
Adanaspor İçin

HER ŞEY ADANASPOR İÇİN…
Yeni Yıl Mesajı
Diren Filistin
“Eski duvar diplerinde karanlık sular
Ay vurmuş gölgelenmiş kuytular
Canım oğul, güzel yiğit
Al gel kanlı gömleğini
Sana nasıl kıydılar!”
(Hasan Hüseyin Korkmazgil)

Filistin’de yine İsrail katliamı yaşandı. Bunun sorumlusu bu cinnete karşı üç maymunu oynayanlardır. İsrail ve İsrail’le ilgili tüm işbirlikçilerdir. Süregelen cinayetlere cesaret veren ülke yöneticileridir. Bu cesaret verme İsrail’le iyi ilişkiler kurma adına bir türlü sesini çıkaramayıp adam gibi “sen ne yapıyorsun?” diyememedir.
Dünyanın gözü önünde insanlar kendi ülkelerinde öldürülüyorlar. Birileri de çıkıp bu cinayetler üzerinden kendi siyasetini yapıyor. Din adına, ticaret adına, “bize yapılan saygısızlık” adına…
Ama insanlar orda hala ölüyor. Her gün ölüyor. Bir bir değil, toplu bir katliamla ölüyor…
Diren Filistin, kavganı başlattığın noktada daha çok bulacaksın direnme gücünü…

Irkçılık ve Antrenörlük
Haydi yüklenin “ALKARALAR”!
İndirin o adamı oradan!
El Saka'nın kara tenini ötekinin kara zihniyetine yedirtmeyin.
Gönderin onu “olamamış” antrenörler çöplüğüne.
El Saka kalsın, “Bay Papatya” gitsin.

Hakan’ı en geriye alan Metin Hoca, futbolun genel ifadelerinden biriyle söylersek, ben gol yemeyeyim nasıl olsa atarım, düşüncesinde olduğunu sezdirdi. Bunda haklı da çıktı. Hakansız bir orta saha ilk yarı çok üretken olamadı, ama mücadele yine alkışa değerdi. Yardımlaşma takımın rahatlamasını sağladı, öyle ya ne deniyor; futbol bir takım oyunudur. Adanaspor Metin Yıldız’dan beri (Eyüp Hocayı unutmuyoruz) takım olarak oynuyor. Yükselen performansın ardındaki sihir budur.
İkinci yarı Habip ve Onur sahadaydı. Onur hiç bu kadar istekli oynamamıştı. Koştu, bastı, savaştı. Bunlar yetiyor zaten işini yapmış olmak için.
Habip’e ayrı bir sayfa açacağız, goldeki katkısı dikkat çekti. O girdikten sonra hücum bölgesi daha hareketliydi. Hoş geldin Habip, diyoruz, iyi geldin, iyi ki geldin.
Rakip Samsunspor bizcileyin bir takın portresi çizdi. Bir iki net pozisyonu da vardı (ama üç değil). Özellikle yine son saniyedeki pozisyonları yine o keşmekeşte yüreğimizi ağzımıza getirdi.
Golü bulup 3 puanı, o dakikalar için şimdilik, kucaklamışken onu yâd ellere kaptırmamak için çok çırpındık, bu arada panikledik, tribünde yılın en soğuk gününde terledik, lakin net gol pozisyonları da bulduk. Atamadık.
Sonuçta bizcileyin olan Samsunspor’u Yunus Murat Ceylan’ın 55. dakikadaki (Samsun’a selam: )) enfes golüyle yendik. 3 puanı da temelli aldık.
Bir alttaki yazıda vurguladığım gibi kazanmayı ihtimal dışı bırakmayan Adanaspor ikinci yarı bu teknik kadroyla da çok iyi işler yapacağının sağlam işaretlerini vermiştir.
Kasımpaşa maçını takviyeli kadromuzla ve heyecanla, sonunda şenlik şarkılarını yine söyleyeceğimiz iddiasıyla bekliyoruz.
Not: Maç fotoğrafları foto-yorum’da. Tıklayınız.
Efsane 11 (!)

İstanbul dukalığı son 25 yılın efsane kadrosunu seçti ve Anadolu’da futbol oynamış bir tek futbolcu bile bu listeye giremedi. Hoş, böyle bir şey zaten beklemiyorduk. ( Ama örneğin koca Trabzon bir Hami’yi o efsaneler arasına sokamaz mıydı bre!)
Sözde okur oyalarıyla seçildi bu 11. Bu seçimin niteliği bir yana Türk futbolunun, hayır İstanbul futbolunun da analizini yapmaktadır taraftar profili açısından. Bir dolu Anadolu kulübünün maddi anlamda sefilleri oynamasının bir resmidir bu sonuç aynı zamanda. Alnımızın çatına bir kez daha yapışan el cevap veya hazin gerçek şudur; Türkiye’de üç takım vardır ve taraftarlar da bu üçlü arasında paylaştırılmıştır. Anadolu’nun herhangi bir şehrindeki herhangi bir taraftar kitlesinden “müthiş” diye bahsetmenin hiçbir kıymeti ve işlerliği yoktur. Bursa istediği kadar doldursun tribünleri, koca 25 yılda o 11’e sokacak bir futbolcusunu tutabilmiş mi kadrosunda? Veya başka bir Anadolu Kulübü…
İşte bugün Başkent’in Ankaragücü ancak dört bin taraftarıyla bir tepki kitlesi oluşturabilmiştir. Bu niceliği küçümsediğim anlaşılmasın. Çoğu bu sayının onda birine bile ulaşamaz bu anlamda. Varın ötesini siz düşünün.
Fotoğraf gayet nettir; Bizans üçlüsü dışındaki tüm takımlar onların bir nevi alt yapısıdır. Para sayılır, istenen topçu alınır. O kadar! Bir Bizans efsanesi de Anadolu’nun da oylarıyla tasdik edilir.
NTV’den Rıdvan, Sergen, Hakan; TRT’den Hakan Şükür, en milli milli Alpay, devam… (Neyse ki Oğuz bizde noktaladı futbolu, onu Adanaspor’dan saysak izin verirler mi, bir sus payı için: ))
Bir başka mesaj da şudur: Ankaragücü’nden Gökhan, Sivas’tan Mehmet, Ankara’dan Özer… Bakın oralarda kalmakta ısrarcı olursanız ileride efsane mefsane olamazsınız. Siz toplayın tası tarağı, atın kapağı İstanbul’a. olmadı mı, ne gam canım oralarda, oralarda ne efsane adayları heder oldu genç yaşta, katılırsın kervana olur biter.
Efsaneymiş…
Bayram Akgül’ün Açıklamaları

