıktı. Kışın Nur Sineması, Alsaray Sineması uygun olurdu hafta sonları bize. Lüks ve Çelik Sinemalarını da unutmamalı, bir de Arzu Sineması… (Burada gülüyor.) Son saydıklarıma biraz daha büyüyünce giderdik. Tabi macera veya kovboy filmi izlemeye değil… Arzu Sinemasının arkasında da eski genel ev vardı. O günler de güzeldi be. (Burada bir kahkaha…)

Kovboy Filmleri ve Annem

Evet, Kuşçu Ali’ydim bir süre. Sonra o kovboy filmleri girdi hayatımıza. Büyülendik. Oyunlarımızın şekli de değişti. Biraz daha varlıklı olan ailelerin çocukları, varlık derken yanlış anlaşılmasın, belki evinde bir televizyonu olan bu gruba girerdi, biraz daha düzenli bir geliri olanlar… Öyle aman aman bir hayat farkı yoktu. İşte onlar beyaz adam olurdu, kovboy yani, oyuncak bir silah uydurmak bir maliyet meselesidir yine de. Ama Kızılderili olup ok yay ayarlamak ne ki!

İki oda bir toprak evimiz vardı. Çinkodan dam… Yan taraf mutfak. Tuvalet dışarıda, üzeri kamışlarla örülü, yanında dut ağacı… Avludan iki ayrı kapı girerdi odalara. Yine avluda bir ocak vardı. Yatak odası aynı zamanda yaşam odasıydı tabi. Ahşap bir platform üzerine kurulmuştu. Altında yarım metre kadar boşluk vardı. Üç basamaklı tahta bir merdivenle çıkılırdı oda içindeki o sofaya. Altta kalan o boşluk hep karanlıktı. Ufaklıklar çok korkardık o boşluktan. Orası sanki Şahmeran’nın diyarıydı. Annem bildiğiniz masalcı kadınlardandı, ondan öğrenmiştim daha çocukken Lokman Hekimi, Şahmeran’ı. O boşluk da bu efsanelerle bütünleşmişti hayalimde. Aslında hatırlayınca bile kuşkuyla anarım o izbe noktayı. Leyla ile Mecnun’u, Tahir ile Zühre’yi hem de şarkılarıyla dinledik hepimiz annemden. Daha bir sürü masal, efsane, destan anlatırdı. Televizyonsuz evler özellikle kış geceleri annemin etrafında toplanırdı. Tabi biz çocuklar da masal kahramanları olurduk kendi kendimize. Haliyle Kızılderili olmaya zaten yeterince müsaitti o çocuk hayatımız.

Vah

Bir gün dut ağacından dalı kestim, tuvaletin üzerinden bir kamış parçası çektim. Babamın at arabası vardı, hani filmlerde görmüşüm ya, atın kuyruğundan da okun yayını yapsam diye düşündüm, ama yemedi, babamdan korktum tabi. Uçurtma ipiyle hallettik o işi.

Kamışı temizledim, ucunu sivrilttim, ocaktan bir parça is sürdüm yüzüme. Tam bir Komançi savaşçısıydım Şimdi hazırdım işte beyazlarla o büyük savaşa. Necati Abinin evinin önünde başlayacaktı savaş, tabi o bölge çabuk geçilecekti, çünkü Kesik Necati’den hepimiz ölümüne korkardık. Sebebi hatıralarımızda saklı bir öfkeydi onu korkunç bir adam yapan…

Oku çektim, yayı gerdim, fırlattım… Bir de nereye gittiğine baktım, ama okun dönüşünü düşünmedim. O kamış parçası indi, geldi, sağ gözüme saplandı. O sırada ne oldu ne bitti hatırlamıyorum; Kesik Necati’nin gelişi, elini alnıma koyuşu, oku zarifçe gözümden çıkarışı, ‘vah küçük Ali’ deyişi hariç…

O “vah” küçük Ali, sözünün anlamını delikanlılık zamanlarımda anlar oldum. Artık bir gözü olmayan Ali’ydim. Böyle… Sonra buna dair lakabı da kanıksadım. Rahatsız etmez oldu yani. Çünkü şu gözüm hiç görmez.

