2010-02-04 10:21:29

Bu Taraftar İçin Saldırın: ))

 

http://ul.gcg.me/files/2010-02/kavga.jpg
 
  • Şu fotoğrafta gördüğünüz kavga tribünde olsa,
  • taraftarın hem coplarla
  • hem biber gazlarıyla
  • hem de medya gazıyla iflahını gevretirler.
  • Sahanın kapanması da cabası…
  • Yetkilileri göreve davet ediyoruz,
  • haddini bildirin şu Vandalların: ))
  • Not: 
  • Yetkililer için "Göreve davet" derken, valla darbe çağrısı yapmadım.
Yazar: Editor
2010-01-29 21:45:53

3 Puan İçin

 

     http://ul.gcg.me/files/2010-01/as1.jpg  http://ul.gcg.me/files/2010-01/as4.jpg  http://ul.gcg.me/files/2010-01/as2.jpg  
  • Nereden bakarsanız yarın zor bir maç var.
  • Önce hava koşullarının zorluğu mevzu bahis, sonra Rize’nin bu karşılaşmayı bir paçayı kurtarma maçı olarak görmesi önemli bir etken.
  • Fakat bu durumun Rize’nin elinde patlayan bir gaz bombası olması kuvvetle muhtemel…
  • Müsabaka boyunca gerilen onlar olacaktır. Çünkü beraberlik bana göre de bizim için güzel bir sonuç.
  • Havanın ve dolayısıyla sahanın durumu da bizi çok bağlayamayabilir.
  • Geçen sezondan deplasmanda oynadığımız bir Gaziantep Belediye maçı vardı ki sahanın yeşilini görmek pek zordu.
  • Maçtan önce nasıl olur diye kaygılanırken iki golle 3 puanı almıştık, yine harika bir mücadeleden sonra.
  • Zaten savaşan Adanaspor o olumsuzluğu bertaraf edecektir.
  • 1 puan iyidir dedim. Bunu genel deplasman koşullarına göre dedim.
  • Yoksa bu maçta örneğin bir Karşıyaka veya Mersin maçından çok daha rahatım.
  • %70, 3 puan hanemizde diyorum ve Adanaspor bu maçta yenilmez diye de ekliyorum.
  • Bir de geçen sezondan ve ilk maçtan kalma hesaplar hala duruyor ortada.
  • Bunların tahsil edilmesi icap ediyor.
  • Yarın Sular Kafe’de atkılarla, Ergün abinin oradayız. Kubilay’la, Ali Cem’le, Ergün abiyle, Alper’le, Mehmet’le, Kumcu Yusuf’la maç öncesi analizlerimizi elbette yapacağız ve maçı 3 puana bağlayacağız, rahat olun: ))
  • Not:
  • Önceki Rize maçları için aşağıdaki fotoları ayrı ayrı tıklayınız...
    http://ul.gcg.me/files/2010-01/as3.jpg   http://ul.gcg.me/files/2010-01/as5.jpg   http://ul.gcg.me/files/2010-01/as6.jpg
Yazar: Editor
2010-01-27 11:47:23

Elzem Olan

Ezginin Günlüğü’nün bir şarkısı var, pek matrak bir şey. Sözlerin nakaratı şöyle:

 http://ul.gcg.me/files/2010-01/sokak1.jpg

Ateşe baca lazım kitaba hoca lazım

Bana bi koca lazım o da bu gece lazım”  Dinlemek için tıklayınız.

Lazımlar listesi yukarıda. Olmazsa olmaz ilişkisiyle bağlanmış gibiler. En önemlisi de ikinci dizede.

Bayan, bi koca lazım, diyor aciliyetini de vurguluyor: Bu gece… Orada durum nedir devamında bilmiyorum, neticede bir şarkı. Aradığını bulmuştur umarım.

Serkan Şenyürek yazmış. Transfer lazım, o da Rize maçından önce lazım, diye… Birçoğumuzun duygularını dile getirmiş sevgili Serkan Şenyürek. Ve hemen lazım olan bir transfer... Bana sorarsanız ben zaten kabullenmişim bu kadroyu, yeter ki Mersin maçındaki mücadele olsun.Kemal Hoca olsun...

En çok eleştirilenlerden İlyas o ağır sahaya rağmen hep mücadele etti. Yine Onur Demirtaş oyuna girdiği andan itibaren orta sahaya ağırlığını koyuverdi. Bir de gereksiz kart görmese… Rahman, Fevzi, Mbilla, Ersan, Anıl üst düzeyde gidiyor, ne iyidir ki…

Neticede ben bu topçularla hedefe ulaşacağımıza inanıyorum. Tabi Emrah ve Kbong’u da düşünerek. Fakat yedek kulübesini hesaba katacak olursak bir de önümüzde bir 15 hafta olduğunu düşünürsek, cezalar sakatlıklar filan evet o zaman bize futbolcu lazım, e alınacaksa o zaman da bu hafta lazım…

http://ul.gcg.me/files/2010-01/pr.jpg       http://ul.gcg.me/files/2010-01/kk.jpg       http://ul.gcg.me/files/2010-01/baa.jpg

Biz böyle diyoruz da takıma doğrudan faydası olabilecek bir futbolcu için de ciddi bir bütçe lazım, buna göre de Adana’da Bayram Akgül gibi birkaç delikanlı adam daha lazım, ya!…

 

Yazar: Editor
2010-01-21 18:02:07

Adanaspor Deplasmanı Fobisi veya 3x9=27 İçin

http://ul.gcg.me/files/2010-01/adanaspor_kaplanpenche.jpg

  • Adanaspor adı anılınca rakiplerde bir deplasman fobisi oluşması şampiyonluğun anahtarını elde tutar.
  • Bunu önce biz taraftarlar mı oluştururuz?
  • Bir tarza sahip olarak?
  • Olabilir!
  • Şiddet bunun bir yolu mudur? Evet, ama pek kötü bir yoludur.
  • Peki, sağlam tezahüratları olan,
  • artık nelerse onlar,
  • 90 dakika susmayan,
  • takımı hep olumlu destekleyen,
  • takımına hiç sövmeyen,
  • ters tepkiler vermeyen;
  • pankartlarla,
  • orkestralarla,
  • tribün gösterileriyle
  • -ne demekse o-
  • rakibi bozacak, takımı ateşleyecek atraksiyonları olan tribünler bu fobiyi oluşturmada güçlü bir etken midir?
  • Olabilir!
  • Eğlenceli midir tüm bunlar?
  • Elbette!
  • Son tahlilde en güçlü silah mıdır?
  • Hayır!
  • Cevabım net olarak hayırdır.
  • Rakiplerde bir “Adanaspor Deplasmanı Fobisi” için olmazsa olmaz yine Adanaspor’un kendisidir,
  • sahaya çıkan 11’dir,
  • yedek kulübesidir,
  • o kulübedeki hocadır!
  • Sahadaki duruştur, tribündeki duruştan çok.
  • Oyun alanına yayılmadır, tribüne yayılmadan çok;
  • takımın gösterdiği dirençtir, savaşçılığıdır, tribünün savaşçılığından çok.
  • Kafayı tekmeye uzatabilmektir, tribünün rakip kafaya fayans parçalarını filan fırlatmasından çok.
  • Dünyanın en mükemmel tribünü, dünyanın en güzel takımını yaratmada en zayıf etkendir.
  • Hatta bence etkisiz elemandır.
  • Ama yukarıda birkaçını saydığım özelliklere sahip olan bir takım şampiyonluğun anahtarını muhafaza ettiği gibi söz konusu fobiyi de bina eder.
  • Ve hatta hayali kurulan, dünyanın en güzel takımını da yaratır
  • (tamam canım Adanaspor’umuz her haliyle dünyanın en güzel takımıdır, demem oyun açısından: ))
  • Ama işte o fobi de ilelebet bir hükme sahip de değildir.
  • Takımın nitelikleri değişince fobinin kendisi de buharlaşır gider,
  • geriye bir avuç kül kalır,
  • o da ilk rüzgarda savrulur.
  • Biz bu hafta ve her hafta tribünde en azından şenlik babında üzerimize düşeni yapacağız,
  • lakin Mersin maçı sonrasında evimizdeki 8 hafta için ve 8 haftada yaratacağımız
  • “Adanaspor Deplasmanı Fobisi” için
  • en çok futbolcularımıza ihtiyacımız vardır.
  • (tam burada lig Tv reklamında -2015’e kadar diyor ya- tonlama ve vurgunun en üst düzeye çıktığı sesi düşünün: ))
  • Vira Adanaspor’um,
  • sadece bu hafta için değil
  • devamındaki o 8 hafta için,
  • 3x9=27 için…
Yazar: Editor
2010-01-13 09:05:22

Sadece Bizim Olan O Atkıya Dair

http://ul.gcg.me/files/2010-01/adanaspor_atk__s__.jpg

Geçen hafta sonu Yıldırım Demirören Adana’ya geldi. Olanları biliyorsunuz. Karşılama, atkı takma, futbolcu isteme mevzuları. Duyduklarımın, okuduklarımın yalancısıyım. Gitmedim görmedim. Ama olay bu haliyle de büyük bir vahamet içeriyor. İnsanın kanı donuyor bre, tüyleri diken diken oluyor. Oraya giden arkadaşların Adanasporluluklarından, iyi niyetlerinden zerre kadar kuşku yok. Ama işte Nietzsche de demiş diyeceğini bu konuda: Cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir, diye… Amaç kimseye saldırmak, suçlu filan ilan etmek de değil fakat incinmiş bir Adanasporluluğu da görmezden gelemeyiz. Kendi adıma kabul etmediğim, “Adanasporlu” sıfatımla asla ve kat’a yan yana düşünmediğim bir eylem. Olayın muhatapları çıkıp bir açıklama yapmalı, bu karşılama ve o sırada yaşananlar sadece bizi ilgilendirir, şahsımızın tasarrufudur, Adanaspor camiasını bağlamaz diye… Efkârımız biraz olsun azalır.

Ali Cem Karabük maçından sonra bir “keşke” yazısı kaleme almıştı. Ben de ona bir nazireyle Adanaspor tarihinin bu kara vakasını bağlayayım.

  • Keşke o uçak İstanbul’dan hiç kalkmasaydı.
  • Veya yoğun sis yüzünden Adana’ya hiç inmeseydi.
  • Keşke o sabah geç uyansaydık.  Biraz tembellik, biraz yatak keyfi yapsaydık.
  • Bizi havaalanına götüren araçların lastiği patlasaydı, biz rötar yapsaydık.
  • Keşke o uçak icat edilmesiydi.
  • Keşke Demirören’in bu tarafa gelmesinin hiçbir gerekçesi olmasaydı.
  • Keşke sesimiz kısılsaydı tam o sırada, kimseyi ağırlamasaydık.
  • Keşke bütün atkılarımızı evde unutsaydık.
  • Keşke Demirören’in boynu çok kısa olsaydı da oraya bir atkı bırakmak mümkün olmasaydı.
  • Keşke bir şampiyonluk iddiamız olmasaydı.
  • Keşke Adanaspor’u bu kadar çok sevmeseydik…
Yazar: Editor
2010-01-10 17:09:43

Hakkımız Olan 1.2 Milyon TL için Mersiye

http://ul.gcg.me/files/2010-01/ayby.jpg
 
  • Yıllardır aynı hikâye, 
  • en zor durumlarda başarıyı yakalayan Adanaspor'dur
  • ne var ki gerek şehirden
  • gerekse belediyeden
  • özellikle belediyeden,
  • çünkü orada anamızın ak sütü kadar helal payımız vardır
  • her tür karşılaştırmada
  • veya herhangi bir durumda,
  • işin hem ahlaki,
  • hem hakkaniyet,
  • hem insani sathında
  • ve işte Adana kenti adına da olsa,
  • hadi öyle diyelim damardan girerek,
  • yahu kendi adımıza işte
  • küçük bir destekle süper lige dayanmışken,
  • yılda en az 4 kez futbolla da olsa ülke gündemine Adana semalarından inecekken,
  • bir de buna 4 deplasmanı ekleyecekken
  • yani yıllardır yine Adanaspor coşkusuyla süper lig şenliğinden uzak kalıp yine Adanaspor olarak bu kadar yaklaşmışken
  • ve canım ortada bir de VERİLMİŞ SÖZ varken
  • ve de ilk maça 7 gün kalmışken
  • tüm bunlara rağmen yardımlara uzak kalan yine Adanaspor’dur!

Daha ne desem

bilmem ki!!!

Yazar: Editor
2010-01-06 13:41:29

Sevgimiz Her Koşulda Bakidir

Bayram Akgül transfer konusunda, bence, içten açıklamalar yaparak durumunu özetlemiştir. Vardığım nokta budur, anlamında vurgusunu yapmıştır. Adanaspor taraftarına düşen, yine bence, bu noktada durumu itidalle karşılamaktır. Takımına bu haliyle de inanmaktır, güvenmektir. Ve de Aytaç Durak’a yaklaşık 1.2 trilyonluk (eski parayla) sözü hatırlatmaktır.

Sayın başkanımızın açıklamalarının sonuç bölümü aşağıdadır:

“Süper Lig'i kaçırırsak bunun sorumlusu Adanaspor'u sahiplenmeyen herkestir. Adana'yı seven ve bu şehrin havasını soluyan biri olarak Adanaspor'un lige çıkmasını canı gönülden istiyorum. Verilecek destek ile elde edilecek şampiyonlukta benim payımın olup-olmaması çok önemli değil. Bugün bu desteği ve birlikteliği sağlayıp el birliği ile Adanaspor'u Süper Lig'e taşıyabilmek esas amacımdır. Ve bu amaca ortak olan herkes benden çok Adanaspor'un şampiyonluğunda pay sahibi olacaktır. Şampiyonluğa giden yolun transferden geçtiğini biliyoruz. Ancak ciddi anlamda takviye yapabilmemiz için desteğe ihtiyacımız olduğu da kaçınılmazdır. Transfer borsasının el yaktığı, bonservissiz futbolcunun bulunmadığı ve yüksek bonservis bedellerinin konuşulduğu bu ortamda tek başına bu yükün altından kalkıp şampiyonluk hedefine ulaşmanın ne kadar zor olduğunu kamuoyuyla paylaşmak istedim. Bu paralelde bugün yapılacak her maddi desteğin Adanaspor'u şampiyonluğa taşıyacağını düşünüyorum."

Adanaspor’un taraftarına şimdi her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır…

Böyle de vira…

Yazar: Editor
2010-01-05 10:01:40

Zulüm

http://ul.gcg.me/files/2010-01/zam.png

Zamlar hunharca devam ediyor. Şu memlekette hiçbir şey yapamayan Akp zam yapıyor. Hiçbir şeyi yönetemeyen hükümet zam işini iyi yönetiyor. Ve bunun yanında da ülke bir vergi cumhuriyetine dönüşüyor.

İşçinin işini elinden alan, memurunu köleleştiren, emeklisini yok sayan bir iktidar oradaki maaşlara deniz seviyesinde zamlar yaparken beri tarafta milletin belini büküyor, hayır kırıyor.

Üstelik yasaklarıyla da insanların yaşam tarzlarına hala müdahale ediyor.

Çevresinde peyda ettiği enteresan basınla her bir eleştiriyi birer terör eylemi gibi gösteren,  vatandaşını coplatan, kış ortasında ıslatan, zamlarla terleten hükümet vergi cumhuriyetinin yanına bir de korku cumhuriyetini  eklemeyi ihmal etmiyor.

Zannediyorlar ki iktidarları böylece baki olacak…

Hocalarının ifadesiyle söyleyeyim: Hadi oradan…

Ve bu millet bu zulmü yok saymayacak ve sandıkta en güzel değerlendirmeyi bu kez yapacaktır...

Yazar: Editor
2010-01-02 10:11:33
http://ul.gcg.me/files/2010-01/__emsi_belli..jpg
 

Unuttum

Seni sevdiğim zamanlar

Sevda gönlümde hevenk hevenkti

Güzel bir kadındın amma

Gözlerin ne renkti?

Unuttum…

 

Başını göğsüme dayadığın an,

Saçların ne kokardı?

Ve ilk defa karşılaştığımız akşam

Üstünde hangi elbisen vardı?

Unuttum…

 

Hiçbir şeyini unutmayacağım sanırdım

Aşk, ne tatlı… ne yalan şeydi…

İsmin neydi?

Unuttum…

 

Şemsi Belli

Uykusuz Trenler, Ankara, Ayyıldız Matbaası, 1960

* Unutulmuş şairlerden Şemsi Belli, hatta çoğumuz bilmeyiz, bırakın unutmayı. 1960’lerin en sivri dilli şairlerindendi. Şöyle diyor bir yorum onun için, 1960’ta, “Türk halk efkârının ilgisini çekmiştir…”

Yazar: Editor
2009-12-27 22:48:05

Bir Mekân

http://ul.gcg.me/files/2009-12/rak__.jpg

Cuma akşamı Ali Cem’le bir rakı içelim dedik. Şehir merkezinde kendi halinde bir ocak başı bulmakta pek zorlandık dersem abartmış olmam. Hani lokanta filan yok değil, ama hemen hepsi gayet “profesyonel” birer işletme hüviyetinde… Ve kebapçılık ruhunu adeta hamburgercilik, pizzacılık zihniyetine devretmiş yerler… Oturmaktan hiç de haz almadığım o mekânların ismini vermeyeceğim şimdi.

Sonra Sular civarına Baba Onbaşılar geldi aklımıza. İndik oraya. Eski Adana’nın restoranlarından bir havayı hala barındıran bir mekân görmek güzel oldu hakikaten (Erkinciğim, evde öyle bir başına şarap filan, bak racona uymuyor... boş geç o işleri, gel burada iç, muhabbet kavi oluyor: )). Şöyle bir yerleşince duvarlarda eski fotoğrafları aradı gözerimiz, Levent Ustaya sorduk, gevrek sesiyle “Bir ara kaldırdım ama yine koyacağım yerlerine.” dedi.

Eyvallah dedik.

Ali Cem, Levent Ustanın üzerinde beyaz bir gömlek ve turuncu bir önlük görünce mevzuya girmekte gecikmedi tabi; “Baba, takım hangisi?”. “İlgim yok ama Adana takımları...” filan dedi. Sonra bizim Adanaspor imamızı anlayınca, “peki, siz bunu  biliyor musunuz?” diye mevzuyu bağladı:

“Oy dingala dingala,

Ordu'yu da koyduk mangala,

Ali, Selahattin ortala,

Bombala Miliç bombala…”

İşin doğrusu yıllar önce duyup da unuttuğumuz bir uyarlamaydı bu. Bunu hatırlamak ve üzerine ikişer tek daha yuvarlamak akşamın son güzelliği olmuştu.