17 Şehirle Uğraşamam
Bank Asya'da yer alan tüm rakiplerin şehir takımı olduğunu anlatan Başkan Akgül, "Rakiplerimiz valisinden, belediyesinden, milletvekilinden, işadamından destek alıyor. Seçim senesi olunca belediyeler rakiplerimizi destekliyor. 17 şehrin valiliği, siyasileri, belediyeleri, milletvekilleri, işadamlarıyla hem maddi hem de manevi ben tek başıma nasıl uğraşayım. Boy ölçüşmem imkânsız." dedi...
Beraber Yapalım
Adanaspor'un sürekli şirket takımı olmakla suçlandığına dikkat çeken Bayram Akgül, "Şirket takımı diyorlar, biz de buyurun diyoruz kimse yok... Gelin beraber yapalım, taşın altına elinizi koyun diyoruz yine kimse yok.. İnanın ne yapmamız bekleniyor onu da çözebilmiş değiliz..Açık açık kimse karşımıza çıkıp konuşmuyor. Şehrin bir şekilde Adana'ya, Adanaspor'a sahip çıkması gerekiyor." şeklinde konuştu...
Protokolün Hali
"Desteğin olmadığı yerde destek var diyemem... Protokolde hiç kimsenin olmaması çok acı. Seçim senesi ve biz hariç bütün takımlar destek alıyor." diyen Akgül, "Ara transfer bütçeyle alakalı. Kaç haftadır tribünlerde sahipsiz Adana diye bağırılıyor. Bu mesajlar bir yere gidiyor diye düşünüyorum. Kaç tane ilginç pankartlar açıldı. İnsanları yargılamak benim tarzım değil, ama sahipsiz bir kent ve şehir var ortada." ifadesini kullandı.
Nereye Kadar
"Ben Bayram Akgül olarak bu işi tek başıma nereye kadar götüreceğim?" sorusunu Adanalılara yönelten Adanaspor Başkanı, “bana neciliğin” artık bir kenara bırakılması gerektiğini savundu... Bu kadar duyarsızlığın sebebini de anlamadığını belirten Bayram Akgül, maddi ve anlamda hakikaten bu işin çok zor olduğunu, bir şekilde kendisinin yalnız bırakılmaması gerektiğini de sözlerine ekledi...
Hedef 30 Puandı
Pazar günü karşılaşacakları Altay'ın iyi bir takım olduğunu ve Süper ligi hedeflediğini hatırlatan Başkan Akgül, "Aldığımız altı puanla ölü toprağını üzerimizden attık ve takım havaya girdi. Altay netice ne olursa olsun 90 dakika maçı bırakmayan bir takım. İlk yarıyı 20 puanın üzerinde tamamlamak istiyoruz. Sezon başında gönlümden ilk yarı için 30 puan hedefi vardı. Çok puan kaybettik, önemli maçları kazansaydık daha iyi durumda olurduk." diye konuştu...

Nous allons présenter les photos de Kibong et Mbilla au partie de “foto-yorum”.
Nos meilleurs sentiments au Cameroun.
Bonjour Cameroun,
Nous sommes très heureux de votre entrée sur le site “Kaplanpenche”.
Vous ètes nous arrivés pour regarder vos ami, vos frère, ou vos fils qui vivent et jouent au football dans un pays très loin. Pour réaliser vos désire, le Vendredi 10 Décembre, nous allons présenter les photos de Kibong et Mbilla au partie de “foto-yorum”.
Nos meilleurs sentiments au Cameroun.
Çeviri: S. Eşme


