2016-12-20 14:01:03

BordoMavi.Net Yönetim Kurulu Açıklaması

Gerçek Trabzonspor taraftarından bahsediyoruz. Gerçek Trabzonspor ruhundan bahsediyoruz. Anadolunun ağabeyi olan, avuçlarında bir ihtilal büyüten Trabzonspordan bahsediyoruz. 

Ne mi isterdi gerçek Trabzonsporlular?

O stadyuma Şenol Güneş veya Trabzonspor mazisine mal olmuş başka birinin adını birileri buyurdu diye değil kendi iradesini yansıtan bir seçim hakkıyla ve arzusuyla uygun gördüğü verilmesini isterdi.

Dozer Cemil isterdi, Hüseyin Avni Aker isterdi, Özkan Sümer isterdi, Ahmet Suat Özyazıcı isterdi, Şamil Ekinci isterdi, belki yine Şenol Güneş isterdi.

Belki de Kazım olsun isterdi... 

Ama öyle olmadı.

Siyaset Trabzonsporu bir kez daha çiğnedi.

Dozer Cemilin, Mehmet Dalmanın, Mustafa abinin bir kez daha kemiklerini sızlattılar bugün.

Bizlerse çaresizce izledik. Bir şehrin teslim oluşuna bir kez daha tanıklık ettik. 

Bir avuçtuk...

Cumhurbaşkanının iki dudağının arasından dökülecek birkaç kelime için başka camiaların Hocamızın adı Trabzonsporun stadına verildi samimiyetsizliğini okumak zorunda bırakıldık.

Defalarca sportif veya hukuki arenada hakkımızı gasp edenlerin bin bir lütufla tamamladıkları stadyumumuza isim tayin edişi yetmezmiş gibi şov yapışını yine oraya Trabzonsporlu(!) kisvesi altında getirilen şakşakçı güruhun sloganlarının gölgesinde sadece izleyebildik. 

Nitekim, aynı güruh oraya geliş amaçlarını henüz Trabzonspor efsaneleri maç yaparken stadyumu boşaltarak göstermekten de çekinmedi.

İki hafta önce basın yayın organları aracılığıyla Akyazı Kompleksini ve Trabzon camiasını zan altında bırakarak aşağılayanların baş tacı edildiğini gördük.

2010-2011 Şampiyonu Trabzonspordur diyen Giray Bulaka adeta fırça atan bir yaltakçının, Akyazıda havalı havalı sunuculuk yaptığını gördük.

Trabzonsporu yönettiğini iddia eden Trabzonspor Yönetim Kurulu, bugün açık açık biz bu kulübü yönetmiyoruz mesajını verişini ve kulübün anahtarını hükumete teslim edişini gördük.

 

Güçlülerin iktidarını yerle bir eden, hegemonyayı yıkan Trabzonspora bugün kapanmaz bir yara daha açılmıştır. Söz biteli çok olmuş, Trabzonspor ruhu çoktan rahmetli olmuştur. 

Biz 
öteki Trabzonsporlular olarak sevdamızı ve bildiğimiz Trabzonsporu anılarda yaşamaya, ruhunu da şahsi hayatımızdaki mücadelelerde yaşatmaya devam edeceğiz. Başımız sağ olsun…

BordoMavi.Net Yönetim Kurulu

Yazar: Editor
2015-08-25 15:59:12

Sahadan Notlar

Ben de notları maddeleyeceğim, böyle daha rahat okunuyor:

  1. Üst sıralar için 2 orta saha şart.
  2. Roni, Renan, Guaye ve Nduka uyumu ligdeki sıralamamızı belirler.
  3. Takımda forma şansı bulan her oyuncu daha çok katkı koymalı ve yardımlaşmayı artırmalı. 
  4. Formsuz oyuncu kim olursa olsun kesilmeli.
  5. Samican ve Cem tempolarını ve oyuna katkılarını 3 kat arttırmaları gerek.
  6. Cem ve Ahmet Dereli’nin sorumsuzluğu affedilemez.
  7. Sağbek, Sol bek zayıf ve Merthan ağır. 
  8. Guaye, Nduka ve Roni daha fazla oyuna katkı koymalı.
  9. Hayrullah’ın bu formu ile oynaması zor görünüyor.
  10. Orta sahada oyunu çift yönü ile oynayabilen ve yaratıcı ofansif orta sahaya ihtiyaç var.
  11. Cem Hallaçeli ve İlyas Kahraman tarzı oyuncumuz yok
  12. Özgür ve Canberk’in katkılarını da görelim.
  13. Umutsuz değilim ama işimiz oldukça zor.

    Ek Not:

  • Mehmet Sak kötü idi kabul, ama küfrü hak etmemişti.
  • Cem saçma sapan bir kırmızı kart gördü ve alkışlandı.
  • Nerden baksan tutarsızlık…

Mahir Alev

Yazar: Editor
2015-07-16 11:56:44

Bu Maçı Almak Lazım

“Taraftar Hakları Dayanışma Derneği’nin, elektronik kart uygulaması ‘Passolig’in iptali için açtığı davanın dün Ankara 16. Tüketici Mahkemesi’ndeki duruşması eylül ayı sonuna bırakılırken, G.Saray, Beşiktaş ve Trabzon başta olmak üzere tüm Süper Lig kulüplerinin, Passolig’in çatı kurumu Aktif Yatırım Bankası’yla 5 ila 10 yıl arasında uzun vadeli anlaşmalar yaptıkları sözleşmede taahhüt edilen gelecek sezonlara ait ödemeleri de peşin aldıkları ortaya çıktı. F.Bahçe ise bu organizasyondan sadece 1 milyon TL katılım bedeli aldı.” (Cumhuriyet)

Aç sınıf dilediği kadar lanet etsin bir başına, ötede deveyi hamutuyla götürürler. O zaman bu lanet tek başına yapılmayacak veya sadece lanetle geçiştirilmeyecek bu mesele. Kitlelerin gücünün nasıl bir şey olduğu yakın zamanda muktedir tarafından fena halde idrak edildi ki bu idrakin neticesi belli bir yenilgiydi. Bu yenilgiyi kimi yerde bertaraf ettiler, örneğin meclis başkanlığında, kimi yerde de daha hazin yaşadılar örneğin AYM’nin dershaneler kararını iptal etmesi.

