
…
aşkın en uzak hali
"ne kadar uzaktır ki aşkın en uzak hali
bir başınalıktan da mı uzak
kaf dağından, çini maçinden de mi...
yemen çöllerinden...
ama işte ne kadar uzaktır
sensiz bir ayışığından
bir yaz denizinden
sessiz akşam rakılarından...
ne kadar uzaktır en uzak hali aşkın
ki uzaklık aşkın en naif halidir
...
kimsesiz bir keder
aşkın bu hali..."
Konya’dan Önce! Kritik Zamandayız...

Adanaspor’umuzun bu haftaki Konya deplasmanı asıl konumuz olsa da tribündeki sorunlara da değinmek istedim.
Bayan taraftarlar olarak belki büyüklerimizin yanında söz sahibi değiliz. Biz konuşma gereği duyduysak birbirimizi aile gibi gördüğümüzden dolayıdır.
Biz var oldukça, destek oldukça takım da güçlenecektir. Orada bulunan herkes kardeşimizdir. Sevincimizi paylaşalım. Zor günlerde ailemize destek olalım. Taraftar takımının ruhudur. Biz inanalım ki takım da ona güvenen bu kadar insanın yüzünü kara çıkartmasın öyle değil mi ? Kendi içimizde tartışmalar oluyor. Ben bunun Konya deplasmanına yansıyacağını düşünmüyorum. Çünkü benim taraftarım, abilerim, kardeşlerim hepsi takımımıza o kadar âşıklar, menfaatsiz çalışıyorlar ki Konya’da bizi en iyi şekilde temsil edeceklerdir. Fazla uzatmayacağım hepinizin duacısıyım. Sağ salim gidip gelmeniz dileğiyle renktaşlarım yolunuz açık gazanız mübarek olsun. Unutmayın Turbeyler önde gider ;) biz şampiyon oLacağız Hepimiz için…
Müge Aydın
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
“Garibim; Ne bir güzel var avutacak gönlümü, bu şehirde, Ne de bir tanıdık cehre; Bir tren sesi duymaya göreyim, İki gözüm İki çeşme.”
İşte bu dizeler, benim yaşadıklarım ve yaşadıklarımdan artakalandır… Tren demek, Tarsus demektir, benim için… Tren demek, istasyonların bıraktığı izlerdir… Tren demek, yokluğun mahkûm ettiği yolculuklardır… Tren demek, ray boyunca uzanan çocukluk umutlarıdır… Yıllar önce annem ve kardeşimle defalarca yaptığımız bu yolcuğa, şimdi çocuklarımla çıkıyordum… Onlar ilk kez trene binecek, bense anamın ve anıların izlerini kovalayacaktım…
Dolmuştan inip istasyona doğru yürürken, ilk kez tren yolculuğu yapmanın heyecanı sarmıştı çocuklarımı … Durmadan soruyorlar ve heyecanlarını dindirmeye çalışıyorlardı…
“Tren tam saatinde mi kalkar baba?”
“Geç kalırsak tren bekler mi baba?”
“Treni kim kullanıyor baba?”
“İstediğimiz yere oturabilir miyiz, baba?”
“Tren kalabalık oluyor mu, baba?”
...devamını okumak için yıklayınız...
Fatin Murat Seferbeyoğlu
Kaçan Galibiyetlerden Sonra
Lord Voldemort ve X Takımı Olmak

Hepimiz Harry Potter kitap ve film serisini biliriz. Merak etmeyin Harry Potter da Adanasporludur demeyeceğim. Bildiğiniz üzere seride Harry Potter’ın en azılı düşmanı Lord Voldemort’dur.
Kitaptaki karakterler karanlık Lord Voldemort’dan çekindikleri için, Lord Voldemort’dan bahsederken “KİM OLDUĞUNU BİLİRSİN SEN” şeklinde bir ifade kullanırlar.
Şimdi Lord Voldemort ile bizim alakamız ne diye soruyorsunuz. Adana’da da 2 tane Lord Voldemort var; biri Adanaspor diğeri Adanademirspor. Her iki takımı da Lord Voldemort’a benzetmemim nedeni, her iki takımın taraftarlarının büyük bölümü diğer takımdan bahsederken veya kendi sitelerinde diğer takımdan söz ederken, diğer takımı ismi ile değil de X TAKIMI OLARAK ifade etmeleridir.
Yazıma devam etmeden önce, herkese inat şunu söylemek istiyorum: Bu şehrin 2 takımı vardır, bu takımlardan biri Adanaspor diğeri X Takımı veya biri Adanademirspor diğeri X Takımı değil, bu takımlar Adanaspor ve Adanademirspor’dur.
X takımı ifadesinin kullanımının altında birçok neden vardır; kimi küçümsemek için, kimi farklılık yaratmak için, kimi dalga geçmek için kullanır. Ama işin altında yatan psikolojik sebep, tavır YOK SAYMADIR.
Bir düşünür, “İnsana verebilecek en büyük ceza, onu yok saymaktır” der. Bu konuyla ilgili bir hocanın her seminerinde anlattığı bir anekdotu burada paylaşmak isterim. 3 tür fare öldürme yöntemi vardır.
Fizyolojik yöntemde; fareyi yakalarsınız, kafasına bir tuğlayla vurursunuz, fare ölür. Biyolojik yöntemde; fareyi yakalarız, burnunu sıkarız, nefes almak için ağzını açan fareye zehir veririz, fare ölür.
Psikolojik yöntemde ise; fareyi yakalamamız gerekmez. Fare oturma odanızın ortasından geçer. Siz hiç oralı olmaz, işinize devam edersiniz. Fare, “herhalde fark etmediler” diye düşünerek tekrar ortanızdan geçer. Fakat siz yine ilgilenmez ve işinize devam edersiniz. Bu duruma iyice sıkılan fare, fark edilmediği düşüncesi ile tekrar ve size daha yakın mesafeden ortanızdan geçer. Siz yine işinize devam edersiniz. Fare bu turu birkaç kez daha tekrarlar ve hep aynı sonuçla karşılaşır. Fakat fark edilmeme sonucu değersizlik duygusuna kapılan fare iyice yıpranmıştır. Nitekim fark edilmeme, önemsenmeme, değersizlik ve yok sayılma duyguları sonucu farenin iç salgıları ve mide asit oranı hızla artar… Bir süre sonra artan mide asidi oranı farenin midesini delerek iç organlarına zarar verecek düzeye ulaşır. Artık fare psikolojik yöntemle ölmüştür.
Buradan her iki camia için de çıkartılacak sonuç şudur; birbirimizden bu kadar çok mu nefret ediyoruz da, isimlerimizi bile söylemeye tahammül göstermeyerek, BİRBİRİMİZİ YOK SAYIYORUZ.
Şimdi her iki camiadan da bazı aklı evveller çıkıp sen bize fare mi diyorsun diyecektir. Onlara verecek cevabım Harry Potter’dan alıntı yaparak “Kim Olduğunu Bilirsin Sen” olacaktır.
Erkin Doygun
Ankara Deplasmanına Dair
işte o zarif, güzel neden de olmayınca; Ankara’ya gitmenin, şehrin “Ankara” olması açısından, bir manası kalmıyor. Umarım derdimi anlatabilmişimdir.
_____________________________
Futbol ve Biz

Mehmet Uysal
Reklamlar

Reklamların üzerimizdeki etkileri göz ardı edilemez. Alışveriş çılgınlığımızı körükleyen cinliklerle kurgulanmıştır çoğu. İzlemeye tahammül edemediğimiz reklamlar da oluyor izlemekten bıkmadığımız reklamlar da… Kendi başına bir sanat eseri olan reklamlar da yok değil.
Bu yazıdaki sebebi ziyaretim son günlerde dönen 3 tür seri reklam…
Birincisi izlerken müthiş eğlendiğim bir çalışma. Ersin Korkut’un rol aldığı, rol aldığı diyorum, “çitliyor, muhabbete kitliyor” temalı reklam. Son zamanların en eğlenceli reklamıdır bence...
Ama ikinci ve üçüncü sırada ele alacağım reklamlar için aynı şeyleri söylemek mümkün değil.
Bir telefoncu reklamı ilki, reklam çekimli içerikli olanı... Tam da olanı yansıtıyor, belki de rahatsız eden şey bu; hep isteyen, üretmeden isteyen (hoş, üretip de isteyenlerin halleri de ortada…) , bedavaya isteyen kurnaz, avantacı tipler… Karşı tarafta da “neden olmasın” diyen daha kurnaz tüccarlar. Bir kere ellerine düşmeye göresin.
Sonuncusu bir “çakma” kola reklamı. Yahşi Batı filmi üzerinden yapılan o reklamlar filmi izleme isteğimi silip götürdü. Sadece o reklam dizi yüzünden bıkmadan izleyebildiğim bir Cem Yılmaz’ın filmine gitmekten vazgeçtim. Kaş yapayım derken göz çıkarmak böyle bir şey demek.
Evet, haftanın ilk yazısı da böyle bir şey oldu: ))
Sadece Futbol