Güzel Cumartesi
Epeydir bu kadar iddialı değildik evimizde. Son haftalardaki maçlara bakınca bu hafta 3 puana daha yakın olduğumuz bir karşılaşmaya çıkacağız. Öyleydi ki kaybetmekten kimyamız değişmişti. Ne kadar dirensek de bir tedirginlik vardı her maçta. Taraftar olarak bu bizde vardı, çok daha fazlası elbette futbolcularımızda baş göstermişti bu lanet duygu. Malatya’dan alınan puanlar nefes almamızı sağladı.
Karabük
Bir de öncekilere göre nispeten daha zayıf bir takımla oynayacak olmamız güvenli konuşmamızın önemli bir nedenini oluşturmaktadır.
Metin Yıldız’ın geldiğinden beri yaptığı açıklamaların, sergilediği tavrın da bence özellikle futbolcular üzerinde olumlu etkileri olmuştur. Malatya galibiyetinin temelinde de bu vardır. Şimdi “Karabük’ü nasıl yeneriz”in senaryosunu, birçok olumlunun sıralanacağı bir olay örgüsüne bağlamaya o kadar gerek olmayacağı düşüncesindeyim. Çıkacağız, yine mücadele edeceğiz, maç bitene kadar savaşacağız ve kazanacağız. Çetin bir maç olacak. Çünkü rakip de zor durumda ve 3 puanı en az bizim kadar istemekte. Onlar, maçı tek puana bağlamanın da kendileri açısından bir avantaj olacağını kabul edip golsüz geçen zamanın bizi gereceğini düşünerek kontrollü oynayacaklardır. Güngören’in de yaptığı gibi, “vur kaç” taktiğiyle pusuya yatacakları düşüncesindeyim. Tam bu esnada takıma ve taraftara düşen sabırlı davranmaktır. Geçen seneyi unutmamalı; iki maçta da Karabük’ü sabırlı ve inatla oynayarak yenmiştik.
Avantaj
Bu maç ayrıca bir avantaj sağlamaktadır bizim açımızdan, şöyle ki; rakip buraya bu kez bir şampiyonluk dönümü için gelmeyecek, daha risksiz oynayacak. Oyunun kontrolü de böylece bizde olacaktır. Ama bir “Karşıyaka maçı misali kontrol” söz konusu olursa, yani gol noktalarına etkili bir biçimde sarkamazsak, Karabük o zaman buradan istediğini alıp gidecektir. Bunun çözümü de Metin Yıldız’da olacaktır. Bir çözümün mutlaka olacağına inanıyorum.
Galibiyet
Galibiyet doğaldır ki her takıma “ilaçtır, vitamindir, enerjidir, inanç takviyesidir”. Her iki takım da haftalar sonra gelen bir galibiyetin moraliyle çıkacaktır bu maça. Lakin evinde oynamanın avantajını kullanmak zorunda olan Adanaspor’dur.
Hem siz de iyi biliyorsunuz ki Adanaspor dönüm maçlarında, özel bir motivasyon, tutku, iddia isteyen maçlarda bir başka oynamaktadır. Bu da ayrı bir avantajdır bizim için.
Altay’a Doğru
Cumartesi günü 13.00 itibariyle oynayacağımız Karabük maçını kazanırsak, ki kazanacağız inancım tamdır, bir sonraki Altay maçı bizim için nostaljik çağırışımı olan bir skora gebe olacaktır.
Kaybetmeye Övgü
İşin doğrusu iki sene üst üste şampiyon olunca kendi kendime “ne oluyoruz yahu” diye sorduydum. Tamam, güzeldir şampiyonluk, hoştur. Zafer sarhoşluğu ayrı bir lezzettedir. Adamın yolda yürüyüşü bile değişir. Bindiğin külüstür Ferrari olmuştur, boş cüzdan doluvermiştir. Kredi kartları mı patladı; vur patlasın, çal oynasın o zaman: Şampiyonuz anasını satayım!

Şimdi şimdi lezzetlendi rakı. Daha ilk kadehte kuruluyor masaya hüzün. Muhabbete ilham oluyor.
Susuyoruz. Memleket nasıl olsa kurtulur, ama ne olacak Adanaspor’un hali diyerek rakıya hakkını veriyoruz.
Evet, hüzün lazım!
Hüzün ki bize en çok yakışandır o!
Öteki Yüzü Olmayan Madalyon
O hafta belki futbol tarihimizin en uzun haftası olmuştu. Bu, bir tedirginliğin tezahürü olan uzunluktu ve tabi ki izafi bir haldi. Gitti giderdi şampiyonluk, sıkıntı buydu. Pazar olacak ve şampiyonluk için en küçük bir umut bile heba edilmeyecekti. Öyleydi de, biz o umut kırıntısını nereden ve nasıl bulacaktık? Sonuçta bir umut aramak için de o haftanın geçmesi ve Pazarın gelmesi gerekiyordu. Ama zaman geçmiyordu, bir yerde alıkonmuştu. Durmuştu, hatta yok olmuştu.
Dünyanın en uzun gecesi bir günü diğerine bağlayamıyordu. Bir derin uyku halindeydi evren veya bize öyle geliyordu.
Bunca eziyet yetmezmiş gibi Azmi, telefonda arıyor 16.45’ten 24 saat önce “yarın bu saatlerde...” diyordu, kahkahası telefonda değil tüm kentte yankılanıyordu. Evet, yarın bu saatler… O kahkaha büyüyor, evriliyor, kara deliğin kendisi oluyor ve her şey orada kayboluyordu…
Umut bize ne kadar uzaktı; yine bir şampiyonluk, konfetiler, son tezahürat… Uzaktı, ovanın sarı sıcak ıssızlığında kayboluyordu her şey. Ah umut…
“Kaf dağını aşacaksın, üç haftada aşacaksın, kim bilir hangi noktadan kıracaksın buzu, nasıl bulacaksın nerede olduğu hatta varlığı bile meçhul o kılavuzu.
Üstelik o an bizim hedefe ulaşmamız da yetmiyordu mutlu sona. Felek, bir başka yerden de gülmeliydi bize.
Sonra her şey birden akmaya başladı. Bin yıldır indirmeyen yağmur şimdi yeşertmişti çölü. Portakal çiçeği kokusu sarmıştı şehri. Rüyalarımızdaki peri kızı görünmüştü. Belki bir “sihirle” aydınlanmıştı kâinat.

