2009-08-19 09:40:28

Adanaspor İçin

Hepimiz çok iyi eleştiriyoruz.Bu sezonun farklı bir sezon olması gerektiğine inanıyorum…

Geçmişte iki yıl art arda elde edilen şampiyonluklara bir göz atalım…

3.Ligdeki şampiyonlukta birlik ve beraberlik başarıyı getirmedi mi?2.Lig b kategorisinde kadro yapısından çok Adanasporluların birbirine sarılması Bank Asya’nın yolunu açmadı mı?Geçen yıldan bu yana bakıyorum birbirimize düşman olmaktan başka hiçbir şey yapmıyoruz…Sadece eleştiriyoruz, hem de çok iyi eleştiriyoruz… 

Bir bakıyorsunuz Adanaspor Başkanını yerden yere vurmuşuz…Bir başka gün taraftarlar arasında oluşan sıkıntıyı çözmek yerine ayrı kutuplarda yer almışız…O bunu dedi, sen şunu dedin tartışmaları, dedikoduları içerisinde 1 yıl içerisinde nereden nereye geldik…Hâlbuki hiç kimseyi ayırmadan dile getiriyorum herkesin ortak amacı Adanaspor…Sadece Adanaspor… Bu sevdadan başka hiç kimsenin bir düşüncesi olmaması gerekir…Tüm bunlarla uğraşılacağına tek başına mücadele eden “Adanaspor Başkanına nasıl yardımcı olabiliriz”in hesabını yapmamız gerekmez mi?Piyasaya sürülen kombine biletlerin satılması için mücadele edemez miyiz?Kombine almaya gücü olan bir yerine iki-üç kombine alarak gücü olmayana yardım edemez mi? 

“O bunu dedi, sen bunu demiştin”i bir kenara bırakıp hepimiz Adanaspor noktasında bütünleşemez miyiz?Adanaspor’un bazı gerçekleri var bu gerçeklere muhalif olmak yerine destek olalım.Adanaspor’un Başkanı Bayram Akgül, Teknik Direktörü Ekrem Al, futbol kadrosu bu.O zaman sevgimiz bu takıma ve renklereyse destek olmamız gerekmez mi?Bu camianın şu anda Turbeyler grubu var… Başında kim olursa olsun hep beraber destek olmamız gerekmiyor mu?1954 Adanaspor Taraftarlar Derneği, Adanaspor Düşünce Platformu, Turuncu-Beyazlılar Derneği bunların hepsinin amacı Adanaspor değil mi?O zaman gelin hep beraber olalım. Tıpkı 3.ligdeki, 2.Lig B Kategorisindeki gibi… Biraz hoşgörülü olalım… 

Adanaspor’un kadrosu ne kadar iyi olursa olsun bu dinamikler birbiri ile bütün olmak yerine muhalefeti seçerlerse başarı gelmez…İddia ediyorum isterse Adanaspor’un kadrosu kötü olsun ama birliktelik sağlansın Adanaspor futbol takımının aşamayacağı engel yok…Henüz sezon başındayız… Var mısınız Adanaspor’la ilgili her alanda birlik olmaya…Kim kime ne derse desin bir sezonu aldırış etmeden geçirmeye…Başkanıyla, yöneticisiyle, teknik heyetiyle, futbolcusuyla, taraftarıyla, grubuyla, derneğiyle, platformuyla, basınıyla, eski yöneticisiyle şampiyonluk için kenetlenmeye var mısınız?Ne olursa olsun dedikodulara aldırış etmeden, hoşgörülü davranarak Adanaspor’un şampiyonluğu için var mısınız? 

Eleştiriyi kendi içimizde yapalım… Kol kırılır yen içinde kalır misali olumsuzlukları görmeyelim. Bu Adanaspor’a sadece başarıyı getirecektir. Kişiler değil burada Adanaspor’u ön planda tutalım.

Serkan Şenyürek

Yazar: Editor
2009-08-06 01:05:33

Artık bütün ipler Ekrem Hoca'nın elinde

http://ul.gcg.me/files/2009-08/adanaspor_kaplanpenche.jpg

Nerede ise her bölgeye 1'er 2'şer transfer yapıldı. Hazırlık maçlarında zaten 22–23 futbolcu ile oynuyoruz
Bunun içindir ki hazırlık maçlarının skorlarına bile bakmıyorum!
Şimdi böyle bir kadroyu en iyi şekilde harmanlamak ve lige hazırlamak lazım
Açıkçası Ekrem Hocanın işi çok çok zor…
Düşünüyorum ama halen aklımda net bir 11 kişi sahaya süremiyorum.
Gelmiş olan genç futbolcular, geçen seneden takımda kalanlar...

En basit örnek ;
Göbekte Ersan ve Recep Yıldız'ın alternatifi olarak gözüken ama belki de onlardan bile daha iyi olan bir Koray Şanlı var. Bu 3 futbolcudan hangi 2'si göbekte oynayacak...100 kişiyi sorsanız oylar yüzde 33'lük paylar ile Ersan-Koray Ersan-Recep Recep-Koray diye dağılır
Keza bu örnek forvet hattı içinde geçerli
Benim ilk 11'deki göz bebeklerim ve sezon boyunca 30 maçı ilk 11'de devirecek dediğim isimler İlyas, Tolgahan, Metin Tuğlu, Emrah Bedir ve İzzet'tir...
Yukarıda da bahsettiğim gibi Hocanın işi çok zor. Allah yardımcısı olsun: ))
Tüm bunların yanında kim ne derse desin, bu sene ilk 6'nın en büyük adayı biziz!

Kaplanım01

Bu yazı adanaspor.org’dan alınmıştır.

Yazar: Editor
2009-07-08 16:34:41
http://ul.gcg.me/files/2009-07/__kr_007.jpg

Şeker deplasmanı. Grup yerini almış tezahürat birazdan resmen başlayacak. Elemanlara uyarılar:

- Beyler küfür yok, tezahüratımızı yapıp gideceğiz. Sadece takımımızı destekleyeceğiz. Tamam mı? Tamam!

Her şey maç boyunca, konuşulduğu üzere seyreder. Ve maç biter, yenilmişiz, deli bir soğuk cabası, üşüyoruz, canımız sıkkın, moral eksiye düşmüş donmuş.

Bu arada bizim eski topçulardan Evren, ufaktan tahrik ediyor. Uyarılar yapan arkadaş, iri sesiyle bağırır:

Evren… Senin… (Biz kulaklarımızı tıkıyoruz :))

Yanındaki hatırlatır:

Abi, hani küfür yoktu!

Alçak sesle cevaplar bizimki:

Oğlum, yekten olur… 

___________

Ne güzeldir tribün... Eğlence, şamata, hır gür yekten de olur topluca da olur. İyi de olur, şenlikli olur... Ama işte iş 'saha kapattırmaya' varacaksa o zaman da fena olur.

(Bakalım ne zaman (5. veya 6. hafta! of, amma zaman...) takımı Adana'da izleyeceğiz. Özledik yahu...)

___________

Yazar: Editor
2009-06-22 10:58:14

Bellek ve Tribün

Belleksiz bir toplum olduğumuz vurgulanır en acımasız eleştiriler işe karışınca. Doğrudur. Birçoğumuz unutulmaması gerekenleri kolayca hafızamızdan sileriz. Olmamış sayarız. Belki de hiç affedilmeyecek insanları affediveririz en saf duygularımızla. Birtakım siyasal, toplumsal, ekonomik olaylardan dersler çıkarmayabiliriz. Bile yanıla aynı partiye oy verebiliriz örneğin; hiçbir işe yaramayan, ülkeyi ekonomik felaketlere sürükleyen adamlara…

Ama konu futbol olunca işin rengi değişir. Unutmayız. Öyle ayrıntılar hatırlanır ki…

Tribüncüler tüm sevgilerini ve öfkelerini kayıt altına alır. Vakti geldiğinde de bunları dile getirir. Kulüple ilgili iyi veya kötü sözler, eylemler gün gelir o taraftardan gereken cevabı alır. Eninde sonunda alır. Severim de işin bu yanını: ))

Nereden mi çıktı bu konu? Az önce bir haber sitesinde Hikmet Karaman’ın Adanaspor’a dair duygu ve düşüncelerini, devamında da taraftarın yorumlarını okudum. İlgi çekici bir içerik vardı orada.

Altına imzamı da atabileceğim bir alıntı yapayım “Sabotiç” kod adlı arkadaştan, lafı nasıl olsa bağladım diyerek:

“Lazarov ve Yordanov Adanaspor’a geldi, antrenmana bile çıkarmadan bunlar Adanaspor’un ayarında futbolcular değil dedin,1 hafta sonra beraber Kocaelispor’a imza attınız. Almanya’dan 8 gurbetçi bir “bağkur”dan emekli kaleci ve de Etuke diye bir futbolcu demeye şahit adam getirdin. Bunları unutmadık unutturmayız. Kendi işine bak biz halimizden memnunuz.”

Evet, tribünün belleği dehşet verici bir keskinliktedir, ne güzeldir!

Yazar: Editor
2009-05-17 13:56:58

 Amansız Olanların Akıllı Olanlardan Üstün Tutulduğudur

http://ul.gcg.me/files/2009-05/bulent-uygun.jpg

Evren Paşamızın ve CIA’deki dostlarımızın gözleri aydın. O kadar imam hatipler, zorunlu din dersleri, 25 yıldır bitmeyen savaş, serbest piyasanın teğet geçmeyen, içimize giren krizleri boşa gitmedi. İstedikleri  ‘Türk’ tipi yaşamın her alanında filizlendi, yeşillendi. Nur topu gibi yeni bir “Türko”muz daha var artık: Bülent Uygun

Gollerden sonra verdiği asker selamıyla sahne aldı. Sevgisinin boyutlarını anlamamız için de maç sonu demeçleri yetmedi herhalde ki, Baudelaire’i hatırlatan şiirselliğiyle Yaşar Paşa’ya ve İlker Paşa’ya dizeler hediye ediyordu. Sivasspor yükselirken Bülent Hocamız da yükseliyordu. Asker Bülent gitmiş, General Bülent gelmişti. Hatta taktiğinin adı bile ‘Generalin Türbülansı’ idi.

İyi de sadece militarizme göz kırpmak yeter mi, yetmezdi. Ne de olsa devir işini bilen Müslüman kardeşlerin devriydi. Önce Fethullah Hocamızın prensi Hakan Şükür’ün avukatlığına soyundu:  “Hakan’ı eleştirenleri bir gün bile cumaya giderken görmedim.”Ayağımızı denk almalıydık hani. Oruç tutup, camiye gitmenin gösterisini yapmıyorsak,  ne haddimizeydi düşündüğümüzü söylemek.

Sivasspor liderdi. Mehmet Yıldız’ı insan olarak değil de pazarlama unsuru olarak gördüğü “Mehmet Yıldız’ı satın alan şampiyon olur” lafını unutmuş, Ankaraspor maçında kulübeyi tekmelemesini, heyecanına vermiştik. Oyuna gönül verenler olarak 5. şampiyon için heyecanlanıyorduk ki…“Sivas’ta Laila yok, La ilahe İllallah var”  böyle buyurdu Bülent Hocamız. Sanırsınız ki şehrin anahtarı elinde. Yükselmek için harcanan onca emeği göz ardı edip, bütün başarıyı maneviyata ve içki içmemeye bağlamak gerekiyordu, yapılması gereken yapıldı.

Artık Bülent Uygun’un önünde engel bulunmuyor. Yazın onca sıkıntıyı bir tarafa bırakıp Hakan Şükür’ün futbolun içinde kalması için bir hafta dil döken Başbakanımız ve Cumhurbaşkanımızın bu manzarayı görmezden gelmez. Belki gruptan çıkamazsak Fatih Terim’in koltuğu, belki federasyon başkanlığı, belki milletvekilliği…

Sivasspor mu dediniz? Geçelim efendim, hocamızın egosunun yanında hiçbir ışıltısı kalmamıştır, soluk bir siluettir.
Yazar: Editor
2009-04-23 14:08:45

Karabük’te Kazanacağız

http://ul.gcg.gen.tr/x/28d887e.jpg

Karabükspor’u sene başından beri özellikle iç saha maçlarında sıkı takip ediyorum. Çünkü seyircisi önünde çok iyi maçlar çıkarıyorlar. Yaklaşık olarak 2 ay önce iç sahada Manisaspor’a 6 gol attıkları maçta, takımı çok beğendim ve tamam dedim, bu takım iç sahada kiminle oynarsa oynasın kolay kolay kaybetmez.

Bu kez rakip Adanaspor ve Karabükspor, yine iç sahada oynuyor. Fakat yine kendi saha ve seyircileri önünde bu maçtan puansız ayrılırlar mı? Bence Boluspor maçından sonra Karabük takımı iç sahadaki bu maçtan puansız ayrılacak… Neden mi?,

          ______________________________

1.Karabükspor takımının şu anda 40 puanı var ve ligde kalmayı garantilediler! Siz bakmayın yapılan açıklamalarda 40 puan bize yetmeyebilir, Adana maçını kazanmak zorundayız diye. Öyle bir şey yok, bu ligde kalmak için 40 puan yeterli bir puan… Diyeceğim şu ki, oyuncular ligi kafasında artık bitirdiler. Oyuncular için tek amaç, kalan 3 haftada iyi bir oyun sergilemek ve belki de daha iyi bir takıma transfer olabilmek. Ben Adana maçına yeteri kadar motive olamayacaklarını düşünüyorum.

2.Oyuncular kadar taraftar da ligi kafasında bitirdi. Bunun en iyi örneğini iki hafta önce iç sahada oynanan Karabükspor-G.Antep Bş Bld.Spor maçında görebilirsiniz. O günkü maçta tribünlerde çok az sayıda taraftar vardı. Antep maçında olduğu gibi Adanaspor maçına da taraftar maça pek fazla ilgi göstermeyecek ki maçı D Spor da canlı veriyor! Kısacası bu sene çoğu maçta görülen ateşli tribün desteği bu maçta olmayacak…

3.Adanaspor, ikinci yarının en başarılı takımlarından. Son 13 haftada alınan tek bir yenilgi var. Son 10 haftadır da Toros Kaplanları maç kaybetmiyor! Oyuncuların kendilerine güveni çok üst düzeyde… Takımda herkes ilk 6′ya kalacağına inanıyor. Bu da iyiye işaret… Moral ve motivasyon çok üst düzeyde. Takım içindeki bu faktörler, Karabük’te kazanmaya yetecek diye düşünüyorum. Takım içinde olduğu gibi taraftarlar da artık iyiden iyiye ilk 6′ya kalacağına inanıyor. Çok sayıda Adanasporlu taraftarlar, Karabük’te takımlarının yanında olacak.

___________________________

Görüldüğü gibi bir tarafta ligin bitmesini bekleyen Karabüksporlu oyuncular ve taraftarlar, bir tarafta da ilk 6 ateşiyle yanıp tutuşan Adanasporlu oyuncular ve taraftarlar… Başlıkta da belirttiğim gibi Adanaspor, Karabük’te kazanacak ve üstteki takımların puan kaybetmesini bekleyecek… Bu arada Karabüksporlu Aydın, bu maçta sarı kart cezalısı olduğu için forma giyemeyecek. Hatırlayacağınız üzere Aydın, Adana’da oynanan maçta takımının ikinci golünü atmıştı. Sol kanatta etkili bir isim, onun olmaması Karabükspor’un sol kanatta sorun yaşayacağının göstergesi. Bu kanattan yapılacak atakların çok tehlikeli pozisyonlar doğuracağını belirtmek isterim…

İsmail Eğriparmak

 

Yazar: Editor
2009-04-14 23:05:39

Destanımızda Yalnız Kimlerin Maceraları Vardır?

http://ul.gcg.gen.tr/x/5f94b59.jpg

Ya da artık bir destanımız var mıdır? Birbirinin aynı geçen günlerimizde bir hayat ışıltısı, yücelik; deli gibi sevdiğimiz şiirler, canımızı yakan, âşık eden hikâyeler?

  • 2003 yılı, galiba Bursa TÜYAP’ta liseli bir arkadaş, “Dostoyevski’yi anlamıyorum” diyordu, ne o öyle, beş yüz sayfa roman yazmış; Suç mu Ceza mı karar ver kardeşim, net ol, uzatma. Başka bir tartışmada biri, roman okurken satırlarla arasına yazım kılavuzu sokmayacağını belirtiyordu. Post-modernite için her şey mübah nasıl olsa; yazarın dil bilmezliğine kılıf: Hoşgeldin yeni biçem!
  • Edebiyat bölümünde okuyan genç, şiir sevmediğini söylerken; otuzlarındaki bir arkadaşım, hayatında hiç şiir kitabı okumadığını anlatıyor, soruyordu: “Acaba senin ‘Yaz Tarifesi’ni alıp okusam, anlar mıyım?” Şiir ile anlamsızlık öylesine bir arada anılıyor ki...

Ölüm gibi bir şey oldu, o kesin, yoksa bunca ‘Edebiyat Öldü mü’ başlıklı tartışmanın anlamı ne; ama kimse ölmedi demişti Asaf! Sadece bir şeyler kirlendi belki de. Bunda yazılanın da, kitapların da, edebiyatçının da payı var. Öyle ya, yaşam denilen şeyde gittikçe bir kirlilik vakti yazmıştı Cansever.

___________________________


Edebiyatçı söyleminde samimi değil artık. Samimiyet, bayağı geliyor ona. Edebiyatçı devraldığı mirası tanımıyor; gününe bakmıyor. Edebiyatçı kendi coğrafyasının adamı değil, o kendini şimdi dünya vatandaşı sanıyor; üç ülke görüp, iki bistroda bira içmekle dünya vatandaşı oluyor! Hele bir de kendi dilinde kimsenin dönüp bakmadığı kitabını Fransa’da, Almanya’da üç beş kitap delisi okuduğunda seviniyor...


Edebiyatçı kötülükler yapabilmek için deli, bohem maskesinin arkasına sığınıyor; vicdanını, hafızasını kaybetti. Kaç ihtilal: İnsanlara bok yedirildi, asıldı insanlar, sokaklar ortasında ölenler vardı... Sanki her şey olup bitti, edebiyatçı şimdi rahat. Edebiyatçı okura leş kargası, orospu çocuğu dedi; edebiyatçı bu toprağa ait üç türküyle öldü; edebiyatçı daha kendi yazdığına inanmadığı halde anlaşılmamaktan, okunmamaktan yakındı. Baktı olmuyor, sonra da bununla övündü.


Edebiyat dergilerini, yazmayanlar dışında alan kaldı mı? En az sayıda kişiye ulaşan kitap 60’larda 10 bin adet satılırken, şimdi bin tanesi tükendiğinde ikinci basımı yapılıyor. Edebiyatçı görmezden geliyor; şiir hayattan değil, hayat şiirden koptu gibi süslü cümleler falan... Çünkü edebiyatçı boşluktan, hiç’ten bahsetmeyi seçti; hiçbir şey anlatan romanlar, şiirler, hikâyeler, kurgunun büyüsü, cümlelerdeki ustalık, olmayan bir dünyadan seslenilen okur.


Edebiyatçının bugün yazdıklarında loğusa şerbeti yok. Yok da, kimse çocuk doğurmuyor mu sanki? Hayat yine akıyor. Sait Faik okurken 50 sene öncesinin İstanbulu’nu izlersiniz. 2060’da, edebiyatçının yazdıkları arasından, yaşadıklarımıza dair ne çıkacak?  
Edebiyatçı roman değil ‘anlatı’ yazıyor, şiir değil ‘iş’, öykü değil ‘metin’. Alt okumalar, yapı bozumları, yapı sökümleri biliyor da ah, ne yazık ki bina yok ortada...
Çünkü edebiyatçı, kahramanının ayaklarının kokup kokmadığını bilmiyor, kimse yok yazdıklarında, bulaşık yıkarken bardak kırmıyor kişileri, ‘metnin içindeki alt katmanlarda bile’ kimse pastırmalı yumurta pişirmiyor, ramazanda rakı içmiyor kimse, maaşlı çalışanlar yok. Atan bir kalp yok satırlarında edebiyatçının; gözyaşı yok, kan, ter yok. Arada bir sözde ‘underground’ olmak isteyenler meniden, iltihaptan falan bahsediyor işte...