Futbol oyunu daha doğrusu tüm oyunlarda kazananlar ve kaybedenler var.
Ve ne acıdır ki bir başkasının mutluluğu diğerinin üzüntüsü ile olmakta.
Her hafta takımımızdan başarı bekliyoruz.
Bu beklenti karşılanmadığında o gün ve izleyen günlerde bir tarafımız eksik kalıyor.
İşte tam burada futbolun bir oyun olduğu aklımıza gelmeli bu sonucu olabildiğince sağduyu ile karşılamalı.
Kızmak, sinirlenmek, vurup dökmek…
Bunlar biz insanlara yakışmıyor...
Hafta sonu bunun bir örneğini kendi sahamızda gördük.
İdmanyurdu taraftarının yaptıkları ne kadar çirkin görünüyordu…
Bu sahneyi görüp de olası bir yenilgimizde (bunun olmamasını gönülden diliyorum) umarım aynını yapmayız, yapmamamız lazım.
Her şeye rağmen acımızla yaşayıp önümüz deki haftayı beklemeli...
Güzel günler göreceğimize olan inancımızı sürdürmeliyiz.
Bu sezon sonunda mutlu sona ulaşacağımıza olan inancımızla…
Her şey gönlümüzce olsun Adanaspor’umuz şampiyon olsun…
Zalif Aktaş
Cumartesi Yazısı
Nasıl olur ki bir cumartesi yazısı? Tatil günüdür kurumlarda çalışanlar için. En güzel gündür. Ertesi de tatildir. Ne güzeldir. Çıraklarda, kalfalarda haftalık günüdür, tabi esnafın bir işçisine bile olsun haftalık verebilecek mecali kalmışsa vergilerden, zamlardan ve en mühimi işsizlikten… Bir cümlede nasıl da keyifleri kaçırdım değil mi? Ben olağan hale dönmeye çalışayım en iyisi. Memleketteki meseleleri görmezden geleyim hadi, bulutlu, yağışlı da olsa şu günün keyfini kaçırmayayım.
Geç uyanma, yatak keyfi, battaniye altında elde kumanda eski bir Türk filmi, yenilerin çoğu dayanılır gibi değil, dışarıda serpiştiren yağmur, orada bir portakal bahçesi… Oh efendim, tatlı hayat…
Her şey bir yana, cumartesinin en güzel yanı bizim için pazara, bir Adanaspor maçına dönmesidir. Maç dış sahadadır ama bir canlı yayın vardır. Ne güzeldir…
Takım bu sabah İzmir’e uçuyormuş. Umutlu gidiyoruz, mutlu döneceğiz.
Ne demiş Cahit Külebi:
“İzmir’in denizi kız/Kızı deniz/Sokakları hem kız/Hem deniz kokar!”
Gerçi Karşıyaka tarafı kendilerini bağımsız Karşıyaka olarak konumlandırmışlar gibi; 35,5…
Biz de şöyle diyoruz:
Karşıyaka maçı 3 puan kokar. Ama bize kokar: ))
Dost
Bir gece habersiz bize gel
Merdivenler gıcırdamasın
Öyle yorgunum ki hiç sorma
Sen halimden anlarsın
Sabahlara kadar oturup konuşalım
Kimse duymasın
Mavi bir gökyüzümüz olsun kanatlarımız
Dokunarak uçalım.
insanlardan buz gibi soğudum,
işte yalnız sen varsın
Öyle halsizim ki hiç sorma
Anlarsın.
***

Tokat’a Doğru
Çamlıbel'den Tokat'a doğru
Tozlu yolların aktığı ırmak!
Ben seni çoktan unuttum;
Sen de unuttun mu, dön geri bak.
Atların kuyruğu düğümlü,
Bir yandan yağmur yağar, ıslak;
Bir yandan hamutlar şak şak eder,
Bir yandan tekerler döner, dön geri bak.
Orda, derenin içinde
İki üç akçakavak,
Tekerler döner, başım döner,
Kavaklar yeşeriyor dön geri bak.
Orda, derenin içinde
İki üç çırılçıplak
Alçacık damı düşündükçe
Gözlerim yaşarıyor, dön geri bak.
Irmaklar gibi uzaklaşır
Bir türkü kadar uzak
Tekerler iki çizgi bırakır,
Hamutlar şak şak eder, dön geri bak.
Konuşmak bir ölüm / Susmak bin
Özledim demek yasak buralarda
Seviyorum demek / Boğazda dizili lokma
En çok da sözcükler yaralıyor
“Gidersen”diye başlıyor / Kanadı kırık cümleler
Eli kanlı konuşmalardan geçiyor yaşam
Zamanı lafa tutmasa / Şu soytarılar diyorum
Serseri adımlarla / Basmasalar bağrımıza
Acımızı taştan taşa çalmasalar
“Su bulanmazsa durulmaz”diyor / Yaşamın bilge yüzü
Bir ömür müdür / Durulmanın bedeli
Haydan mı geldik ki / Huya gidelim
Konuşmak bir ölüm / Susmak bin
Sular çağıldıyor gözümde
Her damla bir kırbaç gibi / Şaha kaldırıyor hüzünleri
Baharlar solduran bir rüzgâr / Esiyor deli gibi
Vuruyor yüzüme yüzüme
Yüküm ağır / Yolum uzun
Kal diyemiyorum / Git demeye dilim dönmüyor
En çok da türküler avutuyor
Bağrı taşlı dizelerden geçiyor yaşam
“Kuş kanadı kalem olsa / Yazılmaz benim derdim”
18.07.2003
Adana / Fatin MuratÖlüm, Şarap ve Çıplak Asma
Kimilerine güllük gülistanlıktır hayat. Onun yöresindeki her şey bir sevinçtir, kapısı her umuda açılır. Akşamlarını en güzel eğlenceler süsler, gün bir çınar gölgesinde geçer adeta. Dereler ona akar, çiçekler ona kokar, ceylanlar hep ona seker. Hep hasat zamanıdır. Yağmur hep berekettir. Sel olup öldürdüğü olmamıştır hiç. Çiçeği solmamıştır. Kuru nehir yataklarında kalmamıştır hiç.
Yaşama sevincinin şarkılarını dinlemiştir. Mevsimi hep ilkbahardır. Biliriz ilkbaharı. Ne güzel kokar. Renklerine hayran olmamak elde mi?
Ya sonbahar?
Aşkın ardında yenilmiş insanların hikâyeleri anlatılır. Yalnız, mutsuz insanlar… Bir hüzün imgesi sonbahar…
Ölüm alıp götürendir, şarap; belki bir acıyı katlanılır kılandır ve bunların bütünleştiği çıplak asma; ölümün ve şarabın annesi, bir de yeniden doğmanın… Sonra Dionyzos; aşkın, şarabın ve acını tanrısı… Ve oyun tanrısı, bizi uçsuz bucaksız ovalara salan… Ölme-dirilme motifinin en ilahi örneği…
“Dionyzos’un şarabı
Üzüntüler, kaygılar sarınca yüreklerini insanların
Hiç görmediğimiz bir ülkeye götürür
Yoksullar zengin olur, zenginler duygulanır
Her şeyi yere serer asmadan yapılmış oklar”

En yalnızı ve kederlisi belki asmadır bitkilerin. Kolu, bacağı onunki kadar kesilen başka bir canlı daha yoktur, kuruyup kupkuru kalan… Ama en üretken, en verimli olan, yeniden var olan asma…
Geçip Geçmemek Meselesi

Yarın nihayet maç var.
O bir haftalık ara pek uzun oldu.
Tabi, 15 güne karşılık geldi.
Ceza aralarını saymıyoruz. Bir de şu mesele gündemimizden bir düşse de Adanaspor’un kendisine odaklansak.
Rakiple ilgili gelişmeleri biliyorsunuz, ya yeniyorlar ya yeniliyorlar.
Ama daha çok yeniliyorlar.
Umarım bize yenilmeleri denk gelir.
Gerçi ummaktan öte şeyler söz konusudur kazanmada, bunlar da biz de zaten var.
Yarınki maça 3 puanı alabilecek bir kadroyla çıkmamız mümkün.
Bir cezalı bir sakat dışında eksik yok.
O zaman şöyle toparlıyorum: Yarınki Çanakkale maçının galibi biz oluruz. Kazanmamak için hiçbir bahanemiz yok.
Aklımdan geçen maç sonucunu da yarın sabahki yazıda söylerim.
Vira…
Memleket Futbolu
TV’lerde bir reklâm dönüyor, B.A. 1. Lig “Memleket Futbolu” temalı…
Hani kahvede olan…
Gevrek sesli bir amca konuşuyor, uzunca saçlı, yer yer kırlaşmış. Eski model bıyıklı, “Memleket’in Yorumcusu” başlıklı (evet, şu fotoğraftaki)...
Ne diyordu:
“Hatırlayın geçen hafta deplasmandaki futbolu, beraber izlemiştik. Takım ne kadar arzuluydu, hırslıydı…”
Böyle bir şeydi değil mi o sözler.
Futbolun klişelerle konuşulduğunun veya durumların aslında ne kadar “aynı” olduğunun komik bir örneği…
Rıdvan’ından tutun da Şansal’ına, özellikle Hıncal’ına kadar hep aynı sözlerin dönüp durduğu bir aynılık, yeknesaklık…
Öyle de devam edecek.
O reklâma ve yazının esbab-ı mucibesine dönersek de tam da kendimizi görürüz son iki hafta fotoğrafında:
“Oysa takımımız deplasmanda ne kadar hırslı ve istekliydi, izlemiştik…”
Umduğumuz Bu Değildi!