Not: Yanılmıyorsam o türküdeki maçı, karşılaşma 1–1 giderken Miliç’in golüyle 2–1 almıştık. O sezon da şampiyon olmuştuk.

Edit:

Ergün Abi aradı. O maç Orduspor maçıydı, dedi. Ortalayanlar da "Ali, Selahattin..." olacaktı diye de ekledi.

Aslında Levent usta da Orduspor demişti, ben karıştırdım.

Düzeltirim. Özür: ))

Yazar: Editor
2009-12-23 14:48:36

Futbola Ara

  • Şimdi ara.
  • 17 Ocak’a kadar futbol yok.
  • Dolayısıyla Adanaspor yok.
  • Arada transferler, kamp haberleri, hazırlık maçları olacaktır.
  • Bunlar hakkında nasıl olsa haberdar olunacaktır.
  • Bu arada ben kendi adıma derim ki, biraz futbol dışı gündeme gireyim, olağan hayattan da kopmamalı.
  • Bu arada kısa hikâyeler, şiirler, sevip de paylaşmak istediklerimizden.
  • Şu dönemi böyle değerlendirmeyi düşünüyorum.
  • Belki arada bir ilk yarı panoraması…
  • Yazarlarımız da kendi gündemlerine göre yazacaktır.
  • O zaman ilk elden Özdemir Asaf’tan bir şiir girelim.
  • Bir dahaki yazıda.
  • Belki bu akşam.

http://ul.gcg.me/files/2009-12/kkd.jpg
Yazar: Editor
2009-12-17 19:51:36

Ama Bu da Terör

http://ul.gcg.me/files/2009-12/os.jpg
 
  • Sabah demiryolcuların eylemine değindik, akşam da Tekel işçilerine değinecektik.
  • Ama ne görelim, polisimizin şanlı karşı eylemine tanık olduk TV’lerden.
  • Sen misin ekmek derdinde olan,
  • sen misin bilmeden de bir sınıf mücadelesine giren,
  • sen misin özelleştirmenin karşısında duran,
  • sen misin hükümetin gösterdiği hizaya girmeyen,
  • sen misin Akp sözlüğündeki hak, adalet, özgürlük, demokrasi tanımlarına uymayan…
  • O zaman dağılın ulan(!)
  • Tekmelerle, gazlarla, küfürlerle dağılın…
  • Dağılın ve darmadağın olun;
  • hiçbir toplumsal, siyasal, sınıfsal bilinciniz kalmadan, daha da yoksullaşarak dağılın,
  • üç kişi bir araya gelemeyecek bir biçimde dağılın.
  • Nasıl olsa birileri ortalığı toparlamak için seçim zamanı elinde sadaka menşeli yiyecek, yakacaklarla gelecektir.

_______________________

Not:

  • 16 arkadaşı kurtarmaya çalışan demiryolcular, 29 çalışanını daha işsiz görüverdi eyleme katıldılar gerekçesiyle. Sen misin eylem yapan…
  • Eczacıların eyleminde sözleşme tek taraflı feshedildi. Sen misin inandığın bir mesele için mücadele eden… (Ama işte bu ilaç sahnesinde olan yine vatandaşa oldu.)
Yazar: Editor
2009-12-12 09:11:18

Emeğe ve İnsana Saygı

http://ul.gcg.me/files/2009-12/al__n_teri.jpg

  • Adanasporda hala umutlar yüksekten uçuyor.
  • Onca olumsuzluğa rağmen eğer hala umutlar yerlerde sürünmüyorsa bu başarı başkan, teknik heyet ve futbolcular sayesindedir.
  • Artık bir dönüm noktasındayız.
  • Bu kent Bayram Akgül ve takımı yalnız bıraktı.
  • Buna taraftarda dâhildir.
  • Taraftar yükü paylaşmak yerine tam tersi Başkanın ve takımın omuzlarına ek yük bindirmiştir.
  • Bayram Akgül ve takım bu güne kadar taraftarın eklediği bu yükü de taşımıştır.
  • Bu aşamadan itibaren taraftarın söyleyeceği söz kalmamıştır.
  • Yeter artık!
  • Adana’yı herkese ve her şeye rağmen bu noktaya taşıyan Bayram Akgül başta olmak üzere teknik kadro ve bu futbolcu topluluğunun önünde saygıyla eğilmek gerekiyor.
  • Bu saygı harcanan emeğedir!
  • Bu saygı bu emeği harcayan insanadır!
  • Bu nedenle tribünlere bağırıp çağırıp deşarj olmak için değil bu kentin yükünü paylaşmak ve bu saygıyı göstermek için gitmeliyiz.
  • Onurla ve başarıyla taşınan bu yükün altına bizde elimizi uzatarak sorumluluk almalıyız!
  • Yükü paylaşmak yerine yük olanlar asla tribünlere gelmemelidir.
  • Artık onları taşıyacak ne güç kaldı ne de tahammül!
  • Hep destek tam destek!

 

Nedim Soylu

Yazar: Editor
2009-12-02 14:12:07
İşgüzarlık
 
http://ul.gcg.me/files/2009-12/ad_kon.jpg

Konya maçına son kez değinip bu meseleyi kapatalım.

Kemal Hoca şimdiye dek hakem üzerinden siyaset yapmadı. Hakemler her ne kadar arada aleyhimize arızalar çıkardılarsa da… Ama bu maç sonrasında iki çift laf etme gereği duydu. Çünkü o penaltı noktasını özellikle 88. dakikada, öyle bir pozisyonda göstermek tercih hakkını art niyetle kullanmaktan başka bir şekilde yorumlanamaz ve izah edilemezdi.

Rakip hoca da zaten “penaltının kaçması Adanaspor açısından bakarsak ‘hak yerini buldu’, diyebiliriz” gibisinden sözler söyledi. Yorum açık.

Doğal olarak şu sonuç çıkar ortaya: Maçın hakemi Konya lehine bir fırsat kollamıştır ve ilk anda da bunu uygulamıştır. Hayır, Konyalıların bu manada hakemden bir talebi olmuştur, demiyorum; ama işte açıklanabilir bir “işgüzarlıkla” durumdan vazife çıkarmıştır o hakem, kendi kendine... Eh, takım Konya ya…

O penaltıyı Zülküf kurtarmayabilirdi ve tek puandan da olabilirdik. Sonuç bu yorumu ve durumumuzu, galibiyeti hak eden bir oyun oynayamadığımız gerçeğini değiştirmezdi. Fakat işte kimi hakemlerin o zavallılıklarının gerçekliğini hazin bir biçimde tescillerdi. Tescilledi de.

Bırakın, kimsenin işine bu kadar karışmayın; bizde yenilmek için bir müdahaleye lüzum yokken, Konya’nın galibiyet için herhangi bir hakeme ihtiyacı olmayacaktır. Nasıl ki biz Bolu, Rize, Buca maçlarını müdahalesiz kaybettiysek Konya da liderliğini heralde hakemlerle sağlamış değildir...

Bizi öküz altında buzağı aramaya zorlamayın…

Yazar: Editor
2009-11-24 12:39:55

adanaspor düşünce platformu

 

http://ul.gcg.me/files/2009-11/asdp.jpg

 

Adanaspor saflarında bir site daha…

http://www.adanaspordusunceplatformu.net/

Zengin içeriği ve şık bir ana sayfasıyla okurlarının karşısında.

Bugün itibariyle yayın hayatındalar.

Adanaspor cephesini daha da güçlendirmesi dileğiyle...

İlginizi çekecektir.

Tıklayınız…

Yazar: Editor
2009-11-20 09:09:31

Barış! O da Ne ki? 

Futbolda gerginlik istemiyoruz (mu?). Olaylar bitsin (mi?). Şiddet olmasın (mı?). Gerçekten (mi?). Şiddetle değişen bir dünya ancak daha çok şiddetin var olduğu bir dünya olur.

Okula gideriz, Türkleri kazığa oturtan ‘kazıklı Voyvoda’ okutulur. 9–10 yaşında dost kavramından önce düşman ve düşmanlarımızın bizlere neler yapabileceği korkusu içimize damıtılır inceden, inceden. Falanlar hamile kadınlarımızı bıçaklamışlardır, filanlar üç aylık bebeklerimizi katletmişlerdir, Rusların en büyük isteği ülkemizi bölüp, Akdeniz’e inmektir. Liselerde subayların verdiği ‘milli güvenlik’ diye bir ders vardır, bizlere sürekli tetikte olmamız gerektiği anlatılan. Su uyur, düşman uyumaz ona göre!

Kendimizi karşımızdakiyle mücadele ve savaş üzerinden tanımlamak normalleştirilmiştir, bu sebeple de bu savaş hali artık sorgulanmaz. Çözüm basitken yıllarca çözümsüzlüğü seçeriz. Çünkü barış bizi bozar.

Peki spor dünyamız toplumsal yapımızdan farklı mıdır? “Futbolig”ler, “Telegol”ler, “Maraton”lar derken sırf reyting için futboldan zerre kadar anlamayan Ahmet Çakar’lara, Ziya Şengül’lere, Erman Toroğlu’lara, dalaşmaya girişsin, kavga etsinler diye program yaptırırız. Her sezon başı en büyük eğlencemizdir Hıncal Uluç’un kurban seremonileri. Merakla bekleriz üstat önce kime ‘bundan hoca moca olmaz, kovun gitsin’ diyecek diye. Hürriyet’in spor servisinin başına hiçbir gazetecilik eğitimi almamış Ercan Saatçi getirilir, boş zamanlarda diğer takımlara küfür eden, dalga geçen. Başarılı teknik direktörümüze ‘imparator’ deriz, adam kendini gerçekten imparator gibi görür saha ortasında Emre’yi tokatlar, İsviçrelileri çökertme planını organize eder. Dünyanın en sevimli futbolcusu Arda bile çirkinleşir bu yapıda, gol sevinçleri herkese ve her şeye karşıdır artık. Bir taraftan Aziz Yıldırım’a diktatör deriz, diğer taraftan Polat ve Demirören de onun gibi kodu mu oturtsun, işine geleni federasyon başkanı seçtirsin isteriz.

12 Eylül’den sonra gençleri apolitikleştirdik. Sanat ve felsefeden uzak sürüler yetiştirdik. Bu bağlamda kişinin kendini tanımlaması tuhaf kodlar üzerinden gerçekleşmeye başladı. Kimi metalci, kimi tiki, kimi fenerli, kimi çarşıdan oldu. Kendimizi tanımadığımız için, içimizi tuhaf terimlerle doldurarak bir ‘ben’ yaratmaya çalışıyoruz. Hiçbir siyasi, dini ve ekonomik sebebi olmadan, tamamen tesadüf eseri herhangi bir takım taraftarı olup, ‘ben’i var edebilmek için diğeriyle mücadeleyi seçiyoruz. Çünkü ‘ben’ ancak ‘sen’le didişme halindeyken anlamlıyım, çünkü toplumsal yapımız bu savaş hali üzerine kurulu.

Küçük bir çocuğa yedi yaşından itibaren ‘bize bizden başka dost yok’ bilincini ve buna bağlı olarak sürekli kendini kutsayan ve ötekini lanetleyen grup ruhsallığını enjekte edeceksin sonra da ‘bir grup kendini bilmez taraftar, cezalar artsın gör bir daha yapıyorlar mı, kadının biri el kol hareketi yapmış’ falan filan.

Geçiniz efendim. 
 

Gencer Çapar

Yazar: Editor
2009-11-12 08:47:09

           Bastır Gökçek Vah Ankaragücü 

  • Ankara’da enteresan gelişmeler oluyor Gökçeklerin Ankaragücü’nü işgalinden sonra. Hani Hikmet Karaman’dan pek haz almasak da maruz kaldığı durum ayıp ötesidir. Türkiye’nin bu iktidar zihniyetiyle nasıl yönetildiğinin(!) resmidir gelişmeler:
  • Yönetim tarafından; futbolcular tek tek aranıyor,
  • Antrenmana çıkmamaları söyleniyor,
  • Antrenman saati değiştiriliyor,
  • Bunlar üzerine “Hikmet Karaman’ın takım içindeki saygınlığını kaybetmemesi ve huzurlu bir ortamda çalışması için sabah antrenmanını akşama aldım.” diyor bir yetkili. Şu açıklama biraz komik oluyor.
  • H.Karaman durumu noterle sabitliyor.
  • Federasyonu göreve çağırıyor ve peşinatını, 5 aylık alacaklarını tahsil edememesine rağmen görevinin başında olacağını belirtiyor. 
  • Hiçbir şey için değilse bile, insan Ankaragücü için üzülüyor. Maruz kaldığı şu duruma bakın. Gökçeklerin elinde ne hallere düşüyor.
  • Kapanmaktan kötü be…
Yazar: Editor
2009-11-10 07:48:10

 

Atatürk'ün bir sözü vardı
Yediveren gül gibi açardı

Atatürk'ün bir atı vardı
Etilerden beri yasardı

Atatürk'ün bir resmi vardı
Buğday tarlası gibi ağardı

Atatürk'ün bir saati vardı
Durmadı

Melih Cevdet Anday

Yazar: Editor
2009-11-07 12:08:46

Şimdi Yapılması Gerekenler

 http://ul.gcg.me/files/2009-11/adalet3.jpg

Futbolun üç neticeli bir oyun olduğunu stada gelen herkes bilir, fakat yine de 'bazıları' olay çıkarır. Artık buna bir son verme adına cezalı maçlarımızı beklemeden kulübümüz harekete geçmelidir. Bu yöndeki çağrılarımıza kulübümüz cevap vermiş, sorumluların belirlendiğini ve ilgili birimlere iletildiğini açıklamıştı. Ceza almamıza neden olanlar bu yaptıklarının cezasını çekmelidirler, yasalarda olan yaptırımlar kitaplarda kalmamalı, uygulanmalıdır. Neden mi?

  • Önümüzdeki iki maçta stadımıza gelecek binlerce Adanasporlunun kulübe verecekleri maddi ve manevi destek engellenmiştir.
  • Başkanımız Bayram Akgül bunca işinin arasında Ankara'ya gidip kulübümüzü savunmak durumunda bırakılmıştır.
  • Çok kritik haftalarda takım iyi giderken 5 Ocak stadında futbolcularımız yalnızlığa mahkûm edilmişlerdir.
  • Sergilenen çirkinliğin basın ve medya aracılığı ile yayılarak tüm kitlelere yanlış mesajlar gitmesine zemin hazırlanmıştır.

 

Kulübümüz bu olayın örnek olacak şekilde peşinden giderek sorumluların ceza almasını sağlaması gerekmektedir ve bundan sonra aynı yolu izleyeceklerin başına neler geleceğini herkes öğrenmelidir. Adalet mekanizması yavaş ilerlediğinden, hızlı ve ivedi olarak İl Güvenlik Kurulu'nun elindeki yaptırımlar uygulanmalı ve cezalar basına ve kamuoyuna açıklanmalıdır...

Benzer olaylar yüzünden ceza alan Fenerbahçe kulübünün açıklamalarını örnek olması açısından yayınlıyoruz.

"Stadımızda oynan Galatasaray maçında sahaya atılan yabancı maddelerle ilgili Kulübümüz detaylı bir tespit çalışması yaptı. Günlerce süren titiz çalışmalarda önce sahaya atılan yabancı cisimlerin tribünlerin hangi bölgelerinden geldiği belirlendi. Daha sonra güvenlik kameralarının görüntüleri ve fotoğraflar üzerinde yapılan ayrıntılı incelemede sahaya yabancı cisim atanların oturduğu koltuklar ve stada giriş yaptıkları kapılar da tespit edildi.

Stadın farklı tribünlerinden sahaya yabancı cisim attığı belirlenen 8 kişinin fotoğrafları ve görüntüleri Kulübümüz tarafından İstanbul Valiliği Spor İl Güvenlik Kurulu, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Spor Asayiş Bürosu'na ve Türkiye Futbol Federasyonu'na verilecek.

Kulübümüz sahaya yabancı cisim attığı saptanan 2 kişinin kombine kart sahibi taraftar olduğunu da belirledi. Bu kişilerin kombine kartları da iptal ediliyor. Ayrıca kulübün uğradığı maddi zararlar nedeniyle bu kişiler hakkında yasal başvuru yollarına da müracaat edileceği bildirildi."

adanaspor.org

Yazar: Editor
2009-11-03 23:14:35

NTV SPOR

http://ul.gcg.me/files/2009-11/kk.jpg

Hocamız Kemal Kılıç ve golcümüz Emre Aktaş bu akşam (Salı akşamı) 22.10’da NTV Spor 1. Lig programının konuklarıydı.

Genel durumdan ve hedeflerden bahsedildi.

Nerden gelip nereye gittiğimiz üzerinde duruldu.

Süper Lig hedefi vurgulandı.

Kemal Hoca, bir galibiyet serisinden bahsetti.

Emre mutlaka Süper Lige çıkacağız, dedi.

Bir soru üzerine, hedefim 15 gol, dedi.

http://ul.gcg.me/files/2009-11/ke.jpg

Adanaspor’a bir vefa borcum var ve bunu yerine getirmek için elimden geleni yapacağım, diye ekledi.

Takımdaki arkadaşlık ve dayanışmandan övgüyle bahsedildi.

Sonra Emre'nin gördüğü kartlara değinildi.

Geçen sezonda forumsuz olduğunu, bu yüzden çok kart gördüğünü; ama bu sezon mücadeleden dolayı kartlara maruz kaldığını söyledi.

Kemal Hoca belki biraz daha temkinli konuştu fakat hedefi göstermekten de geri durmadı.

Cezalara gündeme geldiğinde taraftara çok ihtiyaç duyulduğu özellikle vurgulandı ve sorumsuzların karşısında genel taraftarın sağduyusu ve bundan duyulan mutluluk özellikle vurgulandı.

Bayram Akgül’ün büyük emeklerle yola devam ettiği ve bunun karşılığını vermek için çaba sarf edildiği eklendi.

Biz de mutlulukla dinledik, NTV’ye bir dahaki misafirliğimizin şampiyonlukla gerçekleşmesini diledik.

http://ul.gcg.me/files/2009-11/ea.jpg

Ulusal kanallarda bir Süper Lig takımı olarak gündeme gelmenin ne güzel olacağını ve bunun olacağını anladık.