_______________________
Ocak, 1985. Hakkında verilen idam kararı, müebbete çevrilmiş Nevzat Çelik, şiirinde hasret kaldığı annesini, evini anlatmış:

“senin neden neden istediğini bilmezdim
çamaşır makinası der koyardın postanı
tersyüz eder ceplerini gösterirdi babam
bir el ıslatır çitiler bir el iplere dizer
rüzgâr savurur güneş kurutur sanırdım
ellerim ellerim ellerim derdin anne
tuzbuz olurdu evimizim tek aynasında
sesin binse sesim bir akça kuşun kanadına gitse boy boy çamaşır leğenlerinde kaç
müebbet buluşuyor ellerim senin
küçücek ellerinle”


Belki de benim ‘kusur’um, böylesine dipdiri, hayat kokan şiirleri sevmemdir. Üstelik şair burada müebbet tutsak. Gerisi hep diyorum ya; tarihin ve zamanın bileceği iş!

Onur Caymaz

Yazar: Editor
2009-04-09 10:42:48

İTÜ Ay Ti Yu Olmasın

“Dönücem ben sana” diyorlar. İngilizce call back’in çevirisi. Bu çevrilmiş hayatı yaşayanlara “Nereni döneceksin” diye sormalı.

Gıda sektöründe çalışan bir arkadaşım, bir iş toplantısına katılmış. Dünyayı kurtaracak kertede büyük işler yaptıklarına inandırılan bir kesimin gündeliğinde toplantı çok önemlidir. Fakat bu toplantıların çoğunda aslında hiçbir şey konuşulmaz ya da konuşuluyor gibi görünür.

Nedir; bizimkisi toplantıdan oldukça sıkılıp koptuğu bir anda, dışardan biriymişçesine olanları izlemeye, hatta konuşulanları defterine not etmeye başlamış. Malum, toplantılarda çok önemli şeyler söylenecek diye herkesin önünde bir defter bulunur. Notlarını benimle de paylaştı; buyurun buradan yakın:

·        Spagettişarapdvd Hanım, "Bana çok crowd of messages gibi geliyor" derken,

·        Bunun yaratacağı etkiyi düşünen Çokbriyantin Bey "mass-looking bir image olacak" diyor.

·        Kahvesizuyanamam Bey endişeli: "İyi de ya if bir şey olursa, bu iş must değil ki..." gibi bir cümleyi kusuyor orta yere.

·        Araya giren Türkçeşarkısevmem Hanım durumu daha farklı define ettiğini belirtmiş. Aslında yapılması gereken, son durumun bir extension’ı değil, seperate bir case olmalıymış.

·        Ultimate limite gitmekte fayda varmış.

·        Herkesleyatabilirim Bey atlıyor oradan, iyi de son dönemde yapılan agreement’lar ne olacak? Oluşacak durum, daha önceki status’ları miss ettirebilirmiş. Ona göre watchout şöyle şöyle olmalıymış. Dediklerine katılanlar go desinmiş, katılmayanlar da no go! Türkilizce zor tabii!

How do you feel’in çevirisi olan “Nasıl hissediyorsun?” sorusunu geçtim. Çünkü bu sorunun Türkçedeki cevabı, “Neyi, nasıl hissediyorum?” karşı sorusudur. Elin adamı öyle hissediyor diye ben de öyle mi hissedeyim. Böyle hissizlik olur mu? Bir de şu: “Dönücem ben sana” diyorlar. İngilizce call back’in çevirisi. Bu çevrilmiş hayatı yaşayanlara “Nereni döneceksin” diye sormalı. Hadi bunları da geçtik fakat bu ülkede artık İngilizce bilmeden yaşamanın ne denli zor olduğunu görmüyor musunuz?

Tam da bu dil sorunu üzerine düşünürken bir e-posta! İktidar sahipleri insanların diliyle bile oynuyor. Zaten toplum olarak birbirimizi anladığımız pek söylenemez; bir de dili kaldır, tamam. 12 Eylül, en çok satan kitapsa her zaman yeni ‘baskılar’ı görmek mümkün. Şimdi de sırada İTÜ varmış, öyle söylüyor e-posta.

Biz, gerçekten kendini insan diye tanımlayan her kişinin yapması gerektiği şeyi; insanların kendi dilinde eğitim görme hakkını savunalım; üstelik bunu yaparken ne ulusalcılığı, ne milliyetçiliği, ne de başka beşbenzemez etiketleri görsün gözümüz; annemizin konuştuğu dilin, onun sütü kadar yaşamsal olduğuna inanalım ama kendi dilimize gelince üç beş international üniversiteyle uyum pahasına Türkçe’yi hiçe sayalım!

Olaylı atamasıyla anımsanacak Rektör Prof. Muhammed Şahin imzalı belge karşımda. Senato, kararı vermiş. Aklıbaşında öğrenciler de toplanmış, ne de olsa onlar İTÜ’lü çünkü, bu ülkenin en önemli eğitim kurumlarından birinde okuyorlar, henüz yüksek liseye çevrilememiş bir üniversite orası, bu durumu protesto ediyorlar. 8 Nisan 2009, Çarşamba günü, saat 12.30’da, 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi’nden rektörlük binası önündeki Atatürk Anıtı’na yürüyüş yapılacak, anıt önünde öğretim üyeleri tarafından sembolik olarak ‘TÜRKÇE MATEMATİK’ dersi verilecek.
Çünkü öğrenci dostlarımız biliyor ki bu coğrafyada bir zamanlar matematik, maksumunaleyh (bölen), kabiliyet-i taksim (bölünen), mazrubata tefrik (çarpanlara ayırma), hatt-ı mümas (teğet), ihtisar (sadeleştirme) vb. kelimelerle öğrenilen bir bilim dalıydı.

Söz konusu yürüyüş Atatürk Anıtı’na yapılacak çünkü bu, 1937’de Atatürk’ün ürettiği yeni kelimelerle (yukarda andıklarımı bulan da odur) yazdığı geometri kitabına, 80 öncesi Türk Dil Kurumu’nun üstün çabasına saygıdır.
Dil devrimi iyi mi oldu kötü mü oldu, neydi ne değildi ayrıca oturulur tartışılır ama insanlara büyürken konuşmadıkları, ağlamadıkları, âşık olmadıkları dilde bir şey öğretemezsiniz. ‘Müsellesin sathı, yatalay dikeley zarbının müsavatına müsavidir’den, ‘üçgenin alanı, tabanıyla yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir’e varmış bir ülkeye, İngilizce eğitim kötülüğünü yaparak anlaşılmaz diller konuşan yaratıklar üretmeye hakkınız yok! Anlayacağınız gibi söyleyelim: Do you understand us?

Yazar: htabakan
2009-04-04 20:11:14
http://ul.gcg.gen.tr/x/df6f1ed.jpg

Son haftalarda aldığı başarılı sonuçlarla bir anda ilk 6 şansını yakalayan Adanaspor’umuz kendisi gibi Play Off mücadelesi veren Boluspor ile karşı karşıya geliyor…

Ligde 5.sırada yer alan Boluspor,8.sırada bulunan Adanaspor’a konuk oluyor. Son 3 haftada aldığı beraberliklerle ilk 2 iddiasından biraz uzaklaşan Bolulu Yarenler, Adana’da kaybetmeyerek en azından ilk 6 iddiasını sürdürmek istiyorlar; çünkü Adana’dan puansız dönülmesi Kırmızı Beyazlı ekibin bir anda ilk 6 iddiasını da zora sokacak. Dolayısıyla Bolu, Adana deplasmanında her ne kadar da hedefini 3 puan olarak belirlemiş olsa da bence asıl hedef yenilmemek olacak.

Boluspor’un Adana’da en büyük kozu ise kendisini geçen sezon İskenderun Demirçelik takımında ispatlayan Edim Demir olacak. Edim, bu sezon Boluspor forması altında 13 gole imza attı ve takımın en golcü ismi olarak göze çarpıyor. Edim Demir’in en önemli özelliği, böylesi zorlu karşılaşmalarında attığı goller. Gol attığı maçlarda takımın mağlubiyeti yok! Adana’da sahaya tek forvetle çıkmasını beklediğim Boluspor’da Edim’i, geçen hafta Sakarya maçında yıldızlaşan Bilal destekleyecek. Bu iki ismin dışında Gurbanov, kaptan İlyas da diğer önemli isimler.

Adanaspor’umuza bakacak olursak, son haftalarda takımda inanılmaz bir hırs ve kenetlenme var. Bu da beraberinde başarılı sonuçları getirdi ve küme düşmeme mücadelesinden ilk 6 hedefine gelindi. Bu hafta sonu oynanacak maç öncesi yönetim de bilet fiyatlarında indirime gitti. Pazar günü iyi bir taraftar topluluğunun bu maçta olması bekleniyor. İki takımın son haftalarda aldıkları sonuçlara bakacak olursak aslında bu maçta beraberliğin, ardından da iç saha avantajıyla Adanaspor galibiyetinin ön plana çıkacağını düşünebiliriz. Hafta sonunda 2–1, 3–2 gibi Adanaspor galibiyetleri yanında 1–1 veyahut 2–2′lik beraberlikler de çıkabilir.

İsmail Eğriparmak

Yazar: Editor
2009-03-10 19:31:48
http://www.isimsizsiniz.com/images/stories/kisiler/edebiyat/salah_birsel.jpg

Salâh Bey

Türkçe'nin büyük denemecisi, Salâh Bey Tarihi'nin yaratıcısı, usta yazar,
şair; inceltme işaretinin kaldırıldığına dair safsatalar ortaya  çıktığında
"bundan sonra bana “Salah” mı diyecekler" diye dalga geçen Birsel, aramızdan ayrılalı on yıl oluyor...

Onu anlatabilmek için, bir kitabını alıp okumak lazım. Misal, Kahveler
Kitabı.
Ötesi boş laf olacak.
Bir şiiriyle analım hemen.

PİYANOLU ASES

Ben piyano çalıyorum sen orada kaç yıl
Saçlarını at sevmeyi değiştiriyor çünkü
Ellerini at gözlerini at dudaklarını at yoksa
Ben seni okşuyorum senin esmerliğinle yoksa

Senin gökyüzün benim gökyüzümden piyanolu
Kirpiklerini at gözlerini öpüyorum çünkü
Kaşlarını at ağzını at kulaklarını at
Ben seni okşuyorum senin esmerliğinle yoksa

Ben senin dişlerinle gülüyorum daha ne
Senin yıldızların her gece Beethovenli
Piyanoyu al seni düşünmeyi tutuyor çünkü
Ben seni sevdalıyorum sen orada kaç yıl
...

Onur Caymaz

Yazar: Editor
2009-03-09 16:22:27
Kadın
 
 http://www.swoyersart.com/howard_terpning/isdzan.jpg
(Yanımdaki kadınlar, hep kadınım oldular. Eller hayatı kucaklayacak kadar güzeldi, saçlar çok zaman yastıklara dağıldı, yemekler hep bir anne yemeği içtenliğinde; göğsümdeki kediler, göğüslerindeki kelebekler...)

Bugün bahar. Üçüncü cemre toprağa düştü. Ateş parçasıdır cemre... Şimdi artık deniz kıyılarında sabah vakitleri inceden bir duman, gün ışıdıkça göğe dağılır. Kış karanlığında değil şimdi sabahlar; temiz, aydınlık... Erken doğan gün, geç batar. Sahi gün nereye batar, nerelere çekip gider acaba?
2000 yazıydı. Askerim. Komutan izin vermiş, İstanbul’a kaçmıştım. Beyoğlu’nda öğlen vakti, masamda bira, baharı izliyorum. Aradı: “Emredin komutanım!” Ayağa kalkmışım sersemleyerek. “Ne haber” dedi. “Sağ olun”, dedim. “Kadınlar kısa kollu giymeye başladı mı oralarda” diye soruyordu; “söylesene Caymaz, deniz kokuyor mu sokaklar?”
“Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir” demişti Haydar Ergülen. Kadın: Bir harf yanlışlığı olur da sanki leylaklar dönüp gelir leyleklerin yerine. Mor salkımlar dökülür Antik Yunan heykellerinin güzelim bembeyaz kolları arasından.
Bugün adada mimozalar. Sait’in evi ısınacaktır. Ölgün kışın ardından uykulu ahşaba vuran güneş; bahçe çiti esneyecek, pencereler gerinecektir. Kadın: Dönüşte, iskelede, sarılmak istemiştim de cesaret edememiştim, kimdi, kaç zaman önceydi? Kadın: Üsküdar’dan Sarayburnu açıklarına bakan balkon, sakız sardunyaları, Ortaçgil’in ‘Bu Su Hiç Durmaz’ı. Kadın: Çok kırılmıştım, çünkü yalandı.
Kadın: Pembe makamında bir türkü. Öyle bir makam yoksa bile yine de vardı... Bir Trakya türküsü oldum bittim Kadın: “Sabah sabah seyredelim yalıyı / Aşkım çoktur ver içelim doluyu / Çok ararsın benim gibi deliyi / Mihrabımdır çatma da kaşlarının arası / Meskenimdir gül memeler arası...”
Kadın: Gençtim, ayrıntıları unutmuş olabilirim. Akif Kurtuluş’un ‘Ay Gömülür’ şiiri. Terk edildiğimi bildiren telefon, uzun uzun pencereler, enginar kalbinde iç bakla, kasımpatılar sevdiğim bir ikindi vakti Kadın. Çirozun ustası Yorgo Bey ile tanışmıştım. Misal, palamutun yanına dizilen kırmızı soğan halkaları; bir arife akşamı eve gelirken aldığım sıcak ekmekteki huzurdu Kadın. Kredi kartı geçmeyen eski lokantalardı. Kadın: Sarıldığım zaman gözlerini kapardı.
Bakırköy’de garın arkasında, şimdi yok bir çay bahçesi, orada çay içmiştim. Kâğıttan kayıklar yapıp yüzdürmüştüm bir bira şişesinde. Sanki yalnızdım. Sanki birazdan okyanuslara açılacaktım.
Kadın: Kıştı, gece, bir ağacın altına saklanmıştım. Kadın: Elimde küçük İskender’in ‘Suzidilara’sı, Kadıköy’de o zaman balon ya da gözetleme kulesi gibi saçmalıklar yokken, Kadıköy Khalkedon’ken, gökyüzünden yavaşça inen kar tanelerini izleyip nane likörü içmiştim. Kadın: Uzun bir otobüs yolculuğunda omzunda uyumuştum. Attila İlhan diyor ya, “her dakika bir yola düşülür, öpüşülür öpüşülür öpüşülür...” Kadın deyince yalnızlığımı öpmüştüm.
Kadın: Kimselere verilememiş bir sevgiydi. Öyle ya, yoksa Romain Gary, “insanın, sevmiş olduğu tek kadını yitirince her şeyin bittiğini sanması bir sevgi eksikliğidir,” demezdi. Fakat Gary, karısı Jean Seberg öldüğü zaman ancak bir sene yaşayabilmiş sonra intihar etmiştir. 20. asrın edebiyat skandalına imza atarak hem de.
Kadın: Eski sevgili biraz da. Uzak bir ortak arkadaş evlendiğini, bir oğlu olduğunu söyler bir gün. Bir sızı yoklayıp geçer. Yoklaması da iyidir geçmesi de. Onu da arar insan; o zamanki kendini de. Bunlar güzel.
Yanımdaki kadınlar, hep kadınım oldular. Eller hayatı kucaklayacak kadar güzeldi, saçlar çok zaman yastıklara dağıldı, yemekler hep bir anne yemeği içtenliğinde; göğsümdeki kediler, göğüslerindeki kelebekler.
O hayali Kadın, sonsuz, sınırsız bir şefkatti. Şehvet, sevda, şefkat; birbiri arasından geçmiş; hepsi bir olan bir Kadın. Evde başka, sokakta başka, yatakta başka tanıttıkları kimliksiz varlık değil. İnsandı Kadın, anaydı, yoldu, yoldaş, kardeş, abla, arkadaş; hepsinin içinde her biri. Kadın Sorunu adı altında ‘sorun’ olarak yaratılan değil.
Üstelik Türkiye’de bir cinse sorun atfedeceksek o sorun kadına değil erkeğe aittir. Öyle ya, hangi türün arasında, halen ilk cinsel deneyimini hayvanlarla yaşayan var? Hangi tür sokaktaki bir yoksula tecavüz edebiliyor? Hangi tür sevilmeyince birinin kafasını kesmeye kalkabilir? Geçelim. Yeri değil şimdi.
Kadınlar Gününüz kutlu olsun. Tüm günler sizin olsun ki bizim de günlerimiz aydın olsun sevgili kadın okurlarım...

Yazar: Editor
2009-03-05 21:41:32

“Kayseri Üzerine!” ama “Karşıyaka”ya Doğru

http://ul.gcg.gen.tr/x/94febc1.jpg

Söylenecek çok söz var aslında. Fakat yine de aşırı eleştirel olamıyor insan. Netice itibariyle; "Haftaya maçımız var yine!"
"Kayseri Üzerine" başlıklı bir yazıdan beklenti, Kayseri deplasesine yöneliktir muhakkak. Ancak ne yazık ki Kayseri deplasesi üzerine yazı yazacak, paylaşımlar yapacak kadar sağlıklı değiliz. Aldatılıyoruz çünkü! Biri çıkıp bize "Hedefimiz kümede kalmak kardeşim." demedikten sonra da bu fikir ne yazık ki değişmeyecek. Lütfen artık ilk 6 demeçleri okumayalım, görmeyelim. Lütfen!
Kayseri özetini de müsaadeyle Ekrem Al üzerine yapmak istiyorum.

Ekrem Al Üzerine;

*Bizi Kayseri ayazında donmaktan, Hakan gibi, Habip gibi, Mbilla gibi, Ersan gibi savaşçı ruhlarımızın mücadelesi, kurtarabilir hatta ısıtabilirdi. Ancak 3 yanlışınız 1 doğrunuzu götürdü hocam ve donduk kaldık.
*700 km yol. 07.00 – 21.00 arası mesaide olmamız gerekirken, tribündeyiz. Burhan için mi, Cem için mi, Onur için mi? Kendi egolarınız ve oyun(!) anlayışınız, lütfen sevgi değerlerimize tecavüz etmesin artık sayın hocam.
*Haftalardır inanılmaz hatalar yapıyorsunuz sayın hocam. Belki sizin mantalitenize göre -bu mantaliteyi ligde kalmak üzerine kurduğunuzdan artık eminiz- bunlar doğru hamleler olabilir. Ancak çıkın açıklayın, "
Hedef ligde kalmak" diyin. Eyvallah diyelim biz de. Hayallerimiz de o iğfale uğramayıversin bir zahmet ve yeni sezona daha diri hayallere girebilelim.
*Kartalspor maçında Hakan'ın çıkması hataydı. Ancak oyuna aldığınız Kibong sizi ipten aldı. Cemre dururken, Emre'yi oyundan almanız ise bir başka hataydı. Ancak Cemre'nin yürüyecek hali yokken, attığı gol, bu hatanın da üzerini kapattı. Sadece tepkimizi erteletti ama hatalarınız aslında bizde sabitti.
*Giresun deplasmanında 80 dakika maçı seyretmeniz mevzusuna hiç girmek istemiyorum. Zira 4 gündür bu duruma fazlasıyla hayıflandım ve nasıl kaçar 3 puan diyerek kendimi yedim durdum.
*Hocam, "Kadromuz yeterli değil, hedef ligde kalmak, bu hedefe de emin adımlarla yürüyoruz" diyin. Siz de, biz de rahatlayalım.
*6 maçta 11 puan. 3 galibiyet, 2 beraberlik, 1 mağlubiyet. Fena bir istatistik değil esasen. Amma ve lakin daha fazlasına gücümüz vardı! Başarısız değilsiniz belki ama başarılı da değilsiniz.
Sevgilerimle,
Cem Kaplanoğlu

Yazar: Editor
2009-03-01 22:02:44

MİNİK SERÇE / Gökyüzüne uçuş

 

Çocukluğumuzda futbol oynarken ara verdiğimiz zamanlarda terimiz soğumadan dünya futbolunun yıldızlarını konuşur, kimin gelmiş geçmiş en büyük futbolcu olduğunu bulmaya çalışırdık… Herkesin aklına o dönem genelde iki isim gelirdi, Pele mi Maradona mı? Şimdilerde Messi veya Christiano Ronaldo mu diye soruluyordur muhtemelen, topla hızlı hareket etmenin asıl babasının hikayesine başlayalım ve ‘bitiş düdüğü’nü bekleyelim kararımız için… 28 Ekim 1933 yılında Brezilya’nın fakir bir şehri olan Pau Grande şehrinde ‘santraya’ geldi. Babası alkolik bir işsiz olan Manuel Francisco dos Santos doğuştan ‘sakatlıkla’ boğuşmaya başladı, omuriliğinde eğiklik vardı, sağ bacağı iç tarafa, sol bacağı ise hem dışa doğru eğik hem de diğer bacağından 6 cm kısaydı. Çok iyi bir futbolcu olmayı bırakın, düzgün yürüyeceğine bile kimse inanmıyordu.