Borges, hala görebiliyor olsaydı ve maçı(ın o anını) izleseydi şöyle hikâye ederdi:
“Tüm Pagan Tanrıları oradaydı. Odin de gelmişti. Ana kıta Anadolu’nun ve Kilikya’nın en ihtişamlı töreniydi. Birazdan biri gülecek diğeri ağlayacaktı, ben böyle bir an’a şahit olmak istemezdim ya…
Bu öbür yüzü olmayan bir madalyondu. Ve olmayan yüzü göğe doğru düşünce hiç görünmeyecek, asla bulunamayacaktı. –Ki onu Kutsal Kâse Şövalyelerinden eski Babil krallarına kadar her bir maceraperest, hiç bulamayacağını bile bile, ölümüne aramıştı. Çünkü aramak amaç olmuştu…-
Ah, Alef’i yazmamış olsaydım şimdi daha derinlikli anlatırdım onu.
Aynı sayfasını bir daha hiçbir zaman bulamadığım o “Kum Kitabı” o anda somutlaşmıştı. Tekrarı olmayan anlar, tüm hayatımızın kaderini çizer ve biz onları bir daha bulamayız. Böyle bir şeydi.
Her şey o Pagan şöleninde yaşanırken kendi zamanında, ‘Kaptan’ topa vurduğunda sanki Kral Arthur, Exsalibur ile göğü yardı ve evrende başka bir boyut açıldı. Orada Alef turuncu bir ışıktı. Ben aslında o an kör olmuştum. Mutluydum bile, çünkü yerle güneş arasında ben göreceğimi zaten görmüştüm. O meşin gülle kalenin surlarını yıktığında, bu hikâyeyi ben çoktan yazmıştım.”
Derken biz, en zor geçitleri aşmış, turuncu bir günbatımında atımızı yen bir maceraya doğru sürmeye başlamıştık.
Not: Bakınız; J. L. Borges’in ” Kum Kitabı, Alef, Kurs” adlı hikâyeleri. İletişim Yayınlarından…
Ne Diyelim?
Bizim buradan yapacak hiçbir şeyimiz yok. Üzülmekten başka yapacak bir şeyimiz yok. Sadece taraftarız, on binlercesi gibi... En masum, en saf, en duru Adanaspor sevgimizle yazdık, yazıyoruz, yazacağız. Elimizden gelenlerin tümü o sevgi çerçevesinde kendine bir yer bulmaktadır, her bir taraftarda olduğu gibi. Çok çok derdimizi paylaşıyoruz bu vakitler, daha önceleri nasıl sevincimizi paylaştıysak.
Şimdilerde, lirik şair Fuzuli misali “aşk acısından duyulan mutluluğu” dile getiriyoruz. Bizim, (Adanaspor için bir şeyler yazanlar olarak) gücümüz bu! Ama tanık olduğunuz gibi bu aralar Adanaspor’umuzun da gücü bu! Kim kime ne için kızabilir veya sitem edebilir ki! Birtakım yanlışlıklarla başladı sezon, öyle de devam ediyor. Herkes gibi biz de devre arasını kolluyoruz artık sonu meçhul bir beklentiyle.
Evet, Boluspor’a 2–0 yenildik. Radyodan yer yer dinlediğimize göre daha da farklı olabilirmiş sonuç. Tesellisi bu yine; büyük bir fark yememiş olmak…
Oysa biz teselli değil umut istiyorduk. Fakat her şey önünde sonunda yukarıdaki saptamaya geliyor: Adanaspor’umuzun gücü bugün itibariyle sahada gördüğümüz kadarıdır!!!
Şimdi efkârdan iki tek atmanın tam zamanıdır. Fonda da “paramparça” çalacak, Müslüm Baba’dan ama: ))