Şimdi de muktedir bahçesinde gelişmiş ucube bir organizasyonun pazarladığı bir passo kart zımpırtısı var ki bu da ertelemelerle geçiştirilmeye çalışılıyor.

Cumhuriyet gazetesinin haberi gösteriyor ki bu erteleme işinde sadece muktedirin iradesi yok aynı zamanda yerli emperyalist takımların da bir menfaati ve dolayısıyla işbirlikçiliği söz konusudur.

Örneğin Sarı-Kırmızılı GS kulübü, yaklaşık 9 milyon dolarlık bir bedel karşılığında 5 yıllık sözleşme imzalarken maddi sıkışıklık nedeniyle de 2018 yılına kadar olan tüm alacaklarını peşin tahsil etmiş. Sarı-Kırmızılılar, taraftar kartı başına 16.5 TL ile bu sistemden en büyük geliri elde eden kulüp olmuş.

4+1 büyüklerden Bjk, ilk etapta 4.9 milyon dolara evet demiş gibi gözükse de Vodafone Arena Stadı’ndaki bir bölüme ‘Passolig tribünü’ adının verilmesi, ücretsiz formalar, deplasman hakları ve görünülürlük giderleri adı altında Siyah-Beyazlı kulübün kasasına yaklaşık 6 milyon TL girmiş.

Trabzonspor Kulübü sıkışık günlerde 3 milyon dolar peşin para alarak, 5 yıllık sözleşmeye imza atan ve Passolig’e dolaylı destek veren kulüplerden.

Hal böyleyken taraftar dilediği kadar yazsın kendi sayfasında twitinde... Davanın galibiyetle sonuçlanması yine kitlesel bir mücadeleyle olur ancak.

Tüm taraftarlar, birleşin, zira passokartlardan başka kaybedecek bir şeyimiz yok! Herkesin forma aşkı zaten bakidir! Bu birleşme belki bir nebze de olsa, o emperyalist kulüplerin, taraftarlarını müşteri olarak görmesine de mani olur.

Bu da taraftarlık adına kazanılmış bir mevzi olur.

Fena mı olur!

İşte tam da bu esnada taraftar tribünlerden tribünlere şu tezahürat yayılır:

Bu Maçı Alacağız Başka Yolu Yok!

Yazar: Editor
2015-06-08 09:10:04

Dünkü seçim bir dönemim sonunu başlatmıştır. Akp'nin bu maçı çevirmesi mümkün görünmüyor, çünkü böyle bir sahneden sonra umulan geri dönüşlere olanak veren bir ülke değil Türkiye. Muktedir bir gitmeye görsün... Gider...

Tek parti Chp'si 1950 başında gimişti,

Dp 1960 başında gitmişti.

Ap 1970'lerin ortasında gitmişti.

Chp 1970'lerin sonunda onca yükselişe rağmen gitmişti ki hala dönemedi,  

Anap fena gitmişti.

Dyp gitmişti...

Akp gitti. Gitti sayıyorum. Yani gidiyor işte gözümüzün önünde. Bu tökezlemeyi bu ülke kaldırmaz.

Bu seçimin sonuçlarını uzun uzun konuşacağız.

Umut verici şu sonuçta Chp seçmeninin ve Birleşik Haziran Hareketinin önemli bir katkısı vardır dostlar. Onları da kutluyorum ki Türkiye'nin şu kaosa ve uçuruma giden sahnesinde önemli bir emniyet kemeri, etkili bir Abs freni olmuşlardır. 

Gelelim Adanaspor'a...

Kuvvetle muhtemeldir ki Ptt 1.Lig üzerindeki iktidar vesayeti de kalkacaktır.

Şimdi takımlar kendi dinamikleriyle şampiyonluğa gidecektir, gidebilirlerse tabi...

Bu sebeptendir ki Bayram Başkan an itibariyle şampiyonluk transferi yapabilir.

Yapacağı transfer boşa gitmez.

Yapılacak o transferlerin ligde adil bir karşılığı olur. 

Güzel yurdum ve Adanaspor'um... 

Yazar: Editor
2013-05-27 17:22:28

27 Mayıs Sebebiyle Bir Tür Adnan Menderes Özeti

Lost ve Bizim Kayboluşumuz

815 sefer sayılı Sidney uçağı esrarengiz bir adanın çekimi nedeniyle havada infilak ettiği için o adaya düştü. Orada hikâye öylece başladı.

  • Bizim bir tür kayboluş serüvenimizi de bir yerden şöyle başlatalım. 
  • Menderes liderliğindeki DP demokrasi vaat ettiği için çok çok oy alarak iktidara geldi. 
  • İktidara geldiği için de kendini gerçekten iktidar sandı. 
  • Türkiye’de demokrasi, hükümetlerin ve garnitürlerinin faydalandığı bir şey olduğu için lokal ışıkta kaldı. 
  • Öyle olduğu için 
  • kimseler demokrasiyi göremedi. 
  • Böyle olmasına rağmen Adnan Menderes demokrasi yıldızı oldu.