Manuel okula hiç gitmez, erken yaşta çalışmaya başlar. 18 yaşına geldiğinde fabrikada birlikte çalıştığı arkadaşlarıyla toprak sahada çıplak ayakla top oynamak onun en büyük eğlencesidir. Oyun stili ve fiziği dolayısıyla ‘Garrincha’ lakabı takılır, Türkçesi ise ‘Minik Serçe’ demektir. Bölgenin efsanesi olur kısa zamanda, genç kızlara doğru da fuleli bir depar atar, hızlı bir aşk ‘hayat’ı olur. Futbol onun için sadece bir eğlencedir, ‘hayat’ gibi… Derken 20’li yaşlarda Botofago kulübünün İlhan Cavcav’ı onu canlı izler ve deneme maçı için Rio de Janerio’ya çağırır. Deneme maçında karşısına Brezilya milli takımının sol beki Santos’u çıkarırlar, Serçe gibi ele avuca sığmaz, çalım üstüne çalımı basar, Santos’un bacaklarının arasından topu geçirip bir kez daha ‘milli’ yapar onu. Sportif direktörleri gelecekte çok yakın arkadaşı olacağı Garrincha için ona fikrini sorduğunda kendi kariyerini düşünüp ‘karşı takımda görmek istemem, en iyisi bizde oynasın’ der ve Botafogo kulübüne kazandırır bu genç adamı. İmza atma töreninde ileride hep başını ağrıtacağı boş kağıda imza atarken ‘Ne önemi var, nasılsa okumayı bilmiyorum’ der gamsız ve kedersiz Garrincha...

Marakana stadyumunda 250 bin kişi önünde oynanan 1950 finalinde Uruguay’a kaybeden Brezilya’da oluşan hayalkırıklığını anlatmak için kalecileri Barbosa’nın alkolik olup 10 sene içerisinde hayata veda ettiğini söylemek yeterlidir. 1958 İsveç Dünya kupasında takımın genç yıldızlarından biri de üstteki sorumuzun muhataplarından Pele’dir. Takım İsveç’in soğuk havasına hemen alışamaz ve çok zorlu geçen grup maçlarında sıkıntıya girer, son maçta disiplinin sembolü olan favori takımlardan Yaşhin’li SSCB’yi geçmeleri gerekmektedir, disiplinden nefret eden Garrincha SSCB’nin sağ bloğunu ezip geçer, iki golün de pasını verir ve gruptan çıkarlar. Garrincha’nın deparları ve orta bombardımanı yüzünden Yaşhin’in hiç bu kadar terlediğini görmemiştik diye anlatır maçı izleyenler. Sırasıyla Galler’i, Fransa’yı ve finali kendi evinde oynayan İsveç’i yenip turnuvanın galibi olurlar. İsveçli kaleci Karl’ın Barbosa ile aynı kaderi paylaşıp paylaşmadığı meçhuldür. Soğuk havadan sık sık şikayet edip samba öğreteceğim bu soğuk insanlara diye antremandan kaçan Garrincha’nın çabaları meyve verir, İsveçli bir kızı hamile bırakır, hikayemizin sonunu beklemeden bu konudaki son sözümüzü söyleyelim, özel hayat kariyerini 5 farklı kadından 4 hat-trick, 1 duble çocuk babası olarak kapatır. İlk kez Dünya Kupa’sını kazanan Brezilya’da resmi tatil ilan edilir, fakat o zafer sarhoşu olmaz, önemsemez, babasından gelen vasiyet gereği alkolle sarhoş olur. 1962 yılında ise turnuva Şili’de yapılıyordur. Turnuvanın ilk maçında Pele sakatlanır. Takımda moraller bozulur, ama ‘keyif adamıGarrincha bunu önemsemez, harika bir turnuva çıkartır ve bu turnuvayı tek başına aldığı söylenir. Çeyrek finalde İngiltere’ye golünü atar, devamında yarı finalde ev sahibi Şili’ye de gollerini atar ama rakip futbolcunun tekmesine sinirlenip tekmeyi de atar. Kırmızı kart gören ve oyundan atılan Garrincha sahayı terkederken taşlanır şeytan misali, kafasına kocaman bir taş isabet eder, İsveç’te saha dışında gösterdiği ek başarının Şili’de tekrarlanmamasına belki de bu olay taş koymuştur, en azından bizler öyle biliyoruz… Brezilya şimdiki Tahkim Kurulu’na gidip ceza almasını önler ve finalde harika bir oyun ortaya koyar Çek-oslavakya karşısında. Cech'in ellerinden kaçırıp Nihat’a golü hediye etmesi ile birebir olan bir pozisyonda golünü de atar, Çek kalecilerin kaderi olsa gerek …

Brezilya’da ikinci şampiyonluk yine çılgınca kutlanır. Turnuvanın başkahramanı Garrincha sokakta sambacıların arasına karışıp eğlenmeyi tercih eder, Pele ise sadece ilk maçta oynamasına rağmen lüks kokteylerde elit kesimle aynı karelere giriyordur. Garrincha sonraki günlerde şampiyonluğun zevkini toprak sahada hergün çıplak ayakla arkadaşlarıyla top oynayarak devam ettirir, basının ilgisi yoğunlaşır… Şöhretten sıkılmaya başlamıştır, ona göre gerçek hayat Brezilya’nın ta kendisiydi, futbol, kadınlar ve kadeh tokuşturmak, gerisi topun auta gitmesi kadar değersizdi... Pele ise kameraların önünü ceza sahası kadar seviyordu, medyanın gözbebeğiydi.

Botafogo kulübünün yöneticileri de Garrincha’nın ‘keyif’ adamlığını çok iyi kullanırlar, iki dünya şampiyonu olup hala okuyamayan Garrincha boş kağıda devam eder. Aynı takımda oynadığı futbolculardan daha az aldığını öğrenir, bundan rahatsız olur ama yine de önemsemez. Gece hayatı, alkol ve sürekli sahada ona atılan tekmelerle yorulmaya başlar. 1962 yılında Rio de Janeiro derbisi olan Botafogo ile Flamengo maçı için 152 bin kişi Marakana stadymunu doldurur. Devre arasında artık dizi iflas etmiştir, sakat sakat oynamak için iğne yaptırır, çıkıp harika bir devre oynar. Üst üste ikinci kez kazanırlar şampiyonluğu, 3 golden ikisini atar. Fakat o maçtan sonra dizini hiç bir zaman eskisi gibi hissetmediğini anlatır anılarında.

 

MİNİK SERÇE/Gökyüzünden Karanlığa

 

1966 Dünya kupası ile Botafogo hayranlarının ‘çarpık bacaklı melek’ diye adlandırdığı Garrincha için yükselme ve şaşalı dönem bitmeye başlamış, artık yeryüzüne doğru inmeye başlamıştı. Bacaklarının eğri olmasından dolayı rakibi doğal olarak şaşırtan Garrincha, aldığı darbeler sonucu diyetini dizindeki acı ağrılarla öder, en sevdiği yerel içki olan Cachaça’dan da vazgeçmemesi sonucu fiziksel sorunları giderek artar. Şampiyonaya iyi başlangıç yapamazlar, ikinci maçta Pele sakat olduğu için oynamaz, genç Puşkaş’ın da olduğu güçlü Doğu Avrupa temsilcisi Macarlar’a yenilirler. Bu onun 50 milli maçtaki tek yenilgisidir ve son maçıdır, adeta herşeyin tepetaklak gideceğini haber verir ‘serçe’ye. Sakat olduğu için bir sonraki maçta oynamaz, Pele oynar ve yine yenilirler, turnuvaya sessiz bir veda ederler, Brezilya’da sokakları samba yerine sessizlik kaplar.

Özel hayatında ise Brezilya’ya has çikolata renkli bir şarkıcıya gönül topunu kaptırınca, Garrincha hızlı hayatına bir dripling daha atıp ailesini ve çocuklarını terkeder, koyu Katolik olan askeri darbe yönetimi ise ofsayt bayrağını kaldırır. Dikta rejimin kararını gören Botafogo kulübü hiç gecikmez, kenara alır Garrincha’yı, artık boş kâğıt verecek kulübü de yoktur. Üstüne dizi nedeniyle ameliyat olmuştur, futbolsuz kalıp geleceğe dair umutsuzlaşır. Pele ise 1966 yılında hayatının rövaşatasını beyaz ve elit bir kadınla evlenerek atar, şaşalı aileye katılır, havalı toplantılarda boy göstermeye devam eder. Garrincha yavaş yavaş unutulmaya başlanmış, ülkenin ve dikta yönetimin sembolü ve gururu artık Pele’dir.  Pele bunlarla yetinmez, son golünü Avrupa’da Papa’nın elini öperek atar, askeri darbe rejiminin bir kez daha sevgisini kazanmıştır. 1970 yılında mükemmel bir kadroya liderlik yapan Pele, kupayla ülkesine dönüp ‘kral’ lakabını alır. Dikta yönetimin reklam filmleri ile propaganda araçlarından en önemlisi olur Pele.

Garrincha ise rejimin baskısından birazcık uzaklaşmak için İtalya’ya gider sevgilisiyle, orada İtalyan takımlarıyla görüşür fakat artık kariyerinin sonunda alkol problemi olan bir futbolcuya yatırım yapmaz İtalyanlar, adı büyük olan takımlarımızın şimdiki yöneticileri olsa idi bu yazıyı yazmamıza gerek kalmaz, Türkiye’de izlemiş olurduk Garrincha’yı. Pele ise Brezilya’daki kariyerini bitirip, Amerika’yı keşfetmeye gider. Cosmos takımına katılır, ligin seviyesini beğenmemesine rağmen attığı gollerle futbolun gelişmesine katkıda bulunup endüstriyel futbola uygun şekilde sponsorlarını memnun eder. Banka hesabına milyon dolarlar ekleyip şimdiki servetinin temellerini atar yatırımlarla, Garrincha ise hesapsızca fondip misali sona doğru yol almaktadır.

Garrincha 1973’e kadar dikiş tutturamayınca jübilesine karar verir, Marakana’yı 135 bin kişi doldurur, oynadığı 617 kulüp maçında 239 gol atan Garrincha jübile maçında gol atamaz ve futbola yani hayata veda eder. Büyük bir bunalıma sürükler onu futbolsuz hayat, alkolün dozajını artırır, bırakması için 15 senesini paylaştığı hayat arkadaşı elinden geleni yapsa da başaramaz. Hayat arkadaşının kulübeyi terk etmesi ile fiziksel ve ruhsal çöküntüye uğrayan Garrincha için hazin son yaklaşmaktadır.  1981 Rio de Janerio festivalinde bir maskot gibi kullanılan, bir samba arabasına süs olarak oturtulan bu ‘eğlence’ adamının yüzü o gün hiç gülmez, Santos gözyaşlarıyla izler arkadaşını, 50 metre ötedeki VİP salonunda ise Pele ayrıcalıklı insanlarla doyasıya eğlenmektedir. Acı veren hayat uzatmalara gitmeden 1983'te son düdük ile biter, 49 yaşında karaciğer sirozundan ebediyen oyundan çıktığında fakir ve bakıma muhtaç biriydi. Jübilesinden sonra unutulan Garrincha’nın ölümü herkeste bir vicdan muhasebesine yol açar, Brezilya’nın her köşesinden insanlar cenazesine saygı duruşunda bulunmak icin akın eder.

Futbol size göre nedir diye sorulduğunda şöyle özetliyor Garrinchatop sende iken gol atabileceğini düşünüyorsan durma ilerle, düşünmüyorsan pas ver. Futbol oynamak inanın ki gizemli bir sey değil,  gizemi yaratmak sizin elinizde’. Garrincha’yı Pele ve günümüz profesyonel futbolcularından ayıran şey gerçekten bir serçe kadar özgür olmasıdır, tasasız, eğlenceli, disiplinsiz ve taktiğe kapalı mantığıdır. Biyografisini yazan Castro onu ‘profesyonel futbolun ürettiği en amatör ruhlu’ oyuncu diye tanımlar. Pele kazanmakla eşdeğerken, Garrincha ise futbolun sambası, sambanın futboludur. Brezilya kazanmayı amaç edinmiş insanların olduğu bir ülke değildir, bunun için Pele zirvede olmasına rağmen Garrincha’yı başka türlü severler. Garrincha’nın ölümünden sonra bir deyim doğmuştur bu ikili ile alakalı olarak, ‘Pele en iyisiydi, ama Garrincha ondan bile iyiydi’. Pele ise Garrincha ile aralarının iyi olmamasına rağmen, ‘O olmasaydı 3 kez Dünya Şampiyonu olamazdım’ diyerek hakkını verir Garrincha’nın…

Brezilya’nın kendine has futbol kahramanı günümüz futbol dünyasında Pele kadar tanınmıyor ve hatırlanmıyor belki, ama bakımsız ve basit bir mezarlıkta yatarken eminiz ki çok önemsemiyordur bu durumu, mezarlıkta onun adına yaptırılan anıtın üzerinde yazan aşağıdaki dizeler Garrincha için çok daha fazla önemlidir muhtemelen,

Çok tatlı bir çocuktu, kuşlarla konuşurdu…

Kaynaklar

Yalnız Yıldız (Garrincha - Estrela Solitária), Film, 2003, http://www.imdb.com/title/tt0383373/

Brezilyanın İlahları, Belgesel, 2002, http://www.bbc.co.uk/bbcfour/

documentaries/storyville/gods_of_brazil.shtml

 

Yazar: htabakan
2009-02-27 17:17:00

MİNİK SERÇE/Gökyüzünden Karanlığa

http://ul.gcg.gen.tr/x/0304234.jpg

İkinci yazı

1966 Dünya kupası ile Botafogo hayranlarının ‘çarpık bacaklı melek’ diye adlandırdığı Garrincha için yükselme ve şaşalı dönem bitmeye başlamış, artık yeryüzüne doğru inmeye başlamıştı. Bacaklarının eğri olmasından dolayı rakibi doğal olarak şaşırtan Garrincha, aldığı darbeler sonucu diyetini dizindeki acı ağrılarla öder, en sevdiği yerel içki olan Cachaça’dan da vazgeçmemesi sonucu fiziksel sorunları giderek artar. Şampiyonaya iyi başlangıç yapamazlar, ikinci maçta Pele sakat olduğu için oynamaz, genç Puşkaş’ın da olduğu güçlü Doğu Avrupa temsilcisi Macarlar’a yenilirler. Bu onun 50 milli maçtaki tek yenilgisidir ve son maçıdır, adeta herşeyin tepetaklak gideceğini haber verir ‘serçe’ye. Sakat olduğu için bir sonraki maçta oynamaz, Pele oynar ve yine yenilirler, turnuvaya sessiz bir veda ederler, Brezilya’da sokakları samba yerine sessizlik kaplar.

Özel hayatında ise Brezilya’ya has çikolata renkli bir şarkıcıya gönül topunu kaptırınca, Garrincha hızlı hayatına bir dripling daha atıp ailesini ve çocuklarını terkeder, koyu Katolik olan askeri darbe yönetimi ise ofsayt bayrağını kaldırır. Dikta rejimin kararını gören Botafogo kulübü hiç gecikmez, kenara alır Garrincha’yı, artık boş kâğıt verecek kulübü de yoktur. Üstüne dizi nedeniyle ameliyat olmuştur, futbolsuz kalıp geleceğe dair umutsuzlaşır. Pele ise 1966 yılında hayatının rövaşatasını beyaz ve elit bir kadınla evlenerek atar, şaşalı aileye katılır, havalı toplantılarda boy göstermeye devam eder. Garrincha yavaş yavaş unutulmaya başlanmış, ülkenin ve dikta yönetimin sembolü ve gururu artık Pele’dir.  Pele bunlarla yetinmez, son golünü Avrupa’da Papa’nın elini öperek atar, askeri darbe rejiminin bir kez daha sevgisini kazanmıştır. 1970 yılında mükemmel bir kadroya liderlik yapan Pele, kupayla ülkesine dönüp ‘kral’ lakabını alır. Dikta yönetimin reklam filmleri ile propaganda araçlarından en önemlisi olur Pele.

Garrincha ise rejimin baskısından birazcık uzaklaşmak için İtalya’ya gider sevgilisiyle, orada İtalyan takımlarıyla görüşür fakat artık kariyerinin sonunda alkol problemi olan bir futbolcuya yatırım yapmaz İtalyanlar, adı büyük olan takımlarımızın şimdiki yöneticileri olsa idi bu yazıyı yazmamıza gerek kalmaz, Türkiye’de izlemiş olurduk Garrincha’yı. Pele ise Brezilya’daki kariyerini bitirip, Amerika’yı keşfetmeye gider. Cosmos takımına katılır, ligin seviyesini beğenmemesine rağmen attığı gollerle futbolun gelişmesine katkıda bulunup endüstriyel futbola uygun şekilde sponsorlarını memnun eder. Banka hesabına milyon dolarlar ekleyip şimdiki servetinin temellerini atar yatırımlarla, Garrincha ise hesapsızca fondip misali sona doğru yol almaktadır.

Garrincha 1973’e kadar dikiş tutturamayınca jübilesine karar verir, Marakana’yı 135 bin kişi doldurur, oynadığı 617 kulüp maçında 239 gol atan Garrincha jübile maçında gol atamaz ve futbola yani hayata veda eder. Büyük bir bunalıma sürükler onu futbolsuz hayat, alkolün dozajını artırır, bırakması için 15 senesini paylaştığı hayat arkadaşı elinden geleni yapsa da başaramaz. Hayat arkadaşının kulübeyi terk etmesi ile fiziksel ve ruhsal çöküntüye uğrayan Garrincha için hazin son yaklaşmaktadır.  1981 Rio de Janerio festivalinde bir maskot gibi kullanılan, bir samba arabasına süs olarak oturtulan bu ‘eğlence’ adamının yüzü o gün hiç gülmez, Santos gözyaşlarıyla izler arkadaşını, 50 metre ötedeki VİP salonunda ise Pele ayrıcalıklı insanlarla doyasıya eğlenmektedir. Acı veren hayat uzatmalara gitmeden 1983'te son düdük ile biter, 49 yaşında karaciğer sirozundan ebediyen oyundan çıktığında fakir ve bakıma muhtaç biriydi. Jübilesinden sonra unutulan Garrincha’nın ölümü herkeste bir vicdan muhasebesine yol açar, Brezilya’nın her köşesinden insanlar cenazesine saygı duruşunda bulunmak icin akın eder.