Bu değildi umduğumuz.
Ne olursa olsun 3 puan bizimdir, diye düşünmüştük.
Gaziantep deplasmanı izlenimleri, genel hava bizi üç puana inandırmıştı.
Takım nasıl oynadı bilmiyorum.
Kötü de oynamış olabilir.
Geçen hafta sevindiren takımımız bu hafta aynı duyguları yaşatmadı.
Ama futbol işte, oluyor böyle işler.
Ne yani, şimdi yuh mu çekeceğiz.
Gider Çanakkale’yi yeneriz bu kaybı telafi ederiz.
Değil mi?
Bu arada Fevzi ya atıyor ya attırıyor.
45’te atmış golünü, ah bir de attırsaydı ikinci devrede, hem atmış hem attırmış olurdu bu maçta.
Evet, hedef Çanakkale maçı…
Son olarak;
Anlaşılan bu maç seyircinin desteğiyle çok farklı olabilecek bir maçmış. En az on bin kişinin katkısı o iki puan kaybını önleyebilirdi. Bilmem, buradan bakınca şimdi bana öyle geliyor. Hani iş işten geçtikten sonra yorum yaparız ya: ))
Şimdi ne dersiniz; bu maçı ve puan kaybını, sahanın kapanmasına yol açan o “kahramanlara(!)” ithaf edelim mi?
Bazen unutuyoruz kendi kudretimizi
Kaplan gücünü unutuyoruz
Dipten gelen dalga olduğumuzu
Unutuyoruz bazen turuncu formanın heybetini
Armanın hiddetini
Adanaspor’un dirayetini
Bazen unutuyoruz işte
Sonra da bir belediye deplasmanında beraberliğe bile razı oluyoruz
Ne güzeldir ki mahcup oluyoruz…
Unutmayalım
Bu bir Adanaspor’dur
Meselesi de büyük bir meseledir…
Bir Rakip Bir Hatıra
Kupada rakip Konya Şeker’miş. Üniversite yıllarına götürüverdi bu kura. Okumak için Konya çıkınca tercihlerden oranın yolu tutulmuştu.
Neyse ki mahalleden “Şadi Abi” vardı da Konya’da Batı dillerinde, böylece biraz güven gelecekti bana o yabancı şehirde.
Eski bir zamandı. Otogarda inip Şeker Fabrikası yolunu tutmuştum.Şadi orada kalecilik yapıyordu. Gel, bir iki gün burada kalırsın, sonra hallederiz ev işini filan demişti. Konya’nın hep iddialı olmuş amatör takımlarının başında gelirdi Şekerspor, Kromspor’la birlikte. Görülen o ki, o zamanki ciddiyet sonucunu vermiş.
Antrenmanda öncesine denk gelmişti fabrikaya varışım. O zamanki antrenörleri Aydın Hocaydı. Adanalı, sen de top oynuyor musun, diye sormuştu şöyle bir bakıp. Oynuyordum. Hadi çık idmana demişti. Bir görelim. Futbolu koşmadan oynama hevesim, onu bir meslek olarak düşünmekten zaten caydırmıştı beni.
Ama işte öğrencilik, lojman fırsatı, fabrika koşullarının cazibesi… Neden olmasın demiştim, ama olmamıştı. Fakat Şadi’den dolayı izlediğim bir takım olmuştu Konya Şeker.
Sonra Kromspor’da Sami Hoca'nın inadıyla oynarken bir hazırlık maçında Şeker’e karşı yine Aydın Hocaydı oradaki antrenör. Burada mısın Adanalı, demişti. Ama daha çok koşman lazım... Doğruydu, bu iş koşmadan halı sahalarda bile oynanmıyor ki…
Derken üniversite yılları bitti. Her şey bir anı oldu. Konya günleri bir buruk hikâye… Sonra Aydın Hocanın bir trafik kazasında öldüğünü söyledi Şadi. Eğer Konya Şekerspor 2B’de oynuyorsa ve bir başarısı varsa, bunda Aydın Hocanın da emeği vardır.
Evet, rakip Konya Şekerspor... Dilerim sonuç hatıralar kadar tatlı olur…
Kutsal Üçleme

Her yokuşun bir inişi vardır
Her hatanın bir bedeli vardır
Yanlışların düzeltilmesi…
Her gidişin bir dönüşü vardır
Hayat zıtlıkları ve çelişkileriyle vardır
Umutsuzluğun umudu…
Ve her ayrılığın bir vuslatı vardır…
Kemal Hocanın o gidişinden sonra bence kimyamıza uygun bir hoca bulamadık (Eyüp Hocayı değerlendirme dışı bırakıyorum)
Hep eksik kaldı bir yanımız
Tatsız tuzsuz zamanlar geçirdik
Ve zaman kaybettik haliyle…
İşinin zor olduğu söyleniyor Kemal Hoca için. Öyledir. Ama bizim işimiz ne zaman kolay oldu ki.
Lafın özü, Adanaspor Hocasını bulmuştur, o da Kemal Kılıç’tır.
Önceki yılki o kutsal üçleme yeniden tamamlandı: Bayram Akgül, Kemal Kılıç ve Adanaspor Taraftarı…
Şimdi Mevlana’nın dediği gibidir durum:
“Dünle beraber gitti cancağızım;
Ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”
Not:
Güya yazmayacaktım bu hafta…
Bir hikâyesinde yazmamaya karar veren Sait Faik, dayanamaz ve kaleme kâğıda sarılırken şöyle tamamlar hikâyeyi: Yazmasam çıldıracaktım…
Hayır, benim iş o kadar uzun boylu değil, ama bu gelişme yazmayı da zorunlu kıldı.
*________________________________________*

*Şimdi destek zamanı
*Şimdi öfkeyi değil sevgiyi gösterme zamanı
*Şimdi tek vücut Adanasporluluk zamanı
*Bu hafta sonu oynanacak Samsun maçında 5 Ocak’ı bayraklarla donatma zamanı
*Biz maç saatine kadar, bayraklanma konusunda, üzerimize düşeni yapacağımızı taahhüt ediyoruz…
*Vira Adanaspor, haydi Adanasporlu…
kaplanpenche
*________________________________________*
Futbolun Matematiği

Futbolun matematiği aslında devamlı dilimizdedir.
—18’de topla buluştu mu affetmez,
—Hocaaaaaa 9,15’e çekseneeeee barajııııııııııı
-Yapma yaa yapma yaaa 6 pastan kaçar mı arkadaşşşşş o golllllllllll!!!
-2,44 – 7,32 ye nasıl girmiyor bu top olacak iş değil!!!
Daha da uzatmadan şu matematik aslında daha basit olabilirdi, lafı ona getirelim.
İngilizler bulduğu için adamlar kendi ölçü birimlerini kullanmış. Kale aslında 8 yarda 8 ft, yani yaklaşık 8*0,9144 m hesabı ile eni 7,32 metre, yüksekliği ise 2,44 metre. 18 dediğimiz aslında 18 metre değil yine 18 yard, yani yaklaşık 16,45 metre, yani 18 den topçumuz kaçırdığında daha hiddetli uyarabiliriz futbolcumuzu: ))
Ya da kalecimiz topu ağlarında görürse çok üzerine gitmeyelim, 16 buçuktan yiyor golü: ))
6 pas aslında yine 6 yard, 5,45 metre. Ordan da kaçar mı bu gol, 5buçuk ya, ne değiştiyse artık bendeniz de gaza geldi.
Orta alan dairesinin çapı 10 yard, yani 9,15 metre, penaltı noktası ile 16,5 : )) pardon 18 yayına olan uzaklık yine 9,15 metre...
Baraj mesafesine de 10 yard uzakta dursunlar işte demiş adamlar. Saha ölçüleri ise en az 100 yard uzunluk, 50 yard genişlik diye koymuşlar, takımın ciğerine göre yapsınlar diye de öğüt vermişler...
İşte bazılarını yard bile olsa direk kabul etmişiz dilimize, bazılarına yok olmaz arkadaş demişiz, futbolun dilimizdeki matematiğinin ardındaki gizemi araştıran bendeniz büyük bir erdeme vararak huzur içerisinde selamlarını iletir, saygılarını sunar siz sevgili okurlara...
Gökmen Demirkaya