Olmayan Gözün Şakülü

İnşaat işçisi oldum. Duvarcılığı daha çok sevdim. Şakül meselesinde işte o olmayan gözüm pek işe yaradı. Bir bakışta çekiyordum hattı. Ama motosikletle gider gelirken sağdan akış sorun yaratmıyor değil. Çok kaza yaptım, çok yuvarlandım…

Çok uzun zaman inşaat işçiliği yaptım, tüm hava şartlarında çalıştım, en sıcakta en soğukta…

Herkes gibi, burada kimsenin kimseden farkı yok. Herkes aynı koşullarda çalışır. Can güvenliği yoktur, sağlıkla ilgili herhangi bir geleceğimiz yoktur. Hayatım boyunca öksürdüm, hala öksürürüm. O çalışma koşullarını görmeniz gerekir. Kendini yavaş yavaş göstermeye başladı zaten hastalıklar.

Sigorta yok, yatırım yok, birikim yok. Bugün iş olur bugün yeriz, yarına Allah kerim deriz. Çalışmadığımız an bırakın yoksulluğu açlık başlar. Evi bu işten geçindiriyorum, bu işten kazandığımla evlendim, eski toprak evin yerine bu işten kazandığımla iki oda yaptım. Bakın, inşaatçı olmama rağmen iki oda bir salona geçebildim. Sonunda benim çalışmam da bir maliyet. Aldığım mal da maliyet.

Dört çocuk var. Birini Üniversitede okutabildim. Kızı… İki erkek yanımda şimdi Büyüğü yeni gitti askere. Küçüğü de yetişti gibi.

Şimdi Bunu Düşünüyorum

İşçi olarak çalışamayacak vaziyete gelirken Ali Usta olmuştuk artık. Şimdilik lakap bu... Artık daha çok, iş alıp onu bitiriyorum. Kaba inşaat benim işim. Bitirir sonra sıvacıya, fayansçıya, boyacıya filan devrederiz inşaatı. Mahalle evleri yaparız, tek veya iki katlı evler, tadilat, bahçe duvarı da yaparız, bu tarz işler… İşte benim çocuklarla da çalışıyorum, en küçüğü de yetişip geldiğinde maliyetimiz azalır, eve daha fazla ekmek girer. Gerçekten böyle. Bir duvarcı ustasının belli bir yevmiyesi var, amelenin de öyle, zaten iş güç kesat, böyle yapmak zorundayım, dedim ya birkaç ay işsiz kalınca, zaten kalıyoruz, evin evliği kalmıyor… Bilmiyorum, çocukların hepsini okutamadık, erkeklerin de ömrü böyle geçecek. Hiç istemiyorum benim inşaatlarda yaşadığım hayatı yaşamalarını.

İşçinin parası bende kalmaz. Kalıpçı, amele, duvarcı, tablacı herkes iş bitince parasını alır. İş yürümez yoksa. Ben de mal sahibiyle cebelleşirim çoğu zaman. Köylerde ev yaparız mesela, küçük bir tarlası bahçesi olan mahsulü bekler, para bekler; o sırada biz de bekleriz, borçlanırız. Zaten malı borçla almışızdır; kumu, çimentoyu, demiri, kireci, çiviyi, boku püsürü… Kimisi emeklidir, kimisi dul aylığına kalmıştır, kimisi zaten bencileyindir… Paramızı çok geç aldığımız, parça parça alıp kıymetsizleştirdiğimiz yani sermayeyi tükettiğimiz de olur. Bazen de inşaatlardan kalıplarımız kalaslarımız çalınır, o zaman al başını git kadıya… Bir inşaat sezonu o zararı çıkarmakla geçer…

Üç sene sonrasını düşünmek bile istemiyorum, daha yaşlı biri olduğum günleri düşünmek bile istemiyorum, çocuklarımın da benim gibi belirsiz bir iş hayatı sürüp sürmeyeceklerini düşünmek bile istemiyorum; sağlıksız, güvencesiz, yarınsız, sigortasız… Onlar için daha çok şey yapabilir miydim? Şimdi bunu düşünüyorum.

Benim hikâyem böyle, bak bir saati bile doldurmadı. Lakin ben daha uzun sanıyordum.”