Futbol size göre nedir diye sorulduğunda şöyle özetliyor Garrinchatop sende iken gol atabileceğini düşünüyorsan durma ilerle, düşünmüyorsan pas ver. Futbol oynamak inanın ki gizemli bir sey değil,  gizemi yaratmak sizin elinizde’. Garrincha’yı Pele ve günümüz profesyonel futbolcularından ayıran şey gerçekten bir serçe kadar özgür olmasıdır, tasasız, eğlenceli, disiplinsiz ve taktiğe kapalı mantığıdır. Biyografisini yazan Castro onu ‘profesyonel futbolun ürettiği en amatör ruhlu’ oyuncu diye tanımlar. Pele kazanmakla eşdeğerken, Garrincha ise futbolun sambası, sambanın futboludur. Brezilya kazanmayı amaç edinmiş insanların olduğu bir ülke değildir, bunun için Pele zirvede olmasına rağmen Garrincha’yı başka türlü severler. Garrincha’nın ölümünden sonra bir deyim doğmuştur bu ikili ile alakalı olarak, ‘Pele en iyisiydi, ama Garrincha ondan bile iyiydi’. Pele ise Garrincha ile aralarının iyi olmamasına rağmen, ‘O olmasaydı 3 kez Dünya Şampiyonu olamazdım’ diyerek hakkını verir Garrincha’nın…

Brezilya’nın kendine has futbol kahramanı günümüz futbol dünyasında Pele kadar tanınmıyor ve hatırlanmıyor belki, ama bakımsız ve basit bir mezarlıkta yatarken eminiz ki çok önemsemiyordur bu durumu, mezarlıkta onun adına yaptırılan anıtın üzerinde yazan aşağıdaki dizeler Garrincha için çok daha fazla önemlidir muhtemelen,

Çok tatlı bir çocuktu, kuşlarla konuşurdu…

 

http://ul.gcg.gen.tr/x/4ea1a79.jpg

Kaynaklar

Yalnız Yıldız (Garrincha - Estrela Solitária), Film, 2003, http://www.imdb.com/title/tt0383373/

Brezilyanın İlahları, Belgesel, 2002, http://www.bbc.co.uk/bbcfour/

documentaries/storyville/gods_of_brazil.shtml

Yazar: Editor
2009-02-25 16:45:20
MİNİK SERÇE / GÖKYÜZÜNE UÇUŞ
http://ul.gcg.gen.tr/x/e19bd16.jpg

Çocukluğumuzda futbol oynarken ara verdiğimiz zamanlarda terimiz soğumadan dünya futbolunun yıldızlarını konuşur, kimin gelmiş geçmiş en büyük futbolcu olduğunu bulmaya çalışırdık… Herkesin aklına o dönem genelde iki isim gelirdi, Pele mi Maradona mı? Şimdilerde Messi veya Christiano Ronaldo mu diye soruluyordur muhtemelen, topla hızlı hareket etmenin asıl babasının hikayesine başlayalım ve ‘bitiş düdüğü’nü bekleyelim kararımız için… 28 Ekim 1933 yılında Brezilya’nın fakir bir şehri olan Pau Grande şehrinde ‘santraya’ geldi. Babası alkolik bir işsiz olan Manuel Francisco dos Santos doğuştan ‘sakatlıkla’ boğuşmaya başladı, omuriliğinde eğiklik vardı, sağ bacağı iç tarafa, sol bacağı ise hem dışa doğru eğik hem de diğer bacağından 6 cm kısaydı. Çok iyi bir futbolcu olmayı bırakın, düzgün yürüyeceğine bile kimse inanmıyordu.

Manuel okula hiç gitmez, erken yaşta çalışmaya başlar. 18 yaşına geldiğinde fabrikada birlikte çalıştığı arkadaşlarıyla toprak sahada çıplak ayakla top oynamak onun en büyük eğlencesidir. Oyun stili ve fiziği dolayısıyla ‘Garrincha’ lakabı takılır, Türkçesi ise ‘Minik Serçe’ demektir. Bölgenin efsanesi olur kısa zamanda, genç kızlara doğru da fuleli bir depar atar, hızlı bir aşk ‘hayat’ı olur. Futbol onun için sadece bir eğlencedir, ‘hayat’ gibi… Derken 20’li yaşlarda Botofago kulübünün İlhan Cavcav’ı onu canlı izler ve deneme maçı için Rio de Janerio’ya çağırır. Deneme maçında karşısına Brezilya milli takımının sol beki Santos’u çıkarırlar, Serçe gibi ele avuca sığmaz, çalım üstüne çalımı basar, Santos’un bacaklarının arasından topu geçirip bir kez daha ‘milli’ yapar onu. Sportif direktörleri gelecekte çok yakın arkadaşı olacağı Garrincha için ona fikrini sorduğunda kendi kariyerini düşünüp ‘karşı takımda görmek istemem, en iyisi bizde oynasın’ der ve Botafogo kulübüne kazandırır bu genç adamı. İmza atma töreninde ileride hep başını ağrıtacağı boş kağıda imza atarken ‘Ne önemi var, nasılsa okumayı bilmiyorum’ der gamsız ve kedersiz Garrincha...

Marakana stadyumunda 250 bin kişi önünde oynanan 1950 finalinde Uruguay’a kaybeden Brezilya’da oluşan hayalkırıklığını anlatmak için kalecileri Barbosa’nın alkolik olup 10 sene içerisinde hayata veda ettiğini söylemek yeterlidir. 1958 İsveç Dünya kupasında takımın genç yıldızlarından biri de üstteki sorumuzun muhataplarından Pele’dir. Takım İsveç’in soğuk havasına hemen alışamaz ve çok zorlu geçen grup maçlarında sıkıntıya girer, son maçta disiplinin sembolü olan favori takımlardan Yaşhin’li SSCB’yi geçmeleri gerekmektedir, disiplinden nefret eden Garrincha SSCB’nin sağ bloğunu ezip geçer, iki golün de pasını verir ve gruptan çıkarlar. Garrincha’nın deparları ve orta bombardımanı yüzünden Yaşhin’in hiç bu kadar terlediğini görmemiştik diye anlatır maçı izleyenler. Sırasıyla Galler’i, Fransa’yı ve finali kendi evinde oynayan İsveç’i yenip turnuvanın galibi olurlar. İsveçli kaleci Karl’ın Barbosa ile aynı kaderi paylaşıp paylaşmadığı meçhuldür. Soğuk havadan sık sık şikayet edip samba öğreteceğim bu soğuk insanlara diye antremandan kaçan Garrincha’nın çabaları meyve verir, İsveçli bir kızı hamile bırakır, hikayemizin sonunu beklemeden bu konudaki son sözümüzü söyleyelim, özel hayat kariyerini 5 farklı kadından 4 hat-trick, 1 duble çocuk babası olarak kapatır. İlk kez Dünya Kupa’sını kazanan Brezilya’da resmi tatil ilan edilir, fakat o zafer sarhoşu olmaz, önemsemez, babasından gelen vasiyet gereği alkolle sarhoş olur. 1962 yılında ise turnuva Şili’de yapılıyordur. Turnuvanın ilk maçında Pele sakatlanır. Takımda moraller bozulur, ama ‘keyif adamıGarrincha bunu önemsemez, harika bir turnuva çıkartır ve bu turnuvayı tek başına aldığı söylenir. Çeyrek finalde İngiltere’ye golünü atar, devamında yarı finalde ev sahibi Şili’ye de gollerini atar ama rakip futbolcunun tekmesine sinirlenip tekmeyi de atar. Kırmızı kart gören ve oyundan atılan Garrincha sahayı terkederken taşlanır şeytan misali, kafasına kocaman bir taş isabet eder, İsveç’te saha dışında gösterdiği ek başarının Şili’de tekrarlanmamasına belki de bu olay taş koymuştur, en azından bizler öyle biliyoruz… Brezilya şimdiki Tahkim Kurulu’na gidip ceza almasını önler ve finalde harika bir oyun ortaya koyar Çek-oslavakya karşısında. Cech'in ellerinden kaçırıp Nihat’a golü hediye etmesi ile birebir olan bir pozisyonda golünü de atar, Çek kalecilerin kaderi olsa gerek …

Brezilya’da ikinci şampiyonluk yine çılgınca kutlanır. Turnuvanın başkahramanı Garrincha sokakta sambacıların arasına karışıp eğlenmeyi tercih eder, Pele ise sadece ilk maçta oynamasına rağmen lüks kokteylerde elit kesimle aynı karelere giriyordur. Garrincha sonraki günlerde şampiyonluğun zevkini toprak sahada hergün çıplak ayakla arkadaşlarıyla top oynayarak devam ettirir, basının ilgisi yoğunlaşır… Şöhretten sıkılmaya başlamıştır, ona göre gerçek hayat Brezilya’nın ta kendisiydi, futbol, kadınlar ve kadeh tokuşturmak, gerisi topun auta gitmesi kadar değersizdi... Pele ise kameraların önünü ceza sahası kadar seviyordu, medyanın gözbebeğiydi.

Botafogo kulübünün yöneticileri de Garrincha’nın ‘keyif’ adamlığını çok iyi kullanırlar, iki dünya şampiyonu olup hala okuyamayan Garrincha boş kağıda devam eder. Aynı takımda oynadığı futbolculardan daha az aldığını öğrenir, bundan rahatsız olur ama yine de önemsemez. Gece hayatı, alkol ve sürekli sahada ona atılan tekmelerle yorulmaya başlar. 1962 yılında Rio de Janeiro derbisi olan Botafogo ile Flamengo maçı için 152 bin kişi Marakana stadymunu doldurur. Devre arasında artık dizi iflas etmiştir, sakat sakat oynamak için iğne yaptırır, çıkıp harika bir devre oynar. Üst üste ikinci kez kazanırlar şampiyonluğu, 3 golden ikisini atar. Fakat o maçtan sonra dizini hiç bir zaman eskisi gibi hissetmediğini anlatır anılarında.

Devamı ikinci yazıda...

Yazar: Editor
2009-02-24 14:49:57

Sevgili Onur Caymaz'dan gelen bu zarif yazıyı paylaşalım:

http://ul.gcg.gen.tr/x/f683718.png

Sol Neydi?

“Sol, geniş  kalabalıkların refahını, ışığa kavuşturulmasını, fizik ve moral kalkınmasını ister. Sabırsızdır, gençtir. Zafer uğrunda birçok fedakârlıkları göze alır. Tecrübesizdir. Devrimin ve büyük reformların bütün haksızlıklara son vereceğine inanır”...

Sol, ilkokulda sıra arkadaşın henüz sökemediği için, okumayı bildiğin halde, bilmiyormuş gibi davranmandır. Bilgi, ezmek değil, değiştirmek içindir çünkü.

Hepimizin anımsayacağı, notaları öğreten o neşeli çocuk şarkısında, kafiyesi “papatyalı bir yol”a düşendir sol; demek ki bahar. Öyle ya, kışın sonudur sol.

Kalbimizin bulunduğu yerdir bir kere... Sinema çıkışları, çay bahçeleri, esnaf lokantaları, Nâzım’ın şiirinde bir akşamüstü, yoksul çocukların peri masalı gibi seyrettiği ışıklı vitrinlerdir.

Sol, eşsiz manzaralı takvim sayfalarıyla, kirlenmesin diye kaplanan güzelim kitaplardır; altını çizeceğin satırları, hep aynı renk kalemle çizmek; bir kitabın bir yapraktan, yaprağın karıncadan, karıncanın kediden farkı olmadığını bilmektir sol. Dünya sadece insanların değil, bunu bilmektir; suyumuz, rüzgârımız, toprağımız diye haykırmaktır.

Sınırsız bir dünyanın, bütün kutsal kitaplarda vaat edilen cennet olduğunu bilmek...

Hayatın nabzıdır sol. Yaratılanı, başbakan gibi yaratandan dolayı değil, senden bir farkı olmadığını bildiğin için sevmektir.

Bazen elindeki kâğıtta yazılı adresi başkalarına sormaksızın ararken, kaybolmayı da göze alarak, belki sadece ışıklarını sevdiğin için, belki orada kızların etekleri daha güzel dalgalandığından, belki pencereler asılı çamaşırlarla öpüşüyor diye, duvarlarındaki yazıları daha çok sevdiğin için kalbindeki sokağa sapıvermektir sol.

Ne diyordu ‘Serseri Âşıklar’ (A Bout de Souffle) filminde Michel: “Frenleri kullanma; arabalar gitmek için yapılmıştır, durmak için değil.” Gitmektir; Sevgi Soysal’ın güzelim romanı gibi; Yürümek...

Zevklerin ve renklerin de tartışılmasıdır sol. Usta Gazanfer Özcan, tiyatrosunu yaşatabilmek için borç içinde ölürken, bir adiliğin beyaz perdeye yansıması olan ‘Recep İvedik’, tüm zamanların en büyük izlenme oranını 3 günde geçebiliyorsa, buradaki alçalışı görebilmektir.

Beğenmeyen izlemesin, dinlemesin denilen beğenmeyenlere, izleyip dinleyecek şey bırakmaktır...

İki bin yıl önce Publius Terentius Afer (Hümanizm’in babası sayılır bir güzel adamdır ve kölelikten gelmedir) ne diyor: “Bir ben bana ben diyorum, geri kalan herkes bana öteki diyor. O zaman ben, ben miyim yoksa öteki mi?”

Sol, ötekidir. Yine baba Terentius’a bakalım: “Ben insanım, insanca olan hiçbir şey bana yabancı değil...” Soldur.

Yenilen takımı tutabilmek, topraksız bir çiftçi, işsiz bir işçi, mutsuz bir öğrenci; Subcomandante Marcos gibi söylersek San Fransisco’da bir eşcinsel, Güney Afrika’da bir siyah, Avrupa’da bir Asyalı, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, Almanya’da bir Yahudi, Bosna’da savaş karşıtı olabilmektir sol.

Tüm halkların yaktığı türkülerin –ki bir dilin onurudur onlar– coşkunluğu, güngörmüşlüğüdür. Öyle ya, baksanıza şuna: Muallimin boynunda bir top alaca / Getirdiler camiye kanlı salaca / Bir bacım yok ki gide ilaca / Aslanı kediye boğduran felek...

“Sol, geniş kalabalıkların refahını, ışığa kavuşturulmasını, fizik ve moral kalkınmasını ister. Sabırsızdır, gençtir. Zafer uğrunda birçok fedakârlıkları göze alır. Tecrübesizdir. Devrimin ve büyük reformların bütün haksızlıklara son vereceğine inanır,” diyor ya Cemil Meriç; evet gençtir, evet sabırsız; belki deneyimsizdir ama bin yıllık bilgi, birikim durur ardında ve evet, devrim haksızlıklara son verecektir. Kendin için mümkün olmasa bile senden sonrakiler için...

Türkiye’de bazı çevreler, artık solun ne olduğunu unuttu kanımca. Sağ ya da sol fark etmiyor, genelde siyaset, ne zaman bunca birbirine girdi, ne zaman kirlendi böylesine? Kocaman adamların küçücük hesaplarına dönüştü...

Çocukların yattığı hastaneye gaz bombası atılırken dünyanın başka bir yerindeki çocuklara dökülen gözyaşı. Kuran kursu açılımları, çarşaf açılımları, türbe açılımları... Her daim, her yerde giyilen zevksiz, sıkıcı takım elbiseler, hiçbir zaman düzeltilemeyen Türkçe hataları, hep sağ ellerde, kameranın dibine dibine sallanarak tutulan dosyalar, hac açılımları, Alevi açılımları, alkol açılımları, vizyonsuzluk, görgüsüzlük, görmemişlik ve birçoklarının ellerindeki kan... Türkiye’de siyaset bu mu? Bilmem, belki de bu.

Yazar: Editor
2009-02-23 17:23:51
Adanaspor Kartal Maçına Dair
 
http://ul.gcg.gen.tr/x/2fedb61.jpg
  • Daha 50. saniyede yediğimiz gol taraftara oyuncuya kelimenin tam anlamıyla şok etkisi yarattı. Bu şokun etkisini 39. dakikaya kadar üzerimizden atamadık.
    Bu dakikada sağdan yapılan ortaya Cemre'nin kafa vuruşunu kaleci çok iyi uzandı ve kontrol etti. İşte bu atak şoku üstümüzden atmamıza neden oldu.
  • Devre arasına 1–0 mağlup girdik. Hemen hemen herkeste bir karamsarlık vardı ki bu karamsarlığa düşmede herkesin hakkı vardı çünkü ilk yarı çok kötü bir mücadele verdik. Soyunma odasında hocanın esip gürleyeceğini ve doğru dizilişi bulacağını ümit ettim. İçimden Habip'in kanattan orta sahanın biraz daha merkezine geçmesine geçiyordu artı olarak defansı üçlüye döndürüp metin tuğluyu biraz daha ilerde oynamasını düşünüyordum. Çünkü Kartal'ın golü bulduktan sonra üzerimize gelmeye niyeti yoktu.60. dakikaya kadar bulmamız lazımdı 3 puan için.
  • Nitekim Ekrem Hoca ikinci yarıya çıkarken düşüncelerime paralel müdahalelerde bulundu. Diziliş 3'lü defans biraz ilerde Metin Habip biraz daha ortaya yakın oynadı. Oyuncu değişikliğini Cem Karahan olarak beklerken Hakan'ı çıkartarak yapmasını biraz yadırgadık Hakan Hoca'yla: )) İkinci yarıya baskılı başladık ve yüzümüzü kara çıkartan golü Cem Karahan ile bulduk. Dakika 49'du.Tam istediğimiz anda gol gelmişti. Golden sonra baskı Kartal'ı adeta bunalttı. O sıralarda bir gol daha bulmamamız iyi oldu desem umarım yanlış anlaşılmam. Çünkü erken bulsaydık rehavete kapılır Kartal saldırırdı.

_________________________________
İstediğimiz arzu ettiğimiz golü Emre Aktaş'ın ayağından bulduk. Gerçekten klas bir goldü. Emre’den istediğimiz oyunu gördükten sonra zaten seyirci onu bağrına bastı ve oyundan çıkarken ayakta alkışlayıp uğurlandı.
Golü bulamasaydık Mbilla girecekti. Golü bulunca Mbilla kulübede bekletildi. Emre ve Kibong oyun dışına çıkarken yerlerine Onur ve Ümit dâhil oldu.
Son dakikalara yaklaşırken taç çizgisinde iyi zaman geçirdik. Son dakikalara stressiz girmemize Cemre Atmaca engel oldu.3–1

__________________________________
Maçın bitiş düdüğü ile ilk defa 2 farklı galip gelmiş olduk.


Oyuncular hakkında görüşüm ise;

*Ahmet Şahin'e fazla iş düşmedi ama kalede yinede güven verdi.

*Yunus elinden gelenin en iyisini yaptı.

*Murat Dönmez ilk golde konsantrasyon eksikliğinden dolayı hava topunu kafasından sektirmesi en büyük hatası oldu. Maçın geri kalanında çok büyük bir hata yapmadı oyunu vasatın altında tamamladı.

*Ersan da fena bir oyun çıkarmadı.

*Metin Tuğlu ilk yarı kötüydü oynatıldığı mevkiden dolayı ama ikinci yarıdaki oyunu ile sahanın iyileri arasındaydı.

*Habip sakatlığın vermiş olduğu etkileri yavaş yavaş atıyor. Kolay değil 2 seneye yakın oynamaması 90 dakika maç oynama eksikliği ister istemez negatif etki yapıyor. İkinci yarı daha bir oyun oynadı ve yavaş yavaş kendine geleceğinden eminim.

*Fevzi sahanın iyi oyuncularındandı. Bir de şu ayakkabı rengini eski rengine çevirirse daha da güzel olacak.

*Hakan vasattı ama sahada kalmalıydı bence.

*Cem Karahan kafa golü hayat verdi, oyunu vasatı aşamadı.

*Cemre Atmaca?

*Emre eski günlerine dönüyor, gözü süper ligdeyse ya bizi süper lige çıkartacak ya da her maçta varını yoğunu ortaya koyup gol atacak attıracak.

*Kibong oyunda kısa süre kaldı ama anladık ki bu adam maça ya on birde çıkmalı ya da sonradan girdirilmeli, kısacası formasını terletmeli bu genç adam.

____________________
Seyirci iyiydi bu gün, Turbeyler de kısa süreliğine bir suskunluk yaşasa da performansları giderek artıyor.
Hakem vasat, hava şartları mükemmeldi.
Maç sonunu sıkıntı basmadan kolbastı ile bağladık,3 puanı 3 golle aldık.

Yazar: Editor
2009-02-11 22:51:21
http://ul.gcg.gen.tr/x/73103dd.jpg

Bu muyuz?

Diyarbakır maçında oynadığımız futbol, sezonun ilk yarısındaki aciz futbol anlayışını anımsattı bana.

Kimsenin iyi niyetinden şüphemiz yok elbette ama futbolcularda biraz “hareketsizlik” söz konusuydu. Bir Gaziantep deplasmanındaki arzu yoktu mesela. Gerçi her maç aynı tempoyu da beklemek de çok iyimserlik olur galiba. Ara sıra böyle maçlar olur diyelim.

______________________________

Ancak bence asıl bu maçta sonumuzu hazırlayan şey oynadığımız temkinli futboldu. Taktik olarak yanlış oynadığımızı düşünüyorum. Neden bu kadar korkak bir futbol? Bunun altında yatan bana kalırsa güvensizlik. Sezonun başından bu yana bir türlü kendimize çok güvenemedik. Evet, biliyoruz bu ligdeki en iyi takımlardan biri değiliz ama biz Diyarbakır’daki Adanaspor da değiliz. Biraz daha risk alacak şekilde ileriyi düşünebilirdik. Neredeyse topluca hücuma hiç çıkamadık. Bir önceki deplasmanda maçın henüz başlarında korkusuzca Gaziantep kalesini ablukaya alan takımımız neden bu kadar geride başladı? Diyarbakırspor’un ligdeki konumundan çekinmiş olma ihtimalimizi düşünmek dahi istemiyorum çünkü biz o Diyarbakırspor’u yenmiş bir takımız üstelik daha zor koşullarda. Ayrıca Adanaspor’un isminin bu ligdeki neredeyse hiçbir takımdan çekinme hakkı yoktur. Hocamızın taktiksel düşüncesi diyip saygı duyalım.