KaplanpenCHE! Adanaspor'a soldan destek diyerek yola çıkmış!
"Aslında buna ne gerek vardı hele de futbola siyaset karıştırmanın ne anlamı var" diyenler olabilir.
Zaten diyorlar da!
Ancak benim bu sitede söylenenden anladığım bir siyasal yaklaşımdan çok bir felsefi yaklaşımdır..
Çünkü
pozitif bilime dayalı sağlam bir felsefi temel olmadan olayları
derinliğine kavramak ve bu noktada doğru biçimde düşünce üretmek mümkün
değildir.
KaplanpenCHE'de ifade edilmek istenen şey her hangi bir
sol partiye veya siyasete aidiyet değil olaylara bilimsel pencereden
bakarak diyalektik bir yaklaşımla sürece katkıda bulunmaktır.
Burada sol olan olayları kavrama biçimidir!
Burada sol olan bakış açısının niteliğidir.
Anlamak, kavramak ve bilince çıkarmaktır aslolan.
Unutmayın Özgürlük denen şey doğrudan bilinçle ilgilidir.
Örneğin Bilgisayar kullanma özgürlüğü bilgiden geçiyor.
Bilginiz yoksa bu konuda özgür olamazsınız.
Bilgisayar bilmeyen bir insan bilgisayar karşısında apışıp kalır.
Bilen insan ise bildiği kadar bilgisayara egemen olur.
Bu ilişki yaşamın bütün alanları içinde geçerlidir.
İçinde
yaşadığınız toplumla ilgili gelişmelere bilimsel bir bakış açısıyla
bakamıyor ve bunun için yeterli bilince sahip değilseniz aynı
bilgisayar karşısındaki gibi apışıp kalmanız kaçınılmazdır.
Ondan sonra artık siz sürece değil süreç size yön vermeye başlar.
Yani bilginiz yoksa, yani bilinçizseniz süreç sizi özgürleştirmez tam tersi mahkum eder ve sizi yönlendirir.
Sizi sürünün parçası haline getirir.
Nazım'ın dediği gibi
" Gocuklu celep kaldırıverince sopasını sürüye katılıverirsin!"
Üstelik tüm bunların suçlusu haline gelirsin ama farkında bile olmazsın.
Nazım devam eder:
"Ve açsak,
yorgunsak,
al kan içindeysek,
ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak,
kabahat senin,
kabahatın çoğu senin canım kardeşim!"
KaplanpenCHE içinde yer aldığı süreçte sürüye dönüşen bir taraftar topluluğu yerine bilinçli bir yapı hedefliyor sanırım!
Bu sürece katkı koymak herkesin görevi olmalı!
Fazla iddialı bir yazı oldu ama ben süreci böyle algılıyorum.
Nedim Soylu
Kocaeli’nin muhtemel 11′i…
Metin: 87 doğumlu. Amatörde bir de 3.ligde Orhangazi’de oynamış
Emirhan: 88 doğumlu. Amatörde ve 3.ligde İnegöl’de oynamış..
Cem Sinan: 78 doğumlu..Kadrodaki en tecrübeli oyunculardan.. Ankaragücü, Antalyaspor, Kocaelispor ve Giresun’da oynamış…
Burak Halil: 92 doğumlu. Sadece amatörde oynadı… En genç oyuncu..
Mehmet: 90 doğumlu… Aynı Burak Halil gibi sadece amatörde oynadı…
Onur: 90 doğumlu… Yine sadece amatörde oynadı (Fikirtepe Dumlupınarspor)
Bilal:84 doğumlu. Amatörde oynadı sadece… (Suadiye Bld. Spor, Kocaeli Polisgücü, Tavşancılspor, Kocaeli Çenesuyuspor, Kocaeli Plajyoluspor)
Hamza: 86 doğumlu… 3 aydır antrenmansız… Geçmişte yine amatör takımlarda oynadı…(Yavuzpor, Alikahyaspor)
Gökhan: 91 doğumlu… Yine sadece amatörde oynadı. (Kocaeli Kağıtspor)
Uğur: 90 doğumlu… Sadece amatörde oynayan bir başka isim. (Kocaeli Demirspor)
Serdar Topraktepe: 76 doğumlu. Dışarıdan bir insanın kadroya bakıp da tanıdığı tek isim… Çok tecrübeli. Kocaeli, Beşiktaş, Sivas ve Bursa’da oynadı…
Eğer böyle bir takımı yenemezsek şampiyonluk naraları atmayalım!
Sakın Kocaeli’ni küçümsediğim anlamına gelmesin…
Geçmişte Türkiye Kupasını kazanan takımlardan… Ama şu anda sadece isimleri var. O kadar. Mevcut durumlar rahat galip gelmemiz gerektiğini işaret ediyor…
İsmail Eğriparmak

Rize maçının ardından yorumlar yapıldı… Herkes söyleyeceğini söyledi… Söylenmeyenler vardır mutlaka… Şimdi her şeyi rafa kaldırdık… Otuz dört maçlık engelli bir koşuda bir engele takıldık ve dördüncü engeli aşmak için yine, yeni, yeniden yollardayız…
Rakip Kocaelispor…
Ekonomik sıkıntılarla boğuşan bir takım Kocaeli… İyi transferler yaptılar; ama borç batağından çıkamadıkları için bu transferleri oynatamıyorlar… Teknik direktörleri sahaya giremiyor ve gençlerle çıkıyorlar maçlara… Adanaspor maçını “sezon açılışı” olarak niteliyor başkanları… Her ne kadar bir yanımız bu mücadeleye şapka çıkarsa da “turuncu yanımız” bu engeli aşmak istiyor… Sahaya çıkan gençler, kendilerini kanıtlamak isteyecektir… Kocaeli Yönetimi, “biz güçlüyüz” mesajı vermeye çalışacaktır… Ama biz onlara: “Kendinizi kanıtlayacağınız takım biz değiliz” demek için YENECEĞİZ…
İlk iki hafta aldığımız galibiyetlerin ardından yaşadığımız talihsiz Rize yenilgisi bazılarının ayranını kabartmıştır… “İki atımlık barutları vardı, bittiler” diye bıyık altından gülenlere “Rize maçı bir iş kazasıydı; sendeledik ama düşmedik; kaldığımız yerden devam ediyoruz” demek için YENECEĞİZ…
Hikmet Karaman’ın dalavereleri ile belleğimizde kötü izler bırakan Kocaelispor’la –O unutulmaz 4-4 lük maçtan sonra- yarım kalan hesabı kapatmak için YENECEĞİZ…
Saatlerin Mart ve Eylül’ü vurduğu bu güzel ülkede “Eylül’e İsyan” taşıyan ruhumuzla “12 Eylül”ün yıldönümüne gelen bir haftada “turuncu bayram” yaşamak için YENECEĞİZ…
Fatin Murat Seferbeyoğlu
İlle de 3 Puan