Tutunacak Bir Dal
İnsanlara umut vermek gerekir, onlara tutunacak bir dal uzatmalı, hayata bağlayacak bir şeyler ama ne olursa olsun…
Bir lokma ekmektir belki bu, bir odanın sıcaklığı, bir bakış bir tebessümdür, bir şarkıdır bu ne bileyim, ama bir umut vermeli ki güne başlamanın bir anlamı olsun. İnsanlara tutunacak bir dal…
Teselli değil umut istiyoruz!
Güneşli, güzel günlere inanmanın lezzeti, bunun kendisi de güzel bir şeydir. Sevgilinin öylesine de olsa bir bakışından duyulan haz… Evet, bir umut vermeli ki rakıya arada bir efkâr gerekmesin.
Teselli değil umut istiyoruz!
Her ne kadar Adanaspor’un kendisi bir umut, yaşadığımız şu sıradan hayatın capcanlı bir rengi, günlere tutunmada en sağlam dal olsa da bize, şu sıralar bu büyük turuncu gücün yanına bir beyaz bir umut istiyoruz.
Teselli değil umut istiyoruz!
En güzel iki armağanla taçlandırılan geçmiş iki sezonun kendisi de herkes için bir referanstır, bizim içinse umudun en somut göstergesidir. Yani “yapacağız” dediğimiz zaman “yaparız”, “yaptık”… İşte hala kaybolmamış bu sezon için Adanasporluluğumuza yakışır bir hamle bekliyoruz.
Not: Bu tutunacak dalın ucu adı Adanaspor’la anılabilecek kifayette bir hoca olsun.
Biz taraftar olarak diyeceğimizi dedik… Şimdi, her bir Adanasporlu gibi heyecanla gelişmeleri bekleyeceğiz.
Ama işte biz hala hiç vazgeçmeden,
Teselli değil umut istiyoruz!
Eyvah
O müthiş maçı hatırlarsınız; Antalya’daki Adanaspor-Şekerspor karşılaşmasını. Şampiyonluğu bir sene ertelediğimiz maçı… İşte o maçla hasbelkader şampiyon olan Şekerspor’un bir hocası vardı; Celal Kıbrızlı…
Galiba futbol hayatındaki tek başarısı da oydu. Ondan sonra bir şey yaptı mı onu bilmiyoruz. Duyan varsa beri gelsin. Küçümseme değil bu lafların ardındaki anlam, sadece derin bir şaşkınlık, bizi fazlasıyla alakadar eden bir şaşkınlık üstelik.
Durup dururken, Celal Kıbrızlı bizi niye ilgilendirsin, diyorsanız; duyduğumuza göre Başkanımız yüzde doksan onunla anlaşmış. Ama dileriz bu yanlış bir duyumdur. Yoksa halimiz daha da haraptır. Önyargılı bir yaklaşım olabilir bizimki, önyargıysa önyargı, mevzuumuz Adanaspor ve Adanaspor’umuz, tarihi boyunca ne çektiyse o çapsız antrenörlerden çekti, bu listeye birini daha eklemenin ne anlamı var şimdi!
Bize tam da bu anda Adanaspor’un adının ağırlığı altında ezilmeyecek isimler lazım. Bu sezon yaşananlar ortada. Tekrar edelim, dileriz yanlış bir bilgidir bu veya bir şey olur da o yanlıştan dönülür, aksi takdirde bu sezon için umutlar hepten kararır. Bu koşullarda biz” tüm iddiamızı kaybettik” farz ederiz ve gelecek haftalara dair yorumlarımızı buna göre yaparız. (Bu sezonluk hayal kırıklıkları yeter. Ama yine en değer bilir hislerimizle ve nankörlük etmeden takımımızı mevcuttaki haliyle zaten seviyoruz, severiz, seveceğiz. Aşkımız Adanaspor’adır neticede. Ama…)
Evet, sonuçta bizim fikrimiz bu! Bizim dışımızda hiç kimse açısından hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Şimdiye kadar “kol kırılsın yen içinde kalsın” anlayışıyla hemen hemen hiçbir olumsuz eleştirimiz olmadı takımımıza dair, belki buna, bu sezona kadar pek gerek de olmadı, fakat bu duruma dair hoşnutsuzluğu da dillendirmemek mümkün değil. İçimizi ferahlatacak haberler bekliyoruz..
Not: Yukarıdaki tüm kaygı ve eleştirilerimiz Bahri Kaya için de aynen geçerlidir!!!
Her şey Adanaspor için…
Bir Maç Bir Karakter
Gelelim o Fırat Aydınus denen zat-ı muhtereme. Zat-ı muhterem dememiz işin istihzası… Muhteremlik ona yıldızlar kadar uzak bir kavram olarak durur yeşil sahalarda, iki benzer anın analizi sonucunda.
Şimdi elbette yenilginin bir acısı var içimizde, inkâr mı edelim. Biz de sıradan her taraftar gibi yenilgiye bir kılıf arayabiliriz takımımızın aşkıyla, doğal olarak, sonuçta taraftarız ve de taraflıyız… Ama bu yazıdaki hiçbir öznellik o Fırat Aydınus deneni aklamaya, bir nebze de olsa haklı göstermeye yetmez. Çünkü o zat, benzer bir enstantanede Arda’nın ağırlığı altında ezilmiştir kısa bir süre önce, karizma çizilmekle kalmamış, bırakın hakemliğini, insanlık haysiyeti üç paralık olmuştur.
Sıkışan Kuyruk
Ama işte bir yerden kurtaracaktır ya sıkışan kuyruğu, bizim Emre de ona bu manada hayatının fırsatını vermiştir o “aydın”lıkla bundan gayrı hiçbir alakası olamayan, kalmayan “us”a… Fırsatı ganimet bilen o hakem denen “nahakim” Emre’yi anında saf dışı bırakmıştır. Yayıncı kuruluş o ikinci sarıdan kırmızıyı gösterirkenki yüzünü tekrar yayımlasa da o Fırat’ın, insanlar bir daha tanık olsa bir önceki “ezikliğin” nasıl suret bulup intikamı “gücünün yetebileceği” bir camiadan, futbolcudan çıkarmanın nefretine…
Kime Mesaj
Aslında aciz bir mesajdı o, tribündeki Oğuz Sarvan’a; “Bakınız efendim, ben hala otoritesi olan bir hakemim, nasıl da attım bu itaat etmez oyuncuyu üstelik maçın hemen başında. Geçen hafta mı, şey onu unutunuz yahu ben unuttum bile, kem küm… N’olur derbiyi bana verin…” gibisinden…
Yemezler efendi, bu ikiyüzlülük bir kariyerin olsa olsa bitişidir. Bu rezilliği sineye çeken de, yok sayan da, canım olur öyle şeyler diyen de, Emre de itiraz etmeseydi şeklinde düşünen de o “ilkesizliğin” doğrudan ortağıdır.
İlkesizliğin Resmi Geçidi
Devamında maçın iyice “ilkesizleşen” hakem (biz ilkesiz diyoruz, siz daha uygun bir sıfatı koyun) rakibe de garip kartlar çıkardı. Ve o kadar kaybetti ki kendini, belki bir vicdan muhasebesi sonucunda 94.dakikada gayet sıradan bir pozisyonda rakipten bir oyuncuyu dışarı attı. Yapma efendi, derler adama, bizi yutturamazsın, bak onlara da acımadım diye. Sen acizliğine ne diye kurban edersin o futbolcuyu, kulübü, eğer gerçekten hakkaniyetli bir adamsan veya adamsan son kırmızını kendine gösterirsin.
Manisa’da Son Tango
Son acizliğini de son saniyelerde gösterdi o muhterem. Ahmet Yıldırım rakip ceza sahası çizgisinde kafaya çıktığında faul çaldı. Faulü biz kendimize beklerken rakibe verdi (burada faulün kime çalındığı inanın hiç önemli değil, ibret verici olan hakemin hazin halidir, okuyunuz), Ahmet ne olduğunu anlamaya çalışırken, Fırat Aydınus hakemliğinin hakikaten bittiğinin en net fotoğrafını verdi ve işaret parmağıyla “yukarıyı” işaret ederek kendi pespayeliğine Allah’ı tanık göstermeye sığındı. “Valla faulü Ahmet yaptı, yukarıda Allah var!” gibisinden bir hareketle… Sorarlar, sen bu kadar mı çaresizleştin inandırıcı olamakta!!!