Vira…

Yazar: Editor
2009-11-01 11:08:07

Takım Arkadaşlığı

 

http://ul.gcg.me/files/2009-11/____l__.jpg

 

Cantona: ‘Her zaman düşündüğünden daha fazla olasılığın vardır. Çok sıkıştığın zamanlarda takım arkadaşların olduğunu unutma. Onlar senin takım arkadaşların, onlara güven’. der.

Dünkü maç bu sözü doğruladı.

Adanaspor tüm arkadaşlık hatlarıyla bağlantı kurdu sahada ve maçın ilk dakikasında itibaren maçın hâkimiydi. Ve birçoğumuzun, bunu içtenlikle söylemeli, beraberliğe razı olduğu maçta tam bir Adanasporluluk direnci gösterdi. Son düdüğe kadar…

Düdük deyince, Altay maçının hakemi gelip bu hakemden hem insanlık hem de hakemlik dersi almalı. Maç nasıl yönetilir ve sahadakiler ve saha dışındakiler nasıl kontrol altında tutulur, insan ve adam nasıl olunur, nasıl adalet sağlanır bunların hepsini ve çok daha fazlasını o Özgüç Türkalp İlker Meral’den öğrenebilir. Sanırım İlker Meral meslektaşlık hatırına bu işi yapar, gitsin bir görüşsün. Düdük olmak ve hakem olmak arasıdaki farkı öğrensin.

Önce Kemal Hoca eksiksiz yönetti bu hafta takımı hatta maçı, rakibi bile kendi oyunumuzu onlara kabul ettirerek bir anlamda yönetti.

Sonra futbolcular…

İnanın hepsi kurulmuş bir makinenin parçaları gibi uyumluydu birbiriyle. Rakibe bir tek pozisyon bile verilmedi, duran toplardan doğan karambolleri saymazsak…

Metin solda bir adam bile kaçırmadı. Ya Anıl… Merkezde oynayarak “yerim burasıdır” diye bağırdı adeta. Bir tek rakibe ve topa aman vermedi. Adamcağızı sol beke mahkûm ederek futbol hayatıyla ve kendine olan güveniyle oynamaya başlamış eski hoca. Neyse ki Kemal Hoca bu gidişata dur diyecek gibi…

Sinan bir futbol kumaşı olduğunu gösterdi, attığı gol pratik düşünmenin ürünüydü ve gayet şıktı.

Kbong… Yoktan var etti ikinci golü ve takımı rahatlattı. Oyuna 5 dakika ağırlığını koysun yeter. Ki bu maçta da çok daha fazlasını yaptı.

İlyas için şu notu düşmek şart: Tamam, eski gücü olur olmaz. Kendi istediği tempoda da oynayamıyor olabilir ama bir futbolcu kendine “ısrarla ve sürekli” verilen bir formayla nasıl “aynı zamanda” bir haysiyet mücadelesi verilir onu gösteriyor. Bu da bir takım için bir kazançtır.

Peki, ya Fevzi?

Adanaspor’un Arda’sıdır. Goldeki isteği, hırsı, mücadelesi, zekâsı Fevzi’ye olan saygımızı artırdı ve hep artırıyor.

Şimdi seyircisiz Erciyes maçı ne olur bilmem, ben hala bu maçın keyfini sürüyorum.

Not: maç fotoları foto-yorumda... 37 kare... tıklayınız.

Yazar: Editor
2009-10-29 09:12:31

Mustafa Kemal’in Sözleriyle 29 Ekim

http://ul.gcg.me/files/2009-10/Ataturk.jpg

Cumhuriyeti kimler kurmuş ama kimler yönetmiş ve hali hazırda kimler yönetiyor…

Hangi ideallerle yola çıkılmış, şimdi nasıl beraber yürünüyor bu yollarda…

Kazanımlar nasıl kayba dönüşmüş…

Mustafa Kemal Atatürk’ün sözleriyle bakalım bir Türkiye fotoğrafına…

_____________________________________

Ekonomik kalkınma, Türkiye'nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir.

Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.

Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküş vardır. Her ilerleyişin ve kurtuluşun anası hürriyettir.

Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.

Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz.

Biz barış istiyoruz dediğimiz zaman tam bağımsızlık dediğimizi herkesin anlaması gerekir.

Tüketici yaşamak iyi değildir. Üretici olalım.

Memleket mutlaka modern medeni ve yeni olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır.

Yeni Türkiye Devleti temellerini süngüyle değil, süngünün de dayandığı ekonomi ile kuracaktır. Yeni Türkiye Devleti cihangir bir devlet olmayacaktır. Fakat yeni Türkiye Devleti bir ekonomi devleti olacaktır.

Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağımıza uygun ve bütün mana ve biçimiyle uygar bir toplum haline değiştirmektir.

Bütün dünya bilsin ki, benim için bir yandaşlık vardır: Cumhuriyet yandaşlığı, düşünsel ve toplumsal devrim yandaşlığı. Bu noktada yeni Türkiye topluluğunda, bir bireyi bunun dışında düşünmek istemiyorum.

Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir.

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasde ve fiile dayanan taassupkâr hareketlerden sakınıyoruz.

_______________________________________

Yazar: Editor
2009-10-27 23:45:56
Habip Tok

Bu sayfalarda Habip’in arkasında çok durduk. İnandık ona hep, hadi çoğulu tekile indireyim burada; inandım.

Habip’in oyunun kaderini değiştirebileceğine inandım. Forması için savaşabileceğine inandım. Tabi ben bunlara hep tribünden inandım, yani oradan bakan bir adam olarak inandım. Bana kalırsa inanmaya devam da ederdim. Ederim de…

Habip tribünle sorun yaşamış önceki Altay maçında. Yaşamış derken olayın gerçekliğini reddediyorum anlamı çıkmasın. Tanık olamadığım sadece duyduğum bir vaka. Onca insan yalan söyleyecek değil ya…

Herhangi bir futbolcu açısından talihsizliktir söz konusu durum. Keşke olamasaydı. Ama olmuş. Geçelim. Benim gelmek istediğim nokta farklı.

Habip’in gereken şansı bulduğu iddia ediliyor. Ve bunu değerlendiremediği vurgulanıyor. Bu da bir bakış açısı. Tartışırız.

Her insanın farklı bir tabiatı vardır. O farklılığı kendi standartlarımıza sokmaya çalıştığımızda bir arızanın çıkacağı muhakkaktır. Günlük hayatta böyledir bu işler. Ve bir futbol takımında da öyledir. Özgünlüğünü ezdirmek şahsiyetli bir iş değildir.

Ve fakat bir takım ruhu içinde( bir de böyle bir klişemiz vardır ya…), elini taşın altına koymak vardır. Bunu her birey birbirinden bekler. Doğaldır. On dakikacık olsa da üzerine düşeni yapacaksın. Takım olmak bunu gerektirir. Bunlar güzel laflar. Hepimiz bu lafları bir çırpıda ederiz. Kolaydır çünkü bunu söylemek. Çünkü herkes bunu diyordur zaten. Be de deyince genelle çatışma ve ters düşme; itelenme, ötelenme, yalnız kalma riskinden de kurtuluruz-kurtulurum böylece… (bir de az çok futbol oynayanlar bilir, tam ısınmadığın bir maçta yüklenivermek adamı tıkar bitirir, oyuna yeni girmiş olmak bu dramı değiştirmez. Bu konuda profesyonel futbolcuların itiraflarını bekleriz, hatta bunu geçen sezon dillendiren futbolcularımızın ve ya bir futbolcumuzun o şanssız hali izah etmelerini bekleriz…)

Konumuz Habip, mevzudan uzaklaşmamalı. Habip kendine inanları mahcup etmiş, bir hayal kırıklığı olmuştur. Ve işte kadro dışı kalmıştır, verilen fırsatları adeta teperek. Genel yaklaşım bu.

Bunların bir kelimesine bile katılmıyorum. Ekrem Al’dan bu yana Habip hak ettiği fırsatı bulmamıştır asla. Hele bir Onur Demirtaş’la karşılaştırılınca o fırsatın zerresini bulamamıştır. Bir tek kaptan çıktığı ve çok iyi bir performans sergilediği Çanakkale kupa maçı hariç…

Bir futbolcu küser mi, buna hakkı var mıdır bilmem. Bu da tartışılır. Ama Adanaspor’un hazırdaki kadrosunda Habip oyuna son birkaç dakikada girecek bir futbolcu değildir. Hatta oyuna direkt başlayacak bir oyuncudur. Son dakikaların takım içi olumsuz koşullarını skor ve genel moral halini yok sayıp bir oyuncuyu yargılamak sadece kolaycılıktır, kurban vermektir. Sormak gerekir; sezon boyunca ilk 11 fırsatı bulanlar ne yapmıştır da Habip son birkaç dakikada veya on beş yirmi dakikada, yarım saatte takımın felaketine sebep olmuştur. Sormak gerekir İlyas ne yapmıştır, Anıl ne yapmıştır, Onur Acar ne yapmıştır, yahu bin bir eziyetle izlediğimiz, neredeyse şu futboldan soğumamıza yol açan Onur Demirtaş ne yapmıştır da has bel kader üç beş dakika forma şansı bulmuş Habip filmin kötü adamı olmuştur… Bu karar günü kurtarmadır, benim adıma inandıklarım açısından koca bir hayal kırıklığıdır, ‘sen de mi Brütüs’ dedirtecek bir vakadır…

Evet, Habip kurban verilmiştir futbolun enteresan ilahlarına, yolumuz şimdi daha açıktır…

Vah, Adanasporumuzda işler nasıl halledilir oluyor son zamanlarda… Vay be…

Not: Ben Habip olsam ve ben sezon boyunca kenarda beklerken 11 fırsatı bulmuş kimi futbolcuların sefilleri oynamasına tanık olurken ve son dakika formasına layık görülmüşken ve bu hal ve gidişte neredeyse  bir hain olarak ilan edilmişken... ulan alır ceketimi giderim bre...

Yazar: Editor
2009-10-25 08:33:02

Sevdamız Yeter


Güzel bir gün Sevgili Gökmenin yazdığı gibi,

Serin bir sabah, tatlı bir rüzgâr var.

Ama maç saatine ne olur, bilemem.

Dilerim Samsun maçındaki sıcak olmaz.

Makinenin şarjı tamam, yine yarı yolda kalmamalı: ))

Forma, şapka hazır...

Maç uğuru filan yok,

Uğurumuzun da şansımız da Adanaspor’un kendisi.

Çıkarız, paslaşırız, savaşırız, golümüzü atarız ve yeneriz.

Öyle olmasa da dert değil. Hep aynı hikâyeyi okuyoruz ya; sevdamız yeter…

Evet, sevdamız yeter…

http://ul.gcg.me/files/2009-10/foto_kaplanpenche.gif

Maç fotoğrafları akşam 5 civarında foto-yorum’da hazır olur.

Vira…

Yazar: Editor
2009-10-19 18:56:46

“Daha”


Şimdi Giresun’u dış sahada yendik ya.

Değmeyin keyfimize.

Bizi tutana aşk olsun…

Kralını ezeriz…

 

Peki, hakikatte öyle mi seyredecek gelecek zaman? Bunu bilsek gider bahis oynardık!

 

Sanki şimdi daha tedbirli olma zamanı.

İşi daha sıkıya almalı.

Samsun ve Giresun galibiyetlerini unutup

Şimdi ovada biraz alçaktan uçmalı.

Eksik gedik duruyor olduğu yerde aslında,

Fedakârlık dediğin günü kurtarır

Meselemiz sezonla bizim, 34. haftaya şenlik ateşiyle girmektir mesele.

 

Bunun için de her şeyin “dahası” yapılacak.

Daha dikkatli

Daha çalışkan

Daha sabırlı

Daha inatçı

Daha kalabalık

Daha bir Adanasporlu olmalı…

Sahada, tribünde, her yerde…

 

Bunun için Bayram Başkan ile Gündüz Kılıç Hoca takımda gereğini yapıyorlardır ve yapacaklardır. İnancımız tamdır.

Biz de geri kalan alanda üzerimize düşeni yapacağız o zaman, 34. haftadaki o şenlik ateşinin etrafında olmak istiyorsak…

Biz vira diyoruz! Siz ne dersiniz: ))

Yazar: Editor
2009-10-08 21:56:16
http://ul.gcg.me/files/2009-10/adanaspor_bayra_____kaplanpenche_1_.jpg

Bayraklı destek için Samsun maçına 14cmx40cm boyutlarında 3.000 Flama/bayrak (Kuşe kağıt) yaptırdık(yukarıdaki çalışma).

Gönül bunu 15 bin adet yaptırmak isterdi, lakin "aması" var: ))

Dilerim 34. maçta, şampiyonluk maçında olur bu, koşullarımızı zorlayıp...

Not: Bayrakların maratona dağıtımında yardım etmek isteyen arkadaşlarla ikiyi çeyrek geçe maraton tribünde, orta saha çizgisinde buluşalım: ))

Yakamda beyaz gül filan olmayacak,

orada olunca zaten birbirimizi buluruz: ))

Yazar: Editor
2009-10-04 22:12:14

Güneşi Uyandırmak

http://ul.gcg.me/files/2009-10/as.gif

Kaybetmenin de bir keyfi vardır, tıpkı hüznün olduğu gibi. Kederli yudumlardan alınan tat gibi, ya da acıdan zevk aldığımız o ender anlardaki gibi... Çünkü bu da bir rengidir hayatın. Sevmesek de beğenmesek de yüzleri buruştursa da hafiften, ona da yer vardır bu diyarlarda. Hem kazanmanın üvey kardeşi değil midir "kaybetmek"?

Ama kaybetmenin bu derece tatsızı da çok az olur.

Ne ağızda tat kalır, ne ufak bir tebessüm.

Ne kadar bakmaya çalışsak da bulamayız en ufak bir güzellik, en ufak bir hayır.

Kurudur, kupkuru.

Güzel günlere olan özlemi arttırmaktan başka bir şeye de yaramaz.

 

Ama bu da ulaşılacak güzel günlerin değerini arttırmaz mı? Şu yaşananların sıkıntısı, zaferlere olan inancı, o an hissedilecek coşkuyu arttırmaz mı? Bugünlere inat daha fazla sevinmez miyiz hayallerde?

 

Galiba, evet...

 

Hem Nietzsche o meşhur sözünde dememiş mi “beni öldürmeyen şey, güçlendirir” diye.

Her güzel şeyde moral bozacak, hayatı kendimize zehir edecek bir şeyler bulabiliyor olsak da, şu tatsız, tuzsuz, zerre kadar zevki olmayan "an"lardan da yine bir yol bulduk galiba. Çıkmaz sokaklardan “güneş”e uzanan!

Ve “hayat” sert bir şekilde savurdukça sillesini,

Biz hayallerimizi “büyüteceğiz”.

Doğmamış hayallerin güneşi olcağız!

Mehmet Uysal

Yazar: Editor
2009-10-01 17:58:51

Cihat Erbil...

Adanaspor

tribünlerindeki yeri çok özeldir. 3. Lig dönemimizde tam lig gitti
denilen noktada, İbrahim Okutan'dan aldığı ateşten gömleği giymiş ve
babacan tavırlarıyla taraftarı yeniden havaya sokmuştu Cihat Erbil.
Neticesinde Adanaspor'umuz, ligi Mersin'de "Şampiyon" olarak tamamlamış
ve Cihat Erbil ismi, gelen şampiyonlukla beraber taçlanmıştı.


Murat Yüksel...

Murat
Yüksel ismi belki de hep acıyla, hüzünle hatırlanacak bu tribünlerde.
3. Lig'de zirve mücadelesinin yapıldığı bir esnada, hiç olmayan bir
pozisyonda, rahat bir Ceyhanspor maçında aldığı darbeyle futbol hayatı
sona eren ve felçlik geçirip, yatağa mahkûm kalan Murat Yüksel, o yıl o
dönemlerde vefanın kralını gördü belki de. Sembolleşecek, simgeleşecek
kadar çok sevildi ve tribünlerden hemen her maçta "Murat Yüksel"
tezahüratları yükseldi.

**
Cihat Erbil ve Murat Yüksel'in Adanaspor'la olan kısa yolculukları bunlar. Gelelim her iki ismin bugünkü hayat mücadelesine...

Cihat

Erbil, futbolculuk yaşamında yaşadığı bir olay sonrası dirseğinde bir
kitle meydana gelmiş. Daha sonrası mikrop kapması ile bu kitle büyümüş.
Tedavisi yapılmış ancak Adanaspor'la şampiyonluğa ulaştı dönemlerde
tedavisine yeteri kadar önem vermediğinden ötürü olacak ki, bu
dönemlerde bu kitle iyice büyümüş ve kolun kesilmesine kadar gitmiş
olay. Bugün Cihat Erbil'in sol kolu dirseğinden itibaren yok ve
tedavisi için de ciddi bir miktara ihtiyaç duyuluyor...


Ve Murat
Yüksel... Geçirdiği o talihsiz olay sonrasında halen düzelebilmiş
değil, birilerinin yardımı olmadan yürüyemiyor. Tedavisi için ciddi bir
meblağ gerekiyor. Yıllarca Adana Demirspor forması da giyen Murat
Yüksel için ne yazık ki her camiada da yeterli duyarlılık bir türlü
gösterilemedi. Halen durumu nedir, nasıl yaşar tam net bilmiyoruz ancak
bilinen gerçek, yeterli desteğin verilemediği...

**
Nerden
esti bu mesele... Dün akşam televizyonu “zaplarken” Show TV'deki "Kim
500.000 İster" adlı programda Cihat Erbil'in yarıştığını fark ettim.
Yarışmanın son bölümleriydi. Cihat Erbil'e 127 bin liralık bir teklif
gelmişti ancak Cihat Erbil, "Bu para benim tedavim için hemen hemen
yeterli gibi ancak ben bizim futbolcumuz olan Murat Yüksel'in de
tedavisi masraflarını çıkartabilmek umudundayım, o nedenle bu teklifi
reddediyorum." dedi. Bu bölümden sonra stüdyoda müthiş duygusal anlar
yaşandı. Cihat hoca, kendi koluyla ilgili olarak yaşadığı sıkıntıları,
oğlunu kaybedişini ve Murat Yüksel'in durumunu anlattığında birçok
kişinin gözyaşlarını tutamadığına tanık oldum...