Tolga Gön şöyle demiş Karşıyaka’yı neden yenmeliyiz sorusunu yanıtlarken; "Karşıyaka'da Adanaspor’umuzun formasını giyip göğsümüzü gere gere gezebilmek için...."
Göğsümüzü sadece Karşıyaka’da değil şu ligde de gerebilmek için, ömrümüzün en güzel hikâyesine bir güzel cümle daha ekleyebilmek için, yahu hiçbir şey için olmasa bile o tadından yenmez 3 puan için yenmeliyiz Karşıyaka’yı. Aslında sebepsiz, gerekçesiz, işin icabınca yenmeliyiz.
Peki yenemezsek mi?
E, o da üç ihtimalden biri. Ama şimdi o ihtimali hiç konuşmasak…
Not: Maç fotoğrafları her zamanki gibi foto-yorum bölümünde olacak, pazarı pazartesiye bağlayan gece…
Bilet, Tribün ve Ötelenen Taraftar
Para hesabına dayalı futbolda iş çığrından çıkıyor. Bir örnek:
Fenerbahçe Sivas maçının kale arkasını 55 TL olarak açıklamış. (mevzu Fener değil burada, tribünün gerçek sahiplerinin mekânlarından uzaklaştırılma operasyonlarıdır derdimiz...)
Eski parayla 55 milyon.
Yan masraflar, ikinci ve üçüncü kişiler hariç...
Bu yeni futbol düzeninde öteden beri hesaplanan bir gelişme.
Parası olmayan stada giremeyecek.
Çünkü parasız adam kaybedecek hiçbir şeyi olamayan adamdır ve böyle adamlar nezih tribünlerin huzurunu fena halde kaçırır.
Olayları da hep Allahsız parasızlar çıkarır.
Belli bir gelirin altında parayla hayatını sürdüren taraftarların maça gelmemesi için bilet fiyatlarının artırılmasını 2–3 yıl önce ilk gündeme getirenlerden biri FB'nin eski yöneticilerinden Kemal Dinçer adlı futbol elitiydi(!) Sonra bu sene başlarında benzer açıklamalar Faik Gürses'ten gelmişti.
Yani alçaklığın evrensel tarihi futbolda da pek ala yazılabiliyor bu çerçevede.
Sahibinin sesi öncü birlikler bir kamuoyu oluşturur, sonra icraatlar başlar.
Bir dedikoduya göre TRT / Telekom ortaklığı süper lig maçlarını ücretsiz yayımlayacak. E, geriye ne kaldı?
Tribünlere -huzuru kaçıracak herhangi bir parasız pulsuz olmadan- keyifle yayılan ve hareketleri ve golleri asilce alkışlayan, herhangi bir taşkınlık çıkarmayı lugatlerinde bile barındırmayan zengin seyirci...
Ne diyelim... Her şey gönlünüzce olsun...
Oysa Bir Kaşkol de Yeterdi
Futbolcell
Fenerbahçe, Galatasaray, BJK mobil ile Beşiktaş, ardından Trabzonspor da …cell furyasına dahil oldu. Anadolu kulüplerinin de böyle hayalleri mutlaka vardır.
İlgili takımların taraftarları olasılıkla hoşnuttur bu tür girişimlerden. Kalıcı gelir sağlama, popülerleşme, dünya kulübü olma yolunda ilerleme, “markalaşma” vs adına…
Kapitalizmin, hayatımızın en ince yerlerine kadar nüfus etmesi hakikati, taraftarda bir başka hakikati mi doğuruyor; âlemin en büyük futbol takımı ve dolayısıyla taraftarı olma isteği-hayali-umudu-beklentisi… şeklinde…
Bilmiyorum.
Bildiğim bir şey varsa şudur: Söz konusu kulüplerin (birilerince) taraftarlara, taraftarlığın da dehşetengiz bir ticaret ağına pazarlanmasıdır.
“Bunun neresi kötü?” diyebilirsiniz. Kalıcı gelir, markalaşma, ticari kurumsallaşma, böylece devler arasına girme…
Bilmem. Bunun cevabını zaman verir.
Zaman, böylesi bir ticari kurumsallaşmanın, “paranın”; “büyük olmanın kendisi” olamayacağını belki öğretir.
Çünkü o para kazanıldığı gibi kaybedilebilir de.
Futbolu-kulüpleri bu kadar ayrıntılı bir biçimde pazarlamak her zaman aynı nicelikte ve ekonomik düzeyde, müşteri-seyirciyi kasada banknotlar olarak garanti etmeyebilir.
Bu hamleler “taraftarı” “seyirci” yapabilir.
Belli bir ekonomik gücün altındaki taraftarı ki bence geneli yani asıl taraftar kitlesini eritebilir, tribünden koparabilir ve hatta takım aşkından uzaklaştırabilir.
Tüm bunları “belki” çerçevesi içinde söylüyorum. Ama görmezden gelinecek ihtimaller de değildir. (Hani bir biçimde iflas edip kapanmış olmanın somut bir tecrübe olduğunu da ekleyeyim.)
Formaydı, eşofmandı, şapkaydı, kredi kartıydı, terlikti, çoraptı, defterdi, kalemdi, yorgandı, battaniyeydi, nevresimdi, sabahlıktı, dondu, havluydu, bornozdu…
Ve işte üzerinde durduğumuz şu “futbolkulüplericell”…
Daha önce de değinildiği gibi, bir kulübün hazır sermayeyi de arkasına alarak bir telefon alt yapısı kurması, futbolun alt yapısını kurmasından çok daha zahmetsizdir. Bu da bir tercih…
Ama sanki taraftara bir kaşkol de yeterdi…
“Şimdiden Kurulamalısın Rengini”
Şimdiden kurulamalısın rengini
Dönüşte kuruntumuz olacak soluğumdaki kavurucu yaz
Ateşi gizlemelisin özgürlüğün tütsüsünü de
Yeni bir tutsaklığa varacak yolumuz
Şimdiden tutmalısın ellerimi görmeden
Aramızdaki uzaklığın nehrini ve gecesini
Ekmek kırıntılarını ve zıplayan çekirgeyi
Yıldızların ve pamuk tarlasının tıp tıp yüreğini
Yâd etmelisin
Şimdiden…
Şener Özmen
Şehir ve Hayat
Geriye doğru gidince galiba herhangi bir şehrin yerlisini bulmak imkânsızdır. Yüzyıllar içinde gelenlerle ve gidenlerle bir kent dokusu oluşur. Her kültür diğerine bir incelik bırakır devrolur gider. Bir şehirde yaşayan insanların tümünün yüzde yüz oralı olması da garip bir durumdur kanımca, farklılığın renkliliği daha cazip geliyor.
Evet, bir şehirde örneğin Adana’da Diyarbakır’dan Niğde’ye, Yozgat’tan Tokat’a onlarca şehirden, inançtan insan var. Olacak da. Hatta olmalı. Ama bu farklılık şehrin doğal dokusuna bir dayatmayı (hayır artık birçok dayatma olur bu, onlarca farklı şehir dedik ya) getirirse, ortaya her yere benzemeye çalışırken hiçbir yere benzemeyen bir şehir çıkar, bir Frankeştayn...
Şalgamın keskinliği kaçar, kebabın tadı gider, bici bici yenmez olur, Çakmak Caddesinde kaybolursun, kuzeyde kalan Adana bilmediğin bir yer olur çıkar, kazancılarda iki tek atamazsın, arasta yani ayakkabıcılar çarşısı dağılır, Taş Köprü her restorasyonla bir ucube olur çıkar, sanayisi kaçmış tarımı göçmüş bir Adana peyda olur…
Lafın kısası şu:
Bence, yaşanan şehrin havası teneffüs edilmeli, o şehrin tarihsel tarzıyla yoğrulmalı kendinden de bir şeyler katarak. Oranın bir parçası olunmalı, bir yaması değil…
Yukarıda yazılanlar, olasılıkla, günümüz dünyasında her yerin meselesi, sadece bizim değil.
Neyse, ben sadede geleyim.
Epeydir internette bir iddia dolaşıyor; Adana’nın büyük bir ilçesinin, Seyhan’ın belediye başkanı Kayserispor’un kombinelerini satın almış, bilmem ne kadar para ödeyip. Bravo, güzel bir dayanışma, o da ülkenin bir takımı. Hatta az bile yapmış yapmışsa; Konya’nın, Sivas’ın kısacası Akp temalı tüm şehirlerin kombinesini alsın, bana ne.
Lakin belediye başkanlığı yaptığın şehirdir falan filan desem; bak, bu şehrin iki takımı var desem; yahu gel bu hayat tarzının, kültürün, güzelim Adanalılığın bir parçası ol, parçalayıcısı olma desem, şu ekonomik koşullarda kendi bütçelerinden 60 bin TL’lik bir destekle ortaya çıkan platform kadar yürekli ol, oradan bir Adanalılık dersi al, daha (ne yazık ki) en az 3–4 yıl buradasın, yüz yüze bakacağız desem…
Ve saire desem… Bilmem, beni kaale alır mı? Veya dediklerimiz umurunda olur mu?
Dumanıma Karışma Havamı Bozma

19 Temmuz 2009 tarihinden sonra kapalı mekânlarda ve muadillerinde sigara yasağı başlıyor. Buna göre kahvehaneler, pastaneler, birahaneler, bilumum haneler, çınar gölgeleri, şemsiye altları, merdiven boşlukları, köprü altları, alt geçitler, kapalı üstgeçitler, bulutlu havalar, kasket altı, fötr kenarı vs. dumansız hava sahası mıdır nedir kapsamında.
İyi hoş, sağlıklı toplum falan filan için güzel bir hamle hayırlısı olsun. Sigarayı tüm fenalıların anası ilan eden hükümet ve saz arkadaşları şu “sağlık” meselelerini daha ciddiye alıp alanı bir genişletse o zaman samimiyetlerine biraz inanasımız gelir. Hani sanki sigaradan çok aslında içki ile bir mücadeleye girildi de ön adım sigara ile atıldı. Özellikle içkili mekânların etkileneceği bu uygulama bir başka hesabın küçük bir hamlesi gibi duruyor hala.
Sağlıklı bir toplum isteniyor?O zaman daha kapsamlı ve etkili bir savaşa girişin. Alın size 20 tek (bir paket) öneri:
1.Öncelikle işsizliği bir önleyin. Evine ekmek götüremeyen insanların beden, ruh sağlığını bir muhafaza edin. İşsiz ve çaresiz insanların kendilerine ve çevrelerine zarar vermelerini bir önleyin. Koruyun.
2.Şu asgari ücrete bir el atın millet yoksulluk sınırını aşıp mayın tarlasına girer gibi açlık sınırına dayanmış. O parayla siz nasıl bir sağlıklı toplum gelişimi bekliyorsunuz? Asgari ücretli aileler analar, babalar, büyükanneler, büyükbabalar, çocuklar, gençler iki kuruşla bir alay faturadan sonra nasıl beslenecekler de sağlıklı bir toplumun bireyleri olacaklar. Hadi, koruyun.
3.İşçinin memurun yaşam koşullarını iyileştirin, efendilerinizin çıkarlarını değil, o ücretli kölelerin çıkarlarını düşünün madem sağlıklı bir toplum istiyorsunuz. Doğru düzgün giyinebilsinler bari ayda bir sinemaya, dışarıda bir yerde yemek yemeye gitsinler, TV’lerde görünen o renkli(!) sosyal hayatın bir anlık da olsa bir parçasına dönüşsünler. Anne ve babaların çocuklarının yüzüne bakabilecek bir geliri olsun.
4.Her felaketin tüm kötülüklerin anası da babası da yoksulluk ve sosyal adaletsizliktir. Bunu halledin. İnsanlar ahlaki sağlıklarını kaybedip gayri ahlaki işlere, yüz kızartıcı suçlara yönelmesin. Düzeltin şu ekonomiyi bize maval okumayın. Asıl ailelerin sağlığı bozulmasın, o bozulursa daha hiçbir şeyi düzeltemezsiniz bu ülkede. Övündüğünüz geleneksel Türk aile yapısını yoksullukla bozmayın efendiler.
5.Bir ömrü köle sınıfından biri olarak geçirip, yarı ölüyken emekliye ayrılan insanların onlarca yıllık emeğinin karşılığını doğru düzgün verin. Emeklinin sağlığını, saygınlığını koruyun efendiler.
6.Gençlere geleceklerine dair bir umut verin hayata hayal kırıklıklarıyla başlamasınlar. Onlara sağlıklı bir gelecek verin. O hayali koruyun.
7.Elbette sonsuz olmayan iktidarınızı baki kılmak için insanları sadakaya alıştırıp onların haysiyetlerinin sağlığını bozmayın, koruyun.
8.Şu sömürü zincirini kırın üreten çalışmasının karşılığını alsın emeğin sağlığını koruyun.
9.İnsanların hak arayışlarını, polis devleti şiddetiyle sindirmeyin. Devlet babaya olan inancın sağlığını koruyun.
10.Güven duygusunun ve adaletin, toplumsal barışın sağlığını koruyun.
11.Robin Hood’culuk oynayıp zenginden alıp yoksula verin demiyorum ama yoksula kol kanat gerip sosyal devletin sağlığını koruyun.
12.Hormonlu yiyeceklerle savaşın, kansere yol açan maddeler içeren gıdalarla… Bari domatesin, hıyarın da sağlığını koruyun.
13.Arsa talanlarını kıyı yağmalarını önleyin. Toprağın denizin selametini koruyun. Çarpık kentleşmeye dur deyin şehirleri koruyun.
14.Halkın temel ihtiyaçlarını karşılayın; yeme, içme, giyinip kuşanma, barınma, iş, eğitim, gelecek kaygılarının üstesinden gelin. Umudun sağlığını koruyun.
15.İş güvencesi sağlayın, işsizi işsize kırdırmayın, çalışma prensiplerinin sağlığını koruyun.
16.İş güvenliği sağlayın, örneğin “Tuzla”larda insanlar değersiz varlıklar olarak ölmesin. Üretenin bu manada sağlığını koruyun ki zenginliğinizin temeli onlardır.
17.Gençleri, aileleri paralı eğitimin, dershanelerin tuzağından kurtarın; eğitimin sağlığını koruyun.
18.Kutsal sayılan çeşitli duyguların sömürülüp, ticarete malzeme edilmesini önleyin. Madem inanıyorsunuz inancın sağlığını koruyun.
19.Milleti hırsızdan, uğursuzdan, kan içiciden, kredi kartlarından, tefeci bankalardan, çetelerden, mafyalardan, “F tipi” örgütlenmelerden, sinsiliklerden, hainliklerden satılmış sendikacılıktan, yalancılıktan, ikiyüzlülükten üçkâğıtçılıktan koruyun.
20.Hastasını müşteri olarak gören “sağlık sektöründen” koruyun insanları; yani sağlıklarını hakikaten koruyun bizi teslim alan sigaranın efkârlı dumanı değildir, siz bizi sizden ve zihniyetinizden koruyun.
Dumanımıza karışmayın, havamızı bozmayın.
"Transfer bitmedi, bitmeyecekte. Sadece bir süre bekleme kararı aldık. Biz Adanaspor olarak büyük düşünüp büyük oynayacağız. Gerekli mevkilere takviye yapacağız. Top yekûn mücadele edip Adanaspor'un şampiyonluk özlemine son vermeye çalışacağız. Bunun için Adanaspor camiasının, medyasının, taraftarının kısacası hepimizin bir bütün olmamız şart"
bu sözler Ekrem Al’dan…
Bu sözlerin hepsi güzel… Hepsi heyecan verici: Büyük düşünüp büyük oynamak, top yekûn mücadele etmek, şampiyonluk özlemine son vermek ve en önemli yaklaşım; Adanaspor camiası, medyası, taraftarıyla bir bütün olmak…