Ve ligin başından bu yana başımızı ağrıtan orta saha problemi de bir kez daha gösterdi kendini. Belki de savunmaya dayalı oyunu bu denli düşünmüş olmamızın bir nedeni de orta saha yetersizliğidir. Ama bunun ardına sığınıp ligin sonuna kadar bu aciz futbolu sürdüremeyiz elbette. Habip’in anlamsız cezasının da takıma yansıması epeyce ağır oldu. Ona bu şartlarda orta sahada ihtiyacımız var şüphesiz.

__________________________________

Öyle ya da böyle kötü bir futbolla hak ettiğimiz bir yenilgi aldık aslında. Hatalar oldu mutlaka. Ama böyle maçlar da olacak, dediğimiz gibi. Çok üstünde durup kendimizi yıpratmaya gerek yok. Erciyes’ten alınacak bir 3 puan her şeyi değiştirir, 1 puan da iyi sayılır unutmamalıyız ki öncelikle hedef ligde kalmak olmalı, hayaller güzeldir kurmaya devam ama önümüzü de görerek.

Yazar: Editor
2009-02-02 16:40:51

VOLKAN GLATT’YATÖR’

http://ul.gcg.gen.tr/x/134989b.jpg

M.Ö. 6. Yüzyıl’da İtalya’da yaşamış bir halk olan Etrüskler kendilerinden sonra gelen Roma’lılara bir takım gelenekler aktarmışlardır, bunlardan en önemlisi ‘Gladyatör’lerdir. Etrüskler döneminde toplumda önemli kişilerin cenaze törenlerinde mizansel olarak gösteri dövüşü yapılıp, ölümünün zorluğu canlandırılırmış. Fakat zamanla ölen kişiyi onurlandırmak yerine yaşayanların zenginlik ve güç gösterisi haline dönüşmüştür; rivayete göre Sezar kızı Julia’nın ölümü için 320 gösteri maçı ayarlamıştır… Zamanla ‘Gladyatör’ler profesyonelleşmiş, halka açık arenalarda sahipleri için maçlar oynayan gösteri oyuncusuna dönüşmüşlerdir.

Günümüz futbol arenasında kıvrak çalımları ve golleri ile popüler olan futbolcuları geçmişin profesyonel gladyatörleri ile özdeşleştirebiliriz. Başarılarında çılgınca alkışlananlar, yere göre sığdırılmayan futbolcular zamana karşı koyamayıp zayıf duruma düştüklerinde kafesteki aslanlara ya da rakiplerine yem olurlar. Günümüz ‘profesyonel’ dünyası tüketmeye yönelik işliyor, ortaya çıkan kahramanlar bir süre sonra unutulup eski gazete küpürlerinde kalıyorlar …

Takımımıza ara transfer döneminde katılan futbolcularımızdan Volkan’a kalemizi koruyan Ahmet Şahin İstanbul B.Ş.B.’de oynarken güçlü fiziği ve mücadeleci yapısından dolayı ‘Gladyatör’ lakabı takmış. Henüz tam anlamıyla forma girip takımdaki yerini almadı ama zaman içerisinde çok katkı koyacağına inanıyoruz. Futbolcu olarak takımımıza belki çok genç yaşta katılmadı, ama bizim ondan bazı beklentilerimiz var. Gladyatör’lüğü ‘profesyonel’ nedenlerle değil, üzerindeki formasının ‘onur’u ve ‘gurur’u için yapsın, alınterini ‘Sezar’lar için değil ‘bizler‘ için akıtsın. Bunları yaptığında taraftarımızın hafızasında belki bir ‘Altan’ veya ‘Ali Asım‘ gibi yer tutamaz ama gerçek bir ‘Gladyatör’ümüz vardı diye ileride hatırlayacağımızın ve verdiği emekleri bir çırpıda silip atmayacağımızın garantisini verelim. 

http://ul.gcg.gen.tr/x/2ab5070.jpg
Yazar: Editor
2009-01-29 11:23:31

Katil Sistemler Tarihi

http://www.fotosearch.com/bthumb/OMU/OMU142/22P0189.jpg

Kaç teknik direktör, kaç başkan, kaç futbolcu bu sistemlere kurban oldu. Kaç taraftar bu sistemler uğruna kendini stat köşelerinde heba etti.

Aslında her şey 1870 yılında futbolun 11’er kişilik takımlar arasında oynanması kararı ile başladı. Takımların 11’er futbolcudan oluşması ile katil sistemlerin doğumu gerçekleşiyordu.

Futbol ilk yıllarda, genellikle 2–8 şeklinde oynanmaktaydı. Bu dönemde tek hüner, paslaşmadan ve kafayla oynamaksızın, çalımla top sürerek, gol atmaktı.

Bugüne kadar gelen sistemlere baktığımızda; ilk olarak karşımıza çıkan sistem; Hücum ağırlıklı, savunma ile orta saha arasındaki bağı ilk kez kuran ve bloklar arasında ilk kez koordinasyonun sağlanmaya çalışıldığı 2–3–5 sistemi olmuştur. Bu sistemi savunma güvenliğinin biraz daha ön plana çıktığı 3–2–5 sistemi takip etmiş, fakat ömrü uzun olmamıştır.

Bu sistemlerin devamında, modern futbolun ve sistemlerin öncüsü olarak kabul edilecek ve ilk defa Arsenal’in menajeri Chapmann tarafından uygulanarak 1930–1954 arasında yaygın olarak kullanılan 3–4–3(wm) sistemi damgasını vurmuştur. Bu sistem ile oynamakta olan İngilizlerin 1953 yılında Macarlara 6–3 yenilmeleri bu sistemin sonunu getirmiştir. İngilizleri deviren Macarların uyguladığı sistem ise 3–3–4 sistemiydi.

Ne var ki, bu sistem yerini Brezilyalılarının iki stoperli 4–2–4 sistemine terk etmiştir. İlk defa geride 4’lü savunma sistemini kuran Brezilyalılar, bu sistemleriyle 1958 ve 1962 Dünya kupalarını evlerine götürmüşlerdir. Orta sahadaki geniş alanı 2 futbolcu ile kapatmaya çalışan bu sistemin yerini, İngilizlerin Futbol Dünyasına hediyeleri olan 4–3–3 sistemi aldı. Nitekim 3 kişilik orta saha kontrolü ile İngilizler 1966 Dünya kupasını almışlardır.

1970’li yılların başından itibaren futbola damgasını vuran yeni bir gelişme yaşanıyordu. Toplu hücüm toplu savunma anlayışı olan Total Futbol sistemi doğuyordu. Bu sistemle Hollanda 1974 Dünya kupasında finale kalıyordu.

Teknik adamlar, total futbolun uzun soluklu olamayacağını görünce ve sadece gol atmanın değil, gol yememenin de önemli olduğu bir sistemin arayışına girdiler. Bu arayışlar sonucu 4–3–3 sitemindeki forvetlerden biri ortaya sahaya çekilerek 4–4–2 sistemi doğdu. Bu sistemin riskten uzak ve çok temkinli oyun anlayışı sonucu oluşan sıkıcı maçlar ve bu durumu tespit eden Sepp Piontek sayesinde savunmadan orta sahaya bir futbolcu kaydırılarak 3–5–2 sistemi geliştirildi.

  • Bu yazıda sistemlerin gelişim tarihini anlatırken, aslında şu hususa dikkat çekmek istiyoruz; bildiğiniz üzere Adanaspor sezon başından beri birçok teknik direktör değiştirmiş ve bu hocaların bakış açılarına göre değişik sistemlerle oynamıştır. Bunun neticesinde de belli bir futbol sistemi kültürü oluşmamıştır. Değişik sistemler Adanaspor futbol kültürünün katili olmuştur.
  • Bu yüzden biz diyoruz ki; Adanaspor markası Adanaspor futbol kültürü olmadan olamaz. Buna en iyi örnek Ajax modelidir. Ajax futbol takımının resmi sitesinin altyapı bölümüne girerseniz orada şöyle bir yazıyla karşılaşacaksınız deniyor:

_____________________________________

“Ajax kısmen kendi gençlik akademisinin çıkardığı futbolculara bağımlıdır. Tüm genç takımlar aynen Ajax A takımının uyguladığı antremanları yapmaktadır. Bu nedenle genç takımdaki çocuklar A takıma gelmeden oranın oyun stiline alışırlar. Ve A takıma yükseldiklerinde uyum sorunu çekmezler. Kulübün genel oyun anlayışı 4–3-3'tür ve idmanlar, davranışlar ve kurallar buna göre ayarlanır. Ajax futbol takımı göze hoş gelen, ofansif anlayışta, yaratıcı, hızlı, adil ve tercihen kendi yarı sahasının dışında oynayan bir takım olarak tanınmaya çalışır. Ajax ‘TIPS' diye adlandırılan bir model geliştirmiştir. Ki bu sistemde T (technical-teknik), I (ınsight-bilgi), P (personality-kişilik), S (speed-hız) temellerine dayanmaktadır. P ve S yani kişilik ve hız genel olarak doğuştan gelen özelliklerdir. Ama T ve I yani teknik ve bilgi her zaman geliştirilebilir özelliklerdir. Ajax'ta bulunan tüm futbolcuların özel bir defteri vardır. Ve bu defterde o futbolcuyla ilgi en ufak bir ayrıntı dahi yazılıdır”.

_______________________________________

Adanaspor da teknik direktörlere ve sistemlere bağlı kalmadan kendi futbol kültürünü yaratmalı ve uygulamalıdır. Sistemlerin ve hocaların kurbanı olmamalıdır.

Çok şey mi istiyoruz, az bile istiyoruz, Adanaspor camiası, başkanı, taraftarı bu futbol kültürünü fazlası ile hak etmektedir.

Yazar: Editor
2009-01-27 10:01:38

Genç yazarlarımız yetişiyor. Mehmet Uysal'dan işte enfes bir yazı. Kıvanç duyarak sunuyoruz:

http://ul.gcg.gen.tr/x/8683020.jpg

Ve Güneş Tekrar Doğar!

Sene 2006… Buhranlı koca bir yılın ardı.  Uzun bir savaşı zaferle sonlandırmış bir millet gibi, birazcık sevinçli birazcık hüzünlü birazcık umutlu. Acılarla geçen koskoca bir yılın içimizde barındırdığı kederle her şeye yeni bir başlangıç yapılmış. Gözyaşlarının,  isyanın, umutsuzluğun, çaresizliğin, sahipsizliğin, imkânsızlığın içinden çıkagelen,  uzun bir karanlık gecenin ardından güneşi görmüş olmanın verdiği masum ve acıklı bir gülümseyişti belki. Hem hangi mutluluk Adanaspor’suz bir koca ömür gibi geçen, nereye baksak neyi görsek neyi hatırlasak bize Adanaspor’u çağrıştıran, hayatta her şeyin anlamını yitirdiği, sadece gözyaşlarının değer kazandığı o bir yılı nasıl unutturabilirdi ki?

________________________________

  • Unutamayacaktık belki, hep orda kalacaktı o acı ama ne mutlu ki tanyerinin ağardığını görmek bize nasip olmuştu.
  • Olmaz denen olmuş, imkânsız kelimesi rafa kalkmıştı.
  • Yarım kalan hikâyemiz buruk bir sevinç ve bir tutam umutla devam edecekti yola.
  • Gözyaşları silinecek, acılarla geçen her güne inat gönüllerde artık umutsuzluk değil hayaller olacaktı.

________________________________________

Aşağı yukarı bu duygularla girilen garip bir sezondu 2006–2007 sezonu. On beş günde kurulmuş toplama bir kadro ve şampiyonluk parolasıyla lige giriyoruz da ne kadro kalitesi ne de şampiyonluk önemli, Adanaspor’u yaşamak yeter bizim için. 4.Hafta Osmaniyespor’la oynuyoruz deplasmanda. İlk üç hafta 7 puan toplamışız, ligin başı daha. Bir Perşembe günü düşüyoruz yollara, komşu Osmaniye’ye. Tribünde alıyoruz yerimizi. Birkaç ay önce hayalini bile kuramadığımız o günleri yaşıyorduk o anda. Ordaydık işte, Adanaspor’un yanında. Tepemizde de yazın yakıcı güneşi. Olsun. Eksik olmasın üstümüzden güneş, karanlığı yaşayan bilir çünkü. Tek bir umut ışığının bile görünmediği o günlerden sonra güneşe kızamazdık ki zaten.

Tek tek çağırıldı futbolcular tribüne. Bir yıldır içimizde tuttuğumuz her şeyi haykırıyorduk sanki o gün, tüm evrene. Gecenin en karanlığında, şehrin boş ve ıslak sokaklarında söylediğimiz o hüzünlü şarkılar, artık yerini sevdaya dair coşkulu haykırışlara bırakıyordu. Evet, bakın Ali Asım’da geliyor tribüne, kolları açmış, eskisi gibi aynı. Sıkıyor yumruğunu, eğiyor kamburunu, yumruğunu da boşluğa değil kaderin kahpeliğine savuruyor. Sonra götürüyor elini kalbine,  iki kere vurarak sıkılı yumruğunu kalbine, o meşhur hareketini yapıyor. İşte o anda duruyor hayat…

  • Ardından maç başlıyor ve yine Ali Asım, belki de hayatımızda görmüş olduğumuz en güzel gollerden birini ekliyor hafızalara. Top çataldan doksana girerken, aynı zamanda hayallerimizi de on ikiden vuruyor. Henüz maçın başları bakıyoruz saate beşinci dakika.  Ardından bu sefer maçın sondan beşinci dakikasında sahneye çıkıyor Ali Asım ve havada adeta asılı kalıp, hala buradayız, Adanaspor asla ölmez!” der gibi kadere kafayı vurup, acılarla sevinmeyi unutan bahtsız taraftarına çılgınca hatırlatıyordu o duyguyu.

Maç sonu ise aslında o maçtan alınan galibiyetin değil, bir izzet-i nefis meselesinden galip çıkmış olmanın verdiği sevinç ve gururla haykırdık sonsuz boşluğa “turuncu…” diye. Ve üstlerine giydikleri forma gibi, tertemiz sevgimizin sembolü olarak cevapladı futbolcularımız, “beyaz!”.

Ve o gün direnenler kazandı.

Yazar: Editor
2009-01-24 11:39:08

2–1 kazandığımız bir Gaziantep belediye (yine belediye, yahu nedir çektiğimiz şu belediye takımlarından…) deplasmanındayız…
Özel aracımızla maçtan sonra Antep caddelerinde benzin istasyonu aramaktayız… Ama bulamıyoruz, yahu boş ver, diyoruz içimizden, keyfimiz yerinde nasıl olsa bu galibiyetle yükselme grubunu garantilemişiz. Benzin de bitse ne gam. Derken, bir taksiciyi gözümüze kestirip yanaşırız ve 60 yaşlarındaki amcamızla pencere muhabbeti başlar:

—Benzin İstasyonu var mı buralarda?
—Var…
—Nerde?
—Şuradan sağa dön, az ilerden sola, orda işte, bulursun…
—Ya bulamazsak?
(Arabadaki 5′li gülmekten yarılır, amca şaşkın, soruyu soran abimiz asabi bir halde bizi izler )
- N’oldu lan?

Benzin istasyonunu zor da olsa buluyoruz ve galibiyetin de keyfiyle Adana’ya güle oynaya dönüyoruz.

Yazar: Editor
2009-01-17 21:32:10
http://ul.gcg.gen.tr/x/a66f8f0.jpg
 
Kasımpaşa'yı Yenmenin Mecburiyeti

Evet, başlıkta belirttiğimiz bu mecburiyet(yenmeliyiz) dâhilinde meşin yuvarlak dönmeye başlayacak Pazartesi 20.00’de mabedimizde. Belki Adanasporlu birçok kişinin kafasında soru işaretleriyle girdik maç haftasına. Nedir onlar?
—Yener miyiz?
—Yenebilir miyiz?
—Nasıl yeneriz?

Bu soruları sormak pek tabi mantık dâhilinde. Çünkü spekülasyonu bol bir hazırlık dönemi sonrası, ligin en formda takımıyla oynuyoruz. Ancak şu biliniyor ki, Adanasporumuz yenmek zorunda! Almak zorunda bu maçı. Niye alınmalı bu maç?
1.) Kamp döneminden sonraki şu olumsuz havanın bir an evvel ortadan kalkması için her iki takımın da ligdeki konumunu dikkate alırsak, bulunmaz bir fırsattır Kasımpaşa maçı. Kolaya kaçmamak, olayı yaratmak için alınmalı bu maç,
2.) Futbolcunun kendini affettirmesi, taraftara yeniden inandırması adına alınmalı bu maç,
3.) Adana'nın saygın(!) bir kaç yerel basın mensubuna, kaba tabir, "Bu da size ‘cevap’ olsun." diye haykırmamız için alınmalı bu maç,
4.) Tribünün ikinci yarıya daha diri girmesi için alınmalı bu maç,
5.) Ekrem Al ve ekibine, henüz ilk maçtan ısınmamız için alınmalı bu maç,
6.) Bayram Akgül’ün, derin "oh" çekmesi ve silkelenip, "Daha yapacak çok işimiz var!" demesi için alınmalı bu maç,
7.) Yağmurda, çamurda renklerin peşini bırakmayan vefakâr taraftarımız için illa ki alınmalı bu maç...
Tabi ki sadece sahaya çıkacak 11+3=14 kişilik futbolcu ekibinin tek başına göğüsleyeceği bir mecburiyet değil bu. Onlara bu mecburiyet dâhilinde olduklarını inandırmak, önce tribünün işi, sonrasında yönetim ve teknik heyetin işidir.
Ters köşe bir maçtır bu. Yönetimin ya da teknik heyetin tutumundan çok, taraftarın yön vereceği bir maç... Taraftarın aldıracağı bir maçtır bu. Bushi'nin 3 gol atıp, tribünlerin yıkıldığı 3-2'lik efsane Denizli maçı gibi bir maç bu. Yakın zamandan örnek verecek olursak, bu yılki Diyarbakır maçı gibi bir maç bu.
Tribünlerden beklenen, bu maçta 90 dakika bağırılması, susulmaması v.s. değil. Futbolcusuna moral, rakibe ve hakeme baskı… Ama Adanasporlu gibi. Mesele o kadar da olağanüstü gayretlere bağlı değil yani. "Ulan nasıl pas bu?" diyerek akabinde edilecek bin bir çeşit küfürle değil, "Hadi oğlum, hadi koçum..." denilerek futbolcuya "arkandayız!" mesajının verilmesi, Pazartesi 21.45’te taraftarla tribünün kucaklaşmasına fazlasıyla katkı koyacaktır.

Yazar: Editor
2009-01-10 20:47:48

Usta analizcimiz İsmail Eğriparmak’ın cemre Atmaca yorumu:

Doğum Yeri: Trabzon

Doğum Tarihi:24 Mayıs 1985

Uyruk: TC

Futbolcu Temsilcisi: Anıl Çolak

 http://www.haber61.net/images/news/8369.jpg

Öncelikle Cemre ismini görünce çok sevindiğimi belirtmeliyim. Sezon başında forvet mevkiine transfer yapılacaksa bu ismin hep Cemre olmasını istemiştim… Bunu da sürekli olarak Adanaspor taraftar sitelerinde gündeme getirdim…

Şimdi Temmuz ayında Adanaspor.Org’ta Cemre hakkında yaptığım yorumları göstermek istiyorum…

[Forvete bence kesinlikle bir isim alınmalı. Geçen hafta gündeme gelen Kartalsporlu İskender, Sakaryalı Ferdi isimleri olmazsa (tabi ki biz transferleri yapmıyoruz ama gönlümden geçen isim) Değirmenderesporlu Cemre Atmaca olabilir. Kulüp içinde görev yapıyor olsam, forvet için önereceğim 2–3 isimden biri olur. Abartmıyorum ama gol krallığı için en önemli aday olur..Herşeyin hayırlısı olsun..