Zagor’un Sözü
O zaman biz de seni Allah’a havale ediyoruz Fırat Aydınus, seni vicdanınla baş başa bırakıyoruz! Ama artık gözümüz de üzerinde olacak, imkân olduğunca, hakemi olduğun maçları izleyip senin seyri-seferini burada deşifre edeceğiz!
Bu da “Zagor’un sözü olsun”…
Şeytanın Düşündürdüğü
Şimdi masum masum izliyoruz şu futbol âlemini. Ama her şey bizim düşündüğümüz, zannettiğimiz gibi mi acep?
Şeytan soktu aklımıza, yoksa biz düşünmezdik bunları.
Şöyle; federasyonun yeni başkanı, Altay’ın eski başkanı. Acaba diyoruz, şu “cesur” hakemler, bizim maçlarda davrandıkları kadar rahat davranabilirler mi o takımın maçlarında? En azından bize gösterdikleri kadar sarı kart, kırmızı kart gösterebilirler mi? Veya yarısı kadar?
TFF’ye baktık örneğin bir tane bile kırmızı kartları yok. Ne güzel bir şey ama değil mi, şampiyonluğa giderken böyle kazasız belasız yol almak!
Aklımıza durup durup Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanı olan K. Unakıtan’ın bir küçük desteğiyle kendini süper ligde bulan bir Eskişehir örneği geliyor. Sen onca yıl alt liglerin müdavimi ol, sonra da… Aynı yıl bir başka bakanın bakmasıyla yine süper lige süper bir dönüş yapan Antalya örneği geliyor. Bakın Kürşat Tüzmen’in İdman Yurduna… Maşallahları var, nazar değmesin… Hayır, şeytan dürtüyor. Her şey tertemiz gelişiyor ülkemin futbolunda, şaibesiz, şeytan işte rahat bırakmıyor.
Ya da biz takımımızın bu halini kabullenemeyip saldırıyoruz sağa sola… Tamam, Adanaspor bu sezon gerçekten fena gidiyor ama hakem facialarını da yok saymak zalimce bir özeleştiri olur. Onca emeğe ayıp etmiş oluruz.
Meraktan soruyorum, ilk maçımızın hakemi ile son maçımızın hakemi o bir kamyon kartın ne kadarını gösterebilirler hem de aynı maç koşullarında bir Altay’a, bir Kasımpaşa’ya?
Bize hala Uzanlardan dolayı sallayanlar liglerdeki şu pespayeliği göremeyecek kadar kör mü acep? Biz o dönemin bedelini kapanarak ödedik diyelim hadi, peki bu muhteremler nasıl ödeyecek hükümet, federasyon takviyeli olmanın vebalini? Yok mu öyle bir vebal? Olmasın be, biz yüzümüzün akıyla boğuşalım şu liglerle!!!
Neyse, bolgumuzu izleyip Adanasporlu olmayan arkadaşların affına sığınıyoruz, ama şu kötü gidişin üzerine bir de hakem zulmü gelince böyle fevri yazılar yazıyoruz en öznel halimizle: ))
İnanın derdimiz ne Altay’la ne de Eskişehir’le, Mersin’le… Adaletli olamayan futbol ilahlarıyla, kontlarıyla, asilleriyle, fedaileriyle, tetikçileriyle…derdimiz…