Evet Hocam, Adanasporluluk bu yüreği gerektirir. Hele bütün olma konusunda hassasiyetimiz son noktada. Baştan beri arkasında durduğumuz da budur. Kin tutmadan, adam kayırmadan, bir büyük camianın da çıkarlarını gözeterek bütün olmak… Bu takıma hakikaten emeği geçen-hala da geçecek olan has oyuncularımızla da…
O zaman, vira…
Şimdi bir başka yerden giriliyor mevzuya. Yol inceltiliyor. Ve vakti gelince de cepheden girişeceğiz savaşa. Kaçak dövüşmeden, bel altı vurmadan… Direkt yani doğrudan kalem kuşanacağız. Harbice… Belki sert olacak. Dilimiz ısırmadan, kalemi bükmeden… Vakti gelince… Ama dileriz bir büyük yanlıştan dönülür ve o vakit gelmez.
Konumuz şimdi simgeler olsun. Bildiğimiz semboller, armalar, bayraklar... Kıymetli, değerli, kursal kavramlardır bunlar. Hatırlarsanız Ali Asım önceki sezon yükselme grubu maçları öncesinde futbolu bıraktığında onu uğurlarken değinmiştik bu konuya uzun uzun. Okumak isterseniz o yazıyı buyurun bu da bağlantısı…
Konumuz simge… Boş bir kavram değildir bu. Hatta simgelerin içi anlam olarak fazlasıyla doludur. Onu kimseler tartışamaz bile. Ki kimselerin de simgeleri (bu simge kavramına geniş bir perspektiften bakabiliriz) tartışmaya da hakkı bir anlamda yoktur. Çünkü önce sevmiş ve inanmışsındır. Bunlar yeterli hislerdir.
Futbol âlemi de ezelden beri bu simgelerle vardır, eski veya yeni… Bu simge bir armadır, renklerdir veya bir tür canlıdır ama daha çok has bir futbolcudur, hocadır.
Örneğin kabul veya reddedilsin, Gündüz Tekin Onay Adanaspor için ebedi bir simgedir. Böyledir bu. Ben ya da bir başkası bunu değiştiremez gayri. Ve fakat yine örneğin bir Ekrem Al ömrü billâh, bizi şampiyon yapsa da bu sezon (üzülerek söylüyorum, gidişata göre bu pek mümkün görünmüyor, ama yanılan biz olalım, yeter ki Adanaspor(luluk) kazanan taraf olsun…) asla simgemiz olamayacak, yanından bile geçmeyecek. (sezonu bile tamamlayamayacak diyeceğiz ama demiyoruz işte can sıkmamak için…( hatta o, koca bir camiayı yok sayarak "başkan yoksa ben de yokum" diyerek bir karakter tahlili yaptırdı bize ve sınıfta aslında o dakikada kaldı...)
Simgeler bir sezonluk da olabilir, üç beş sezonu kapsayan bir dönemlik de… Bu simge o camianın omurgasını oluşturur olduğu yerde. Bir duruş, bir görüş verir. Mizandır…
İsa, Özer, Timuçin, Kayhan, Feyzullah, Ali Beykoz, hatta Altan daha öncesinde Miliç hep bu nitelikte futbolcular olmuştur. Kavafis’in bir şiirinde “bu şehir arkandan gelecek, başka bir şey umma, başka şey umma”… dediği misal; O futbolcuların hayatlarında da hep Adanaspor olmuştur, bu ad (Adanaspor) hep yanı başlarında durmuştur. Arkalarından gitmiştir.
Evet, simgeler önem arz eder. Onlarla oynamamalı. Tersi bir durum, fena çarpar zamanı gelince…
Evet… Devam edeceğiz…
Üç Maymun Üzerine Birkaç Söz
Üslup sinemacılığının en önemli ismi olmuştur şimdi Nuri Bilge Ceylan. Üç Maymun’u da bu anlamda Antalya’da garip bir biçimde haksızlığa uğrayıp öte yandan aldığı tüm ödülleri hak etmiştir.
Üç Maymun’un içeriğinde Yılmaz Güney’in Baba adlı filmi hatırlanabilir. İkisinde de bir baba vardır ve ailesi için bir fedakârlık yapar, ikisinde de o aile bu fedakârlığın karşısında alçakça adeta “darp edilir.”
Filmleri anlatmayalım. Ama hem anlatım hem de sonuç yönünden bakınca bambaşka iki film çıkmıştır ortaya, ikisi de birbirinden güzel…
_________________________________
Şöyle bir baktığımızda Yılmaz Güney'in Baba'sı; Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'unu işaret eder bize, İnce Memed'i... Çünkü o devirlerin hayatı kaçınılmaz olanı zaten dayatmış insanına. Bundan ne Yılmaz Güney kaçabilirdi, ne Sabahattin Ali, ne Yaşar Kemal... Bir hesap varsa görülecek, hiçbir şey sineye çekilmeyecek!
Ee, her dönem koşulları ve anlayışlarıyla gelir.
_________________________________
Bugünün hayatı da Nuri Bilge Ceylan'a üç maymunu oynatmayı dayatmıştır, tüm rezillikleri sineye çeken bir devir ve insanlar kalmıştır ona da anlatacak... Ama o da dayanamamıştır bir Nuri Bilge Ceylan olarak, bir yerde, Yılmaz Güney'in Baba'sı olmuştur, hesabı görmüştür; nagantını alıp, Muazzez'i "kirleten" Kaymakam'ı ve Şakir'i haklayan Kuyucaklı Yusuf'a dönüşüvermiştir adeta.
2000’lerin Türkiye’sinde, ekonomik çaresizliğin bir ahlaki zafiyete devrolduğu anda Üç Maymun’un tüm karakterleri filmin de isminin hakkını vererek “bir zavallı hale razı olmuşken”, kanımca Nuri Bilge Ceylan olaya bir tanrı-sanatçı hakkını kullanarak müdahale etmiştir. Film kahramanlarının yapamadığını kendisi yapmıştır. Böylece yukarıda bahsettiğim “farklı son”u bir nebze de olsa dengelemiştir.
Bu da, devre uymayan sanatçının kendi eseri içinde "özel" bir duruşunun resmi olmuştur. İyi de olmuştur.
Milyonluk Eşekler
O müthiş zamanlarımız…
Bizans takımlarını dolayısıyla ligi silkeleyip sarstığımız yıllar… Bir fırtınaydık, Silinidirspor’duk ezip geçen…
Her futbolcumuz bir ateş… İsa milli takıma kadar gidiyor, kolay mı Anadolu’dan bir futbolcunun oraya kadar gitmesi, gidiyor ve 30 metreden golü atıyor. (mesafeyi biraz abartmış olabilirim: )) Apache İsa..
Onu veriyoruz, Zonguldak’tan Özer’i alıyoruz. Özer gol kralı oluyor.
Beşiktaş’a Özer’i veriyoruz, oradan Bora’yı alıyoruz.
Adanaspor’u o yıllarda tutabilene aşk olsun… Ve derken Bora gol kralı…
Bora’yı geri veriyoruz, Özer’i geri alıyoruz…
Anlatmaktan, yazmaktan, dinlemekten, konuşmaktan bıkmadığımız, keyif aldığımız destan zamanlar…
Mütevazı bir Adanaspor Bizans takımlarını tepelediğinde o vakitler bir şenlikle, neşe bularak bağırılırdı, rakibe en ağır darbeyi indirerek; Milyonluk Eşekler…
Yani bu sözlerin muhatabı 3 büyüklerin oyuncularıydı.
Ama bunu, oralardaki taraftarın kendi ruhsuz futbolcusunu protesto etmek için de sık sık kullanmış olmaları da vaktiyle söz konusu idi. Bu muhabbet hala var mı bilmiyorum ya… Neyse, şu süper lige çıksak da bu eğlenceyi gündeme getirsek: ))