Aynı Sahneler

Sıvacı Mehmet Usta’ya dönüyorum. “Ali Usta anlattı anlatacağını. Benim çocukluk ötelerde geçti. Gerisi aynı. İşte iki çocuk çalışıyor. Üçüncüsü daha çok küçük, o arada bir geliyor, oyun zannediyor işi, anlayınca da kalan altı gün tatil veriyor kendine. Hiçbir teminatımız yok bizim de. Ne anlatayım ki daha? Ama Mazlum’un okumasını çok isterdim…”

Seramikçi Rıdvan Usta’ya soracağım bir şeyler. Ona bakıyorum. Gülüyor. Aynısını da bana yaz diyor.

Sonra bir soğuk rüzgâr esiyor. Adana da olsa kış kıştır. Portakal bahçesinden inşaata doğru bir rüzgâr daha, sonra yağmur serpiştirmeye başlıyor. İnce ince… Ben üşüdüm ustalar diyorum, kaçıyorum. Dikkatli in diyorlar merdivenlerden, kaymayasın. Sigortam var diyorum. Bravo diyorlar, senden iyisi yok.

Sonra Komançi Ali’nin motosikletine atlıyoruz; ince bir yağmurda, Adana’nın kenar mahallerinde, hakiki hayat sahnelerinin birinden diğerine akıyoruz…

Yazar: htabakan
2010-04-20 12:09:51

Hakiki Hayat Sahneleri

http://ul.gcg.me/files/2010-04/ga.jpg

Esnafla görüşmelere devam ediyoruz. Çünkü sadece şiirden, sanattan, futboldan veya ömrümüzden sorumlu değiliz. Kafamızı yalnızca kendi hayatımızın kumuna gömüp ötesini görmezden gelemeyiz… Bir sorumluluğumuz da içinde bulunduğumuz koşullara karşıdır… Etiketli sözler bunlar değil mi? Durumu nasıl ifade edersek edelim çevremizde insanlar var ve onların da birçok yaşantıya bölünmüş yaşamları… Üretim tüketim ilişkileri içinde, sosyal hayatın gereklerine göre hep iç içeyiz değil mi? O zaman sevinci kederi paylaşacağız.

Daha önce Ali Ustanın oymacı atölyesine gitmiştik. Şimdi de Adana’nın en bilinen mekânlarından birine Gümüşat’a uğradık. Zaten geliyoruz ara ara olsa da, bunu bir röportaja dönüştürelim dedik… Soğuk bir bira için buraya yolu düşmeyen yok gibidir. Yanında maç seyri, arkadaş sohbeti veya kafa dinleme pek ala mümkündür. Ve de satranç… İşletme, Adanaspor’un eski kaptanlarından Vedat Bayraktar’ın. Orada oğlu Günay’la, yılların emektarı Menderes şefle ve yine neredeyse 20 yıldır orada olan Yılmaz abiyle, Tayfun’la, Mehmet abiyle görüştük. Konumuz elbette iş güçtü.

Satranç denince artık akla gelen ilk yerlerden biridir Gümüşat. Günay, 1984 yılında başladı burada satranç, diyor. 1986 yılında da turnuvalar… Geçen yüzyıldan kalan bir etkinlik yani: )) Her aralık ayında başlar ve biter mücadele.

İşler nasıl diyorum. Günay, burada 8 fıçı boşalttığımız günler çok oldu, diyor. Menderes şef, 12 kişi çalışıyorduk diye ekliyor. Yılmaz abi; boş masa bulmak meseleydi müşteri için, diyor. Günay, Gümüşat gerek hizmeti ve buna bağlı olarak gerekse popülerliği ve uygun koşullarda sunduğu birasıyla bu alanda Türkiye’de on mekândan biri olarak da kayıtlara geçmiştir, diyor. Birayı sunmak önemlidir diyor yine Günay, hortumun uzunluğu, bardağın yıkanışı ve kurutuluşu ve soğumaya bırakılışı hep incelik ister ve ancak bu inceliklerle devam edilirsin anılmaya, diye ekliyor. Menderes şef, tüm bunların aynında belli bir sistemde çalışırız, yani servisin başlayacağı, biteceği saat bellidir, diyor, bunu müşteri de bilir.