Cihat Erbil önemli açıklamalarda bulundu esasen, "Koca
Adana'da bir futbolcuya yeterli destek çıkmadı. İki kulüpte de oynamış
bir oyuncu Murat, iki kulübümüz de oldukça köklü ama olmadı."

Belki
taraftar bazında bizlerin bu konuda yapabilecekleri sınırlıdır, burada
ki mesajla üst kademe bazında bir eleştiri, sitem söz konusu olabilir
ancak taraftar olarak bizler de sanki bu olaya yeteri kadar sahip
çıkamadık...

**
Yarışmaya devam eden Cihat Erbil, son
dört kutuda açılan büyük rakamlar sonrasında 70.000 TL'lik teklifi
kabul etmek zorunda kaldı. Kendi tedavisi için, protez bir kolun
takılabileceği ve bunun için de gereken miktarın 67 bin euro olduğunu
ifade eden Erbil, önce ki teklifte 127 bin lirayı kabul etse, kendi
masrafını neredeyse çıkartıyordu ancak Cihat Erbil, her zaman ki
babacanlığı ile, Murat Yüksel için "devam" dedi... Ve neticesinde evde
ki bulgurdan oldu...

Bu davranış TV başındaki birçok kişiyi o
an fazlasıyla üzdü, eminim... Cihat Erbil hocamızın, kendi durumuna
aldırış etmeden bir futbolcusu için girdiği bu riskin onda birini
yapamadığımız için bizler* fazlasıyla suçluyuz...

Halen bir ihtimal var mıdır bilemiyorum... Yine de son bir cümle dilimden düşüyor, en azından iyi bir jübile maçı, her şeye rağmen...

*Bizler... Adana'lı olan herkesin bunda payı var... Gücü oranında destek olamayan herkes bence yeterince suçlu bu konuda...

 

Şenol Yıldızdoğan

Yazar: Editor
2009-09-27 22:10:18
Ah Keşkem Keşkem
  • Aslında her şey yolunda gidiyordu; amatör kümedeki herhangi bir takımın ücretsiz bile transfer etmeyeceği Onur Demirtaş, kendine güvenen sevgili hocasını(!) mahçup edip de Adanaspor’un canına okumasaydı…
  • Aslında her şey yolunda gidiyordu; çok değil iki hafta önce Kocaelispor’un çoluk çocuk ağırlıklı kadrosuna tek golcü ile çıkan Ekrem Al, on kişi kalmış bir takımla- hem de zirve adayı bir takıma karşı – iki golcü ile oynayacak kadar cesur(!) olduğunu kanıtlamaya çalışmasaydı…  
  • Aslında her şey yolunda gidiyordu; Rize, Kocaeli ve hatta galibiyete rağmen Hacettepe maçlarında kötü gidişin sinyallerini veren takımda “Bir kaşık suda fırtına koparmayalım” diyen Başkan’a bir türlü istediği kalıba girmeyen taraftar ve ikide bir sorun çıkarıp duran merciler yardımcı olsaydı…  
  • Aslında her şey yolunda gidiyordu; Hakan Hacıbektaş, Ahmet Şahin, Halit Köprülü, Kerem Saruhan, Yunus Murat Ceylan gibi futbolcuları gönderip  bu futbolcuların yerine konan yorgun savaşçı İlyas, iki pas yapabilseydi; Onur, kırmızı kart görüp de sevgili hocasının(!) beraberlik planlarını alt üst etmeseydi… 
  • Aslında her şey yolunda gidiyordu; Bolu maçına, gereksiz yere rakibe sert giren oyunculara göz yummayan bir hakem atanmasaydı ve bununla da yetinmeyen hakem yedeklerin yanında sessiz sedasız maçı izleyen hoca’ya kırmızı göstermeseydi…
  • Aslında kaybettiğimiz bir şey yok…  Nasılsa Buca da yenildi… Nasılsa Konya da galip gelemedi…  Ve her şeyden önemlisi bu yenilgiye bir değil birden çok mazeretimiz var… Mazeretleri yukarıya sıraladık… Şimdi sıra geldi, şu huysuz taraftarı hizaya getirmeye; şu çıbanbaşı  mercileri ekarte etmeye… Haydi rastgele Sayın Başkan… Haydi kolay gele Ekrem Hoca… Bakalım, Buca maçında yolunda giden her şeyi ne ya da neler bozacak!!! 

Fatin Murat Seferbeyoğlu

Yazar: Editor
2009-09-22 10:27:45
Siyah Çorap ve Eldiven
 
http://ul.gcg.me/files/2009-09/smith.jpg
 

1960’lı yıllar birçok ülkeyi olduğu gibi A.B.D.’yi de etkilemiştir. O yıllardaki etkili akımlardan birisi de ‘siyahî’ harekettir. Birçok ‘siyahî’ insan, Amerika’daki ‘beyazlar’ gibi haklara sahip olamamanın mutsuzluğunu yaşıyor, insan haklarının eşitsizce dağılımına isyan ediyordu. Birçoğu isyanını korkusundan dile getiremiyorken, tüm Dünya’ya bu isyanı haykıranlarda vardı. Meksika’da yapılan 1968 Olimpiyatları büyük bir coşku ile devam ediyordu. Olimpiyatlar öncesi birçok siyahî atlet boykot yapmayı düşünüyordu ama bunun çabalarına bir katkısı olmayacağını düşünüp vazgeçtiler. A.B.D.’deki ‘ırkçılığı’ tüm Dünya’ya duyurmalıydılar, mutlu olmadıklarını söylemediydiler, ama nasıl? 

1968 Olimpiyatlarının 200 metre favorisi Tommy Smith adlı siyahî atletti, kariyerinin sonuna kadar 13 kez Dünya rekoru kırdığını belirtelim. O’na en yakın dereceyi aynı üniversiteden yakın arkadaşı John Carlos yapabilmişti Bu iki siyahî atlet oturdular ve bir karar verdiler. Yarış tüm hızıyla başladı, atılan her adımda, geçilen her metrede doğuştan sahip oldukları renkten kaynaklanan ıstıraplar ve aşağılanmalar gözlerinin önünden gitmiyordu. Yarış sonunda Tommy 19,8 sn ile Dünya rekorunu egale ederek altın, John ise bronz madalyayı kazanmaya hak kazanmışlardı. İki siyahın arasına bir beyaz, Avustralyalı beyaz atlet Peter Norman girip gümüş madalyanın sahibi olmuştu. Yarış sonunda sarıldılar birbirlerine, yüzlerinde emeklerinin karşılığını almanın tebessümü vardı.  

Madalya töreni başlamak üzereydi, ikinci sınıf insan muamelesi gördükleri ülkelerinin bayrağı milli marş eşliğinde göndere çekilecekti. Ve o an geldi. Tommy ve John madalya alacakları platforma ayakkabısız gelmişlerdi, ayaklarında ‘siyah’ ‘çorap’, ellerinde de birer ‘eldiven’ vardı. Heyecandan ötürü John eldivenini getirmeyi unutmuştu, ama Peter soğukkanlılığı ile Tommy’e bir tanesini John’a vermesini söyledi, Tommy sağ eline, John sol eline taktı siyah eldiveni. ‘Eldiven’leri A.B.D.’deki siyahların güç ve birliklerini, ayaklarındaki ‘çorap’ ise yoksulluklarını temsil ediyordu. Marş çalınmaya başlayınca başlarını eğdiler, elleri ise gökyüzüne doğru koştu… Ve bu duruşları bir anda tüm ‘siyah’ların sembolü oldu. Televizyon karşısında on milyonlarca insan canlı izledi, Dünya büyük bir şok geçirdi. Gücün sembolü A.B.D. kendi atletleri tarafından protesto ediliyordu. Tören alanından ayrılırken birçok kişi tarafından yuhalandılar. Evrensel olarak kabul görmüş Olimpiyat kurallarına ve ruhuna aykırı olarak kendi ülkelerindeki politik bir konuya ‘taraf’ olmuşlar ve gündeme getirmişlerdi, bundan dolayı A.B.D. Olimpiyat komitesi derhal toplanıp iki atleti yarışlardan diskalifiye etti. Olimpiyat köyünden de derhal kovulmuşlardı. Sessizce uzaklaştılar Meksika’dan, fakat ‘ülkeleri’ne vardıklarında renktaşları tarafından kahramanca karşılandılar. Dönüşte şöyle konuştular TV’lere,  

Missisipi, Alabama, Tenesse, Şikago ve diğer tüm yerlerde hala üzerlerinde giyecek elbisesi olmayan fakir insanlar var.  Biz linç edilen, hunharca öldürülen insanlar için, otobüslerin orta kısmından atılan insanlar için bir şeyler yapmaya çalıştık. Ülkemizi ve dünyayı uyandırmaya çalıştık.’  

Bir şeyler yapmanın karşılığı elbette olacaktı onlar için, gösterdikleri boykotu aynı şekilde gördüler. Yarışmalara katılmamaları için önlerine her türlü zorluk çıkarılıyordu, kısaca engelleniyorlardı. Ölüm tehditleri de bir taraftan yağıyordu. Tommy bir sure daha devam etmeye çalıştı koşmaya, sonradan Amerikan futbol liginde bir takımla anlaşıp spor ruhunu orada devam ettirmeye karar verdi. A.B.D.’de ‘siyahlara’ yapılan haksızlıkların son bulması adına sonraki yıllarda adımlar atıldı ve sorun ‘nispeten’ çözüldü. Amerikan futbolu sonrası akademiye yöneldi ve Asistan Profesör olarak bir üniversitede fiziksel eğitim dalında göreve başladı. Kovulduğu milli takıma, 1995 Barselona Kapalı Salon Olimpiyatlarında antrenör olarak döndü. 1999 yılında ülkesinin en önemli Milenyum spor adamı olarak seçildi. John’un 1968 sonrası hayatı da Tommy ile benzer çizgide oldu. Bir sure atletizm, Amerikan futbol ligi derken bazı özel zorluklarla da karşılaştı, karısının intihar etmesi onu baya sarsmış olsa da, toplumsal görevler alarak hayatını devam ettirdi.

Yarışları 2. sırada bitirip siyahî atletlerin protestosuna boykot logosunu üzerine iliştirerek gösteren, Tommy ve John ile omuz omuza olan Peter ülkesinde hiç iyi karşılanmadı. Medya tarafından afaroz edildi. Huzuru Tommy ve John gibi geçte olsa hiç yakalayamadı. Olimpiyat komitesi elemelerde 3. olmasına rağmen 1972 Olimpiyatlarına almadı Peter’i. O koşarak protestoya devam etti. Fakat 1985’te aşil tendonlarını yırtmasından ötürü neredeyse kangren olup bacaklarını kaybediyordu. Bu nedenden ötürü durdurdular, bir daha koşturmadılar ve Peter depresyon ve aşırı alkolden ötürü 2006 yılında hayata gözlerini yumdu. Son ‘huzur’ yarışında, sağ ve sol kulvarda onunla finiş çizgisine doğru koşanlar kimlerdi dersiniz?

 

Gökmen Demirkaya 

Yazar: Editor
2009-09-20 12:02:22

En Büyük Taraftar Hakem Sahtekâr

 

  • Özlemişiz takımımızı, özlem gidermek gerçekten güzeldi
  • Bu güzelliğe İlyas ve Onur Acar katkı koyabilselerdi daha da güzel olacaktı
  • İlyas biraz daha iyi gibiydi ama Onur az daha bizi ipe götüren oyuncu olacaktı
  • Emre kendini affettirdi
  • Mbilla ve Kibong çok iyilerdi, bu adamları seneye nasıl elimizde tutacağız şimdiden kara kara düşünmeye başladım
  • Anıl ve Tolgahan’ın kendilerine güvenleri gelmeye başlamış çok sevindirici bir durum
  • Özellikle Ersan’a ve daha sonra Recep’e söz yok
  • İzzet mi? Yılın transferi bence
  • En büyük taraftar, Hakem sahtekâr
  • Sen bizi 10 kişi bırakabilirsin hakem bozuntusu ama taraftarı unutmuşsun belli, al sana büyük Adanaspor taraftarı, bir daha bizimle uğraşmamayı öğrenmişsindir umarım
  • Tüm Adanaspor ailesinin ve İslam âleminin Ramazan Bayramı kutlu olsun.

 

Murat Akıllı

Yazar: Editor
2009-09-13 23:15:13

Şampiyon'un gemisi körfezde su almadan yoluna devam etmeli

Bir tarafta 3 defa öne geçmesine karşın maçtan mağlup ayrılan Adanaspor'umuz diğer tarafta maddi sıkıntılar nedeniyle sezonun ilk yarısını gençleriyle tamamlamak zorunda kalan Kocaelispor.

Gerçekten çok ilginç bir maç bizi bekliyor.

Önce bu maça karşı tarafın gözüyle bakalım. 3-4 tecrübeli oyuncu ve geri kalanı tamamıyla gençlerden oluşan bir kadro, tüm maçlarına direniş diye bakan bir taraftar grubu şehrin önde gelenlerine kızgın. Buca'dan 4 yedikten sonra hemen hemen herkes çantada keklik gibi görür oldular Kocaeli'yi ama ardından iki önemli maçta Hacettepe ve Boluspor'dan birer puanı alınca bu takımın aslında ne kadar çok can yakacağı anlaşıldı.

Taraftarına kendini göstermeye çalışan genç kadro işimizi zora sokacağı kesin vesselam.Şimdi birde bizim cepheden bakalım maça. Trajikomik bir mağlubiyetin ardında eminim Ekrem Al yaraları sarıp gerekli müdahalelerde bulunacaktır.

Bu maçta ya Fevzi ya da Onur Acar neşteri yer. Bu iki oyuncudan birinin yerine Anıl'ın önünde oynayacak ileri ve geri gidip gelecek Metin Tuğlu monte edilecektir. Bu sayede çok eleştirdiğimiz Anıl defansımızın solunda yalnız kalmayacak bu sayede defansımız daha da sağlamlaştırılmış olacak. Şu haliyle en çok endişe veren kısmımız forvet hattımız olacak.

Sakatlıklardan bir türlü kurtulamadığımız bu hattımız Mbilla'nın kasığında problem yaşaması ile gol bölgesinde sıkıntı yaşar mıyız sorularını aklımıza getirtmeye başladı.

Umarım Mbilla sağlıklı bir şekilde sahaya çıkar aksi takdirde işimiz daha da zorlaşır.Güçlü ve tecrübeli kadromuz genç ve dinamik ama tecrübesiz Kocaelispor'un karşısında mutlak favori olmasa da avantajlı görüyorum.

Şampiyon'un gemisi körfezde su almadan yoluna devam etmesi dileğiyle.

Murat Akıllı

Yazar: Editor
2009-09-11 00:42:43

 Yılmaz Güney

Bereketlidir “Çukurova” toprağı…  Bire bin verir istediğinde… Pamuk gülen yüzüdür bu toprağın, portakal yanan yüreği… 

Irgatların kentidir burası… Ağa kapısından kaçıp gelen marabaların sığınağıdır… Herkese kucak açar, herkesi sarıp sarmalar bu kent… 

Yeşil diyarı Bursa varsa, Peygamberler Şehri ise Urfa, Mevlana’yı bağrında taşırsa Konya, bu kentin de söyleyecek bir çift sözü vardır elbet; çünkü bereketli olan yalnızca toprak değildir bu kentte… Yaşar Kemal’le dile gelir çoğu zaman bu kentin dağları, ovaları… Orhan Kemal bekler fabrika önlerinde… Şener Şen güler güldürür filmlerde…

Bütün bunların içinde biri vardır ki bu kentin her caddesinde, her alanında, her mahallesinde çıkar karşımıza… Bizdendir, bizimdir çünkü… “Taçsız Kral” lara inat “Çirkin Kral” dır o… Bükük boynu, düşük omzu ve mağrur bakışı ile Yılmaz GÜNEY’dir o… Ya da bir başka deyişle İstasyon Meydanı’nda iz bırakan “Faytoncu Cabbar”dır o… Bundan tam yirmi beş yıl önce bugün (09.09.1984) sabah kalkıp gazete almaya gittim… Bir gün önce Adanaspor, Göztepe ile oynamış yenilmişti… Yorumları okumak ve maçla ilgili bilgi almaktı amacım… Gazeteyi elime aldığımda karşıma gelen ilk haber ciğerimi yaktı… Şöyle diyordu haber: “Yılmaz Güney Öldü”… Bir şey düşünemedim, yalnızca ağlamak, sarsıla yıkıla ağlamak istedim…  

Yirmi beş yıl önce “hoşça kal” derken yaşama, ardında sayısız ödüller bıraktı  Yılmaz Güney… En önemlisi ise bu kentin sokaklarından başlayarak Türkiye’ye ve dünyaya duyurduğu sesti. O ses ki ırgatların, marabaların kendilerinden bile gizlemeye çalıştıkları isyandı… O ses ki otoriteye  karşı duran “Anadolu Çocuğu” idi… O ses ki salon oyuncularının ütülü, kolalı giysilerine inat şalvarı ve boynunda mendiliyle “Çukurova İnsanı” idi… 

Bereketlidir “Çukurova” toprağı…  Bire bin verir istediğinde… “Faytoncu Cabbar” çaresiz insanıdır bu toprağın, “Yılmaz Güney” yanan yüreği…  

Fatin Murat Seferbeyoğlu

Yazar: Editor
2009-09-04 17:35:53

Armanın Peşinde

http://ul.gcg.me/files/2009-09/adanaspor_rizespor.jpg

Pazartesi 20.30'da birçok Adanasporlu D Smart başında sevgilisini izleyecek. Bir kısım Adanasporlu da yine armanın peşinde olacak. Hafta içi bir gün, üstelik deplasman olarak tabir edebileceğimiz bir mesafe ve naklen yayın yapıldığı bu müsabakaya çok yoğun bir ilginin olacağını sanmıyorum ve o nedenle ciddi bir kesimin TV başında olacağını belirtirken, maçın D Smart'tan verildiğini halen bilmeyenler için de ufak bir tüyo vermiş olalım.
 
Belki bu kıstas Pazartesi Antep'te olacak taraftarımızın daha coşkulu ve diri bir şekilde Adanaspor'umuza destek olmasını sağlayacak. (Bu tahlile uyan bir destek olursa, ilgili bir kaç not düşeriz, galibiyet yazımızda!) "Galibiyet yazımız" derken ki emin ifade, inanmaktan geçiyor. (Rize'yi küçümsemek değil buradaki ifade.)
 