Kötü zamanlarımızdan kalma bir acı hatıradır, diyelim ve paylaşalım bunu: ))(Tezahüratı idare eden tribüncülerden bir arkadaşın yanındakiyle konuşmasından alınmıştır.)
— Gardaş var ya…( bu sırada tezahurat devam ediyordur: saldırın)… (ıslıklı tempo: fiiyt fiiyt) durmadan. fiiyt fiiyt… Tabi yanındakiyle de konuşmasına devam ediyordur bu esnada, eksik anlaşılmasın…
— Biliyon mu…( tezahürat devam eder… bu taraftar arkanızda her zaman… fiiyt fiiyt…)
— Şöyle bir gol olmasını…( tezahürata devam: Kaplan’a rahat yok… fiiyt fiiyt…)
— Öyle özledim ki… ( 5 Ocak’ta filancaya atmadan… fiiyt fiiyt…)
— Tellere yapışmayı… Öyle özledim ki…
Bu arada biz bir gol yeriz ve fakat tezahürat devam eder, tellere yapışma hasreti bir başka bahara kalır.
…saldırın, durmadan, bu taraftar arkanızda her zaman, kaplan’a rahat yok…
Aslında spor, hayatın dışında öncelikle kutsal bir faaliyet değildir. Spor toplumun yansımasıdır. Toplumun özellikleri spor kurumuna da aynen yansır. Eğer toplumda yoksulluk, cahillik, etnik ve dini ayrılıklar varsa, spor müsabakalarında arzu edilemeyen görüntüleri yaşamak kaçınılmaz olur.

Politikacı, iş adamı ve yöneticiler her ne pahasına olursa olsun zafer isterlerse, oyuncu ve antrenörler bu tür baskılara dayanamazlar ve başarı için her yolu denemek zorunluluğu hissederler. Sporun topluma yansıttığı stres, spor için mazeret değildir. Haksız rekabet, saldırganlık ve şiddet sporun, doğru oyunun düşmanıdır. Toplumun tüm kurumları istenilen düzeye getirilmeden spor kurumunda reform yapmak mümkün değildir. Çünkü spor olgusu toplumun tüm birimleriyle ilişkilidir (Eitzen).

Kendi gündemimizden fırsat bulup 1.lig’de şampiyon olan takımlara değinemedik. Bildiğiniz gibi Manisa ve Diyarbakır doğrudan yükseldi süper lige. Sezon başında sağlam kadrolar kuran iki takım öne çıkıyordu. Birincisi Manisa diğeri, Rize idi. Rize tam bir hayal kırıklığıydı… Aslında Manisa da beklenen tempoda bitiremedi ligi. Haftalar önce ilan etmeliydi şampiyonluğunu. Ama bu sezon 1.lig çok enteresandı.
Diyarbakır tam bir sürpriz oldu. Sezon başında bildiğimiz olayları yaşadılar, sezon boyunca hep sorunlu geçti. Fakat sonuçta istediklerini almayı bildiler.
Tahminlere ve ilk yarı performansına göre Kasımpaşa da favoriler arasındaydı. Süper lige sorunsuz dönerler, diye düşünüyorduk. İkinci yarı sadece bizim düzeni bozdular, daha doğru bir söyleyişle 2. yarıya daha iddialı ve umutlu başlamamıza engel oldular. O kadar, onun dışında Kasımpaşa ikinci devrede, deyim yerindeyse yattı. Karşıyaka-Kasımpaşa şampiyonluk maçıyla da büyük olasılıkla, hani bir sürpriz olmazsa süper lige dönecekler.
Manisa ve Diyarbakır’ı yürekten kutluyoruz. Süper ligde başarılar onlara.
Bizi ilgilendirmeyen şampiyonluk maçında kazanan kim olursa olsun onlara da süper ligde kalıcılık diliyoruz.


…
beni burada arama anne
kapıda adımı sorma
saçlarına yıldız düşmüş
koparma anne
ağlama
kırıldıysa düş evinin kapısı
bütün kırık kapıların çağrılısıyım
kızların yanaklarında çukurlaşan
biten başlayan aşkların ortasındayım
her kavgada ölen benim
bayrak tutan çarpışan
her kadın toprağı tırnaklayarak doğurur beni
özlem benim kavga benim aşk benim
bekle beni anne
bir sabah çıkagelirim
bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
umarım kurtuluş haberleriyle dönmüş olur
cam ve kekik kokuları içinde acı yüzlü çocuklar
o zaman nasıl indirilmişlerse şen şakrak
öylece kalkar uykudan şalterler
dişleyip tükürmeden sigaralarını
türkü tadında giyinirken işçiler
bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
adı başka sesi başka nice yaşıtım
koynunda çiçekler
çiçekler içinde bir ülke getirirler
başlarını koymak için yoğun dizine
sen hazır tut dizini anne
o mükemmel güne
Nevzat Çelik
Şafak Türküsü

Şöyle bir bakalım son üç haftaya doğru:
Bolu’yu Yenmek

Boluspor’u yenersek neler olur?

Adanaspor.org forumlarında gündemde olan konulardan biri, bu Pazar konvoy halinde veya bağımsız, ama belli bir saatte Çatalan tesislerine gidip takıma moral, güç, sevgi, şefkat, destek vermek… Meşaleler, konfetiler (ikincisini ben ekledim: )) eşliğinde…
Futbol bir şenlikse ve mutlak sevdaysa, yine ve hep yola düşmekse (ki öyledir) tabi ki varız. Antrenman yapan turuncu formaları görmek için de varız, içinde Adanaspor adı geçen her yerde varız, Adanaspor içinse sebepsiz de varız.
“Bizler inandık siz de inanın” demeden de varız, bir başına inanarak da varız.
Turuncu bir gün batımında şehrin sınırlarına varırız; şarkılar, şenlikler… Bir hayalden bahsedilir, gelecek güzel günlerden… Varız, varırız…
Ersan Âdem Gülüm’e Dair

Sezon başında Ersan bir iki hatadan sonra tribün tarafından ıslıklanmıştı. Bu duruma dair üzüntümüzü yazmıştık. Bırakın bir futbol maçının aktörünü, hiçbir insan bu şekilde ıssızlığın ortasında bırakılamaz demiştik.
Son maçlar Ersan Âdem’in yüreğinin ve kalitesinin turnusol kâğıdı oldu. Gün gösterdi ki bu futbolcumuz yılın en önemli transferidir, savunmanın bel kemiğidir. Arada ufak tefek hatalar olmuyor mu? Nedir ki…
Önümüzdeki sezon çok iş yapacak Ersan ve biraz zaman geçince de transfer yıldızlarından biri olacak, yeter ki böyle oynamaya devam etsin.
Yeniden Merhaba “İnce Memed”
1993 Şubat-Mart'ında okumuştum Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini. İşte 16 yıl oluvermiş. Burada bir iki paragrafta anlatamayacağım bir roman. (Bir kere özellikle Adanalıyım, Çukurovalıyım diyen birinin mutlaka okuması gereken bir kitap.)
Bireysel bir isyanın toplumsal bir hüviyete bürünmesi aşkla, acıyla, vefayla, inatla, sevgiyle, kavgayla, dirençle (ne kadar tanıdık kavramlar değil mi sevgili Adanasporlular) anlatılması ancak bu kadar mümkün olur ve bu kadar güzel…
Modern zamanların Homeros’u Yaşar Kemal bir Çukurova destanını yazarken 20. yüzyılın başlarından yakın zamana gelen bir Türkiye panoramasını da kaleme almıştır İnce Memed’le.
2009 Şubatında, yeniden okuma ihtiyacını derinden duyduğum bu başyapıtı kitaplıkta ararken bir eski dostu aramanın heyecanını ve sonra bulmanın sevincini yaşadım.
Daha ilk sayfaları okurken bile, Abdi Ağaların tahakkümüne bu günlerde daha çok giren ülkemde şimdi seni çok daha iyi anlıyorum İnce Memed…
Yeniden merhaba…

Şimdi bakıyorum da çok eski bir zamandı. Sanki milattan önceydi. Tarih? Yok! 70′lerin sonu olabilir mi? Ama hatırladığım bir Adanaspor-Zonguldakspor maçıydı. Küme düşmeme mücadelesi veriyoruz. Takım kritik bir dönemeçte. Bu maçı da kazanamazsak halimiz harap. Kapalı, kasvetli bir hava; Adana’ya hiç yakışmıyor. Karabulutlar hem gerçek hem de mecazi anlamda üzerimize çökmüş. Maçın son anlarıdır ve Adanasporumuz 1–0 yenik oynuyordur. Ne o maç için ne de o sezon için yapacak bir şey vardır artık. Bir ara arkama döndüm, o zamanlar 27–28 yaşlarında bir abi başını elleri arasına almış, sessiz sessiz ağlıyordu. Evet, yeni bir şey daha anlamıştım. Adanaspor için maça gidilir, ondan başarı beklenir, sevinilir... Ama işte biricik Adanaspor için gözyaşı da dökülebilirdi.