Ada’da kaza sonrası bir kaos yaşandığı için daha güçlü olanlar iradeyi ve idareyi kontrol eder oldu. Bu arada Jack ve Kate birbirlerinden hoşlandı.

Devamı için Tıklayınız

Yazar: Editor
2013-05-06 20:25:55

Tecrübeye Hayır, Hatıraya Evet

Ama tecrübelere değilse de hatıralara itibar ederim. Çünkü tecrübe denen şeyin geleceğe dair bir dayatması vardır; bak, öğrendin, gördün, yaşadın bir daha aynı boku yeme, diye…

Sanki şu tecrübelerin bir öğretmen edası vardır. Hiç sevmem. Didaktik, tatsız, sünepe bir izdüşümü görür oluyorum oralarda bir yerde. Hem en tecrübe sahibinin de donu kirlenir. Öyle!

Tecrübe denince herkeste bir ağırlık filan…

Zannedersiniz ki eve tüm zamanların bilgesi gelmiş, en muhterem ihtiyar, başköşeye oturtalım, içerse rakı ikram edelim. Et ve ekmek verelim, beslenemediğimiz gibi besleyelim, tütünün saralım. Yeter!

  • Altı üstü tecrübe lan bu, 
  • biricik değil. 
  • Ne diyeyim,
  • tecrübelerin bir ipe mandal olmadığı
  • tecrübelerle sabittir
  • mi diyeyim?
  • Hem,
  • Aynı vakaya dair onlarca tecrübe edinebiliriz, 
  • bir de başkalarının onlarcası eklenince, 
  • saymakla bitmez. 
  • Yani kendi kavmini kurar 
  • bu tecrübe dediğimiz zottirik. 
  • Fena sıkıcı olur. 
  • Yıllarca da hüküm sürer, 
  • iflahımızı gevretir.
  • Halihazırda gevrediği gibi...

Yahu dostlar,

Ben tecrübelere inanmayanların azınlıklı kavmindenim. Biz ona aramızda “soktuğumun tecrübesi” deriz. Ne işe yararsın ulan, hiçbir işe yaramamaktan başka.

  • Hayır, 
  • bir “tecrübeye” istinaden yazmıyorum bu satırları, 
  • inan olsun
  • okuyup yeniden düşündüklerime hürmetendir 
  • bu inciler.

Tecrübe, öz Türkçesi deneyim... Koy gitsin.

Ama hatıralar…

Ne güzeldir onlar.

Sessiz bir rakı arkadaşıdır. Güzel birkaç dizedir. Şirin Yeşilçam filmlerindendir. Dönüp dönüp okunmak istediğiniz bir romandır, dinlemekten yorulmadığınız bir şarkıdır ve hatıra dediğin de bir “şey”de gizlidir. Mühürler zamanı…

  • Dayatmaz, 
  • öğretmez, 
  • belletmez sade efkârlandırır, 
  • tatlı tatlı… 
  • Ha, 
  • onun da hastalığına yakalanıp 
  • iflah olmaz bir nostaljiğe dönüşme tehlikesi de 
  • yok değil hani.

Tecrübe diye lafa başlayan adamdan kaçarım dostlar.

Siz bana hatıralarla gelin.

Oradan kendimize yakışanı elbette bulup çıkarırız, ille de gerekiyorsa,

yarınbirgün için…

Yazar: Editor
2013-04-26 07:26:14

1 Mayıs’a Doğru veya Özgür Köleler

Devrim ne zaman?

Dünyadaki temel meselenin bir sınıf meselesi olduğu anlaşıldığı zaman.

Devrim ne zaman?

Konunun etnik bir alandan çok ekonomik düzeyde tartışıldığı zaman.

Devrim ne zaman?

Yoksulluğun ve yoksullaşmanın mevzuu bahis olduğu zaman.

Ne zaman devrim?

İşçileri tartıştığımız zaman. Sonra onların refahını, çocuğuyla uçuracağı uçurtmayı, içeceği iki birayı, hiç gitmediği sinemayı, bilmediği tatlı hayatları.

Devrim ne zaman?

İşim sadece teknik, teorik, kitabi veya siyasi bir olgu olmadığını gördüğümüz zaman.

Ne zamandır devrim?

Dolu ambarlarda aç uyuyan insanları tanıdığımız zaman.

Devrim ne zaman?

Aç bir midenin dininin veya milliyetinin olmadığını fark ettiğimiz zaman.

Devrim ne zaman?

Martavalcılığın pirim yapmadığı zaman.

Devrim ne zaman, ne zamandır devrim?

Özgürlüğe kişilerin, eşitliğe kitlelerin muhtaç olduğunu bildiğimiz zaman.

Yazar: Editor
2013-01-23 07:28:41

Oy Vermek

Hıncal Uluç, CHP’ye oy verirsem demiş, falan filan.

Sebep? Sanırım kitleyi yok sayma filan falan.

Ama bunu iktidar partisi, başbakanı, vekilleri her an yapıyor falan feşmekân.

İki cümle de onlar için kurabilseydi ah keşkem.

Hani CHP’ye oy verdiğim veya oy vereceğim, böyle bir ihtimal vs falanca için değil.

Şu Hıncal formatında yazar takımı için bir standart arıyorum da…

*

Atanamayan öğretmenin biri Başbakana “size oy yok” demiş. Başbakan da “o oy senin olsun, al kendine sakla” demiş.