Cemre ismi için, Rizespor, Giresunspor, Karabükspor çok bastırıyor. Özellikle Giresun, Emrah Kol”un Rize’ye gitmesinden sonra forvetteki boşluğu Cemre ile doldurmayı istiyor. Değirmenderespor’dan ayrılması yüzde 99,9. Değirmenderespor’da 19, Arsinspor’da iken 16, Trabzonspor Paf takımındayken de 17 gol atmıştı. Bizimkiler bu gol makinesini görmüyorlar mı?

Yine Cemre ile ilgili bir başka yorumum:

Bu arada Cemre’yi ben 2003 yılında Adanaspor 1.Ligde iken paf ligi karşılaşmasında (Adanaspor-Trabzonspor) canlı olarak da izlemiştim. Bizim defansımızı hallaç pamuğuna çevirmişti. Kalecimiz Serkan Kırıntılı birçok gol çıkarmasına rağmen Cemre’nin ayağından gelen 3 golü önleyememişti. Maçı 3–2 kaybetmiştik. Çok da eminim bu sene Cemre hangi takıma giderse gitsin, bu sene onun yılı olacak.]

Bu transferin gerçekleşmesinde emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Hoşgeldin Cemre Atmaca…

Sehrituruncu.com’dan alınmıştır.

Yazar: Editor
2009-01-08 18:19:34

Röportajlar

Statta olmayıp da evden takımımızın maçını izlememizin tek avantajı belki de sıcağı sıcağına oyuncularımızın, teknik direktörümüzün veya yöneticilerimizin maç hakkındaki düşüncelerini öğrenmektir. Maçta galip gelmişsek değmeyin keyfimize, oturup saatlerce ne söyleniyorsa dinleyebiliriz... Teri soğumadan yapılan bu röportajlarda futbolcular bazen bizi tebessüm ettirebiliyor.

Seneler evvel o sezon düşmesi muhtemel bir takımın oyuncusunun maç sonu röportajına şöyle başlıyordu:

-“Şiddetle puana ihtiyacımız vardı...”

Ne var bunda şimdi diyeceksiniz, ligin üçüncü haftasında bunu söylediğini belirteyim... Bir dur yahu, ne şiddeti, ne puanı, bir soluklan önce sen değil mi?

Söylenenlere takıldığımız kadar sorulanlara da bazen kafamız takılıyor... Röportajı yapan basın mensubu gerilim yaratmak ister bazı durumlarda, hafiften ara gazını da verir nefes nefese olan oyuncuya,

“Evet, XXXX, bir penaltı pozisyonu vardı, bizler öyle gördük en azından, nasıl oldu bir anlatır mısın?”

Soruyu soran, pozisyonun diğer muhatabına ise, “Şu pozisyonda bir penaltıdan bahsediliyor, sence var mıydı?” şeklinde düelloya davet eder...

Bizim camiaya dönecek olursak aklımda olan bir kaç röportaj hatırlıyorum ama sezon öncesinden, bakın yeni transfer olmuş oyunculara neler sorulmuş:

“Amir bu sezon Adanaspor’da ne yapar?”

“Hayati bu sezon Adanaspor’da ne yapar?”

“Zdravkov bu sezon Adanaspor’da ne yapar?”

Cevapların birbirine benzer olduğunu tahmin edebiliyorsunuzdur, fakat bu cevaplara benzemeyen, beklenmeyen kendine has bazı röportajlar da var ki unutmamız mümkün değildir. Bu röportajlar futbolcunun hayat akışını değiştirebilmiştir, seneler evvel Aykut Kocaman’ın başına geldiği gibi:

"Fenerbahçeli bir futbolcu olarak galip geldiğimiz için tabii ki sevinçliyim. Ama aynı zamanda Trabzonsporlu futbolcu arkadaşlarım adına da bu maçı kaybettikleri için üzülüyorum. Çünkü onların nasıl eleştiriye uğrayacaklarını tahmin ediyorum."

Biz yazımızı yine tebessümle kapatalım, Yiğit Özgür’ün kendine has yorumuyla...

http://ul.gcg.gen.tr/x/079bc08.jpg
Yazar: Editor
2009-01-02 09:14:46

Messi ve Altyapı Meselesi

Ligimizde kaç takımın altyapısı, A takımla aynı kanat hücumlarını, aynı alan savunmasını, aynı duran top taktiğini çalışıyor acaba? Beşiktaş PAF takımı antrenörü Sarp Yiğit, Ertuğrul Sağlam’ın blok halinde, risksiz, orta sahayı ön planda tutan anlayışına göre mi yoksa Mustafa Denizli’nin merkezsiz, sistemsiz, herkesin yerinin her an değişebildiği oyun içi sürprize dayalı anlayışına göre mi antrenman yaptırıyor? Günümüzde futbolun en önemli sanatçılarından olan Messi altı yıl önce Gençlerbirliği altyapısında olsaydı, altı ay önceki Avrupa Şampiyonasında milli takımımızın kadrosunda olma şansı yüzde kaçtı?

Takımlarımızın düşünce yapısı istikrar kelimesiyle 180 derecelik açı yaparken, 17 yaşında olmasına rağmen Chelsea ve Manchester City ‘nin ilgisini çekmiş Abdülkadir Kayalı’yı para kazandırmadan Ankaragücü’nden ayrılmayı düşünüyor, FB ile görüşüyor diye suçlayabilir miyiz? Kendinizi, FIFA’nın geleceğin on büyük yıldız adayından diye bahsettiği Abdülkadir’in yerine koyun. Geçen sene Briegel, sonrasında Hakan Kutlu, beş haftalık Ünal Karaman şimdi de…(herhalde Hikmet Karaman ya da Yılmaz Vural olur. Nöbetçiler TFF kayıtlarına göre şu anda boştalar da).On beş ayda dördüncü teknik adam gelecek te sizin eksikleriniz üzerine düşünüp, kafa yoracak ta, “senin bölgendeki usta Gerrard, şunları yaparsan O’nun seviyesine çıkabilirsin” diyecek de. Ölme eşeğim yaz gelsin.

Kulüp zaten Cemal Aydın’la Melih Gökçek’in oyuncağı olmuş. Madalyonun diğer yüzüne bakarsak, iş garantileri yokken kendilerinin de geleceği patronun (pardon kulüp başkanının diyecektim) iki dudağı arasındayken ne ölçüde hocaları suçlama hakkına sahibiz? Belki de soruyu şöyle sormalıyım: Wenger sonraki seneye nerde olacağını bilmeseydi Fabregas’ın dünyanın en iyi merkez oyuncusu olması için emek harcar mıydı?

Yönetimler teknik adamlarla birer yıllık anlaşma yapınca, teknik adamlar da günü kurtarma telaşına düşüp, genç ve yetenekli futbolcuların oynayarak yetişmesine, güçlenmesine emek harcamaktansa Kocaelispor gibi tecrübeli toplama takımlar kuruyorlar. Olması gereken altyapı-A takım köprüsünün ayakları havada kalıyor. Özellikle Anadolu kulüpleri, zamanı gelince yıldız futbolcu adayını iyi bir transfer bedeliyle daha büyük kulübe göndermeli, giden yıldızın yerini genç, yıldız ve paf takımında aynı sistemle, aynı pozisyonda oynamış genç futbolcusuyla doldurmayı düşünmeli.

—Servet giderse ne yaparsınız?
—Altyapıdan Semih Kaya var. Kalli geçen sene ilk 11’e koyacaktı, sakatlandı. Şimdi taş gibi... Galatasaray’da gidenin yeri dolar. Bizim en iyi transferimiz içerden yapılan transferdir, örneğin Semih. Bu yaklaşım ülkemiz futbolu için doğru olandır. Adnan Polat’ın Osman Tanburacı’ya söylediklerinin her daim arkasında durması dileğiyle.

Yazar: Editor
2009-01-01 13:43:22
Maraton'un, "adanaspor.org'un dönüşü"ne dair yazısıdır. adanaspor.org'dan alınmıştır.

Biz ne badireler atlattık, zirveyi de gördük dibi de... En güzel günlerde de vardık...
Sanki bir aralar kaybolduk... Öyle sandılar! Ama vardık...


Neden kaybolduk konusunu az çok dilimiz döndüğünce camiaya, taraftara, kulübe zarar vermeden dile getirmeye çalıştık... Bizimkisi bir tepki idi... Hayatta bir annenin, babanın gözyaşından, can yoldaşımızın bir damla kanından daha değerli bir şey olamayacağına dair bir duruştu...
 
Bu dönem yaşadığımız zorluklar ve çekilen acıların sıkıntısı bir yana, dost zannettiklerimizin buharlaşmalarını görmek bize ayrıca bir ders verdi... Hani hep diyorduk ya forumda ve statta,

Hep destek, tam destek’,

Gördük ki bir yere kadarmış destek... Turuncu uğruna emek verilen günler, saatler sonrasında bu yaşadıklarımız bizi birbirimize daha bir sıkı bağladı, daha sıkı sarıldık... Ve kalktık ayağa, daha dik, daha güçlü, daha kararlı...

Site yönetimi yeniden oluşturuldu. Sitemiz yeniden yayınına başladı... Yazar kadromuz bir kaç değişiklikle yeniden yorumlarıyla gündemi oluşturacak, takip edecek, yorumlayacak...


Adanaspor.Org Adanaspor’a karşılıksız gönül verenlerin sitesidir.
Turuncu Beyazı hayatının merkezine koymuşların merkezidir...

Daha öncesinde olduğu gibi, hiçbir derneğe ve kulübe bağlı olmadan, kişilerin veya çıkar gruplarının değil sadece ve sadece Adanaspor’un menfaatlerini gözeterek faaliyette bulunacağız.
Bağımsızlık kolay ve sık söylenen bir kelime olmasına rağmen, biz yine eskiden olduğu bağımsız ve çıkarsız olmanın hakkını vererek yola devam edeceğiz...

Bu yolda hata yapan kim olursa olsun ister teknik adam, ister futbolcu, yönetim üyesi, basın mensubu hatta ve hatta başkan dahi olsa karşısında dur diyeceğimizi, doğruları söyleyip, ilkelerimiz doğrultusunda camiamızı yönlendireceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın!

Üstadın cümlesi ile giriş yaptık, onun cümlesi ile bitirelim

Ve geldik aynı inançla, aynı davayla!

Yaşasın
Turuncu Kardeşliği...

Adanaspor.Org Yönetimi

Yazar: Editor
2008-12-29 19:56:42

Adanaspor Dışındaki Hayat 

 

http://ul.gcg.gen.tr/x/bc34e36.jpg

 

FUTBOL BİZİMDİR, SAMET AYBABA

Futbol, lisede C ve D arasındaki sınıf maçıdır, Cumhuriyet Mahallesi ile 100. Yıl Mahallesi arasında oynanan oyundur, rakı-balığına girdiğin iddiadır, halı sahada iş arkadaşına attığın çalımdır, “You will never walk alone” dur, Barcelona’dır, ‘catenaccio’ya inat ‘total futbol’dur, Maradona’dır.

VE FUTBOL,

—Peru dağlarının eteklerinde top oynayan köylü kadınlarındır,

—okulun bahçesinde sevdiği kız geçerken, voleyle gol atmaya çalışan liseli gencindir,

—yeni aldığı kramponlarıyla uyuyan çocuğundur,

—Materazzi’lere isyan eden Zidane’nındır,

-ille de altyapı, genç oyuncular diyen Serpil Hamdi Tüzün’ün,Guy Roux’nun,Arsene Wenger’indir,

—Sponsorlardan gelen paranın kuruşuna dokunmadan, Kongo’daki yoksul halkına gönderen Che Guevara hayranı Shabani Nonda’nındır,

-“İşten atılan liman işçilerine destek” yazılı tişörtüyle Liverpool’lu Robbie Fowler’ındır,

—Faşist Hitler’in takımını yenerlerse, kurşuna dizileceklerini bilmelerine rağmen kazanan, SSCB’ li, vatansever Dinamo Kiev futbolcularınındır.

İŞTE BU YÜZDEN FUTBOL,

—Taraftarı müşteri olarak gören zihniyetin,

—Etoo’ya muz kabuğu atanların,

—Harcanan emeği hiçe sayıp, UEFA başarısını bile Fethullah Gülen’in eseriymiş gibi kullanmaya çalışan yeşil sermayeli İhsan Kalkavan’ın,

—Abramoviç’lerin,

—Campbell’a yamyam diyen Mehmet Ali Yılmaz’ların,

—Paolo di Canio’ların,

-‘Real Madrid’le ülkeyi uyuttum’ diyen General Franco’nun,

DEĞİLDİR. ASLA VE ASLA…

*Samet Aybaba’ya dönersek. Alkaralar gerekeni söylemiş.

Defalarca söyledik; başarıya, galibiyete tapan bir taraftar grubu değiliz diye… Ancak herkesin bildiği bazı hassas noktalarımız var: Futbolcumuz El-Saka hakkında ''Beni bir Arap'a tercih ettiler'' şeklinde ırkçı bir tavırla açıklama yapan Samet Aybaba’nın GENÇLERBİRLİĞİ camiasında yeri olmadığına inanıyoruz ve kulüp yönetiminin gereğini yapmasını talep ediyoruz…

Ellerinize sağlık.

Yüreğinizden umut eksik olmasın…

Yazar: Editor
2008-12-24 16:58:19

Adanaspor Dışındaki Hayat 

Romario’dan Torres’e

Perşembe akşamlarıydı özlenen. Sevgili TRT 2’de beden buluyordu,’Avrupa’dan Futbol’ ismiyle. Bir benzerine rastlamadığımız giriş müziği, Takla atan mavi formalı futbolcu, sağ ayak dışıyla doksana atılan gol, İngiltere ligi, Serie A... Cantona’yı ilk orada gördüm. Favori ekürim Collymoore-Fowler, saygı duyduğum Shearer’dı. Baggio yerini Del Pieroya bırakmadan önce Gullit golleri sıralardı.’Avrupa’dan Futbol’un hatırlattıklarıyla kişisel tarihimden golcülere dair…

Benim için Türkçede gol Tanju demekken, bir cumartesi akşamı TRT 3’te göğüs reklâmı almamış, çubuklu bordo-mavide Romario ile tanıştım. ”Top bizdeyken, gol yememize imkân yok bunun yanında her an gol atabiliriz” diyen adamın çalıştırdığı takım, rakip takımı ceza sahasına hapsedip, sayısı yirmilere ulaşan pas yapıyordu. Pas trafiği sırasında aniden, bu çelimsiz, kısa boylu ama pire gibi çabuk adam, verkaçtan gelen topu sağ ayak içiyle önüne alıp, kaleciyle karşı karşıya kalıyordu. Belki hava toplarında, ceza sahası dışında, güç oyunlarında yoktu, fakat O bir son vuruşçuydu. Eindhoven’dan gelip Brezilya’ya giderken formasını yine Eindhoven’dan gelen, adı da ‘R’ ile başlayan müthiş bir yeteneğe bırakıyordu.”Daha hızlı top süren ve çalım atabilen birini görmedim”. Bobby Robson,  Ronaldo orta sahadan aldığı topla beş kişiyi çalımlayıp golü atınca önce şaşkınlıktan saçlarını çekiyor sonra da yukarıdaki lafı ediyordu. Sırtı kaleye dönük oynamak ve hava toplarına çıkmak dışında ki bütün özelliklere sahip olan Ronaldo bir zirveydi,  Henry ve Şeva’nın çok yaklaşacağı ama asla ulaşamayacağı…

Sonraları, çok sevdiğim Doğan Koloğlu’nun da etkisiyle, pek sevmediğim bir dönem başladı. Amoruso, Del Piero, Cole, Elber gibi topla yetenekli, son vuruşları düzgün çalım atabilen, çabuk ama savunma sevmeyen, fizik olarak çok güçlü olmayan forvetlerin yanında Koller, Boksiç, Sheringham, Jancker, Bierhoff gibi irikıyım kuleleri görmeye başladık. Kuleler top sür-e-miyorlardı, şut çekmiyorlardı, çalım atamıyorlardı. Sırtlarını kaleye dönüp, arkalarında ki oyuncuya şarj yapıp, koridor oluşturuyorlar, orta saha veya kanatlardan gönderilen topları kafayla ya da göğüsle partnerlerine indiriyorlardı. Jancker’gillerin birkaç sene sonra Morientes, Trezeguet, Toni’lere evrilmesiyle sıkıntılı dönemi atlatacaktık. (Belki de bu dönemin etkisiyle ülkemizde son 25 yılın kadrosuna Tanju-Hakan Şükür ikilisi seçildi)

Futbol filozofu Lobanovsky’nin (Ulus Baker’in ruhuna selam olsun) dünyaya elveda demeden önceki son hediyesiydi Shevckenko. Açtığı koridordan Henry, Anelka, Larsson koşar adımlarla geldi. Hem son vuruş ustası olmak, hem de çok iyi top sürüp (genelde sol içten kaleye doğru) çalım atmak daha önce de vardı. Olmayansa ceza sahası içindeki itiş kakışta diri kalmak ve hava toplarına çıkmaktı. Durdurmak için yapılabilecek tek şey, ilk topa girip topla buluşmasını engellemekti çünkü tek eksiği, sırtı kaleye dönük oynayamamasıydı.

‘Eric –the king-Cantona’, sağ elini havaya kaldırıp sevinen usta Shearer, Liverpool’un (benim için) en büyük efsanesi Fowler, İtalya’dan adaya gelen Zola ve Bergkamp estetiği herhangi bir kategoriye sığmayacak güzelliklerdi. Tuhaflıklar da oldu: Cruyff Barcelona’sında Meho Kodro, yürümekte zorlanan Real Madrid avcısı Jardel gibi.                                                                                       

Bugüne geldiğimizdeyse: Ibrahimoviç, Eto’o, Rooney, Torres, Adebayor her türlü güç oyununda ayakta kalabiliyorlar. Hem sırtı hem de yüzü kaleye dönük oynayabiliyorlar. Henry gibi top sürüp, Ronaldo gibi çalım atıyor, Koller ve Zola gibi de servis yapıyorlar. Depar halinde topla buluşurlarsa durdurulmaları imkânsız.

Tek forvet mi çift forvet mi? Geçelim efendim,  hücum oyunu mu savunma oyunu mu oynamak istiyorsunuz, bu oyuncularla ikisi de mümkün. Ligimizden Mehmet Yıldız’ın Rooney’i, Holosko’nun Torres’i örnek alması, Bobo ve Baros’un da yavaş yavaş eski çizgilerine gelmesi dileğiyle. Umarım ‘El Kun’ Aguerro, Bojan Krkiç, Benzema çıtayı daha da yükseltir. Ne de olsa en güzel günler henüz yaşamadıklarımızdır.

(Yazı, hiç izlemeden çok sevdiğim Metin Oktay’a adanmıştır.)

 http://img505.imageshack.us/img505/5559/tacsizkrallhj1.jpg

Yazar: Editor
2008-12-22 16:44:57

SONBAHAR

http://www.karalahana.net/resimler/sonbahar%20agiti.jpg

Özcan Alper kardeşim ben sana ne söyleyeyim ha. Boğazımızda bıraktın bir düğüm, iki gündür çöz çözebilirsen. O nasıl bir filmdir öyle. Unuttuğum, unutturulduğumuz ‘hayata dönüş katliamını’ yüzümüze çarpıyorsun.