Antep’te 2 deplasman maçı izledim. Birisi iki sene evvel ki Gaskispor maçıydı. Taraftarın organize bir şekilde gitmediği, sayıca az ama çok keyifli bir tribünün yapıldığı, havanın sert olduğu ama skorun içimizi ısıttığı ve Lig B'de Play-Off vizesi aldığımız o maç.
 
Bir diğeri ise, o deplasmanda olan Adanasporlular'ın belki de yıllar boyunca unutmayacağı bir karşılaşma. 3–1 mağlubiyetle kapattığımız Gaziantepspor maçı. Kamil Ocak'taki Kuzey Kale'nin yarısını tıklım tıklım dolduran Adanaspor taraftarının maçın başından sonuna kadar verdiği olağan üstü destek, kolay kolay unutulmaz. Maç bitmiş ve yarım saat geçmiş olmasına rağmen, tüm tribünün olağanca bir tutkuyla söylediği, "Sen şampiyon olmasan da..." bestesi.
 
Antep'in bende ki tribün hatıraları çok net ve keyifli. Bunlara bir yenisini daha eklemek üzere Pazartesi öğleden sonra Antep yollarında olacağız. Önce lahmacun ve baklava. Sonra 3 puan. 3 haftada 9 puan. Müthiş olacak!

Rize'nin bu ligin favorilerinden birisi olduğunu düşünürsek, hem rakibimizi eli boş göndermek, hem de cezalı haftalarımızı sorunsuz atlatmış olmak muazzam olacaktır. VirAdanaspor!

Şenoli

Yazar: Editor
2009-08-30 21:20:19

 Kişilikli Futbol

Maçı TV’den takip ettim. TV’ye bizim tribünün sesi çok net bir şekilde yansıdı. Bu hava şartlarında tribün yapmak hiç kolay değil elbette. Her iki taraf da elinden geleni yapmaya çalışmıştır mutlaka. Bizim tribünler daha diriydi ve sürekliliğini hemen hemen 90 dakika korudu diyebiliriz. Gidenlerin ayaklarına sağlık.

Oyun olarak da kısa yorumum, takımımız çok ahım şahım futbol oynamıyor belki ama kişilikli bir futbol anlayışıyla mücadele ediyor. Nerde ne yapması gerektiğini iyi bilen, akıllı, çabuk ve dikine giden bir Adanaspor izleyeceğiz bu sene sanırım. Birçoğumuzun korkak futbol oynatıyor diye eleştirdiğimiz Ekrem Hocaya her geçen hafta daha çok saygı duyacağız gibi geliyor. Bir takımın kendi kapasitesini bilerek sahaya çıkması çok büyük bir artı. Hayalci olmaya gerek yok, akıllı ve kişilikli futbolumuzdan ödün vermeden yola devam edersek, zirvenin mutlak hâkimi oluruz lig sonuna kadar.

İlk 15 dakika Anıl biraz aksadı sol bekte. Onun haricinde geri dörtlümüz Recep, Ersan, Anıl ve İzzet bence kolay kolay değişmez. Metin Tuğlu mutlaka bu takıma girecektir. Ancak yeri sol bek değil, sol açık olmalı ve öyle de olacaktır diye düşünüyorum. İlyas çok eksik. Onur Acar gösterişsiz bir futbol oynuyor belki ama her pozisyonda olması gereken yerde, çok iyiydi bence. Bundan sonra ki maçlarda Onur'un önünde ki üçlü Metin, Fevzi ve Kibong olmalı. Bu üçlüden ikisi gününde olursa çok can yakarlar. Emre Aktaş ve MBilla'nın yanına Emrah Bedir de gelince tadından yenmez bir forvet hattımız olacak. İyiyiz iyi, daha da iyi olacağız. Tek korkum Tolgahan. Umarım sakat-cezalı durumlarıyla yalnız bırakmaz takımı. Olduğu sürece kolay kolay yıkılmayız ama olmazsa da çok büyük sıkıntı yaşarız.


Mersin İdmanyurdu'na kalan maçlarında başarılar. Caner Ağca, Tuna, Kerem ve Zafer'i beğendim ben Mersin'den. Mersin iç karışıklık yaşamaz ve dağılmazsa çok can yakar. Tabi ki acilen Serkan İrdem'den kurtulması lazım. Karşıyakalı arkadaşlara çok çektirdi geçen sene. Allah yardımcınız olsun. Girdiği pozisyonda gol olmayacağından çok emindim, topu sürüp ceza sahasına girerken bir ürkeklik, bir panik, bir gariplik vardı. Gününde olan Sami'nin yanında iş yapacak bir forvet olursa Mersin daha çok can yakar diye noktalayayım.

 Şenoli 

Yazar: Editor
2009-08-19 15:11:00

Cem Çabuk...

http://ul.gcg.me/files/2009-08/cem.jpg

“Yıllarca Adanaspor tribünlerinde yer aldı...Adanaspor Kulübü Derneği Başkanvekili ve 1954 Adanaspor Taraftarlar Derneği Başkanı Tevriz Dura'nın da aynı zamanda yiğeni olan Cem çabuk pazartesi günü Mersin'den Adana'ya dönerken geçirdiği trafik kazası sonrası hayata gözlerini yummuştu.

Turuncu-Beyazlı renklere gönül veren, birçok Adanasporlu'nun maçlarda karşılaştığı ve adeta Adanaspor sevdalısı olan Cem Çabuk'un mevliti pazar günü yapılacak...(spor01)”

Ailesine, sevenlerine baş sağlığı diliyoruz.

Yazar: Editor
2009-08-14 21:13:51
  •  Adanaspor 2009–2010 1.lig sezonunun birinci haftasına şehrinde, Adana’da giriyor ve yarın akşam 20.oo’da da ilk maçın ilk antrenmanını kendi tesislerinde yapıyor.
  • Elbette eksiksiz olacağız bu aşamada. Belki sakatlıklardan dolayı henüz hazır olamayanlar, var… Onlara biraz zaman… Bu arada, orta sahadaki en büyük kozumuz İlyas’ın antrenmanlara katılmış olması ve önemli bir sorunun olmaması bizim için iyi... Lakin ne olursa olsun sahaya fişek gibi bir on birin çıkacağına eminiz…
  • Geniş bir kadro taraftar için keyif vericidir fakat teknik yönetim belki bizim kadar rahat olamayacaktır oyuncu tercihi açısından. Dileriz kadro oluşturulurken bir macera aranmaz…
  • Her puanın önemli olduğu bir ligde mücadele ediyoruz. Hiçbir puan kaybına tahammülümüz olmamalı. Hele evimizdeki maçlarda galibiyet dışındaki her sonuç elem vericidir. Maçın taraftarlı olup olmaması bu manada bir bahane oluşturmayacaktır. Evimizdeki her maçın mutlak favorisiyiz. Böyle bakıyoruz Adanasporlular olarak.  Belki deplasmanda “kaybetmektense berabere kalmak iyidir” felsefesi anlayışla karşılanabilir. Ama Adana’da…
  • Genel yaklaşım şöyledir galiba: Rakibin kim olduğu, gücü mühim değil; aslolan bizim ne yapacağımızdır.
  • Evet, iyi işler yapacağız…
  • Bunu mutlak bir inançla söylüyoruz…
Yazar: Editor
2009-08-05 17:11:44

Güzelim Şarkılar Yağmalanmıştır

http://ul.gcg.me/files/2009-08/livaneli.jpg

Geçenlerde Hürriyet gazetesinin bir yazarı değindi de fark ettim, telefon şirketinin biri Zülfü Livaneli’nin “Ey Özgürlük” adlı şarkısını reklâm müziği olarak kullanmış.

Vaktiyle Ahmet Kaya bir şarkısında söylemişti:

Kitaplar sobada yanmış

Ah sazlar duvarda kalmış

Güzelim şarkılar yağmalanmıştır, diye…

Anlaşılan kitaplar sobada yandığıyla kaldı. Bir yağmadır gidiyor. Bunun karşısında bestenin veya güftenin sahibinin de yapacak bir şeyi yok artık. Telif haklarını satmak, tüm değerlerin ruhunu da, hatırasını da satmak oluyor bir biçimde.

Netekim’in kanlı ve ağır faturalı, uzaktan kumandalı 12 Eylül darbesinden sonra ilk yağmalardan biri İ. Tatlıses’in Leylim Ley’i söylemesiyle başlamıştı; o güzelim şarkıya dair tüm duyarlıkları ve maneviyatı da yerle bir ederek.

Sonra Livaneli bir konserinde şöyle nitelemişti Leylim Ley’i, söylemeye başlamadan önce: “Arabeskten geri aldığımız şarkı”…

Ah vah ile kadere sitem etmeyeceğim, erdeme ve sanat ahlakına paranın tecavüzü filan da demeyeceğim.

Ama merak ediyorum, konserin birinde “Ey Özgürlük”ü söylemeden önce Zülfü Livaneli nasıl bir girizgâh yapacak; vodafondan geri aldığımız ey özgürlük mü diyecek, ne diyecek?

Yazar: Editor
2009-07-31 00:16:06

Son Çukurova Destanı

http://ul.gcg.me/files/2009-07/as_1.gif

Dipten gelen dalga, demiştik.

Ömrümüzün en güzel hikâyesi, mecbur olduğumuz, kimi sevsem sensin dediğimiz. Emeğin bin yıllık yurdunda, emeğin turuncu beyaz renkleriyle donanmış…

Küllerinden doğan zümrütü anka demiştik, şampiyonlukları gittiği yoldan beklediğimiz…

Vaktiyle Silindirspor’umuz. Sonra bir ara kaybolan veya öyle zannedilen… Dönecekler bir gün, turuncu ufuklara Adanaspor yazacaklar, inancıyla beklediğimiz.

Kimi zaman bir yalnızlık ezgisi, çoğunda gölgesi ağır adamların kalabalık şarkısı, biz bitti demeden bitmeyen…

İşte bir başka Çukurova destanı, güneşin turuncu doğup turuncu battığı şu kederli ovada…

Sevdiğimin şehrinde… Adana’da…

Adanaspor…

Bir Çukurova Destanı…

Yazar: Editor
2009-07-29 01:53:13

Futbol/ Sermaye/ Sömürü

Elini yüzünü kirletmeden âşık olamazsın.

http://ul.gcg.me/files/2009-07/futbol_a__k__.jpg

Mecazi anlamda bakalım. Filmin birinde adam, yaşadığı aşk buhranları üzerine söyler bu sözü, sigara dumanını sahneye efekt yaparak: Elini yüzünü kirletmeden âşık olamazsın.

Filmin içeriğine göre,  olasılıkla aşk hissi içinde yaptıklarının bir savunmasıdır bu söz. Acı çekmiştir, ama bundan çok daha fazlasını çektirmiştir. Aldatmıştır, ama belki önce aldatıldığını düşünmüştür. Kaçmamıştır, fakat kaçmak zorunda bırakmıştır. Aşkın kargaşası içinde kirlerinden arınmak isterken daha çok kirlenmiştir. Hiç toparlayamamıştır. Darmadağın olmuştur, darmadağın etmiştir. Koca bir vicdan azabıyla kalmıştır, kim bilir…

Derken; puslu bir istasyonda, gecenin bir yarısı herkes gitmişken, bir başınayken, seslerin eridiği, sarı ışıkların dumanlarla islendiği bir peronda onu merdivenlerde otururken bulur. Dönmüştür. Belki aşkın kirlerini temizlemek için. Affederek. Af dilemeden ama. Bizim için film biterken biliriz ki orada hikâye aslında yeni başlamıştır.

Hepimiz biliriz, yaşadık; hata yapmayı, acı çekmeyi, tutkularının esiri değil kurbanı olmayı, kaybetmeyi, kaybolmayı, elini yüzünü kirletmeyi göze alamayan âşık olamaz. Kimseleri sevemez.

Şimdi gerçek anlamda bakalım: Dünyanın en güzel şiirini okurken, şarkısını dinlerken, onunla bir bütün olurken manevi hazlar âleminde, kafana onluk latayı yediğinde geriye sadece gerçekler kalır. Kafan, gözün yarılmış bir halde acı mı acı bir gerçekliktir bu. Saf futboldan bahsediyorum. Eski zamanların amatör ruhundan… (kaldı mı ki?) Şaibesiz mücadeleden… Futbolda büyük paraların dönmesinden, futbol patronluğundan, futbolcunun sermayeye dönüştürülmesinden, bu güzelim sporun asıl sahiplerinden koparılmasından duyulan rahatsızlıktır bahis konusu. Evet, eski konu…

Kahrolsun endüstriyel futbol diyoruz, kapital bu spora böyle hunharca bulaşmasın istiyoruz, çek git sermaye diyoruz, fanzinler çıkarıyoruz, çeşitli formlarda tartışıyoruz, türlü yazılarla fikirlerimizi paylaşıyoruz, tam da işte bir şeyler oluyor, derken; öyle bir gelişme oluyor ki öte tarafta (örneğin futbolcell) işte o latayı kafaya yiyoruz… Kalakalıyoruz yalın gerçeklikle…

Bu manadaki futbol maçının süresi sonsuz.

Hakem hep onlara düdük çalıyor. Hatta hakem kendileri oluyor…

Hep eksilerek devam ediyoruz maça.

Federasyonlar onlara kul…

Mücadelemiz artık safları korumak için.

Yani bir anlamda küme düşmemeye oynuyoruz.

Veya, sahaya çıkacak bir on birimiz olsun yeter, ligi önemli değil, diyoruz içimizden.

Tribün taraftarından ayrı düşüyor.

Ve hep gol yiyoruz.

Hal böyleyken futbolda, elini yüzünü kirletmeden nasıl âşık olacaksın. Ki, bataklıkta paçaların çamura bulaşmadan dolaşamazsın. Gün gelir bir sermayedarın eline düşer, kirlenirsin… Sonra bir bakarsın ki o güzelim adının yanına bir “A.Ş.” kuruluvermiş.

Gayri o masum halinle kalamazsın bu âlemde. Önünde sonunda teslim olursun önce bedeninle, sonra ruhunla. Razı olursun, razı olmak zorunda kalırsın. Çünkü elini yüzünü kirletmeden âşık olamazsın. 

Not: Bu yazıda Bayram Başkana bir gönderme yoktur ( valla). Öteden beri üzerinde durduğumuz konunun son denemesidir: ))

Yazar: Editor
2009-07-25 13:10:12

Çakmak veya Çakmamak

http://ul.gcg.me/files/2009-07/__ivi___akmak.jpg

  • “Çivi çakmak” ve “kazık kakmak (veya çakmak)” sözleri sadece sondaki  “–mak” mastarının (ya da kullanıma göre çakmak fiillerinin) oluşturduğu ses uyumu açısından bir münasebet oluşturmaktadır. Bunun dışında bu iki söz arasında hiçbir anlamsal bağ yoktur.
  • Durun, mecazi anlam içermeleri açısında evet bir ilgi var, ikisi de deyimler familyasındandır. Çivi çakmak bir iş yapmak, yapmış olmak anlamındadır. Örnek cümlemiz de şu olsun: “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Karadeniz Sahil Yolu'nun tamamlanmamasına ilişkin muhalefetin eleştirilerine değinerek, 'Bu ülkede çakılı çivisi olmayanlar konuşuyor. Bunlar, bu ülkede ahkâm da kesiyor. Çakılı çivileri yok' dedi."...böyle...
  • Kazık kakmak (çakmak) ise bambaşka bir şey... Anlam şöyle: “Umulduğundan pek çok yaşamak.” Bunu şöyle de yorumlayabiliriz; aslında siyaseten tamamen bitmişken, başkanlığı hayal olmuş, siyasi mevtaya dönüşmüşken enteresan biçimde bir seçim kazanıp umulduğundan pek çok yaşamak… Nasıl?

Gördünüz değil mi hiçbir ilgi yok arada.

Ve fakat söz konusu Adana/Seyhan ise bu iki söz birdenbire bir ilgi oluşturup siyasi bir iradenin hazin fotoğrafçığını verebiliyor. Yani adam memlekete bir çivi çakamadan/çakmadan memlekette kazık çakabiliyor. Bu da bize özgü bir melodramdır, ne diyeyim.

  • Ama elbet o seçim günü yine gelir, toplum belleğini kazanıverir ve o “Şanlı Şavşat Açılımı”nda olduğu gibi (alın bu da haber özeti: Geçen hafta meydana gelen sel felaketi mağdurlarına yardım gerekçesiyle Artvin Şavşat'a giden Deniz Feneri Derneği görevlileri protestoyla karşılaştı. Protestocular derneğin araçlarının üzerinde bulunan "Yüzyılın iyilik hareketi" yazısının yerine "Yüzyılın Soygun hareketi" yazdı. Kalabalık üzerlerine yürüyünce derneğin görevlileri aracı terk ederek Şavşat Kaymakamlığı'na sığındı.) Seyhan belediyesine parti(veya başkan) tabelasını değiştirirken çakar çiviyi… Hazret de bilmem artık, toplar tası tarağı Tokat’a mı Yozgat’a mı nereye gider sığınır…

Not: Siyaset camiası, garip bir biçimde,  her şeyi unutur;  ama futbol camiası,  müthiş bir biçimde,  hiçbir şeyi unutmaz…

Yazar: Editor
2009-07-23 14:03:10

Kombineye Hücum

http://ul.gcg.me/files/2009-07/adanasporkombine.jpg

"Adanaspor Düşünce Platformu" kombine bilet alımına müthiş bir atakla katıldı.

300 (üç yüz) maraton kombinesi karşılığı olan 60. 000 TL’lik ( eski hesapla 60 milyarlık) bileti satın aldı.

Konuşma değil eylem zamanı, demiştik.

Bunun en güzel örneğini veren Adanaspor Düşünce Platformu üyelerine tebrikler ve teşekkürler.

(Kaplanpenche’nin 3 kombine biletinin yanına iki sıfır atıp 300 bilet alarak bu konuda bizi adeta yarış dışı bırakmışlardır: ))

Alkışlarımız onlara…

Bravo platform.

İşte en güzel icraat!

_________________________

Not: Hadi bakalım Adana'nın çeşitli ketegorilerde ileri gelenleri. Siz de "Adanaspor Düşünce Platformu"na bir karşılık verin de görelim. Hadi, Adana'da iş, mevki, makam, saygınlık, başkanlık, iktidar vs sahibi olanlar... gözümüz üzerinizde... buyrun meydan sizin...