İyi demiş, hakikaten herkesin bir süre o oyları kendilerine saklaması gerekiyor. Bu sıralar o oylar çok kıymetli şeyler, öylece herkese dağıtılmamalı. Uygun bir talip çıkana kadar beklenmeli.

Örneğin o yerel seçimlerde, daha önce de vurguladığım gibi oy pusulasına Adanaspor yazıp da sandığa yollayacağım.

Evet, Hıncal Uluç da oyunun kıymetini bilmeli, fakat bunu bir demokrasi dersi maskesi altında bir muktedir yalakalığı şeklinde yaparsa o çok tatsız bir gösteri olur. İzlenme rekorları kırmaz!

Yazar: Editor
2013-01-18 09:55:13

Oral Ç ve Taraf

Bay Oral, Taraf’ın başına geçmiş.

Geç de olsa kendisi açısından doğru bir hamle. Şimdi tam da olması gereken yerdedir.

Lakin rüzgârgüllerinin kaderi budur,

Yönlerini kendi iradeleri değil de o melun rüzgâr tayin eder. Yani bir şekilde “Egemen” rüzgârın yönünü pek güzel ve başarıyla gösterirler.

Rast gele Bay Oral. Muvaffakiyetler.

Bu arada bir de çağrısı var yeni genel yayın yönetmeninin. O çağrıyı aşağıya alalım, dileğin yerine daha tez ulaşmasına yardımcı olalım:

  • Halil Berktay, Oya Baydar, Ümit Kıvanç, Nabi Yağcı gibi isimlerle görüşlerimiz paralel. 
  • Çoğuyla çok yakın bir yerdeyim. 
  • O ayrılıklara hiç gerek yoktu. 
  • Onlar geri gelirse ben bundan mutluluk duyarım. 
  • Bunu gazetenin patronuyla da konuşacağım. 
  • Ben ilkesel olarak editoryal bağımsızlıktan yana olmakla birlikte, 
  • gazeteye kimin girip çıkacağını 
  • bunu gazete çalışanları 
  • ve gazetenin sahibiyle de konuşarak yapmayı tercih ederim. 
  • Kişisel karar almaktan hoşlanmayan biriyim.

Bu arada,

Oral Ç’nin bir nevi kriptosu da, zannımca yukarıdaki çağrıdadır dostlar!
Yazar: Editor
2012-10-24 23:06:49

Bayram Şekeri

Türkiye’de herhangi bir hak mücadelesine şiddetle karşı çıkan bir hükümet var.”

[Aşağıdaki satırlar, Melih Pekdemir'in yazısından mülhemdir, deyip başlayalım.]

Tarih: 20 Ekim 2012

Gün: Cuma Ertesi

Yer: Elazığ Havaalanı, Türkiye

Sebeb-i Ziyaret: Terminal Açılışı

Saat: Bilmiyorum               

Netice: Maç Devam Ediyor

Konuşan: T.C Başbakanı ve AKP Genel Başkanı ayrıca Hükmetmenin Başı Recep Tayyip Erdoğan

Konu: Türkiye’de herhangi bir hak mücadelesine şiddetle karşı çıkan bir hükümet var.”

Ana Düşünce: “Türkiye’de herhangi bir hak mücadelesine şiddetle karşı çıkan bir hükümet var.”

Yardımcı Düşünce: “Türkiye’de herhangi bir hak mücadelesine şiddetle karşı çıkan bir hükümet var.”

Aldığımız Mesaj: Türkiye’de herhangi bir hak mücadelesine şiddetle karşı çıkan bir hükümet var.”

Niyet: Türkiye’de herhangi bir hak mücadelesine şiddetle karşı çıkan bir hükümet var.”

Özet: “Türkiye’de herhangi bir hak mücadelesine şiddetle karşı çıkan bir hükümet var.”

İbret: Türkiye’de herhangi bir hak mücadelesine şiddetle karşı çıkan bir hükümet var.”

Teşhir: Türkiye’de herhangi bir hak mücadelesine şiddetle karşı çıkan bir hükümet var.”

İtiraf: Türkiye’de herhangi bir hak mücadelesine şiddetle karşı çıkan bir hükümet var.”

İftira: Türkiye’de herhangi bir hak mücadelesine şiddetle karşı çıkan bir hükümet var.”

Müfteri: Türkiye’de herhangi bir hak mücadelesine şiddetle karşı çıkan bir hükümet var.”

Bize söylenecek bir koz, direnecek bir mecal, açılacak kapı, denecek herhangi bir söz bırakılmamış,  zira:

“Türkiye’de herhangi bir hak mücadelesine şiddetle karşı çıkan bir hükümet var.”

Yazar: Editor
2012-10-12 17:25:15

İnsan bazen ne diyeceğini bilemez oluyor, bu manada bir çaresizlik hissi, o muktedir algı karşısında…

Fason Algı

Sayın Bülent Arınç ne diyordu fason algı fasılasında:

“Yalnız şuna dikkat etmemiz lazım. Türkiye'de siyaset, liderlerin, genel başkanların karizmasıyla, gücüyle beli bir noktaya gelecektir. Bu bizim halkımızın yapısında da var, dünya siyasetinde de var. Yani demir leydi Margaret Thatcher için bir şeyler söyleniyorsa onun bıraktığı bir algılama, karizma var. Blair üst üste şu kadar yıl başbakanlık yaptıysa ona ait bir karizma var. Dünyada pek çok liderin de Putin'in de, onun da, bunun da kendisinden kaynaklanan bir gücün halk üzerindeki olumlu etkilerini hiçbir zaman inkâr etmemeliyiz. Bütün bunlardan daha çok ve güçlü bir şekilde Tayyip Erdoğan'ın da Türkiye'de bir halk kahramanı olduğunu söylemeliyim. Bu bir genel başkanlığın ötesinde büyük bir liderlik gösterisidir. Herkesin, onun bu dominant faktörü karşısında, özellikle muhalefetin işi çok zor.”