Devletin hayata yabancılaştırdığı Yusuf, ciğerleri iflas edince, ‘f tipi hücrede ölmesin bari’ diye serbest bırakılır. Hapisten çıkınca memleketi Hopa’ya döner Yusuf, ucube Karadeniz Sahil Yolu üzerinden, Kazım Koyuncu’nun sesiyle. Sonra da başlar yalnızlık…

“Ben bir gece zor dayanıyorum, sen 10 sene on metrelik yerde nasıl yaşadın ?” diye sorar annesi. Haykırır dağlara ölmek istemediği için, sesini duyurabilmek için. Konuşabildiği bir Mikail vardır. Yaylaya çıkıp rakı içerler, belki de son defa. Dokunabildiğiyse Eka, güzeller güzeli Eka… Çocuğuna bakabilmek için Türkiye’ye gelmiştir çünkü kapitalizm gelince işsizlik başlamış, okul ve hastane paralı olmuştur. Sarılırlar birbirlerine, tutunacak başka dal kalmamıştır. Eka, Rus romanlarındaki kahramanlara benzetir Yusuf’u. Raskolnikov’a mı, bilemeyiz. Bildiğimiz zaman, onların zamanı değildir belki 40 sene önceydi belki 20 sene sonrası. Eka’nın da gitmesi gerekince, Karadeniz isyan edip, iskeleleri döver, ağlar Yusuf’a…

‘En güzel ideal, sosyalizme’ inananların hapishanesidir bu coğrafya. Önce YOL ile Yılmaz Güney anlatmıştı içeriyle dışarının pek farkı olmadığını, bu filmde de Mikail’in ağzıyla Özcan Alper. Sovyetler dağıtıldıktan sonra insanların çocuklarına bakabilmek için bedenlerini satmaları da cabası. Film İnce Kırmızı Hat’ın duyarlılığında ilerliyor usul usul yüreğimize doğru. Yusuf’un yalnızlığının işlenişi Ingmar Bergman ustalığında, görsellikse Andrei Zvyagintsev ve Nuri Bilge Ceylan. Görüntü yönetmeni Feza Çaldıran’sa benim için ülkenin Roger Deakins’idir bundan gayrı. Filmin finaliyse… Kieslowski ‘Aşk üzerine kısa bir film’i büyülü bir masal havasında bitirmişti. Bu filmdeyse benzer bir yönetmen yorumuyla, Yusuf’a ağıtla…

Müzikse müzik, oyunculuksa oyunculuk, görsellikse görsellik. Henüz birinci filmde böyle bir ustalık. Saygıyla elini sıkıyorum Özcan Alper. Can Yücelin dediği gibi “aşk olsun sana çocuk, aşk olsun”.

Yazar: Editor
2008-12-19 23:19:12

Adana’da Gollü Maç

http://ul.gcg.gen.tr/x/6ea395e.jpg

Turuncu Beyazlı ekibimiz, geçtiğimiz hafta Altay deplasmanında son dakikada yediği golle Adana’ya puansız dönerken, Samsunspor zayıf Sakaryaspor’u zorlanmadan devirerek rahat bir nefes aldı.

İki takımda da eksik var!

İki takımda da bu maçta birçok eksik var. Adanaspor’umuzda Emre Aktaş, Emre Hızarcı ve Kibong sarı kart cezalısı olduklarından; Habip, Emrah Bedir ve Ahmet Yıldırım ise sakat oldukları için forma giyemeyecek. Konuk Samsunspor’da ise Oktay ve Hakan sarı kart; Turgut ise kırmızı kart cezalısı olduğu için bu maçta forma giyemeyecek olan isimler. Ayrıca son Sakarya maçında defans oyuncusu Gökhan Kolomoç sakatlanmıştı şu an durumu hakkında net bir bilgi yok ama eğer forma giyemezse alternatifi olan Hakan da cezalı olduğu için defansta sıkıntı yaşamaları oldukça muhtemel.

Tahmin:

Kendi sahasında oynadığı 8 maçta 4 galibiyet,1 beraberlik, 3 de mağlubiyet alan Toros Kaplanlarımız bu maçı kazanmak isteyecektir. Samsunspor ise deplasmanda da olsa ligin ilk yarısını en az 1 puanla kapatmak isteyecektir. İç sahada 13 gol atarak gol sıkıntısı çekmeyen Turuncu Beyazlı ekibimiz yine kalesinde 13 gol gördü. İki takımın defanstaki eksiklerini de hesaba katarsak bu maçın gollü geçmesini bekliyorum. 2–2, 3–2, 2–3, 3–3 gibi skorları maç sonunda görebiliriz.

Sadece Adanaspor

www.sehrituruncu.com'dan

Yazar: Editor
2008-12-15 17:07:18

Konuk Yazar / Gencer Çapar

http://ul.gcg.gen.tr/x/243153b.jpg

Teknik Adam Değişikliği

Sizce Avrupa’nın en formda takımı hangisi? Real Madrid’in hocası Schuster kovulmadan önce Barcelona için “Bu yıl onların yılı, önlerine geleni deviriyorlar, Nou Camp’ta onları yenmek imkânsız” yorumunu yapmıştı.

Barcelona

Barcelona dört yıl süren Rijkaard döneminde İki La Liga şampiyonluğu ve bir şampiyonlar ligi şampiyonluğu kazandı. Kan değişikliğine ihtiyaç duyulunca göreve etkili pasın efendisi, Guardiola getirildi. Guardiola uzun yıllar Barcelona’da oynamış ve kaptanlık yapmış, futbol hayatı sonlanınca da kulübün altyapısında görev almıştı. O işe başlamadan önce Ronaldinho, Zambrotta, Deco, Oleguer, Dos Santos takımdan ayrılmış, yerlerine Keita, Pique, Alves, Hleb gibi isimler takviye edilmişti. Bu seneki başarıya gelirsek, takım şu anda ligde altı puan farkla lider, ŞL’ de iki maç önceden gruptan çıktılar. Gol ortalaması üçün üzerinde. Gelenlerin gidenlerden daha büyük isimler olmadığını bu yüzden de başarının tamamının futbolculara ait olmadığını düşünüyorum. Oyunun şekliyse Cruyff döneminden bu yana aynı; pas oyununa ve verkaçlara dayalı hücum futbolu, rakibi kendi yarı alanına hapsedip kanatlardan Messi ve Henry ceza alanına dalarken, onların boşalttıkları alana Alves ve Abidal bindirme yapıyor sadece bu yıl ara sıra defansın arkasına 40–50 metrelik uzun toplar da atmaya başladılar.

Bayern

Barcelona gibi Avrupayı sallayan bir diğer takım da Bayern. Geçen hafta ligde lider Hoffenheim’ı, ŞL’ de deplasmanda Lyon’u geçtiler. Onlar da Hitzfeld’le yolları ayırıp (O da nedense dünya futbolunda kıymeti bilinmeyenlerden, 2001’ de Bayern’le ŞL kazanmıştı ) sezona eski oyuncuları, efsane golcü Jurgen Klinsmann ile başlamışlardı. Kadrodaysa kaleci dışında ciddi bir değişiklik olmadı. Klinsmann da Hitzfeld’in oyununu fazla değiştirmedi.

Hem Guardiola hem de Klinsmann ilk iki haftayı galibiyet alamadan kapamışlardı. Kimse onlar için ‘futbolcularla fazla içli dışlı, daha önce hangi kupayı kaldırmış ki, karizmatik değil’ falan demedi. Ne Guardiola’nın ne de Klinsmann’ın başka takımlarda görev alsalar (mesela Chelsea veya Milan) başarılı olabileceklerini düşünmüyorum.5–6 yıl sonra belki. Zaten başka hiçbir üst düzey takımdan da teklif almadılar ama ikisi de kulüplerin hem kadro yapısını, hem idari yapısını, ligin futbol anlayışını, altyapı organizasyonunu, oyuncuların hangi sistemde verimli olabileceklerini çok iyi biliyorlar. Bu bile takım –hoca valsinin uyumu için yeterli olabiliyor.(Bu isimlere altyapıdan birinci adamlığa geçiş yaptığı Real Madrid’le iki ŞL kazanmış olan, ama ulu bilge Reha Muhtar’ın futboldan anlamadığını ileri sürdüğü Del Bosque de eklenebilir.)

Soru şu:

Futboldan çok iyi anladığını iddia edip, FB tarihinin en başarılı hocası Zico’yu gönderen, kulüp yapısını çok iyi bilen Aykut Kocaman’ı düşünmeyen (ki Sayın Kocaman, Zico’nun oynattığı oyunun çabuğunu oynatıyor) Aziz Yıldırım mı futbolu daha iyi yorumluyor, yoksa Bayern ve Barcelona yönetimleri mi? Peki ya Aragones sonrası? Her şey sil baştan. Tıpkı son dört sezondur farklı farklı oyun anlayışlarına sahip Rıza Çalımbay, Tigana, Sağlam ve Denizli ile başarıdan başarıya koşan Beşiktaş gibi…

Yazar: Editor
2008-12-13 21:39:02
http://ul.gcg.gen.tr/x/8288257.jpg

“Altay’ı Neden Yenmeliyiz?”

—Yenmeliyiz; çünkü bu ligde Adanaspor'un varlığını halen hissedemeyenlere derinden bir selam göndermeliyiz. Hafiften, "geliyoruz" ara gazını vermeliyiz.
—Geliyoruz!" lafına rakiplerden önce kendi camiamızın inanması için, yenmeliyiz!
— Biz Adanaspor'uz, illa ki yenmek zorundayız. Adanaspor, tarihinin hiç bir döneminde "öylesine" çıkmamıştır maça.
— Altay, 4-3'le Sakarya'yı devirdi geçen hafta, hem de 3–1 geriden gelip. İşte tam da bu noktada bir devrim olmalı İzmir'de. Havasını bulmuş Altay'ın havasını da kendi havamıza ilave edip, Samsun maçını karnavala dönüştürmeliyiz.
— İzmir’den 3 puanla dönülmeli ve Samsun maçında alınacak 3 puanla, devre arası transferlerinin seyri değişmeli.
— 2 hafta önce bu takım küme düşer diyenlere inat, şampiyonluk hayalleri -ki o hayalin gerçeğe dönüşmesi, 3–5 maça bakar, orası ayrı- kurmaya devam etmek için yenmeliyiz.
— Altay’ı yenmek demek, ilk 6 için fazlasıyla turuncu güneş görmek demek.
— Siyasilerin türlü dalaverelerine inat yenmeliyiz. Adanaspor, protokolü sıfır olan bu kentin takımı, onlar(!) olmadan da gider, şampiyonluğun çizdiği yoldan!
— İngiliz Nottingham Forest'in 3 yılda 3 şampiyonluk rekoruna ortak olmak için, lig sonunda şampiyonluk şart. Hal bu şart-ı yerine getirmek için yenmeliyiz Altay'ı.
- Yenmeliyiz. Samsun maçının ilk golünü İzmir'de atmalı ve gelecek hafta ki maça 1–0 galip başlamalı ve devreyi 23 puanda kapatmalıyız.

Yazar: Editor
2008-12-13 11:07:44
http://ul.gcg.gen.tr/x/e3e4efb.jpg

"Bu Şehirde Güneş Turuncu Doğar (ve Turuncu Batar!)

Aslına bakarsanız hiçbir mecazi anlamı olmadan da anlamlıdır bu söz; ama biz illaki bir derinlik arama çabasında oldukça kayboluyoruz bu sözün, bu pankartın içinde…

  • Güneş: candır, hayattır, yaşam kaynağıdır,
  • Işıktır, aydınlıktır,
  • Yüksektir, yücedir,
  • Kimine göre kutsaldır, kılavuzdur,
  • Yokluğu karanlıktır.

İşte tüm bunlar bizim için Adanaspor’u temsil eder nasıl ki güneş hayatın yaşam kaynağı, aydınlığı, ışığıysa Adanaspor’da bizlerin bu turuncu yüreklerin güneşidir. Asla batmayan bir güneşidir, altındayken huzurlu, güvenli olduğumuz, yakıcılığına kızamadığımız biricik güneşimizdir…

Yokluğunu da yaşadık –ki onun karanlığını da çok iyi biliriz, acı bir hatıra olarak. Işığına muhtaç olduğumuzu anladığımız bir hatıra olarak. Ve ne mutlu ki bize bu şehirde güneşimiz hala turuncu şekilde doğmakta, en büyük mutluluk budur aslındaVe Adana’da her daim “güneş” dört mevsim gösterir kendini.

Meğer bu bir cümle ne çok anlamı, ne çok bizi ifade ediyormuş. Ve her zaman değeri ve anlamı çok yüksek olan bir “pankart” olarak hafızalarımızda yer edecek."

Yazar: Editor
2008-12-07 17:17:14

Ak Saçlı Bilge

http://www.futbolguncel.com/images/stories/feldkamp_006.jpg

Bazı adamlar vardır tanışmamış da olsanız saygı duyarsınız. Üzerinizde etkileri vardır. Hiç yalan söylemediklerini bilirsiniz. Hayattaki en önemli mesele prensiplerdir, değer yargılarıdır. Parayla pulla işleri yoktur. Yaptıkları işe gönül verirler, güzelleştirirler. Erkan Oğur gitarını çalar aşkla, Yaşar Kemal barış için yazar, G. Erkal Sivas’ı hatırlatır, yobazların yaktığı 37 fidanı. Bilirler, onların vakti henüz gelmemiştir ama dert etmezler. Hayata karşı rakı kadehini kaldırıp “şerefe” derler. Onlardan biri de Feldkamp'tır benim için, hayatın bambaşka bir çehresinde…

Dar Alan Presi

Türkiye’den bir takım ilk defa bir alman takımını elerken yaşım küçük de olsa şaşırmıştım. GS Frankfurt takımından daha fazla koşuyordu. Aynı takım, 60 dakikasında 9 kişi oynadığı Trabzon maçının son dakikalarında yediği golle 1–1 berabere kalıyordu. Herkesin Terim icadı zannettiği dar alan presi, oyunu rakip alana yığma, 8 kişiyle hücum, 90 dakika baskı Terim’den 4 sene önce Ali Sami Yen’de yaşanan Feldkamp gerçekleriydi.

  • O dönemi hatırlayanlar Okan’ın muhteşem çıkışını,
  • Tugay’ın Avrupa’yı peşinden koşturmasını,
  • Hakan Şükür’ün şaşkın bir sırıktan, oynanan baskılı oyun sayesinde, ‘Boğazın Boğası’na’ dönüşmesine tanıklık ettiler.

Bıraktığı takım Manchester United’ı perişan etmişti. Sonrasında Beşiktaş döneminde kalp rahatsızlığı nedeniyle fazla kalamadan Almanya’ya geri dönmüştü.

İkinci Geliş

Galatasaray’a ikinci gelişinde beş maç ceza, takımın yarısından fazlasının yeni olması, ekonomik durum gibi problemlere rağmen şampiyon takımın temellerini attı. Alman ikinci ligi futbolcuları Barış ve Serkan’ın, altyapıdan yetişen Uğur’un, Mehmet Topal’ın, Fener’den kovulan Servet’in, kimsenin fark etmediği Emre Güngör’ün ve tabi ki yarım saatlik tribün futbolcusu olan Arda’nın görkemli yükselişlerinin perde arkasındaki isimdi. Yaşlı, yeni antrenman metotlarını bilmiyor dediler, en genç, saldırgan oyunu O oynattı. Yönetimin bir hatası Feldkamp’ın yanına, o bırakınca görevi devralacak, ülke futbol yapısını bilen genç birini (Abdullah Avcı veya Tugay Kerimoğlu mesela) getirmemekti. Peki ya ayrılık? Lincoln ve Hakan Şükür hazretlerine ayrıcalık tanımayınca kızılca kıyamet kopmuştu. Kadıköy’deki feci oyun, üstüne bir de Servet’i Gaziantep maçında orta sahada oynatınca (ciddi bir hataydı) Bir taraftan Hıncal Uluç, diğer taraftan Rıdvan Dilmen sahneye çıkıyor ve artık tanıdık kurban seremonisi başlıyordu.

Umut da Vardır

Yaşar Kemal’in de dediği gibi hayat varsa umut da vardır. Hiç ummadığımız bir anda futbol bilgesi en sevdiği alan olan altyapının başına geçti. İki yıl görev alsın yeter, Fransa’da Guy Roux’nun yaptıklarıyla yarışır. 4–5 sene sonra ahlaklı genç Sergen’leri, Emre’leri, Sabri’leri koşan Alex’leri görmeye, daha önemlisi en kralından hücum futboluna hazır olun.

Yazar: Editor
2008-11-24 17:05:42

Maradona’dan Özer Hurmacı’ya

http://www.kustu.com/w2/_media/images:films:maradona:affiches:maradona_affiche.jpg

10 numaralar hep sevilmiştir. Oyun onlarla güzelleşir, asilleşir. Baudelaire’dir iki kişinin arasından pası atan, Tarkovsky’dir topu kalecinin yanından atmaktansa, üzerinden aşıran. Oyunun sanatçılarına dair…

  • 80’ler Platini ile başlamış, seyredemedim. Ama O’nu hatırlıyorum. Sanki en güzel golü Shilton’a değil de Margaret Thatcher’a atmıştı, Pinochet ve Reagan’ın dostu olan Thatcher’a.
  • Diğerinin sol ayağında mıknatıs vardı. Kollarını açıp top sürerken enginlerde süzülen bir kartala benziyordu. Güneyli İtalyan kenti sevdalanıp, Napoli’deki maçta, kendi milli takımına değil, O’na ilan’ı aşk ediyordu. O gelmiş geçmiş en büyüktü.
  • Sonra Baggio, Rivaldo ve Zidane sahne aldı. Üçü de parlak yıldızlardı ama... Sadece top kendisine gelince koşan ve ceza yayının önünde etkili olan oyuncu tipi kayboluyordu. Baggio’dan Zidane’ye gelirken 10 numaralar artık, topsuz koşulara, kayarak top almasa da rakip hücum ederken alan kapamaya başlamışlardı.
  • Futbolda ciddi bir değişim başlamıştı, hatta Erikson gibi futbol sıkıcıları “Euro-2000’in yıldızı Zidane değil Edgar Davids’tir” deme cüretini kendinde bulabiliyorlardı. Zidane cevabını şampiyonlar ligi finalinde Leverkusen’e attığı voleyle mi yoksa Materazzi çirkinine attığı kafayla mı veriyordu, bilinmez.
  • Bu arada bir gerçeği göz ardı etmemek lazım; ileri uç oyuncusu arkasının etkili olması için oyunun karşı alanda oynanması, rakibe ceza alanının hemen önünde baskı kurulması gerekmekte. Baggio, Rui Costa gibi topsuz oyunda yer almayan yüksek teknikler, arkasındakilerin çok daha fazla enerji harcamasını zorunlu kılıyor, bu da hücum oynamak için 10 numaralara görev veren takımların, daha az hücum etmesi gibi tuhaf bir durum yaratıyordu.

Bugünse ‘neoonnumaralar’ işbaşında. Yine yüksek teknik ve inanılmaz paslar artı fizik güç, çalım yeteneği. Artık ceza yayında top beklemiyor, kanatlardan topu alıp ok gibi ceza alanına yönelip, verkaça girip şut çekiyorlar veya pas veriyorlar. Messi Gattuso kadar ikili mücadeleye girmekte, Ribery adam kovalarken sol beke gelmekte. Eski usulden, büyük takımlarda oynayabilen bir tek Kaka kalmış durumda. Messi’nin azalmayan fizik gücü, arkasındaki Xavi ve Iniesta gibi iki yönlü oyuncularla birleşince son yılların en görkemli hücum oyununu izlemekteyiz.

Memleketteyse kutsal formayı Oğuz mu giysin Tanju mu polemiğiyle başlayan 90’lara damgayı “Karpatlar’ın Maradona’sı Hagi” vuruyordu.

  • 5 yılda kazanılan 4 şampiyonluk, UEFA ve süper kupa başarısındaki rolüyle,  Terim’in İtalya’da iş bulmasının, Hakan Şükür’ün golcü olmasının yolunu açıyordu.
  •  Bir de her daim ‘yarım saat koşsa kazanırız’ Sergen’imiz vardı 12 Eylül sonrası toplumdaki ahlaki çöküntüden ve fırsatçılıktan fazlasıyla payını almış. Yeni bir yıldız zamanı çoktan gelmişti.
  • Delgado ve Lincoln bu heyecanın adamları olmadıklarını çabuk işpatladılar.
  • Alex etkili olsa da, tarzının modası geçeli çok oluyor.
  • Benim adayım ligimizin asist kralı Özer Hurmacı. Çalımlarıyla Ribery’yi, topla dönüşleri ve koşuları Zidane’ı hatırlatıyor. Aykut Kocamanın topu şişirmeyen pas oyunuyla buluşmasıysa en büyük şansı.

Bir de yerli Figo’muz Aydın Yılmaz var ama sakatlıkları ve Kewell saplantısı olanları ne ölçüde aşabilir bekleyip, görelim.

Yazar: Editor
2008-11-15 23:35:10

 İLAHLAR SUSAYINCA

“Korkak, kişilik problemi var, takımı Adnan Sezgin kuruyor, oyunda hocanın varlığı ya da yokluğu belli olmuyor, Arda olsam doğru düzgün çalışmadan takımda forma buluyorsam ben de severim tabi hocayı”. Rıdvan Dilmen ve Hıncal Uluç merkezli futbol elitlerinin gözlerine kestirdiği son kurban adayı Michael Skibbe.