Yazar: Editor
2009-07-08 16:57:50

Bir Çukurova Destanı

http://ul.gcg.me/files/2009-07/as.gif

http://ul.gcg.me/files/2009-07/aa_257.jpg
  
http://ul.gcg.me/files/2009-07/ad.__amp._123.jpg
Yazar: Editor
2009-07-01 09:39:20

UNUTMA

http://ul.gcg.me/files/2009-07/ads__z.bmp

Madımak'ın merdivenleri.
Behçet Aysan önde oturuyor.
Bir şair; önünde yangın tüpü.
Elinde bir süpürgenin kırık sopası.
Sol arkadaki gri ceketli zayıf adam Metin Altıok.
Süpürgenin diğer yarısı da onda.
Korunabilmek için...
Bingöllü çocukların hep beyaz ayakkabılarıyla tanıdığı,
felsefe öğretmeni bir şairdi o da.
Sağ arkadaki Hasret Gültekin. Bir ozan.
İnsanın hiç Hasret diye ismi olur mu? Oluyor işte...
SİVASI UNUTMA

Onur Caymaz
Yazar: Editor
2009-06-27 01:14:11

Bir açık mektup

Vasiyetine bir alınlık eklemiş: Belki de, demiş; en kötüsü, ölümden sonra bile istemektir. İnsanın içini acıtıyor. Mektup zarflarından çıkan solgun, çizgili bir yaprakmış. ODTÜ’yü bitirmiş. Bir plazada çalışıyormuş. Çünkü çalışmak gerek değil mi sevgili kardeşim. Şairlik, yazarlık sökmüyordu değil mi; bilirim. Bir plazada çalışıyorum ben de. Ayın son cumartesi pazarı, genelde param kalmadığı için evde otururum. Bir yere çıksam da; iki bira, birkaç kitap (sahaflar hep), bir iki de dergi işte. Şairlik sökmüyor. Sökemiyor bu hayatı çivilendiği yerden. Mehmet Müfit’in o dizesi çare olurdu belki: “Annem annem / tüm kapıları çivilemek geliyor içimden”. Balkon kapılarını çivileyeydik, pencereleri çivileyeydik; kitabın için ölümünden sonra yapılan bunca tartışma, ölümünden önce yapılsaydı mesela; belki yayınevlerinin kapılarından döndün birçok kez; belki üç beş kuruş maaşını, şiir kitabını bastırabilmen için harcamanı istediler... Bu ülkede ölmeden bir şey olabilmek çok mu zor yorgun kardeşim benim?
Özge, Sabancı Center’da çalışıyormuş. Kredi Kartları Servisi’nde. 28 Ağustos 2004’müş. Yapayalnız geçirdiğim bir yazdı o yaz. Şehirde dolanıp durdum. Edip’in Cin şiirine benzeyen bir yazdı. Belki severdin Cansever’i... Kozyatağı’ymış, Sinan Sokak’mış, Arzu Apartmanı’ymış. Onuncu kattaymış evin. Evliymişsin. Dostlarınla çektirdiğin resimler varsa ne oldu onlara? Evinin penceresinden bırakıvermişsin kendini. Çivileseydik... Sabahları şiire çalışır mıydın? Seni hiç tanımam. Kansu’nun Anahtar şiirindeki soruyu sorsam sana: “Akşamları mı severdin, ikindileri mi?” Cesedin SSK’nın morguna kaldırılmış. Bir şair ölmüş. Bildi mi oradaki görevliler. Şiirlerini okumuşlar mıydı hiç? Eşin acı haberi duyduğunda mahvolmuştur. Ölenler unutulur mu ince kardeşim, yoksa bütün unuttuklarımız ölmüş olanlar mıdır?

Peki ya uçmak nasıldı Özge? Düşerken en son gördüğün, en son anımsadığın şey… Nereden kapıldığını bilmediğin bir büyü müdür ölmek? Büyü... Büyümek... Düşerken geride kalacakları düşündün mü? Birden, son anda bir pişmanlık yakıp kavurdu mu içini, yoksa yere çarparken huzurlu muydun? Yesenin de 27 Aralık 1925’te İngiltere Oteli’ndeki odasında bileklerini keserek intihar etmiş. Cesedinin yanında Mayakovski’ye yazdığı not: “Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm / Ama pek öyle yeni sayılmaz yaşamak da.” Sen de böyle mi düşündün acaba kırgın kardeşim? Bu yaşama başka türlü katlanılamayacağını ne zaman anladın ilk? Ne kadar taşıdın ölümü içinde; komşuların daha önce de intihara kalkıştığını söylemiş çünkü. Demek ki bunca yük kolayca taşınmıyor, zorluyor, birikiyor, acıtıyor. Demek ki şiir öyle üç beş kelime değil sadece, bir teknik değil, mor bir şey oluyor zamanla... Kitabın bunu açıklıyor zaten: “Oysa / mendil satar yine de bakardım bu kente / olsaydın içinde,” diyecek kadar içtenmişsin. Öylesi insanlar daha çabuk ölüyor galiba değil mi uzak kardeşim. Şimdi atmayan kalbin, şiirinde atıyor işte. Orada yaşamaya devam ediyorsun. Ne eski çerçevelerde, ne kapı arkalarında, ne rüzgârda kalmış sesinde; belki varsa, çocuğunda yaşıyorsun biraz, Aşık Dertli diyor ya: “Bir başıma kalsam şehe, sultana kul olmam / Viran olası hanede evlad ü iyal var;” öyle... Sözcüklerinde yaşıyorsun. Sözcüklerine gizlenmiş ince umutsuzluktasın, en çok oradasın. Yaptığın bazı kelime oyunlarına bunlar çok yapıldı, diyen editörler nasıldır acaba? Şiir profesörleri birkaç kadeh daha rakı içiyordur. Sanat sevicilerine üç beş kokteyl daha. Etkinliklerde falan görüp birbirimizi... Hiçbir yaramızı sarmadan... Kalbimize hiç dokunmadan... Bir içki ısmarlayıp geçiyoruzdur birine daha; üç beş manifesto, bir iki kurgusal metin, söylemlerden süreçlerden geçiyoruz kardeşim, geçiş dönemleri geçmek tükenmek bilmiyor, modernite iflas etmiş de, postmodern kuramlar üzerinden yeni bir söylem kurmaya çalışıyormuşuz da… Gözlerimizin içine kimse bakmıyorsa şiir ne işe yarar, değil mi içten kardeşim?
“ve / gömdüler beni, / öldürdükleri gibi / özenle” Gömdük... Özenle...

Kitaplaşmasını istediğin şiirlerini sıralamışsın vasiyetinde. Bir kitap hayal etmiş, altına da not düşmüşsün: “Bu 30 parça kitaplaşsın. Bir tanesini de mezarıma gömün. Öpücük sesi. 18.03.2003”

Hayat Susunca Konuştu Ölüm, Özge Dirik’i yeniden gündeme getirecek. Kitap, Art Shop tarafından yayımlanmış. Art Shop’un şiire bunca destek vermesi, üstelik bu zamanda çok değerli. Kitabı Didem Görkay Zengin hazırlamış. Şiirler Özge’nin vasiyetindekilerle pek uyuşmuyor. Edebiyat dünyasında bu mesele etrafında dönen bir tartışma var bir süredir. Olmamış deniyor, böyle olmaması gerekti deniyor, yapması gerekenler yapmadı deniyor... Sözler söylenip geçiliyor... Tırnakların uzamaya devam ediyor mudur eski kardeşim? Saçların? Onlar bizden daha çok yaşar.
Yine de bak, senin bir kitabın var artık. Yaşasaydın Beyoğlu’na çıkar, iki tek atarak kutlardık belki kitabını. Sadece şu dizen için bile bin selam ediyorum sana yalnız kardeşim:

“Ne de çok bekledim askere gidince sevdiği
Pencereden çalabilmek için gözlerini.”

Onur Caymaz

Yazar: Editor
2009-06-20 22:23:19

Teknik Adam ve Önemi

  • Teknik direktörün bir takım üzerindeki etkileri ne kadardır? Tartışılagelmiştir bu konu. Bizde Fatih Terim’in GS’yi 4 kez üst üste şampiyon yaptığı ve UEFA kupasını aldığı zamanlarda çokça konuşuldu bu; Hagi mi, Fatih Terim mi? O müthiş başarıdaki hakiki mimar hala tartışma konusudur.
  • Mustafa Denizli döneminde FB’nin Aziz Yıldırım müdahalesiyle şampiyon olduğu iddiası ara ara hala gündeme gelmektedir. Söz konusu futbolsa her bir taraftarın söyleyecek bir çift lafı, arkasında durduğu bir fikri hep vardır. Bu görüşler çeşitli deneyim ve gözlemlerle beslenmiştir o belleklerde. Komplo veya değil, teorilerimiz bitmez. İşin en eğlenceli yanını oluşturur üstelik.
  • Ama hangi yandan bakarsan bak sonuçta yetkisini kullanamayan, zayıf bir teknik adam varsa ortada onun boşluğunu dolduracak birileri hep oluyor demek ki. Lisanssız da olsa o ikinci şahıs bir anlamda teknik direktöre dönüşüyor. Yani yine bir hoca söz konusu oluyor. Bu bir ağabey olabiliyor takımdaki, bir menajer, işte iddia edildiği gibi başkan… O zaman soru değişir burada; “Asıl teknik direktör kim?” olur.  
  • Bir de takım kurmak ile kurulacak takımı maça, maçlara hazırlamak var. Birincisi başkan yaptı diyelim, ikincisi peki? Onun da cevabı yardımcı çalıştırıcılar filan olabilir. Ya teknik, taktik, oyunu okuma, inisiyatif kullanma, risk alma, takıma bir rota belirleme, bunu uygulama? Of, yaza konuşa bitmeyecek bir mevzu bu.
  • Benim fikrim teknik direktörün takımın kralı olduğu yönünde. Üstelik Tanrı-Kral! Yetkin bir teknik adam o takımda her şeyi yapmaya muktedirdir. Bunu sinema, tiyatro yönetmenliği; öğretmenlik veya ebeveynlik, mühendislik ile filan somutlaştırma gereği duymuyorum.
  • Hele sezon başında teknik direktörün dirayeti olağanüstü bir önem arz etmektedir. Hatırlayınız tatlı bir tebessümle Kemal Kılıç’ı ve acıyla hatırlayınız Hüsnü Özkara vakasını.
  • Teknik adam “su” kadar önemlidir. Ne diyeyim daha! Kritik dönemlerde atacağı her adım başında olduğu takımın 34 maçlık kaderini çizer. Zaferleri veya felaketleri o adımlar belirler.
  • Peki, şöyle bakarsak; başkanın takıma müdahalesi yönünden… Çok mu ayıptır bu? Bir başkan takıma hiç mi karışmamalı? Hele transfer döneminde, futbolcu tercihlerinde? İpler hocanın elinde mi olmalı? Diyelim karışmadı başkan hiçbir tercihe, tercihlerin çoğuna; devamındaki olası olumsuzluklarda (yine hatırlayınız Hüznü Özkara olayını) ceremeyi kim çekecek. Cevap, koca bir camia!
  • O hoca ilk terslikte gidecek, geriye kendi kurduğu takımdan oluşan bir enkaz bırakacak ve olasılıkla takımda kalan “kendi adamlarının” sonraki günlerde oluşturabileceği gruplaşmaya son derece müsait bir yapı devredecek… Bize de ah’lar, vah’lar, keşkeler kalacak…
  • Teknik direktör çok önemlidir. Hele hakkaniyetli, kompleksiz, güçlü, toparlayıcı, adam kayırmayıcı- ayırmayıcı (hakkaniyetli demiştim zaten, olsun, bir de böyle yazmak istedim: ) bir hoca… Çok ama çok önemlidir!
Yazar: Editor
2009-06-16 11:16:33

Biz memleketçe korsan kitapla mücadeleye girişeduralım İsveç’te bir Korsan Partisi kurulmuş. Parti, telif hakkı yasalarıyla ilgili değişiklik ve reform hareketleri için çabalamakta
Teke Tek’te Fatih Altaylı, “Nasıldır bu Murat Belge?” diye sorunca; Murat Bardakçı’nın “Kitaplarına göz atalım, karar veririz” demesi üzerine aydın düşmanlığına dair yazmak istedim. Sonra Gana’dan gelen bir çocuk, buradakiler hâlâ doğru dürüst konuşamazken, Türkçe şiir okudu diye seyircilerin gözyaşına boğulduğu tuhaf etkinlik baskın çıktı. Fakat Can Dündar’ın Milliyet’teki bir yazısı üzerine bu saçmalıkları bir kenara atmak gerekti. Birlikte düşünmek, soru sormak, belki biraz da kafa karıştırmak istedim.
Dünya her geçen gün hızla değişiyor. Geçmişe ait bazı fikirlerin yerine yenisi konuluyor; değerler zamanla başka değerlere işaret ediyor; dinler, kurallar, düzenler sürekli birinden diğerine evriliyor... Kısacası değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu görüyoruz hep. Bir olaya başka bir yandan da bakabilmektir derdim. Bakunin’in “Banka soymak değil, banka kurmak suçtur,” dediğini öğrendiğinizde iktisatı, suçu, bankayı, parayı, mülkiyeti yeniden düşünmeye başlıyorsanız ne kadar iyi!
Telif hakkını ele almış Can Dündar. Bizim korsandır, yasaktır dediğimiz internette müzik dinlemek, bilgi paylaşmak, e-kitap, MP3 gibi kavramlar yeniden sorgulanıyor. Dünyanın birçok yerinde bazı insanlar, telife de ‘fikri mülkiyet hakkı’ diye bakıyor artık... İnsanlar, kültür ve bilgi üzerinden bir ‘endüstri’ kurulmasına karşı çıkıyor.
Radiohead, albüm fiyatlarını dinleyicilerinin belirlemesine izin veriyor; Coldplay, konserlerinde CD’lerini ücretsiz dağıtıyor; Metallica daha da öteye giderek son albümlerinin tüm şarkılarını internet üzerinden yayınlıyor. İyi de bu arkadaşlar albüm satmadan nasıl para kazanacak diyeceksiniz. “Televizyon izlerken para mı veriyorsunuz, internet sitelerinin reklam gelirleri ne güne duruyor?” diyorlar. İnternet, dünyaya bakışımıza farklı bir derinlik katıyor. Yerküre, sanal ortam üzerinden küçük bir köye dönüyor.

 

http://ul.gcg.me/files/2009-06/ppp.jpg

Biz memleketçe korsan kitapla mücadeleye girişeduralım (kendi korsanını kendi basan yayınevi var mıdır?) İsveç’te Rickard Falkvinge adlı bir arkadaş, 1 Ocak 2006 tarihinde Pirat Partiet’i, namı diğer Korsan Partisi’ni kurmuş (http://www.piratpartiet.se/international/english). Parti, telif hakkı yasalarıyla patentle ilgili değişiklik ve reform hareketleri için çabalamakta. Sitelerine göz atın.
Bu abiler katıldıkları ilk seçimde yüzde 0,64’lük oy alıp 40 parti içinde 10’uncu olmuşlar. Fakat son mitingleri binlerce insanın akınına uğramış. Üye sayısı 9,700. Parlamentoda 19 sandalyesi olan Yeşiller’den bile fazla üyeleri var. Falkvinge geçenlerde Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılma kararı almış.
Partinin bunca popüler olmasının nedeni, kurulduğu günlerde Pirate Bay davasının patlak vermesi. Pirate Bay internette bir site: http://thepiratebay.org/. Tıklamaya kalkmayın, bir şey bulamazsınız. Türkiye’de ‘yassah gardeşim!’ Siz sadece youtube’a girmeyi mi yasak sanıyorsunuz yoksa?
İsveç hükümeti, dünyanın en büyük ‘bittorent’ (bilgi paylaşımı) ortamlarından olan bu sitenin sunucularına el koyunca 3 yıl sürecek dava süreci başlamış, 4 bin sayfalık iddianame hazırlanmış. Siteye destek amacıyla mahkemeyi izlemeye binlerce kişi katılmış. Sitenin kurucuları para ve hapis cezasına çarptırılmış. Korsan Partisi de tam o civcivli günlerde doğru bir politika izleyerek, hiç açılım falan yapmadan, gerekli tavrı koymuş. Sitenin sempatizanları, kurucular cezalandırıldıktan sonra Uluslararası Ses Kayıt Endüstrisi Federasyonu’nun (IFPI) sitesini çökertmiş. Savaş bile her geçen gün biçim değiştiriyor...
Bakın neler istiyor bizim korsanlar:
»Patentler ve telif hakları, insanları daha yaratıcı kılarak toplumun gelişmesine katkı sağlamak için oluşturuldu. Ancak şu anki sistemde ürünün yaratıcısı çok geniş haklara sahip olurken insanların bilgiye ulaşmasında büyük engeller var. Düşüncenin ve fikirlerin özgürce paylaşılarak yayıldığı toplumlar hızlı kalkınır.
» Patentler resmî tekel haklarıdır. Tekeller toplumun düşmanıdır. Hiçbir ürünün ve fikrin tekeli olamaz. Tekeller fiyat artışı yaratır. Büyük firmalar patentleri ellerinde tutarak yüksek fiyatları kontrol eder ve rakiplerini saf dışı bırakır.
»Demokrasilerde özgür düşünce anayasal güvence altındadır. Aynı şekilde özgür bilgi de güvence altına alınmalı. Hiçbir bireyin bilgiye ulaşması engellenemez.
Eee, ne dersiniz?

 

Onur Caymaz

Yazar: Editor
2009-06-11 08:05:42

Gol Sevinci

“Tribünlerin peşinde olduğu tek şeydir gol sevinci veya nihayetinde ulaşmak istedikleri doruk haz, ara hazlarla taçlandırılan…”

Bir yerden çıkalım yola ve gol sevincinin peşine düşelim. Bakalım nerelere uğrayacağız ve sonunda neye varacağız? Dendiği gibi, bir yerden sonra hikâye yazdırır kendini. Yazdırdığı kadar yazalım.

_______________________________

http://www.prvni-civilizace.cz/maia/mezoam/aztec_pic/01_aztek.jpg

Azteklerde bir ölüm kalım mücadelesiyken futbol, hayata yeniden gelmenin çığlığıdır gol sevinci, kaybedenin kurban edileceği bir oyunda… Bilgeler sürgün, budalalar hükümdarken; canını kurtardığın, fakat bir başka hayatı oyun dışı bıraktığın acı bir inlemedir belki o an gol sevinci. Futbolun en ritüel halinde, Tanrıların sonucundan mahcup olduğu, sanki kazananın hiç olmadığı bir anın son sesidir gol sevinci. Hakikatte hiçbir Tanrının umursamadığı…

Kiminde intikamdır, bir hesaplaşma…

Yunanlılarla Troyalıların savaşını anlatan dizelerde korkudan donakalan bir sestir gol sevinci:

Ne müthiş bir saldırıydı o başlattıkları!