  • Neymiş? 
  • Liderlik bir karizma işiymiş. 
  • Programlar, fikirler, teknik bilgi ve birikimler, 
  • bir ülkeyi işçi sınıfının, memurun, 
  • vatandaşın hizmetinde yönetecek “algıyı” yönlendirecek ideoloji hiç yok! 
  • Ama karizma var! Yahu, yeter de artar bile…

Dönüşümün Gözyaşları ve Netameli Zamanlar

Ülkenin özellikle 2002’den sonraki muhteşem ‘Dönüşüm’ü göz yaşartıcıdır. Fakat bu gözyaşlarının Sayın Bülent Arınç’taki ifadesi, Hoca Efendideki hali, Başbakanımızdaki mecali ile vatandaştaki hakiki sureti birbirlerinden pek farklıdır bre.

  • Gözyaşlarımızla, ahvali hissedişle, 
  • karizma tevatürleriyle; 
  • memleket yönetme, iktidar olma meselesiyle 
  • ve şuraya sığdıramayacağımız siluetlerde ne çok dönüştük.

Bakınız -şimdi resmen dünyanın en pahalı benzini- benle aynı fiyattan kullanıyor Çalıklar, Albayraklar, muhteremler… Adalet ve kalkınma dediğin budur işte! Eşitlik filan diyoruz ya, al sana eşitlik…

Edebi Dokunuş

Yazı bu kadardı aslında, ama yazının ‘algı’ ve ‘dönüşüm’ etiketleri üzerinden edebi bir ‘dokunuşla’ tamamlamalı şu diyeceklerimi. Zira sanat, edebiyat dediğimiz şey, sıradan olanı veya sıradanlaşanı, yaşarken fark edemediğimiz anları metaforlarla yani yine bir tür dönüştürmeyle nasıl da dikkat çekici bir hale getirir. Örneğin Nazım Hikmet’in o “vatan hainliğine devam etmek” temalı şiiri şu dakikada bile ne kadar çarpıcı, uyarıcı, muhatabını rahatsız edicidir…

Ne diyecektim? Dönüşüm!

“İşte bir sabah uyandığımda, elleri bağlanmış buldum yurdumu, her yanı işgal altında…”

Hayır yahu, “işte bir sabah” diye başlayınca gaza geldim ve Çav Bella’ya sardım bandı… Durun hem şu şarkıyı dinleyeyim hem de mevzuyu bağlayayım. Siz de dinleyebilirsiniz bu arada, mesele değil.

Evet, “pazarlamacı” olan Gregor Samsa bazı sistemin, ailenin, kapitalizmin, bilmem nelerin etkilerinin mecazında bir sabah büyük bir böcek olarak uyanır. Böyle… Lafı uzatmayayım. Konuyla ilgili binlerce yazı var, oraya hiç dalmayayım.

Nedir? Orhan Veli’nin de bir şiirinde “düşünme arzu et sade bak böcekler de böyle yapıyor.” göndermesiyle dönüşümün en hazin imgesiyle böceğe dönüşmek…

Yakın tarihimiz, sayfalarında, milli futbol takımımızın başarılarına paralel bir başarının ötesinde gönendirecek bir ayrıntıyı barındırmaz… Hatta birkaç nesildir fotoğraf pek hazindir, diye eklerim yine bir başka algıya göre.

Ve fakat şu son on yılın bir sabahında başlayan dönüşümün sonu; bir memleket meselesinde -dileklerin en safça bir çözüm olduğunu bilmenin efkârında- dilerim ki Gregor Samsa’nın hazin sonu gibi olmaz.

Ne? Dilek ve temenniler yok mu bu meyanda? Ugh! Daha ne yapabilirim ki ben?

Lan! Karnım neden böyle katılaşır oldu? Ya bu ekstradan kara bacaklar necidir?

Dedemin böcekleri adına!

Yazar: Editor
2012-09-24 09:23:06

Her Şey Çok Güzel

Bari memleket için güzel şeyler yazsaydık bu aralar…

Şu sıralar bu da mümkün görünmüyor. Gerçi bu güzel şeyler dediğimiz o kadar göreceli ki… Toplumun çeşitli sosyal, siyasal ve kültürel katmanlarında farklı ekonomik düzeyler yine farklı farklı algılanıyor.

Gerçeklik dene şeyi; işçi sınıfının, memurların halkın hissetmesiyle iktidar unsurlarının hissetmesi arasında derin uçurumlar var.

Geçenlerde hükümet yorumcusu içerikli, gazeteci işlevli bir akademisyen ülkedeki mutlu edici büyümeyi ve ekonomik kalkınmayı övüyordu. Biraz daha sıksaydı kendini, oracıkta bir kaside düzüp methiye harçlığını indiriverecekti cebe…

Yoksulluk ve işsizlik azalmış, maddi mutluluk tavan yapmış filan…

Derken ardından gelmez mi zamlar ve ek vergiler…

Bu ekip süper çalışıyor. Biri geliyor bir sanı yaratıyor, çok iyiyiz, pek güzeliz diye; diğeri de basıyor zammı vergiyi; madem bu kadar iyiyiz o zaman toplum olarak pek ala kaldırırız bu ekonomik yüklemeleri…

Zaten adı konmamış bir enflasyon var ülkede, bunu hükümet akademisyenleri gazetecileri hissetmese de; zaten süregelen zamlar var ülkemde bunu sadece yoksullar, işçiler, memurlar, esnaf hissetse de…

Bir de yakın zamandaki “şu pek ferah toluma dair zamlı vergili takviyeler…” Vah!