Lafın özü, çalışan da işleten de işine gereken özeni gösteriyor, üzerine düşen sorumluluğu yerine getiriyor yasal ve sosyal anlamda. Aynı sorumluluk bilincini bu ülkeyi yönetenlerde görmek ne mümkün… Çünkü oralarda onlar ve garnitürleri bambaşka bir ömür sürüyorlar ve oldukları yerden farklı, sahte bir hayata bakıyorlar; bir fotoğrafa değil, “resmedilmiş” bir ülkeye bakıyorlar…

Peki, iş güç şimdi nasıl diyorum, üç beş yıl itibariyle… Cevap: Daha güzel günlerimiz olmuştu! (Aslında bu cümleyi röportajın ana fikri olarak sona bırakabilirdik. Neyse, bakarız…)

Şimdi? 12 kişiydik demiştim ya diyor, Menderes şef, şimdi 6 kişiyiz. O da hizmet kalitesi düşmesin diye, yoksa bu da olmayabilirdi. Yılmaz abi devam ediyor, şimdi buna göre iş ve istihdam kaybını düşün diyor. Çoğu akşam birkaç masa…

Hayır, bunlar birer sızlanma cümlesi değil. İnsanlar orada yine de (bana uymasa da) şükredip devam ediyor mücadeleye lakin ortada da belli bir ekonomik dram var.

Sebep? Sigara yasağı, ekonomik dertler? Her ikisi, deniyor. Biri bir yandan vuruyor, diğeri öte yandan… Menderes şef, bir örnek diyor; önceleri bir masa 25 bira içerdi dört beş kişi; şimdi aynı masa 4-5 birayla geçiriyor akşamı, içmek istemediklerinden değil ama… Sonuçta koca bir işletme, ödemelere yetişmek bile dert oluyor, örneğin tüm tasarruflara rağmen fahiş bir su faturası geliyor. Anlamak mümkün değil. Elektriği ve bir dolu vergiyi saymaya gerek yok, diyorum; anlıyorum…

Daha önce bahsetmiştik, doğal hayat kuşuyla böceğiyle tüm dünyada aynı tip suçlular tarafından tehdit altında, kentlerin doğal hayatı da Türkiye’de aynı şekilde tehdit altındadır. Bu bir yandan sigara yasağı denen bir tür içki yasağı ve içkili işletmeleri bitirme projesi ile yürütülmekte bir yandan da ürünlere uygulanan vergilerle ve yapılan zamlarla… Döve döve terbiye etmek gibi bir şey… (Neyse, bunları ben söylüyorum, oradaki arkadaşlar durumu anlatıyor sadece.)

http://ul.gcg.me/files/2010-04/gaa.jpg

Müşteriler gelip gidiyor, müdavimler alıştıkları yerlere oturuyorlar, akşamla birlikte Adana’da da bir hayat başlıyor orada ve benzer yerlerde, kendi meşrebinde; dingin, bazen eğlenceli, bir başına veya arkadaşlarla, hangi durumda olursa olsun ama yan masayı bile rahatsız etmeden, içkinin veya sigaranın bu ülkede baş düşman ilan edilir olmasına hakikatte kederlenerek, aslında bir başka hayatı dayatmanın veya insanları bir araya getirecek bu tarz yerlerin dibine kibrit suyu dökme hesaplarına efkârlanarak, oysa derdimiz ve devamız ortada öylece duruyor, Tekel işçileri gösterdiydi, diye düşünerek devam da ediyor. Ama gelin sorun o vatandaşa ömrün bu tarafında hayat nasıl devam ediyor?

Bunlar insanları alkole davet etme sözleri değildi, yanlış anlaşılmaya. Derdimiz insanların yedikleri içtikleriyle de değildir (aslında yiyemedikleri, içemedikleri, giyemedikleri, gidemedikleri, göremedikleriyle ilgilidir). Evet, burada bir birahaneden bahsettik, ama burası bir birahane değil de bir tamirhane de olabilirdi, çay ocağı, gazete bayi, konfeksiyoncu, berber, terzi, kebapçı, bakkal, kasap veya manav… Fotoğraf değişmeyecekti. Mesele ekmek meselesidir ve vaziyet alıp başını gitmektedir bir trajediye doğru. Nasılsın demeye çekindiğimiz vakitlerdir, yarayı deşmemek için, çünkü cevap insanın canını acıtacak bir içeriktedir artık memleketin her bir yanında, hani az önce yazmıştık ya “daha güzel günlerimiz olmuştu” diye, ve belli bir sınıfın canı fena yanmaktadır, mesele budur. Bir başbakanı kapitalizmin ve tabiatıyla sömürünün ağa babası olan ve dünyanın her yerinde “sadece kendi çıkarları için” kendine en üst düzeyde “adamlar” ayarlayan, oluşturan, besleyen, yetiştiren, geliştiren ABD’ye nedense 18 kez filan giden bir ülkenin yollarında, evlerinde, işyerlerinde insanları ittikleri en geri mevzilerden birindedir o mesele; “daha iyi günlerden geçtik, daha kötüye gitmesin”e, o hazin savunma hattına gömülme noktasına gelmiş olmaktır…

çalışanlardan ve mekandan birkaç kare için tıklayınız.