Herkes birbirinin üzerine koştu.

Her yerde kelleler yuvarlanıyordu,

Sanki futbol oynanıyordu.

Ortalık kelleden geçilmiyordu.

Savaş ne acı ve şiddetliydi.”

Bir Çin şiirinde ima edilmiş bir imgedir bazen gol sevinci, futbolun felsefi ve mitolojik izi:

Top yuvarlak saha dört köşe

Yerle gök misali

Top tepemizde ay gibi süzülür

İki takım karşı karşıya geldiğinde…”

Onlarca insanın peşine düştüğü meşin yuvarlağın bir keşmekeşten bir an da olsa kurtulmak için kendini “rakip filelere” can havliyle bıraktığı o kısacık aranın uğultusudur gol sevinci.

Arkadaşlar, sokaklar, mahalleler, semtler, köyler, kasabalar, komşu şehirler, uzak şehirler, bölgeler, ligler, ülkeler, kıtalar hayaller, idealler, rüyalar, sevdalar, dostluklar ama daha çok düşmanlıklar, inatlar, hırslar, anlaşmalar, anlaşmazlıklar, hesaplar, hesaplaşmalar arası bir 90 dakikada veya uzatmalarında farklı tonlama ve vurgularla, apayrı belki apaynı beklentilerin sesidir gol sevinci.

“Zafere Kaçış” filminde, gerçekliği belki artık efsane olan kurguda Nazi Almanya’sına Peleli, Ardilesli, Stalloneli esir müttefik askerlerinin attığı 4. golden sonra, ki o beraberlik golüdür, işgal altındaki Fransızların sahaya girip esir asker futbolcuları kurtarıp direnişte bir mevzi kazandıkları anın fotoğrafıdır gol sevinci.

İşte, adalar mevzusu dolayısıyla bir şekilde hesaplaşılan ve Tanrı’nın bir el attığı, İngiliz’e Maradonalı bir cevabın Arjantin usulü konfetili şenliğidir gol sevinci.

Antalya’da, süper lige yükselme maçlarında, Altan’ın Adanaspor 3–0 yenikken 81. dakikada filan, Kartalspor’a attığı golün gözyaşlarıdır gol sevinci, kalan üç beş dakikada maçı 3–3’e getiren sevinçlerin ilki…

Veya Adana’da bir Adanaspor-Zonguldakspor maçında Zonguldak’ın attığı golde bizim efkârlı gözyaşlarımızdı rakibin gol sevinci.

90 dakikalık bir Yeşilçam filminde, dramatik tüm unsurları sergiledikten sonra, son sahnenin salondaki nemli mendilleridir gol sevinci.

Kolbastı zevksizliğine hiç bulaşmadan, sevindiren ile sevineni tellerde buluşturan bir çılgınlık anıdır aslında, en evrensel gol sevinci.

Bazen bayrak diktiren, bazen bayıltan, bazen kriz yaşatan, bazen de diğeri sevinirken kulübe tekmeletendir gol sevinci. Kederi kendinde saklı tek sevinç değil midir gol sevinci?

Sadece forma aşkıyladır bazı “ender zamanlar” gol sevinci, tribünde evet forma aşkıdır. Ama aslında ekstra pirimdir, iyi bir transferdir, bir pazarlamadır, ince bir hesaptır, en fenasından bir tezgâhtır da gol sevinci.

Eyvah ki en has purolar tüttürülürken, viskiler yudumlanırken; o toprağa yabancı futbol bezirgânları gözlerini pusmuş, boyunlarını omuzlarının içine çekmiş, alesta vaziyette dolanırken; çıldırmış sermaye ellerini yeni kârlarla ovuştururken, TV’ler her bir ayrıntıyı tekrar tekrar pazarlarken, yorumcular yorumlarını peşkeş çekerken, lakin futbolun asıl sahipleri statlardan gün gün uzaklaştırılırken uzaklarda bir uğultudur gol sevinci; hakiki sevincinden ki sahibinden koparılan…

Hermes’in bir gün bizim için çalıp bize geri vermesini istediğimiz bir sevinç, Prometheus’un yeniden çaldığı ateş, Dedem Korkut’un vaktiyle anlattığı bir mesel, Tanrı Dionyzos’un bağbozumu şenliğidir gol sevinci…

En masum halini usulca soyunup kaybolup bir hengâmede eriyip; ah, terk edildiğince terk edip çekip giden…

…ki gol sevinci

 

http://www.teachengineering.org/collection/cub_/lessons/cub_images/cub_intro_lesson01_clipart2.jpg

Yazar: Editor
2009-06-07 13:21:46
http://ul.gcg.me/files/2009-06/AK16_web1_normal_dolu_09.jpg
 

"16. Altın Koza Film Festivali" başlıyor.

Adana’nın sanatsal anlamda en iyi işlerinden biri olan bu festival önceki yıllara göre daha nitelikli bir biçimde gelişiyor. Bize nedense hep Yılmaz Güney’i hatırlatan bu şenliğin daha kalıcı ve evrensel bir çehreye bürünmesi dileği ve umuduyla…

Yazar: Editor
2009-06-05 11:01:22

Kaybolan Yüzler

Bir Tantana Kemal vardı.

Adanaspor tribünlerinin en renkli yüzlerinden biriydi. Maç boyunca tribünlerde gezerdi. Pek konuşmazdı. İnsan irisi bir arkadaştı.

Ve en önemli ayrıntı, Tantana Kemal o iri gövdesiyle, tribün uğultusu eşliğinde enteresan taklalar atardı.

Bacağında şalvarla dolanırdı. Taraftarı galeyana getireceği zaman ayaklarını yere hızlı hızlı vurur, taraftarı bu ritüele davet ederdi. Tribünler de bu davete icabet ederdi. Ve 5 Ocak’la sınırlı 4,5 şiddetinde bir deprem yaşanırdı Adana’da.

Sonra Kemal de kayboldu tribünlerde deprem hissini veren tantana da.

Hayat değişir, insanlar değişir, tribünler değişir,

zaman denen hızlı nehir alır her şeyi götürür.

Mevzuumuz futbolken, geriye Adanaspor tribünlerinin efkârlı hikâyeleri yani Adanaspor kalır.

Yazar: Editor
2009-05-31 13:32:08
Not: Bu yazıyı okurken Ahmet Kaya’nın “giderim” şarkısını dinleyiniz sevgili Adanasporlular… Bu da bağlantısı, iki tıklamada ulaşınız…

Dönmeyin

  1. Bayram Akgül kesin konuşup “Dönmeyeceğim” dedi. Hakikatte beklemediğimiz nihai bir karardı bu. Çünkü başkanın kolayca pes edip gideceğine ihtimal vermiyor veya vermek istemiyorduk. Hatta basında geçen “kadro oluşturuyor” sözlerine yürekten inanıyorduk. Veya inanmak istiyorduk. Taraftarın çoğunluktaki duygularıydı bunlar.
  2. İnternet âleminde Adanasporluluğun en iyimser sayıyla yüzde biri temsil ediliyor. Yani orada konuşulanlar koca bir okyanusun damlacıkları. Asıl mevzu işyerlerinde, evlerde, sokaklarda, okullarda, her köşe başında, iki Adanasporlunun bir araya geldiği her yerde, kederli rakı masalarında dönüyordu. Tanık oluyoruz da yazıyoruz.
  3. Bu konuşmalarda herkes fikrince birtakım yaklaşımlarla çözümler üretiyor veya işi bir çözümsüzlük noktasında görüyordu. Ama başkanın döneceği izlenimi veya isteği egemen bir yaklaşımı oluşturuyordu. Altını çizerek yazıyoruz bunu: o tür yaklaşımların hiçbiri, başkana bir biat değil Adanaspor’a ve Adanasporluluğa olan bir tutkuydu. Ki biat tabiatımızda olmayan bir histir. Hep yazdık güzel günler gördük onunla neden devamı olmasın diye. (Bir de başkanın Adanasporluluğuna olan tam inancımızdı. Sevdik Bayram başkanı, buydu bağ. Tribüne gelip oturmasını, son ana kadar inancını yitirmemesini, örneğin Nevşehir’deki turnuvada oraya giden taraftarın elini sıkıp “hoş geldiniz” deme inceliğini göstermesini, hele Gaziantep’teki Gaski maçında protokol tribününde “Adanasporluluğa” yapılan bir sataşmadan sonra kavga edip yine rakip tribüne yani Adanaspor taraftarının yanına gelişini, yan yana sigara içişimizi, gollerde omuz omuza sevinişimizi, son dakikaların gerginliğini aynı metrekarelerde yaşayışımızı sevdik. Deliliğimize eş deliliğini sevdik.)
  4. Süreçte duygu ve düşüncelerimizi kimseleri mümkün olduğunca incitmeden ifade etmeye çalıştık. Başkana herhangi bir olumsuz eleştirimiz olmadı. Sadece baştaki “söz ve eylem” çelişkisine sitem etmiştik. Sonra başkanın açıklaması geldi. Tamam, yaklaşım budur dedik, taraftar tenzih edilmiştir dedik.
  5. Ama son açıklama yine bizi başladığımız noktaya getirdi. Şöyle diyor sayın başkan: “Ben tek başıma sadece Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak’ın katkılarıyla bu takımı nerelere getirdim. Ancak bana bile sahip çıkmıyorlar. Benim koltuğumu kırıyorlar. Ve bunlar cezasız kalıyor. Benim de bir dayanma gücüm vardı ve o da tükendi.” Böyle diyor. Şimdi biz aynı eleştirimizi yine yapacağız. Bu konuşmanın son sözleri taraftarın genelini yine kurtlar sofrasına atmaktan başka bir şey değildir. Hiçbir başkan yedi kişinin veya yetmiş kişinin eylemini oradaki on bin kişiye ve stat dışındaki on binlerce kişiye fatura etmez, edemez. (bakınız Karşıyaka, balkınız Van…) Hem bunu yapan bir avuç kendini bilmez demek hem de bu açıklamayla taraftara yüklenmek olsa olsa “ne dediğini veya ne yaptığını” bilmemektir. Yani hem üç beş çapulcu demek, hem de aynı noktadan çekip gitmek tutarsız eylemlerdir, taraftarın hepsini itham etmektir.
  6. Söz ve eylem işte bu noktada çelişmektedir.
  7. Diyor ki sayın başkan bunlar cezasız kalıyor. Biz ne yapalım, video kayıtları var onların, kimler olduğunu saptayıp ayaklarına mı sıkalım yoksa ilgili kurumların soruna yasalar çerçevesinde müdahale etmesini mi bekleyelim.
  8. Sayın başkan diyor ki “Bana bile sahip çıkmıyorlar.” Sayın başkan siz olaya istediğiniz yerden bakın ama o sahaya giren her bir taraftar aslında size ve sizin emeğinize sahip çıkıyordu. Sezon boyunca gasp edilen haklarımızın hesabını; yöntemini, beğenin veya beğenmeyin, o sefil ve rezil hakemlerden o son maçta soruyordu. Bu sahip çıkmaktan başka bir şey değildir.
  9. Aytaç Durak’tan bahsediyorsunuz, özellikle Bolu maçında taraftar Aytaç Durak’a gereken hürmeti göstermiştir. Bizce fazlasını bile yapmıştır.
  10. Sahip çıkmaktan kasıt nedir tekrar soruyoruz. Ama siz cevaben sahaya atlamalar, koltuklar diyorsanız sahiplik, sahipsizlik meselesini burada kilitliyorsanız bu noktada anlaşmamız mümkün değil.
  11. Sayın başkan, yerel basında size yapılan saldırıları kendimizedir bilip saf bir Adanasporlulukla arkanızda durduk. Devre arası olaylarında futbolcuların veya giden hocanın haklılığını-haksızlığını sorgulamadan kendi ilkelerimizle bile çelişerek yine sizin arkanızda durduk. Hatta bu arada takımı etkileyecek olumsuz eleştirileri bile yine bir Adanaspor meselesiyle önlemeye çalıştık. Kol kırılır yen içinde kalır dedik… Sayın başkan bunlar sahip çıkmak değil de nedir. Maddi gücümüz olsaydı veya taraftarın maddi gücü bu işi çevirmeye yetseydi zaten mesele bu noktaya gelmezdi. Biz yapacağımızı maça gelerek yaptık. Gelen seyirciyi de azımsamayın lütfen. Süper ligde şampiyonluğu kovalayan bir taraftar kitlesi dördüncü, üçüncü, ikinci liglerde bile o güzel mazinin acısına tuz basarak yerini aldı tribünde. Çok güzel günler görmüş bu taraftar bulunduğu konuma göre gereken ilgiyi göstermiştir. Son ana kadar tribünde görevinin başında olmuştur. Bu sahip çıkmaktır.
  12. Ama bizden size veya Aytaç Durak’a biat etmemizi beklemeyin. Saygı duyarız, sevgimizi gösteririz, vefalıyız ama bunun ötesinde bir şey istemek, kendinize bu taraftarı biat ettirmek onları haysiyetin en geri saflarına itmektir. Bunu ne Adanaspor taraftarından bekleyin ne de herhangi bir insan evladından isteyin.
  13. Sayın başkan son sözlerinizle yine taraftarı hedef tahtasına koyup adeta sizden sonraki bir oluşuma engel oluyorsunuz. Belki bilmeden yarattığınız o imaj olası yeni oluşumda taraftar aleyhine birtakım duyguların meydana gelmesine neden olacaktır. Biz, sizin veya Aytaç Durak’ın çizdiği profilde bir taraftar kitlesi değiliz. Lütfen bu konu hakkında en azından üç yılın hatırına daha insaflı konuşunuz.
  14. Kadro oluşturma konusundaki o alaycı sözleriniz aramızda adeta bir buzdağı oluşturmuştur. Bakın herhangi bir taraftar en gencinden en yaşlısına kadar en sıradan takımından Barcelona’sına kadar takımı için planlar yapar, hayaller kurar… Bu futbolun en evrensel duygusudur. Bunun karşısında “kadroyu oluşturanlar takıma bir de başkan bulsun” demek tüm o duyguları ezip geçmektir. Alay etmektir. İçimizdeki son şarkıyı da bitirmektir. Hayır, bu artık kesin olarak dönmemenize dair bir son değil, o sözlerdeki tarzınıza ilişkin bir kırılmanın sonudur
  15. Sayın başkan, Adanaspor taraftarı size de takıma da kulübe de sahip çıkmıştır. Siz her defasında koltuklar vs. dediniz. Biz de her defasında bu işler size sahip çıkmamak değil dedik. En nihayetinde ortada bir “ihanet” vakası var ise inanın bu taraftardan size karşı yapılan bir eylem değildir. Ama işte son nefeste bu vakanın ters istikametini düşünmek pek ala mümkündür. Yani yarı yolda kalan, sahipsiz olan Adanasporluluğun bizatihi kendisidir. Lütfen hala mağdur olduğunuzu düşünmeyin.
  16. Dönmeyin…
  17. Dönmeyin çünkü hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
  18. Giderken Adanaspor’a verdiklerinizin yanında bu Adanaspor’un size verdiklerini de kefe’nin diğer yanına, sonra elinizi vicdanınıza koyun ve gidin. Hatta şöyle bir önerimizle gidin. Bu işten elbette bir keyif aldınız. (Ayrıntılara girmeye gerek yok, her bir Adanasporlu bir gün Adanaspor başkanlığının hayalini kurup o heyecanın ve onurun bir parçası olmak istemiştir, bu manada bir keyif.) Şimdi o keyif üzerine gidin İstanbul’da bir 3. lig takımını alın ve “tek başınıza” Adanaspor’u getirdiğiniz noktaya getirin. Ama olası olaylarda orayı böyle yarı yolda bırakmayın… 
  19. Dönmeyin, gidin fakat “ihanetin, kendi sırtınıza sapladığınız bir hançer olduğunu” bilerek gidin.
  20. Taraftarı suçlamadan, yahu benim maddi gücüm bu kadar, diyerek gidin.
  21. Size olan vefa hissimiz bakidir, lakin sevgi ve saygımızı bitirmeden gidin.
Yazar: Editor
2009-05-29 19:21:35

Benim en sevdiğim şair, Edip’im Cansever’imin ölüm günüydü dün. Unutup gitmişim iş güç arasında...
Türkçe şiirin bu büyük adamını anmak, hep borç oldu.
Güzel bir borç

Bu şiiri okuduktan sonra, o var olan şeyin ne olduğunu düşünenlere...

http://www.odak-direnis.com/200811/images/h0401.jpg

Yok mu, Var

şunu aklında tut iyice
çilekte var, altın gibi parlayan ferik elmasında var
güneşte, gümüşte, fildişinde
tahtada, kömürde, sütte
suyun ateş olduğu, ateşin su olduğu yerde var
kızımıza ördüğün yeşil atkıda bile
beni seven ellerinde var
bir sabah geçiyordun
"bir sabah geçiyordun" ne demek
nasıl, niçin, nereden
bil ki böyle bir eksiklikte var
dilini acı yapan tütün kırıntısında
örneğin bir yolculukta katran gibi çaylar içtiğin
kirazlar, bavullar, akasyalar sevdiğin
her türlü virajlarda
ağaççileği gibi, ince çekirdekli
dile, dişe, damağa yayılan
akide olan gözlerinde
gözbebeklerinde yeşim
yakut olan, zümrüt olan damarlarında
özleminde günbatımı
yok mu, var

nasıl var hem de
var içimizde bizi eksiltmeden
dışarıda var
oranda, orantıda, dengede
bir hüzün bile sinmemiş plastik çiçeklerde
gene var
yüzünü yıkadın mı, iyi
sildin kuruladın mı
çıktın mı sokağa
yalnız su aramaya gidilen yollarda
ince bir bardak gibi gövdelensin diye susuzluk
orda var

ayakların değsin de suya
sözgelimi herhangi bir haziranda
haziranın köylü yüzünde
çizgili mintanında
denizlere uçan aklında
değsin de suya ayakların
sudan üşüyen parmaklarını çekerken
tam orda
kapıyı ardımdan kapadığında
bilmez olur muyum hiç
içerde kalan yüzünde, telaşlı
olmaz olur mu, var

yalnızlık gibi ama yalnızlık değil
bildiğin, çok iyi bildiğin bir şeyin
uzağında kalmak duygusu belki
iyi ya, var
hani sayıldığını duyar ya pencereler, tıpkı
göz görmez, ama bakıldığında duyar ya insan
hani ardında seni izleyen birisi
tanımazsın da sezersin birden izlendiğini
niçin mi
tam niçin dediğin zaman var

bilir miydik, sever miydik, inanır mıydık
o olmasaydı hiç
ama bugün, şimdilik
yenik düşmeden hiç de
var, diyoruz sadece, çünkü var.