Kahramanlık
Kahraman arayıp bulup olmazsa yaratıp onun peşinden gitmek insanoğlunun kanında var. Bu, yalnızca bize özgü bir olgu değildir; Almanların Nibelungen’i, İngiliz’in Boewulf’u, Rus İgor, İspanyol’da Rodrigo, bizde Oğuz Kağan, öteden beri, kahramanlara duyulan ihtiyacın anlatılarıdır.
Hele Amerikalıların çerden çöpten türlü kahraman yaratmaları ayrı bir mizah konusu değil midir?
Her ulus, her çağ kahramanını yaratır, onu “dini-milli” motiflerle bezer ve kutsar. Ama işte günümüzde bu kahramanlık işi biraz sakattır. Her şey o kadar göz önündedir ki şu medeniyet dediğimiz fena dişli canavar herhangi bir illüzyonu anında madara eder. Bunu bir yana bırakalım, benim kahramanım herkesin kahramanı değildir, bu bile kahramanlığı tek başına anlamsızlaştırabilir. Örneğin Keşanlı Ali, Sinekli halkının kahramanıdır ve hatta efsunludur, ona kurşun da işlemez. Fakat Cafer’in umurunda bile değildir bu durum, Keşanlı’ya meydan okur, onu doğrayacaktır. Tehlikenin hakikaten bu boyutta olduğunu en azından kendine itiraf edebilen Keşanlı Ali bu meydan okumayı bacakları titreyerek kabul eder, etmek zorunda kalır, çünkü ortada bir destan vardır. Neyse, talihi rast gider de Cafer’i öylece alt eder ve destan kurtulur. Ama bu da sonuçta bir kurmacadır, gerçek böyle midir? (bakınız: Keşanlı Ali Destanı/ Haldun Taner)
Futbolun Kahramanı
Dönelim bir kendi futbol kahramanımıza! Talihin de önemli desteğiyle bir yerlere gelinmiş, sonra hep kör topal mesafe kat edilmiş… Tamam, her kahramanlık hikâyesinin içinde bir ton olağanüstülük vardır, vardır da bunların hepsi tarih öncesi dönemlerde vardır, bir de kurmacalarda... 2008’in dünyası bu olağanüstülüğe itibar etmez, etmemeli de… Yani bugünün hayatı güler geçer ona, çünkü hayatımızı gayet mantıklı bir içimde ören “neden sonuç ilişkileri” diye bir olgu vardır. Ki kahramanlık kendi başına yol alan bir araba değildir, onun bir alay aparatı vardır, hele günümüzde… TV’si vardır, gazetesi vardır, pazarlanması vardır, müritlerce uçurulması vardır, vardır işte…
Hem kahramanlık dediğimiz şey kamu vicdanında pozitif bir işarete denk gelmez mi? Kahramanlık o kamu vicdanı ile çatışmaz, çelişmez, orayı zedelemez; varlığı o kamunun varlığına, huzuruna, selametine bağlıdır çünkü. Siz hiç halksız bir kahraman duydunuz mu? [Peki, “halkı açken kendisi tok uyuyan” mıdır kahraman? (belki de aşırı bir toklukla uyuyamayan…)]
Hedefe yaklaşalım yavaşça, en yanıtlanabilir yandan bakalım; tribünde veya TV’de bir seyirci yoksa futbolda yoktur. Dolayısıyla futbolumuzun milli kahramanının cebine (hayır, hiçbir cep o kadar parayı alamaz, kasasına…) girecek o kadar para da yoktur, o kamu olmazsa. Aylık 260 bin ytl (miydi neydi, kafamız karıştı, hesabımız şaştı) yazıyla, iki yüz altmış bin yeni Türk lirası , yıllık bir trilyon bilmem kaç milyar lira… (“Ne var; sponsorlar, gelirler, üstelik Avrupa başarıları filan var, hak ediliyor o para”, hem sanal kahraman Polat dizi başına onca para alırken, demeyin içinizden bir yerden, bu ülkede hiç kimsenin o kadar parayı milli bir futbol antrenörlüğünde hak etmeye hakkı yoktur!) Bencileyin, sencileyin birinin cebine kaç bin yılda ancak uğrar bu miktar bir para… Yani kamunun bir parçası olan herhangi bir işçinin, memurun, öğretmenin, profesörün, hekimin, esnafın, emeğiyle geçinenin cebine… ( ki oradaki nicelikte benim vergilerimden az da olsa bir miktar varsa onu helal etmeme eğilimindeyim şahsen…)
Kahramanlığın Çelişkisi
Kahraman ve kamu bu yaman çelişkiyle nasıl bir araya gelebilir gayri? Ben olsam, konu komşu kamunun zamansız ve sık ziyaretlerinden de bıkıp, ulan şu paranın tadını bir çıkaramadık deyip satarım anasını satayım Bodrum’daki o mütevazı evi; sanat, sanat içindir der fildişi kulelere çekilirdim; Anadolu’yu bilmeyen yazarların, Anadolu’yu anlatma çabasındaki garipliğe düşmeden; halkın bağrından kopmuş bir adam tarzındayım, delikanlının da hasıyım’ın artistik pozlarını takınmadan, halkın herhangi bir ferdinin ancak –hayatımızı bir zehirli sarmaşık olup saran- şans oyunlarında hayal edebileceği bir “serveti” tek senede, ama hakikaten “hiçbir şey yapmadan” cukkalamanın “gönül rahatlığını bozmazdım. Üç kuruşa bir tür kamu görevi yaparken soru sormaya da korkan gazetecilere dehşet saçmazdım, rakip takımların futbolcusuna, hocasına esip gürlerken en azından kendi kamuma bunu yapmazdım, canım onca paranın ağırlığı azıcık da olsa hissettirirdi kendini üzerimde vicdanen filan... ( ‘vicdan’ deyip duruyoruz ya, neymiş şu kelime deyip sözlüğe baktık: “Kişiyi kendi davranışlarıyla ilgili olarak bir yargıda bulunmaya yönelten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, kişiye doğruyu ve iyiyi yapma yükümünü de yükleyen içsel güç” diyor, valla öyle diyor hiçbir şey eklemedim bu tanıma. Bakınız: Türkçe Sözlük, Ali Püsküllüoğlu). Ne bileyim, sıkışınca bağırmazdım haklı olmak için. Ama ülkemde, ne hazindir ki, parası olan haklıdır.
Lakin yukarıda da bahsettik ya, kahramanlığın-kahramanın elde patlaması da vardır. Sonuçta 21. yüzyılda o kahraman sadece bir üründür.
Siyaseten Kahraman
Bakın Akp’nin kahramanına… Yahu, “Adana’da havalar hala çok sıcak.” diyecek olsak hazret oradan bizi azarlayacak. “Yaylaya çıkın, Kızıldağ’a gidin, ekmek yoksa pasta yiyin.” filan diyecek. Kahraman ya, salacak kılıcını küffarın üzerine. ( Bu arada kim benim gibi değilse, bana yakın değilse, bana biat etmiyorsa o küffardır! diye yorumlanıyordur.)
Kahraman dediğin halkın halini bilir, ağlayanın gözyaşlarını siler, ensesine şaplağı indirmez! Derdine derman olur, en azından olmaya çalışır. Bakın Deli Dumrul’a; oba halkı bir yiğidine ağıt yakarken o, buna sebep olan Azrail’e meydan okur. Sonra da başına belalar açar. Kurtulana kadar akla karayı seçer. Hiç olmazsa bir şeyler yapmaya çalışmıştır. ( Fakat bizimkiler bu hikâyenin “geçenden üç akçe, geçmeyenden beş akçe” kısmına takılmışlar.)
Çok mu dağıttık? Değil aslında! Mevzuumuz kahramanlık. Kadim zamanların kahramanlarını okuyup bugünün sahte kahramanlarına bakıyoruz.
Ne Görüyoruz
* Bakarken bir milletin uyuyuşunu görüyoruz.
* Kifayetsiz muhterislerin -iş boylarını aşınca- nasıl bir öfke nöbetine tutulduklarını görüyoruz.
* Kahramanlığın bir vicdan meselesi olmaktan çoktan çıkıştığını, bir cüzdan meselesine dönüştüğünü görüyoruz.
* Paranın kamuyu filan tanımadığını, onla tanışmadığını, bilmediğini, hatta sokakta bile karşılaşmadığını görüyoruz.
* En fazla bağıranın en haklı sayıldığını görüyoruz.
** Netice itibariyle kahramanlığın futbolda, siyasette, sinemada, memuriyette, sokakta bir anlam taşımadığını, taşımaması gerektiğini; aksi takdirde bir başka iltimas dönüştüğünü görüyoruz.
Ne Diyoruz
Kahramanlığa ihtiyaç duyulmayan bir hayat olsun diyoruz!