Yazar: Editor
2010-03-23 05:07:21

Oymacı Ustalar

http://ul.gcg.me/files/2010-03/oymac__lar3.jpg
  • Bir zamanlar, örneğin 80’lerde Sucuzade, Hürriyet, Havuzlubahçe, yer yer Akkapı, Obalar Caddesi sokakları civarı oymacı atölyeleriyle dolu olurdu. Yan yana, karşı karşıya dükkânlar sıralanırdı. Hâlâ var bu küçük mekânlar ama tabi ki o eski yoğunluğunda değil. Çünkü mobilyacılıkta tüketim mantığı değiştirilince üretim buna göre şekillendi.
  • Büyük mağazalar kalitesiz ürünü ucuza satarken, seri üretimlerle estetiği de törpülerken, bankalarla kurdukları tuzaklarla müşteri-vatandaşı rahatlıkla kandırabilecek seri tüketim imkânları da sunarken geride sadece zanaat değil bir sanat da icra eden binlerce esnafı adeta izbe sokaklara gömmüştür.
http://ul.gcg.me/files/2010-03/oymac__lar2.jpg
  • Oymacılar, iskeletçiler, mobilyacılar, presçiler, lakeciler, döşemeciler, malzemeciler bu iş hayatının sayfalarından çekilir olmuşlardır. Böyle olunca hem küçük esnafın ekonomik varlığı tehlikeye düşmüş hem de sonucunda bir neslin yok olması söz konusu olmuştur. Evet; dünyamızda sadece kuşların, çeşitli memeliler soyu tükenmiyor işte; kültür hayatımızın da bir parçası olan bu el emeği işlerin de soyu tükenmektedir, çünkü kapitalizmin paradan, yani kendi kazancından başka bir hesabı yoktur.
  • Aynı zanlı tüm dünyayı yüzyıllardır kaynakları, türleri, doğasıyla yok ederken yanında bir tür tsunamiyle küçük işletmeleri de söküp götürmektedir. Bu anlamda bakkalların, manavların, kasapların, ayakkabı imalatçılarının, mücellitlerin, kazancıların, kalaycıların geleceği AVM’lerin ve benzeri dev şirketlerin ellerinde ufalanmaktadır. Yok olmaktadır.
  • Ülkeyi yönetenler, genetik bir mirasla, ağababalarının birer seri katil işbirlikçileri, tetikçileri olduğu için de bu esnafın yok oluşlarını kayda bile almamışlardır. Onları ancak bir avcının avını yerken umursadığı veya dikkate aldığı kadar umursayıp önemsemişlerdir.
  • Geçenlerde örneğin bu güzel ülkemin bir başbakanı AVM açılışı yaparken bakkallarla adeta dalga geçerek onların da birleşip o manada bir şeyler yapmaları gerektiğini en “samimi ve kalbi” duygularıyla ifade etmiştir. Buralarda da küçük imalatçının, ustaların vaziyeti böyle…
            http://ul.gcg.me/files/2010-03/oymac___u.jpg   http://ul.gcg.me/files/2010-03/oymac__lar1.jpg

Çocukluk zamanlarından beri aşina olduğum, fotoğrafını belleğimde tokmakların iskarpilelerde çıkardığı seslerle tamamladığım bir oymacı atölyesi bulmak için Adana’nın Sarıyakup Mahallesinin sokaklarına daldım. Bulduğum atölye yine çocukluktan beri tanıdığım Ali Ustanın dükkanıydı; Ali Görgün, namı diğer Domdom Ali…

  • Selamünaleyküm, aleykümselâm, derken girdik mevzuya.

    Hikayenin devamı için Foto-yorum’u tıklayınız.__

  • Bu çalışmayı devam ettireceğiz, Adana'nın her bir inceliğini belgelemek için. Önerilerinizi, yardımlarınızı bekliyoruz...
Yazar: Editor