Kişisel tarihimde liste Avrupa Şampiyonu Hiddink ile başlar, bugün Almanya’yı çalıştıran Löw, Galatasaray’ı şampiyonlar liginde iki yılda üç defa gruptan çıkaran, Chelsea’yi Londra’da mağlup eden Lucescu, iki şampiyonlar ligi şampiyonu Del Bosque, ilk sezonunda Hakan ve Okan’ı ikinci sezonunda Arda’yı, Mehmet Topal’ı, Servet’i büyük futbolcu yapan Feldkamp ve Fenerbahçe’ye tarihinin en büyük başarısını yaşatan Zico ile devam eder. Bu teknik adamların hiçbiri de ‘büyük’ değildir. Büyük hoca kimdir peki? Galatasaray’ın efsane kadrosuyla üç yıl üst üste gruptan çıkamayandır,19 yaşındaki Emre’yi dövercesine dışarı alarak bugünkü Emre’nin filizlenmesine katkı sağlayandır, ikinci gelişinde yaptırdığı transfer harcamalarıyla oluşan borçta sorumluluğu bulunandır, İsviçrelileri karşılama ve konuklamada pay sahibi olandır. Cesur hoca kendi takımında kadroya giremeyen, hiçbir hazırlık maçında denemediği, 17 yaşındaki Batuhan’ı, Mehmet Yıldız’ın yerine milli takımda oynatandır. Nikopoloudis’in, Mhrye’nin, Macaristan maçındaki hakemin, Cech’in elinden kaçırdığı topun, Arda ve Semih’in rakibe çarpıp gol olan şutlarının Avrupa üçüncülüğünde hiç payı yoktur. Aslolan aslan gibi cesur hocamızdır.
"Abdullah Çatlı’ların, Ağca’ların, Ogün Samast’ların kahraman, Evren’in paşa olduğu bu coğrafyada hocanın bağırıp çağıranı gerektiğinde küfredeni, tokatlayanı makbuldur. Hoca dediğin öyle Zico gibi Skibbe gibi insani iletişim kurmaya çalışmamalıdır. Futbolcusu hocaya sarılıyorsa da bu hocanın yumuşaklığını gösterir."
Bir de madalyonun diğer yüzü var tabi ki.Futbol elitlerimize sorsak kulüpler hangi hocayı getirsinler diye.Cevapları kim olur acaba?Wenger, Ferguson, Ancelotti, Morinho, Capello ??? Herhangi bir kulübümüzün bütçesini geçtim, kulübün anahtarını verseler bu isimler ülkemize gelirler mi? Real Madrid en gösterişli kadrosunun başına Ferguson’un ancak yardımcısını getirebilmişti. Geçelim efendim. Hücum futboluna âşık biri olarak soruyorum: Fenere karşı Kewell, Baros, Ümit, Arda ve Lincolnle çıkarak mı cesur olunur, hücum futbolu oynanır yoksa (Feldkamp’ın verdiği taktikle mayıs ayında Sami Yen’deki maçta) Barış, Mehmet, Ayhan, Arda orta sahasıyla rakibi ısırıp kendi sahasına hapsederek mi? Hücum futbolu demişken ilahlarımız (hücum futbolunun lokomotifi olan) Berbatov’lu Manchester, Henry sonrası Adebayor’lu Arsenal, Ronaldinho sonrası Messi odaklı Barcelona hakkında ne düşünürler? Acaba bir fikirleri var mıdır yoksa fikir sahibi olmak için önce bilgi sahibi olmak mı gerekir? Fenerbahçeye dönersek söylenebilecek tek şey “Türkiye’de tek ön libero çift forvet, Avrupa’da ve derbilerde çift ön libero tek forvet” klişesi midir? Teknik adamlık bu kadar basit ve ucuz mudur?

Skibbe’ye gelirsek. Alman centilmeninin turnusol kâğıdı bence takım tam kadro olunca Kewell ve Linderoth gibi isimlerin mi yoksa Mehmet Topal, Aydın, Barış, Uğur gibi rakibi bozan, geriden baskı kurup oyunu karşı alana yıkan, rakip için oyunu cehenneme çeviren, iki yönlü oynayabilen, ısırgan gençlerin mi takımda yer bulacağıdır. Hücum futbolunu nasıl yorumladığı ve nasıl yorumladığımız bence (bu ülkede) bu soruya verilecek cevapta gizlidir.

Yazar: Editor
2008-11-09 17:14:52

KADIKÖY’DEN YÜKSELEN ATEŞ

Fenerbahçe Kadıköy’de önce bastırıyor, ilk golü atıp merkezi geriye çekiyor, kontralarla da pozisyonların sayısını artırıyordu. Özellikle de geçen seneki maç, 6-0’lık maçtan bile daha farklı bitebilirdi. O maçtan sonraki üç maçın biri berabere bitti, ikisini Galatasaray kazandı. Nasıl mı? Oyunu fener ceza alanının önüne yığıp, cehenneme çevirerek, rakibi ısırarak maçları kazandı. Bugünse…

Ev sahibinden başlarsak: Oyunu öne taşıyabilecek Semih, Guiza, Uğur, Gökhan ve Alex (tahminim maçta oynayacaktır) beşlisiyle, hücumu hiç düşünmeyen, oyunu, kendi ceza alanı ile orta çizginin on metre gerisine kadar olan bölümde oynayan Lugano, Edu, Selçuk, Maldonado dörtlüsü. Günümüz futbolunda en büyük günahtır rakibe geniş alan bırakmak. İster savunma oyunu oynayın, ister hücum oyunu (gönlümüz ikisini birden gerçekleştirenlerden yana olsa da), oyuncuların birbirlerine yaklaşmasıyla 100x60 metre karelik sahayı 60x40 metre kareye indirmeniz gerekir. Fenerbahçe hücum etmeye çalıştığı ilk Arsenal maçında, oyuncularının birbirinden kopuk olmasından dolayı son yılların en kötü oyununa imza atarken, ikinci Arsenal maçında yarım saatten sonra takım olarak alanı kapatarak bir puanı koparmıştı. Çıkan sonuç, merkezi öne taşımakta zorlanan ama geriye taşıdığında merkez oyuncularının(Selçuk, Maldonado, Deniz) defansif özelliklerinden dolayı daha etkili olan bir takım.

Altı ay önce Sami Yende rakibe dünyaları dar eden orta sahadan Mehmet Topal ve Barış çıktı, Meira ve Lincoln dâhil oldu. Bugün son üç maçta feneri şaşkın eden, ısıran bir oyun, Lincoln, Kewell ve Baros’la mümkün değil. Hoca da bunun farkında. Skibbe, Lucescu’nun oynattığı oyunun daha hücumcu olanı için gayret ediyor. Kısaca ofansa dönük kontrol futbolu. Baros eski gücüne henüz ulaşmadığı için ileride top tutmakta zorlanıyorlardı ama Benfica maçında Ümit’in öne Baros’un sağa geçmesiyle sorun azalmış göründü. Oyuncuların gollerden ve maçtan sonra hocalarına sarılmaları da takımın hocayla değil, medyanın hocayla sorunu olduğunun göstergesiydi.

Futbolda motivasyona, büyüye, ruha değil çalışmaya, takım oyununa ve istikrara inanan biriyim. Bu yüzden de “Kadıköyün büyüsü”, “dokuz senenin intikamı için galibiyet yemini”, “fenerin cim bom üstündeki psikolojik etkisi” gibi lafların ötesinde maça bakarsak Lincoln, Kewell, Baros üçlüsünden ikisini oynatan Galatasaray’ın, Carlos karşısında Sabri’nin etkinliği, Ümit’in son vuruşları ve fenerin seyirci baskısıyla ileri çıkmaya çalıştığı anlarda Lincoln’ün orta sahada bulacağı boşluklarla bir adım önde olacağını düşünsem de,Alex’in, Emre ve Servet’in arasına atacağı toplara Guiza’nın koşularını, Emre Aşık’ın kırmızı kart görme potansiyelini, duran toplardaki Duam döneminden bu yana devam eden ustalığı göz ardı etmemek gerek.

Sahada olanın, hayatı güzelleştiren, muhabbeti artıran unsurlardan biri olduğunu, oyun olduğunu, kimsenin unutmaması dileğiyle.

Gencer Çapar

Yazar: Editor
2008-10-31 12:37:42

MASUMİYET

12 Eylülün çocukları, felsefeyi bilemedik, sanatı sevemedik.”Yol”un Avrupa’nın en iyi filmi seçildiğinden haberimiz olmadı. Öyle bir film var mıydı ki zaten. Bize düşünmenin kötü, söz dinlemenin erdem olduğu belletildi. Kahramanımız İnce Memed olabilecekken çoğumuz Polat Alemdarlara kadar düştük. Birbirimize değer verebilirdik ama önce köşeyi dönmeliydik, sonra… Sonra da insanları satın almaya çalışıyorduk tabi gücümüz-paramız yettiğince (böyle buyurdu Nuri Bilge Ceylan ustamız Üç Maymun başyapıtıyla). Biz büyüyünce mi kirlendi yoksa hep mi kirliydi bilmiyorum ama bir ocak sabahı Uğur Mumcu katledildiğinde, bir temmuz günü Sivas’ta 37 fidan diri diri yakıldığında, Manisalı çocukların bedenleri cezaevine götürüldüğünde, boğazımda bir düğümle kime olduğunu da pek anlamlandıramadan sinirlenmiştim. Büyümüştüm. Büyümüştük böyle bir coğrafyada… Baros tabi ki golü elinin yardımıyla atar. O’nun Nobre’den ve Burak Yılmaz’dan ne eksiği var ki. Deivid’in ayağının kırıldığı da iyi olmuştu Fener epey puan kaybetti orta saha zaafından. Bizim orta sahadaysa… şerefsizi doğru düzgün pas atamıyor kaç maçtır. Lan … çocuğu iki metreden o gol kaçar mı? Bir elime geçirirsem İsviçrelilere attığımız gibi bir dayak ta sana atarım. Bu arada devre arasında şu Mehmet Yıldız’ı 3 milyon avroya satın alırsak seneye Marsilya’ya 7 milyon avroya satıp iyi kar ederiz. Yerli oyuncu olduğundan sesini de çıkaramaz alım satım işlerine. Bir de arkamızı Fethullah Hocaya dayayabilirsek gelsin yeşil yeşil paralar. Para demişken taraftar olmanın da bir bedeli olmalı canım. Maliyeti on milyon olan formaya yetmiş milyon verecek, takımını seyretmek istiyorsa paralı kanala üye olacak. E parası yoksa? Yok artık, parası olmayanı da adam yerine koysaydık! Emre Belözoğlu, Arif Erdem, Fatih Terim, Aziz Yıldırım, Yıldırım Demirören… Hangisine ne kadar kızabiliriz? Kendimizle hesaplaşmadan tek tek kişilere kızmak mantıklı mıdır? Kaçımız sabahları aynaya baktığında gözlerini kaçırmıyor? Onlar bu düzeni bozuk adaletsiz dünyanın biraz öne çıkan aktörleri o kadar. Bugün fenerde Aziz Yıldırım, Antalya’da Sedat Peker yarın sarı kırmızıda Mehmet Ağar. Ammavelakin yaşam varsa umut da vardır. Kendimizden başlayalım dünyayı değiştirmeye. Bir de el ele verebilirsek…Bir Abdi Ağa ölür bin Abdi Ağa gelirse, bir İnce Memed gider bin İnce Memed filizlenir bu dünyada.

Yazar: Editor
2008-10-28 07:57:00

Elini havaya kaldırıp çevresine bakarken, kendisiyle ve takımıyla gurur duyuyordu. Gülümsüyordu içten bir şekilde kendisine demediğini bırakmayanlar fotoğrafını çekerken.”Bu kadar genç adam Galatasaray’ın başına getirilir mi? Hangi takımda ne gibi başarısı olmuş?” demişlerdi ama Weah ve Arsene Wenger üzülürken Simoviç elinde bayrakla koşuyor, Tanju ve Prekazi birbirlerine sarılıp dansediyorlardı. O’nun maç sonrası duruşundan ve bakışından emek harcayıp herkese inat bir şeyler başarmanın ne demek olduğunu öğrenmiştim on yaşında. Avrupa futbolunda ismi olmayan ülkenin takımını Kupa–1 de ilk dörde sokmuştu(Anorthosis’in bu sene şampiyonlar liginde yarı final oynadığını düşünün)

Kariyeri boyunca  “en”leri yaşadı. Kırk yaşına gelmeden Galatasaray’la şampiyonluk,8–0 lık İngiltere faciası, Aachen deneyimi, Rotariu’nun topu kara saplamasıyla kaçan muhtemel Avrupa finali, büyükleri duman eden Kocaeli, yine yeni yeniden milli takım, amigo Orhan, Avrupa Şampiyonasının en sıkıcı oyunuyla gelen çeyrek final, Fenerbahçe’yi şampiyon yapan ilk yerli hoca, şampiyonlar liginde sıfır puan, Aziz Yıldırım, Manisa ikinci lig, İran Persepolis ve son perde Beşiktaş…Maçları önce kafasında kazandı. Zaten %51 ile favoriydi. Gönlü her daim “fevkalade” güzel ve akılcı oyundan yanaydı ama İsveç maçındaki sıkıcı oyun ve Fenerbahçe’nin şampiyonlar liginde gol atamadan sıfır çekmesi de unutulmadı. Teknik oyuncuları(özellikle de solak olanları) çok sevdi. GS’da Metin, Tanju, Prekazi FB’de Revivo Rapaiç, Baliç ve Abdullah aynı anda sahadaydı. Beş, altı kilometre koşulan oyunlarda bu anlayış Avrupa’da ilk dördü getirirken,13 sene sonra kilometreler dokuzu gösterince sıfır puan-golle sınıfta kalmıştı. Bugün 11- 12 km sınırına dayanan oyunda teknik oyuncunun koşanı, rakibi ısıranı, alan kapatanı, hücuma bindirme yapanı makbul(beş gün önceki Walcott’lu Fabregas’lı Arsenal halen akıllarda).

Tello, Delgado, Cisse’li merkez Gençlere karşı ikinci yarı sallandı, Sivas’a puan kaptırdı. Blok takım olamama hali ve rakibe alan bırakma sekiz sene önce Kadıköy’de bıraktığımız yerden devam ediyor ama şunu da unutmamak gerekir ki Bjk taraftarı Lucescu’dan sonra ilk defa heyecanlanmış durumda.Lig Tv’de yorumcuyken istikrardan, melekeleşen pas ve kanat organizasyonlarından bahsetti, Beşiktaş’a gelince bir anda 4’lü savunmadan 3’lüye, solbek Tello’dan forvet Tello’ya geçiş yapıverdi. Her zaman beklenmeyenlerin adamıydı. Zor olanı sevdi. Blok halinde ama durgun oynayan Sağlam’ın takımında bekleri ve Holosko’yu biraz daha hücuma gönderip merkezi ileri taşımak yeterliyken O bu kolaylığı seçmedi. Seçemezdi. Çünkü oynanan oyunun sonucunda şampiyonluk gelecekse altında Mustafa Denizli imzası olmalıydı Ertuğrul Sağlam değil. Zor ve beklenmeyeni gerçekleştirmeye çalışmanın altında bir sebep daha var tabi ki: Bu coğrafyanın futbolda en büyüğü olmak Bir dönem garip bir halef-selef olma hali yaşadığı Terim’le aralarında gerçekten rekabet var mı yoksa sporseverler mi öyle hissediyor bilinmez ama farklı kulvarlarda da olsa tekrar bir arada ve karşı karşıyalar.

Biz futbolseverleri renkli günler bekliyor. Bakalım Denizli üç farklı takımı da şampiyon yapmak gibi bir iddia ile girdiği bu yarışta Türkiye’nin Capello’su olmayı başarabilecek mi? 

Yazar: Editor
2008-10-22 19:34:41
http://ul.gcg.gen.tr/x/aeddd0f.jpg

BORDEAUX ŞARABI SEVER MİSİNİZ?

Fabregas’ın pasında Adebayor vücut çalımıyla arkasındaki oyuncudan kurtulup altı pasın önünde vuracak gibi yapıp topu Fabregas’a veriyor, Fabregas penaltı noktasında topa plase yapıyor, kaleciden dönen topu yine altı pasta Van Persie kafayla ağlara gönderiyor. Walcott sağ kanattan müthiş bir şekilde ivmelenerek ceza sahasına yönelirken topu, ceza sahasının dışından depara kalkan Diaby’e atıyor, O da tek pasla tekrar Walcott’a dönüyor, Walcott’a kaleye on metreden üçüncü golü kaydetmek kalıyor (her iki pozisyonda da Everton takımından altı- yedi savunmacı ceza sahası içindeydi.). Huzurlarınızda halı saha takımı Arsenal…

Futbolu her şeyden önce oyun olarak gören, kazanmak ve kaybetmek kelimelerini dost muhabbetlerinde iğneleme unsuru olarak kullanan, kaç yaşında olursa olsun ders almanın ders vermekten daha önemli olduğunu değer kabul eden sporseverlerin gönül verdiği bir takımdır Arsenal (bir diğeri için bkz. Barcelona). Wenger için güzel oyundur aslolan. Shearer gibi bir ustanın bile “Arsenal bu kadar güzel oynayarak şampiyon olamaz” dediği bir dönemde (hâlbuki biz Shearer'ı da aynı sebeplerle sevmiş, halı sahada gol atınca onun gibi kolumuzu kaldırıp koşmuştuk) Wenger bizim gibi oyuna gönül verenler için futbolun Kieslowski’si konumundadır.

Dünün Henry, Vieria, Petitli takımında bugün Sagna,Clichy,Silvestre,Gallas,Nasri gibi Fransızlar bulunsa da takımın lideri dört yıldır ilk on birde görev alan ve bence Gerrard’la beraber dünyanın en iyi merkez oyuncusu olan 21 yaşındaki Fabregas.Wenger’in kıta Avrupa'sında (genelde Fransa’da) öne çıkan, esnek, top tekniği üst düzeyde gençleri takıma kazandırma stratejisiyle Song, Denilson,Van Persie, Eduardo, Walcott gibi parlayan yıldızlar ve Monaco’dan geldiğinde fasulye sırığına benzetilen ama iki senede kaydettiği ilerlemeyle yazın üç ay Barcelona’yı peşinden koşturan Adebayor adı geçen Fransızlarla beraber Avrupanın en genç ve en iddialı takımlarından birini oluşturmuş durumda. İzlerken Bordeaux şarabının damakta bıraktığı hazzı aldığınız oyun sırasında Arsenal’li oyuncuların belinde 10 metrelik görünmez ipler olduğu hissine kapılabilirsiniz. Oyuncular birbirine o derecede yakın. Sahayı müthiş parselliyorlar. Çapraz ve dikine tek topları depar halindeki oyuncuyla buluşturup pozisyona giriyorlar. Nasri, Denilson, Fabregas, Van Persie, Walcott’la yay çizen orta sahaya kenarlardan Sagna ve Clichy’nin destek vermesiyle 3–5–2, 4–4–2, 4–2–3–1 gibi şablonlar anlamsız hale geliyor.

İşte İngiliz’in “cıva” gibi takımında hal böyleyken Fenerbahçe bu tarz bir rakibe yenilmesin de ne yapsın!

Yazar: Editor
2008-10-21 20:09:25
http://ul.gcg.gen.tr/x/4217ec5.jpg

Karşıyaka-Adanaspor (1-0)


Taraftarının yoğun desteği altında maça çıkan Karşıyaka ile üst sıralardan kopmamak adına mutlak puan almak için maça çıkan Adanaspor’un karşılaşmasında gülen taraf ev sahibi oldu. Tamamen dengede geçen ilk yarının sonlarında Yunus Altun ile golü bulan Karşıyaka, skordaki üstünlüğünü 90 dakika boyunca korudu. İkinci yarıya beraberliği yakalamak için özellikle son yarım saatte baskısını arttıran Adanaspor, forvet hattının etkisiz kalmasından dolayı aradığı golü bulamadı. Adanaspor maçı öncesine kadar 5 haftadır galibiyet yüzü göremeyen Karşıyaka, maç boyu bulduğu tek pozisyonu gole çevirdi ve uzun aradan sonra taraftarlarını sevindirdi. Hafta içi sakatlanan ve bugün gelen haberlerle sahalardan 6 ay uzak kalacak olan Adanasporlu Emrah Bedir’in eksikliğini konuk Adanaspor maç boyu aradı.

İsmail Eğriparmak

sehrituruncu.com'dan

Yazar: Editor