"Bir rüzgâr esti denizin üstü kabardı
Bozkırda akşam oldu olacak dedim
Senin bulunduğun şehirde gaz lambaları yanmıştı
Karıncalar, tarla fareleri bir başınaydılar yine dünyada"
İlhan Berk

Türk şiirinin yaşayan en büyük şairi de artık yok.
Fazıl Hüsnü Dağlarca öldü.
Art arda ölüm haberlerini veriyoruz koca şairlerin, yazarların... Fethi Naci, İlhan Berk, Metin And demiştik en son; şimdi de Dağlarca...
94 yıl ömür sürdü Koca Şair. Ama onun büyüklüğüne bu 94 yıl bile azdı. Türk şiirinin canlı tarihi iken onun her evresine tanık olan ve hatta onu daha iyi bir şiire doğru en çok şekillendiren şairlerin başında geliyordu. Şimdi o da şiir tarihinin bir yerinde.
Neyse ki onu yaşatacak onlarca kitap, yüzlerce şiir var. "Eli geceye boş gideceklerin" vay haline... Bir şiiri...
"Yalnızlığım"
Ilık bir su gibidir içimde yalnızlığım,
Yalnızlığım, ruhumda uzak bir ses gibidir.
Her sabah ufuklardan mavi şarkılar gelir
Ve her sabah ürperir içimde yalnızlığım
Güneşim aydan sarı, yarınım dünden zorsa,
Sarsın artık ömrümü tunç kandillerin isi
Üşüyen ellerimden tutmalıydı birisi,
Eğer benim gözlerim onları görmüyorsa.
Bir camın arkasında açılıyor güllerim,
Havuzum pırıl pırıl... yıkar bakışlarımı.
İşler temiz ziyalar suya nakışlarımı;
Ruhumun dünyasından eser tahayyüllerim
Rüya rüzgârlarında bir yaprak yalnızlığım
Düşüncem bir neydir ki ürperir perde perde
Belki bu mısralarım esecek gönüllerde
Fakat herkese uzak kalacak, yalnızlığım

Dünyanın devleri, yani kapitalist dünyanın devleri; hayır, özelleştiren dünyanın devleri, zalim dünyanın devleri; ezen, sömüren, yakaladığının iliğini kurutan, köleleştiren (bizde ayrıca dilencileştiren), insanlık haysiyetini yok sayan dünyanın devleri, yahu işte “babalar gibi özelleştiren” dünyanın devleri vampir evlatlarını korumak, kollamak ve de kendi geleceğine dair güvenceler yaratmak, dünya kamuoyunun kapitalist kandırmacaya olan inancını diri tutabilmek için şimdi de Amerika’da ve Avrupa’da artık bu sistemin açmazlarından tıkanıp iflas eden, iflasın eşiğine gelen, yine bu sistemin birer simgesi olan şirketleri “babalar gibi kamulaştırıyor”.
Güzelim rakımızı da alıp özelleştirenler, Amerikalarda kursunlar şimdi çilingiri; “Ne olacak ulan şu kapitalizmin hali?” diye içsinler.
Not: Rakıyı sulandırıp içeceklerse buzu en son atsınlar deriz; yani önce rakı, üzerine yeterince su, en son buz. Şimdi ne yapacaklarını bilmezler, rakının da tadını bozarlar; kendi âlemlerinin tadını bozdukları gibi…
Adanaspor, Kayseri Erciyes’i de geçti.

90 dakika boyunca hop oturup hop kalktık. Bu kalkmalar 3 dakikada başladı. Sağdan kayan Kbong topu altı pasa kesti ve Emrah Bedir kafa golüyle Adan