Abdullah Avcı
Sonunda en beyefendi hocayı da çileden çıkardılar ya…
Hiç hazzetmediğimiz bir takımdır İstanbul B.B. renkleri içinde her ne kadar turuncu olsa da…
Ama orada bir Abdullah Avcı var ki… Ona şapka çıkarırız. Severiz… Tutarlı bir biçimde sergilediği incelikli davranışları işte onu en fazla İ.B.B. teknik direktörü yapabilmiştir ne yazık ki… Bu durum da nezih futbol âlemimizin hazin bir fotoğrafını vermektedir. (Bizce) milli takım düzeyinde bir hoca İBB’deyse ve akabinde en fazla İBB’yi çalıştıracak biri milli takımın başındaysa aslında bu ülkede futbola dair konuşulacak herhangi bir şey kalmamış demektir. Yoktur. Bitmiştir.
___________________________________
Mevzunun esasına dönelim; 1Şubat 2009 tarihli Eskişehir-İBB maçında fena halde mağdur olan İBB önce Engin B.nin sonra da hakemin gadrine uğramıştır. Ve Abdullah Avcı da kendi terbiye ölçülerinde öfkesinin sınırına gelmiştir. Buna rağmen işte o bahsettiğimiz ve takdir ettiğimiz terbiye sınırları içinde aslında diyeceğini de demiştir. Ve de öyle anlaşılıyor ki “Türkiye Cumhuriyeti”nin (Eskişehir’in demiyorum) bir maliye bakanı Eskişehirspor’un 12. adamı olarak çift dalmaya devam etmektedir. Devamında da bu konuda zaten hassas olan kamu vicdanı incinmektedir.
Bakın, bir tek bu durum bile o koca Eskişehirspor efsanesini yerle bir etmeye yeter. Belleği zayıf bir toplum olabiliriz. Ama futbolun dünyasında her bir ayrıntı, taraftarların bilincine kazınarak kaydolmaktadır. Biliriz. Yaşadık.
Demedi demeyin!

Birkaç yazı altta Arjen Robben’den bahsetmiştim. Şimdi bunu bize bağlayalım. Adanaspor’un Robben’i vaktiyle kimdi? İzlemiş olanlar çok iyi hatırlar ve onaylar ki o Ümit’ti.
Samsunspor’dan 1984 civarında transfer edilmişti. Onunla birlikte bir futbolcu daha alınmıştı ama diğeri Ümit’in yanında sönük kalmıştı. Sağ kanadın adeta sihirbazıydı. Topu aldığı zaman bilirdik ki bir şeyler olacak. Özel bir seyirci topluluğu olan Ümit mutlaka bir şeyler yapardı. Onun 4–4 berabere biten bir Tarsus maçındaki golü aslında golden önceki tüm hareketleri hala belleklerdedir. Hakikatte biz Robben’i izlerken az da olsa bir nostaljiye dalıp o müthiş Adanaspor’un müthiş Ümit’ini de izler gibi oluyoruz.
Bir Tekirdağ maçında Adanaspor’un 8. golünden sonra kanadındaki savunma oyuncusunun “Abi yeter artık gelme!” demek zorunda kaldığı rivayet edilir. Sonraki sezonların birinde Ümit dönemin en yüksek transfer ücretini alarak Antalyaspor’a transfer oldu. Oradan da Fenerbahçe’ye gitti. Biz onu hep Adanasporlu Ümit olarak izledik ve bundan hep mutlu olduk hep keyif aldık.
___________________________
Bugüne gelecek olursak kendi standartlarımızda, şimdiki Adanaspor kadrosu içinde Robbenvari iki oyuncudan bahsetmek mümkün. Bunlardan biri Hakan’dır diğeri ise Habip. Bu iki oyuncumuz oyunun yükünü fazlasıyla omuzlamak zorunda kalmadıkları sürece bulundukları kanatlarda yüksek tahrip gücüne sahiptir. Yeter ki dayanışmanın, yardımlaşmanın üst düzeyde olduğu bir futbol ortamı olsun. Yeter ki özellikle orta sahada biraz daha güçlü bir Adanaspor olsun. Siz o zaman Hakan ve Habip’in neler yapabileceğine tanık olacaksınız. Bu iki futbolcunun oyunun kaderini her an değiştirebilecek niteliklerde olduğunu göreceksiniz. Dilerim zaman beni mahcup etmez!
Not: Ne yazık ki biz bu satırları yazarken, Habip Profesyonel Futbol Disiplin Kurulundan G.Antep maçından dolayı, üstelik ona en çok ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda 2 maç ceza alıyor. Ah Habip ah…

Bir Başka Turuncu/ Arjen Robben
“Arjen Robben (Doğumu 23 Ocak 1984 Groningen doğumlu) 1.80cm boyunda Hollandalı futbolcu. Şu anda Real Madrid C.F'de oynamaktadır. Forvet oyuncusu ve kanat oyuncusu olarak görev yapmaktadır. Sürat makinesidir. Sol ayağını mükemmel kullanan bu oyuncu Chelsea'ye geldikten hemen sonra ayağı kırıldığı için bir süre futboldan uzak kalmıştır. Yaklaşık değeri 30.000.000€ dur. Hollanda'da iki kez yılın oyuncusu seçilen Robben, Hollanda Milli Futbol Takımı’nın en önemli oyuncuları içinde yer almaktadır. Real Madrid e 36 milyon Euro ile transfer olarak senenin en pahalı 2. futbolcusu olmuştur.”
______________________________________
Bunlar Arjen Robben’e dair ansiklopedik bilgiler ve her yerde bulunabilir. Fakat yazılanların hiçbiri ve bu yazının kendisi onu futbol perspektifinden anlatmaya yetmez.
* Onun karizması David Beckham’ın artistik bir pazarlama ürünü olmasından farklı bir durum arz ediyor. Evet, hazret kadar “vitrinsel” değil, her bir yoldan da gündeme gelmiyor. Belki saçsız kalmaya başlaması onu futbolunun bir adım gerisine itiyor. Robben enteresan bilekleriyle ve çalımlarıyla “rakip savunmacıların bir talihsizliği” ise bahsettiğimiz fiziki durumu (burada bir “galiba’ demek boynumuzun borcudur) direkt Robben’in talihsizliği olarak kendine dönüyor (bunu, onu televizyondan izleyen bir “his” olarak yazıyorum, yanılma ihtimalim son derece yüksektir). Bu da ondan çalımı fena halde yiyip ters yüz olan rakiplerin bir tesellisi oluyor: Evet, bizi fena benzetti, lakin bu anda yolacak saçlarımız var bizim, hiç olmazsa: ))
Bilmiyoruz oralarda böyle bir avuntunun olup olmadığını. Ama bildiğimiz bir şey varsa o da Robben’in izlenmeye fazlasıyla değer bir oyuncu olduğudur. Oyunculuğu da doğrudan futbola dairdir. En azından izlediğimiz maçlarında, onun futbolundan başka bir şeyle ilgilenmediğine tanık olduk. Bir başka talihsizliği ve işte asıl talihsizliği de sıkça sakatlanmasından kaynaklanan “cam adam”lığıdır. Ama işte hiçbir tehdit onu futbolunda, geride bir yere sabitleyememektedir. Ve Robben topu her aldığında, futbol ilahlarını çıldırtırcasına, 90 dakikanın kaderini değiştirebilecek bir karşı-ilah olduğunu göstermektedir. Ateşi tanrılardan çalan Prometheus gibi. Ve işte bunun cezası da belki de bir futbol ölümsüzü olmasını engelleyebilecek “cam adam”lığıdır…

Takviye

Dünkü açıklamalar takviye olacağına dairdi. “Takviye olabilir” gibi bir söz geçmişti. Bu ligi takviyesiz götürmemiz çok zor. Bırakın ilk ikiyi veya ilk altıyı, 1.ligde tutunabilmek için bile 2 noktaya en az 2 transfer gerekmektedir. Bunlardan biri savunma diğeri, orta saha oyuncusu olmalı. Özellikle orta sahadaki boşluk, siz buna ne derseniz deyin, sezon başından beri bizi fena hırpaladı.
Tüm bunların temel nedeni hep orta sahasızlıktır. Bakınsanıza, geçen sene kadroya bile giremeyen bir oyuncuya kaldık… Volkan Glatt transferi bir umut olmuştu ama Kasımpaşa maçındaki sahne Glatt’ın epey sonra hazır olabileceğini gösteriyordu.
Bu iki mevkiiye yapılacak acil transferlerle fakat güçlü transferlerle (bu saatten sonra kimleri bulacaksak…) kabuslar görmeden sezonu tamamlayabiliriz.