Neden bu vatan millet söylemi, o fena hamasiyet yurttaşın cebine göz diker böylesi netameli zamanlarda?

Neden cefayı hep halk çeker dostlar?

Nedir?

Ölüm hep bize mi düşer usta?

Hayır, yine ben yanılıyorum.

Aslında her şey çok güzel; zamlar gerekli ve dokunmaz zaten, vergiler pek adaletli bakın benzini benle aynı fiyattan kullanıyor Çalıklar, Albayraklar, muhteremler…

Öyle öyle, kötü olan benim gibi bedbin ve fesat bir adam…

Ve her şey çok güzel, daha da güzel olacak!

Vira ulan!

Yazar: Editor
2012-09-12 18:33:48

Bir Nevi Gol Sevinci

 

 

 

Golü atanın istediği gibi sevinmesinden yanayım. Tellere tırmanabilir, bu fotoda olduğu gibi kutsayabilir, formasını çıkabilir, köpek efekti verebilir, timsahı imleyebilir, kaplan olabilir, şortunu… Yo, şortunu çıkarmasın canım. Dövmesini gösterebilir, tribünleri işaret edebilir, yüzüğünü öpebilir, yedek kulübesine koşabilir. Bana ne!

Hele golü atan bir Adanaspor futbolcusu ise dilerse şampiyonluk turu da atabilir.

  • Estonya maçında, 
  • dakika 44 filan 
  • kaptan Emre attı golünü 
  • ve yedek kulübesine 
  • ısrarcı bir şekilde 
  • ve emrivaki bir davetle koşarak kutladı.

Golden sonra ısrarla yedek kulübesini işaret etmek!

Bu bir milli maç!

Mesaj acaba Estonya teknik ekibine miydi, yoksa Estonya taraftarlarına mı? Neticede maç bir FB-GS maçı değildi. Milli maçtı, pek ala tribünlere de koşulabilirdi. Hayır, eleştirmiyorum, bana ne Emre’nin golden sonra nereye koştuğundan.

  • Fakat bir hareketi göstererek 
  • ve ona bir mesaj yükleyerek yapmak 
  • üzerinde durulmayı hak ediyor.

Emre golünü attı. Ve yedek kulübesine koşarken daha doğrusu teknik direktörüne giderken bir büyük daveti işaret etti, beraber yürünmesi gereken yolu gösterdi. Bu esnada birilerine kızdı, parmağını salladı, kolunu hiddetle devindirdi, kaşlarını çattı, bildiğiniz bir gövde gösterisi yaparak havasını attı.

  • Dönüp bakınca, 
  • futbolcu Emre, teknik direktör Abdullah’a koşarken 
  • neden benim aklıma 
  • hep futbol dışında 
  • bazı imajlar düşer? 
  • Neden? 
  • Fesatlığımdan sanırım. Ugh!

Üstelik o gol sevinci sırasında neden “Abdullah Avcı, yalnızca Abdullah Avcı’dan ibaret değildir.” cümlesi dolandı kafamda?

Selçuk üzerinden başlayan, teknik direktörün tercihleri ve Abdullah Avcı tartışmasına bir cevaptı o gol sevinci evet!

  • Fakat neden Emre tek başına değil de 
  • adından da ilhamla Emre’derek 
  • çağırarak bağırarak sinir yaparak 
  • misalen doldurulmuş kıtalarla kutlamayı tercih etti gol sevincini?

Sahi, milli takımda kimdir Emre?

Sadece bir futbolcu mudur? Kaptan? 

  • Aklım takılan şey, evet; gol değil, sevinci! 

Ve sahi, sadece soruyorum kendi kendime; yahu bu sade bir gol sevinci değil de hakikatte bir cemaat dayanışması mı idi?

Hay bin gol sevinci…

 

Not: Fotoğraf TRTSPOR'dan alınmıştır.

Yazar: Editor
2012-06-14 09:03:41

Otopsi

 

Özal’ın mezarı otopsi için açılacakmış.

O otopsiden ne çıkacağını söyleyeyim yahu;

  1. 12 Eylül Darbesinin bakanlığı
  2. ABD adamı olma
  3. Yozlaşmanın mimarlığı
  4. Liberal gericilik paradoksu
  5. İşini bilen memurlar
  6. Belgesi olmayan rüşvetler
  7. Hayali icraatlar
  8. Naylon faturalar
  9. Zenginseviciliği, dolayısıyla yoksul ve işçi düşmanlığı (Hatırlayınız: Ankara'nın şişmanı işçi düşmanı)
  10. 1 kazan Türkmenistan kavurması
  11. Arım balım peteğim
  12. Sömürgeleşme
  13. Elde patlayan bir koyup üç alma taktiği
  14. Körfez savaşı akbabalığı
  15. Ticaretten sosyal hayata kadar ahlaki çöküntüler
  16. Samimi, güzel bir memleketin kaybolması
  17. Yandaşlık, yalakalık müessesesi
  18. Satılık, kiralık kalemler
  19. Dönek dümbelek yazarçizer takımı
  20. Zübüklük
  21. Sözde demokrasi, güya, yalandan yani
  22. Özelleştirme adı altında yağma, peşkeş
  23. Faşizm çıkar yahu faşizm
  24. Ve Süreçte bakınız Akp iktidarı

Yetmez mi yahu!