Onur Caymaz

Yazar: Editor
2009-05-21 08:44:02

Ütopya Üzerine Birkaç Söz

http://ul.gcg.me/files/2009-05/__TOPYA.jpg

Farkında olsak da olmasak da hepimiz türlü şekillerde ütopyalar oluştururuz. Hayatın bir yerinde dert sahibiyizdir, hoşnut değilizdir, sıkıntılıyızdır, daha iyi bir şeylerin olabileceği umudunu taşıyoruzdur… Ve önerilerimiz, hayallerimiz vardır hayata, siyasete, aşka, dostluğa, günlük akışın düzenlenişine, futbola, sanata dair…

Dolanalım bakalım ütopya olgusunun etrafında, kendimize yakın olanlara da bir tebessüm edelim…

Soru şu olsun “nedir ütopya?”, sıraladıklarımız da cevap arayışlarımız olsun.

  • Yeni toplumsal hareketler tasarlama
  • Kusursuz bir toplum isteme, kurma girişimi
  • İdeal devleti arama eylemliliği
  • Hayali kurgularla hayata yaklaşma
  • Gerçekçi olmama ama öteki gerçeği arama
  • Köklü değişim ihtimalleri sunma
  • İnsan doğasını sil baştan tanımlama
  • Bir öngörücü bilinç yaratma
  • Henüz olmamış olanın olabilirliğini arama/düşleme
  • Henüz bilincine varılmamış olanı betimleme
  • “Gelecek” içinde bir başka “gelecek”
  • Var olan hayat anlayışına, sistematiğine yabancılaşma
  • Tahakkümün son bulduğu bir geleceğe giden yolu gösterme
  • Asırlardır devredilene itaatsizlik
  • Bu itaatsizlik içinde yeni bir şey önerme
  • Alternatif bir geleceği hayal etme yahut hayal etme yeteneği

Dünyanın ütopyalarımızla şekillenebilme ihtimalinden çok, ütopyalarımızın olup olmasıdır mesele… Ne dersiniz?

Yazar: Editor
2009-05-14 09:59:30

Ekrem Al

http://ul.gcg.me/files/2009-05/eaa.jpg

İkinci yarıda 17 maçta takımın başında sahaya çıkan Hoca, tarafımızdan çokça eleştirildi belki. Şimdi mümkün olduğunca nesnel kalarak son bir değerlendirme yapalım.

Bize Göre Aksaklıklar

  1. Adanaspor hocası olduğunun geç farkına varmıştır. Baştan bilmeliydi bu camia zorlu işlere imza atmıştır. Kolay hedeflere razı olmamıştır.
  2. Hedefini “kümede kalmak” olarak en geri mevzide tutmuştur. Onu garantiye aldıktan sonra ilk 6 için plan yapmıştır. (kimilerine göre bu bir başarı, doğru bir strateji olabilir. Olabilir, ama biz görüşe katılmayız.)
  3. Rakiplerin düşüş dönemlerinden yeterince yararlanamamıştır. Örneğin Giresun’u, Erciyes’i, Rize’yi uygun koşullarda yenememiştir. Kasımpaşa 2. yarıdaki iki üç galibiyetinden birini bizden 3 golle almıştır. Bunun temel nedeni hocamızın Kasımpaşa’yı yenebileceğimize inanmamış olmasıdır, ki sonraki maçlarda Kasımpaşa kolayca yenilebilen bir takım olduğunu göstermiştir.
  4. Aynı “korkaklık” Diyarbakır, Karşıyaka, Karabük maçlarında da baş göstermiştir.
  5. Kendini sağlama almak isterken alabileceğimiz birçok maçta takım tek puana razı olmuş veya yenilmişti.
  6. Çoğu maçta sadece mücadele ettik fakat bunu futbol oynamadan yaptık.
  7. Bazı oyunculara olumlu veya olumsuz anlamda “takıntıları” oldu. Bir ara Burhan’la korkuttu bizi. Onur ve Cem’e tanığı şansla bazen tahammül sınırlarını aştı. Kbong ve Mbilla’yi başlarda görmezden geldi ve takım kaptanını, en savaşçı, takımdaki en eski Adanasporlu (bu bizim için önemliydi), inançla mücadele etmekten vazgeçmeyen, risk olabilecek kadar yürekli olan Hakan’ı (ayrıntıları bildiğimiz kadarıyla) kolayca harcadı. Hakan’ın yokluğu yukarıda saydığımız maçlardaki puan yokluğu olmuştur. Ve Manisa maçında, o koşullarda Hakan’ı sağ açığa atarak ona adeta pusu kurmuştur, bu sonuncuyu “adeta” ile yazıyoruz. Gerçekte bu niyetle bir iş elbette yapmamıştır. Sonuç olarak o babacan imajına uymayarak kazanabileceği Hakan’ı kazanmamıştır.
  8. Ve Başkan’ın “gidiyorum” açıklamasından sonra en talihsiz konuşmasını yaparak, ben de yokum diyerek, camiayı incitmiştir. Daha önce de yazdık, kariyerine Adanaspor’u ekleyecek, Bayram Akgül’ün bir şirketinde ustabaşıydım, demeyecek… (bu sözlerimizle Bayram Başkan’a bir sataşma yoktur, önemle not düşeriz) Bu tip sözler futbol camiasının klişelerindendir. Ama hoş bir yaklaşım değildir, terk edilmelidir, burada sahte bir vefa vardır, ciddi değildir, koca bir kulübü-kitleyi yok saymaktır. Çünkü biliriz ki herkes kendi yolunu çizer ve istikbaline bakar. 

Doğrular

  1. Takıma güven vermiştir.
  2. Savaşçı bir takım yaratmıştır.
  3. Yenilgiyi adeta unutturmuştur.
  4. Başlarda kendisi hissetmese de tribüne ilk 6 heyecanı vermiştir.
  5. Onur ve Cem’den alabileceği en üst verimi almıştır.
  6. İşte, kimi noktalarda eleştirmiş olsak da sağlam, ilkeli bir duruş sergilemiş, bu tarzıyla ayrı bir sevgi ve saygı kazanmıştır. (Hakan mevzusuna ve son açıklamasına biz taktık, birçoğu o yaklaşımını ve son sözleri olağan bulacaktır.)
  7. Devre arasında doğru takviyeler yapmıştır.
  8. Farklı bir yerden bakınca, son dakika golleriyle üzüldüğümüz Manisa, Altay maçlarında, son anda kaçan golle Rize maçında bir hoca olarak talihsizlikler yaşamıştır.
  9. Ah, Adanasporluluğu, yani aslında bu camiada neler yapılabileceğini önceden fark edemeyerek müthiş bir şampiyonluk fırsatını kaçırmıştır. Eminiz ki bizim kadar üzülmüştür.
  10. Aslında işe kendi takımını kurarak başlaması ve uzun yıllar çalışılması gereken bir hoca görüntüsü vermiştir.

(Ekrem Hoca buradaki yazılardan habersiz de olabilir; olsun gıyaben yazdık, gıyaben noktalayacağız)

Süreçte hiçbir art niyet olmadan, Adanaspor tutkusuyla yaptığımız yorumlarla (ki biz eleştirdiğimiz mevzideyiz yine) Ekrem Hoca’yı üzdük, incittikse affola… bahtın açık olsun Ekrem Hoca: ))

Yazar: Editor
2009-05-12 09:18:05
http://ul.gcg.me/files/2009-05/van_eyup_olay09_2.jpg

Van’da sahaya girilmiş. Eyüplü futbolcular ambulanslara saklanmış, itfaiye kamyonunun üzerine çıkmış. Hakemler kovalanmış. Maç 25 dakika durmuş. Van Belediye Başkanı Bekir Kaya olayları yatıştırmak için çaba harcamış (bizim olaylarda başkanımız da bu çabayı harcadı). Ama Van Belediye başkanı Bekir Kaya, (hala) istifa etmemiş.

Çünkü biliyordur üç beş kişinin veya elli altmış kişin (her neyse) yaptığı işin bir camiayı yalnızlığa mahkûm etmeyeceğini, "gitmenin" bir sebebi olmayacağını"...

http://ul.gcg.me/files/2009-05/van_eyup_olay09_4.jpg
Yazar: Editor
2009-05-06 11:30:05

Asılmamış olsaydı, bugün 62 yaşında olacaktı Deniz.
Yusuf da.
Hüseyin'se 60'ına basacaktı geçtiğimiz ocakta.

Asılsınlar diye mecliste iki elini birden kaldıran Süleyman Demirel'den daha genç yani, Kenan Evren'den de...

Şair boşa dememiş, 'meyve vermeyen tek ağaç, darağacıdır,' diye...

 

http://static.guncel.net/pictures/fidanidam.jpg

 

Yazar: Editor
2009-05-04 18:12:04
  • "BASINDAN"
  • Akgül, yaptığı açıklamada, görevi gelmeden önce Adanaspor'un Uzan Grubu'nun borçlarından dolayı TMSF'ye geçtiğini ve maddi imkânsızlıklar nedeniyle müsabakalara çıkamayıp, önce 2. Lig'e daha sonra da 3. Lig'e düştüğünü hatırlatarak, "Adanaspor bu maddi kıskaç altında 3. Lig'de de müsabakalara çıkamayarak yok olup gitme aşamasına gelmişken, Adanalı bir iş adamı olarak Adanaspor camiasının yoğun taleplerine duyarsız kalamadım ve hiç ilgi alanım olmamasına rağmen Adanaspor'a sahip çıkmak, onun yok olup gitmesine göz yummamak adına Adanaspor Spor Etkinlikleri ve İşletmeciliği A.Ş.'yi kurarak TMSF'nin İflas Masası vasıtası ile düzenlediği ihaleye katılıp, Adanaspor isim hakkını ve futbol şubesini sadece kâğıt üzerinde bir isim olarak satın aldım. Adanaspor Futbol Şubesi'ni satın aldığımda Adanaspor'un hiçbir geliri olmadığı gibi, tek bir forması ve tek bir topu dahi yoktu ve liglerin başlamasına sadece birkaç hafta kalmıştı" dedi.
  • Adana'da kendisinden çok daha fazla maddi olanaklara sahip, işadamı, sanayici, tüccar ve toprak sahibi Adanalılar olmasına rağmen, hiç kimseden tek kuruş maddi yardım almadan, tamamen kendi imkânların kullanarak birkaç haftada Adanaspor'u sıfırdan yaratarak lige hazır hale getirdiğini ifade eden Akgül, şöyle devam etti:
  • "Aynı yıl Adanaspor'un 3.Lig'den 2. Lig'e çıkmasını sağladım. Bu bile Adanaspor camiası için çok büyük başarıydı, amatör kümeye düşüp yok olup gitmesine haftalar kala sahip çıktığım Adanaspor'un 2. Lige çıkmasını sağlamıştım.2. Lig maddi külfeti 3.Lig'den daha ağırdı. Rakiplerimiz hem şehirlerinin tüm maddi ve manevi desteklerini arkalarına alırken, ben yine sadece kendi maddi olanaklarımla aynı yıl, Adanaspor'un önce 2. Lig Yükselme Grubuna oradan da Bank Asya 1.Lig'e çıkmasını sağladım."
  • Adanaspor'un Bank Asya 1. Lig'de tutunamayacağını, "düşer" diyenlerin aksine ve yine tamamen kendi olanaklarıyla takımın ortalarda ve hep üst sıraları özellikle de Play-Off'u zorlayan bir takım haline gelmesini sağladığını anlatan Akgül, "Son olarak kendi sahamızda oynadığımız Altay maçına kadar da Play-Off şansını devam ettirdik. 1–0 önde götürdüğümüz müsabakanın uzatma dakikalarında yediğimiz şansız bir golle de berabere kalarak Play-Off şansını kaybettik" dedi.
  • Her zaman, sporun "dostluk-kardeşlik-barış "olduğu ilkesinden hareket ettiğini, göreve geldiği günden beri bütün içtenliğiyle küfrün ve olayların önüne geçmeye çalışmasına rağmen maalesef kendini bilmez bazı seyircilerin küfürleri ve olay çıkarmaları nedeniyle, zaten kısıtlı olan gelirlerinin büyük bir bölümünün de ödemek zorunda kaldıkları cezalara gittiğini belirten Akgül, şunları söyledi:
  • "Bütün iyi niyetime ve çabalarıma ve Adanaspor için tüm benliğimle maddi ve manevi yaptıklarıma karşın, son olarak kendi sahamızda oynadığımız Altay maçından sonra da olay çıkarıp, hakemlere, TFF yetkililerine, misafirimiz olan rakip takımımıza ve yöneticilerimize küfür edip, saldıran, stadımız koltukları ve tuvaletlerine zarar veren ve (Sahipsiz Adanaspor) diye bağıran kendini bilmez bir grup seyircinin davranışından sonra Adanaspor'da başkan olarak kalmam artık mümkün olmayacaktır. Adanaspor için yaptıklarıma ve Adanaspor'u bütün benliğimle sahiplenmeme rağmen bana sahip çıkmayarak, aksine olay çıkarıp, küfür edip, stada zarar vererek ve bu zararları benim ödememe neden olan, üstüne üstlük de “Sahipsiz Adanaspor” diye bağıran kendini bilmezlere “Buyurun, Adanaspor'a siz sahip çıkın.” diyor ve görevimi bırakıyorum"
Yazar: Editor
2009-04-27 09:16:11

  • Bir Yalnızlık Ezgisi” Adanaspor’un kapandığı döneme dairdir. Adını da o dönemin hissiyatından almıştır.
  • Taraftara Adanaspor kapanınca neler hissettin?” sorusunu yönelttik, bunu sormaya devam da ediyoruz.
  • Gelen yanıtların bir kısmını dört buçuk dakikalık bu tanıtım videosunda topladık. 

________________________________

 Not: Bazı konuşmacıların sesleri, mikrofon kullanmadığımız için stat gürültüsünde ezildi. Belgeselin kendisinde böyle bir sorun elbette olmayacak: ))

________________________________

 

http://ul.gcg.gen.tr/x/3de5026.jpg

Bir “Adanaspor Belgeseli” projesinin bir tür taslağı olan bu çalışmayı izlemek için ...

TIKLAYINIZ.

Yazar: Editor
2009-04-26 18:21:08

http://ul.gcg.gen.tr/x/d117bf0.jpg

Karabükspor - Adanaspor maçının fotoğrafları foto-yorum’da. Fotoğraflar sevgili Erkin’den. Teşekkürler…

Not:

Az önce, Rıdvan Dilmen NTV'de Adanaspor maçının tarihi ve saati konusunda büyük bir hata yapıdığını vurguladı. Bunu Federasyon Başkanıyla da konuştuğunu, durumun gözden kaçtığının ve bu anlamda bir hata yapıdığının Başkan tarafından da belirtildiğini açıkladı. Sözünü süper lige bağlayarak böyle durumların sonraki maçlarda ve haftalarda "şaibeli sonuçlara" yol açabileceğini ayrıca vurguladı.

Hayır, "üzerimizde oyun oynanıyor" iması değil bu satırları yazma nedenimiz. Gerçekten gözden kaçmıştır. Bizim tek beklentimiz "rakiplerimizin sonraki maçlardaki rakiplerinin de" bir Karabük gibi, daha öncesinde Karşıyaka karşısında Manisa'nın yaptığı gibi onur mücadelesi vererek top oynamalarıdır.

Kimselerden bir "iltimas" beklediğimiz yok. Eşit şartlarda mücadeledir tek beklentimiz.

Tıklayınız

Yazar: Editor
2009-04-20 22:56:46

Türk Şiirinde Bok ve Kitaplık Dergisi

Şimdi, Kitaplık dergisinin son sayısında, Ahmet Güntan’ın yazdığı Parçalı Ham 36. Büyük Ortadoğu Karmaşığı adlı şiirin bazı bölümlerini sizlerle (aşağıda) paylaşmak istiyorum.
Yazmamak için çok direndim. Fakat artık bu insanların, bizlerle alay ettiğini düşünmeye başladım.

  • Bu alıntılar şiirin en ‘ilginç’ bölümleri değil üstelik. Daha neler var yani, siz düşünün. Sifonlar, gübreler.
  • Bu bir teknik mi, bir deney mi bu... Lütfen biri bana bunun ne olduğunu anlatsın...
    Ahmet Güntan’ın kendi adresini bilsem, az önce Kitaplık dergisine de gönderdiğim bu e-postayı sadece ona atacaktım.
  • Ama belki de böylesi daha iyi...
  • Bu arada, demiyorum ki şiir hep zambaklardan, çiçekler böceklerden bahsetsin. Bu söylediklerimi öyle anlayanlar da var çünkü.
  • Ama bu kadarı da değil, bu kadar yersiz değil, bunca kötü değil.
  • Bunu yayımlayanlar, yazanlar, basanlar, bu eşsiz dilin Şiiri’ne yaptıkları şeyden rahatsız olmuyorlar mı hiç.
  • İçleri sızlamıyor mu?
  • Ne yapmalıyız? Bazı dergilerden paramızı geri mi istemeliyiz acaba?


________________________________
 
SORU: Bu boku niye yazıyorsun?
 CEVAP: İlhan Berk Çöpü yazdım, boku
Yazamadım der, üzülürdü.
...
Büyük borularda toplanıyor, İlhan.
Borulardaki basınç hesaplanıyor –
ki patlamasın, kimse görmesi, bulaşmasın.
Herkes kendi bokunu merak eder de koklar da
başkasınınkini duyunca kaçar.
...
Çoğu lif bunun biliyorsun, posa yani.
Gübre. Şerbeti var, gübre şerbeti,
yanmışı var, yanık gübre.
...
Ne bok – mu var? Var bir bok."
________________________________


Onur CAYMAZ

Yazar: Editor
2009-04-08 08:43:58