Bu sonuncusu bile tek başına yeter bir dönemi analiz etmeye! 

Yazar: Editor
2012-05-22 08:36:01

Körlük

 

“Araba kullanmakta olan bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşir. Körlüğü başvurduğu doktora da bulaşır. Körlük, salgın hastalık gibi bütün kente yayılır; öldürücü olmasa da tüm etik değerleri yok eder.” diye özetlemiş kitabı, arka kapakta Can Yayınları. José Saramago, Körlük.

Sonra şöyle net bir ifade: Kurgunun evrenselleşebilmesi için, kişilere ad vermeksizin “liberal demokrasinin” insanları sürüklediği sağlıksız ortamı olağanüstü bir ustalıkla yaratmış ve yaşatmıştır.

Yazar, romanında kahramanlarına bir ad vermemiş evet! Fakat burada konuyu memlekete bağlayacağım için ve durum bizim yerelde canımızı yakarak devam ettiği için pek ala adlar verebiliriz körlüklerin tecessüm etmiş hallerine. Örneğin Oralcan deriz, ağır bilgili abi Ömercan deriz, bir başka elit bilgili Belgecan deriz, zamanın Filistin cengâveri Cengizcan deriz, Çelik Bilek’in dava arkadaşı Prof. Oklitus’tan da sanal bir karakter olan Prof. H. Berktaycan deriz, sonra dön baba dönelim simalarından Yılmaz Erdoğancancan deriz. Deriz yahu! Bir körlüğü en necip düzeyde yaşayıp bunu utanmazca toplumun ulaşabildikleri her kesimine bulaştıran şu insancıklara olgunun evrenselliğinde ve olayın yerelliğinde pek ala adlar verebiliriz.

Durum öylesine vahim ki, el yordamı bile fayda etmez nesneleri, varlıkları tanımaya. Somut duyular da körelmiş gibi. Yahu her devrin şu adamları, sazın hep aynı tıngırtıda mı çalınacağını zannediyorlar, zannediyorlar da aynı aksak ritimde salınıyorlar.

Oysa okumuş görmüş, hatta çokbilmiş insanlar, neden bu numaraları bizim gibi yutmaktalar? Efendim? Siz de bencileyin bilmiyorsunuz? Hayır, aslında var bunların bir takım tarifleri, tahlilleri; aydın aymazı dersin, "ilkesizsanatçı" gevşekliği dersin, iktidar paravanı dersin… Derim, dersiniz, derler fakat bunlar bir lamba yakar mı hazretlerin kafalarında? Sanmam! Peki, biz bunları dile getirmekten geri mi duracağız? Nayn! Bittabi ki basacağız o nasıra!

Acaba soracaklar mı kendilerine, muktedirin karşısında “metaforik bir körleşmeyle” “memleketin kaybettiği mevzilerin gözümüzün, hayır körlüğümüzün bir kendisi saflarda gedik açılmasında bir etkisi oldu mu?” diye. Biliyorum dostlar, gereksiz soru sormakta üzerime yoktur; ))

Elin adamı ta Frengistan’dan örneğin bir tiyatro buhranını bakın nasıl analiz ediyor: Uzatmayayım, özetle diyor ki adam; kızı için bir tür intikam! Yahu ortada bir namus davası olsa anlayacağım hatta gidip mesele için bizzat savaşacağım da; bir sakız, bir ayar, derken bakınız olanlara!

Fakat! Neyse. Ben bir şey anlatacağım: Saraybosna'da o vahim zamanlarda bağnaz, muhafazakar, ırkçı, gerici, cani ruhlu bir kısım Sırp (bir kısım diyorum) uzun namlulularla insanları avlarken, oradan oraya hep koşarak giden insanlar. Biraz düşününce bunu, insanın gözleri dolar çok uzaklardan. Ve sis olunca, ozaman burada bayram olur, der adam. İnsanlar, her dinden, milletten insanlar çıkar şarkılar söyler ve dans ederler.

Derken sisler arasında, yıkıntılar içinde bir grup, bombalanmış bir evin sağlam kalan balkonunu kendilerine sahne yaparak bir oyunu sergilemeye başlarlar ve onları en hazin hayat koşullarında bile izleyen insanlar...

Uzun lafa gerek yok!

Ey politikacılar, vekiller, bakanlar, başbakanlar, partiler;

sizin mecalinizin kalmadığı yerde sanat, bir ülkeye hürmeten, sizin yerinize de direnecektir insanları ayakta bir arada tutabilmek ve saire için.

Bu yazının ilk başlığı "sisler içine", diğeri de "körlük" gördüğünüz gibi.

Her ikisinden de bir an önce kurtulmak dileğiyle!

Bu meseleye de vira; )) 

Yazar: Editor
2012-04-30 21:05:14

       1 Mayıs, Mücadelenin Tarihidir

 
  • İşçiler, 
  • emeğiyle geçinemeyenler, 
  • ürettiğine yabancı olanlar, 
  • çok çalışıp az kazananlar, 
  • ücretli köleler, 
  • çalışan işsizler, 
  • iş bulamayanlar, 
  • bir mesleği olduğu halde iş bulamayanlar, 
  • onca yıl okuyup iş bulamayanlar, 
  • sosyal haklardan mahrum çalışanlar, 
  • iş güvencesi olmayanlar, 
  • iş güveliğinin olmadığı ortamlarda çalışanlar, 
  • sarı sendikalara hakkını kaptırmış olanlar, 
  • sendikasızlar, 
  • hakları gasp edilmiş olanlar, 
  • kadınlar, 
  • çocuklar, 
  • kadın işçiler, 
  • çocuk işçiler, 
  • emeği bir güzel sömürülenler, 
  • birleşemeyenler, 
  • sermaye ve aparatları karşısında güçsüz kalmış olanlar,
  • itelenenler, ötelenenler 
  • “sen kimsin”ler…

1 Mayıs

Bir bahar bayramı, gündönümü şenliği değil,

bir mücadele günüdür.

O güzel şenliklerin de yeri ayrıdır hayatımızda, ama 1 Mayıs, işçinin emekçinin savaşımının bayramıdır, sade bir bayram olmadan!

Bu arada 1 Mayıs Marşını dinlemek isterseniz tıklayınız.

Vira!

Yazar: Editor
2012-04-02 22:20:14

Korkunç Zamlar ve Zalim Vergiler

[Basından]

 

“Asgari ücretli de zengin de aynı vergiyi ödüyor”

Tüketici Hakları Uzmanı Bülent Deniz Türkiye'de enerji politikasından ziyade vergi politikasında sıkıntı olduğunu vurguladı! Petrol ve doğalgazı pek çok ülkeye göre çok yüksek fiyatlarla kullandığımıza dikkat çeken Deniz, siyasi iktidarın vergiyi "regülatör" (düzenleyici) olarak kullanması gerektiğini ifade etti.

  • Hükümetin zam yapılmasının zorunlu olduğu durumlarda 
  • kendi alacağı vergi oranlarını düşürerek 
  • halka daha az fiyat artışı yansıtabileceğini söyleyen Deniz, 
  • bu politikanın kullanılmadığını, 
  • çünkü hükümetin alacağı vergiden vazgeçmek istemediğini 
  • ve en kolay vergi tahsilâtı yolunu seçtiğini söyledi.

"Benzinde bir birim enerji maliyetinin üstüne üç birim vergi ekleniyor. Rafineri çıkışından bize gelinceye kadar yüzde 300 fiyat artışı oluyor."

  • Vergilerin daha anlaşılabilir 
  • ve kabul edilebilir oranlarda olması lazım. 
  • Türkiye'de yüzde 66 oranında katma değer vergisi, 
  • özel iletişim vergisi, 
  • işlem vergisi gibi isimler adı altında dolaylı vergi alınıyor.
  • Avrupa Birliği standartlarında bu dolaylı vergilerin oranı yüzde 25–30 civarında."

"Dolaylı vergin yüksek olması, gelir dağılımı adaletini bozuyor. Benzinciye gidildiğinde, doğalgazla evinizi ısıtırken, elektrik kullanırken, cep telefonu kullanırken zengin bir iş insanı da asgari ücretli de aynı vergiyi ödüyor."

  • "Herkesin eşit vergi verdiği bir ekonomik planlamada gelir dağılımı adaleti bozuluyor. 
  • Oysaki 
  • anayasanın temel hükmü, verginin kazanca ve kişilerin gelir durumuna göre tahsis edilmesidir
  • Bizde en kolay vergi toplama yolu olarak bu gözüktüğü için yüzde 65, kimi zaman yüzde 72'ye varan oranlarda dolaylı vergi alınıyor.
  •  Bu da bizim toplumsal yaşamımıza ve gelir dağılımına ciddi şekilde etki ediyor."

 __________________________

Evet, basından (bianet.org) alıntımız böyle. Ne kadar kibar konuşmuş değil mi?

Yazar: Editor
2011-08-22 13:18:46

Adı: Muhalifler veya İşbirlikçiler

Konu: Libya

Ana Fikir: Kral Öldü Yaşasın Kral

http://www.haberler.com/haber-resimleri/631/libya-da-petrol-uretimi-dustu-2583631_8425_o.jpg

NATO, Amerika bombalıyor, safları darmadağın ediyor; İngiliz, Fransız vs askerleri muhalifleri eğitiyor ve Kaddafi rejimi düşüyor. Tabi bunu hayrına yapıyor Muktedirler, Global Demokrasi aşkına, yani…

  • Kaddafi’nin nasıl biri olduğu bu yazının tartışma konusu değil.
  • Mesele bir milletin düştüğü durumdur; işbirlikçilik! Kendi dinamikleriyle bir muhalefeti hayata geçiremeyip
  • en zalim sömürgeci devletlerle işbirliği yapmak ya da daha doğrusu onların piyonu,
  • bir büyük hesabın taşeronu olmak!
  • Hazin bir şeydir!
  • Buna bir ulusun bir diktatörden kurtulması olarak bakamayız sanırım!

Şimdiki hesap şu; Batılı devletler, Amerika, Çin veya Rusya yeni yönetimden kendilerine nasıl adamlar bulacaklar yeni yönetim içinde. Bunun pek sorun teşkil etmeyeceğini düşünüyorum. Ki onlar dünyanın her yerinde o meşrepteki insanları kolayca bulur, haddizatında yazının girişinde kısaca değindiğimiz gibi, o meşrebi kendi rahle-i tedrisatından geçirmişlerdir, geçireceklerdir.

  • Şimdi acaba Yeni Libya’da tek adama dayalı yönetimden “ileri demokrasiye” nasıl geçilecek?
  • Ancak şaka olarak algılanır böyle bir sorunun cevabı; ki şöyle bir bakınca kendi yörüngemize bu işin en ileri demokrasilerde(!) bile, yani bizde de pek mümkün olmadığı görülüyor. Değil mi: ))

[Ara Söz: Oysa dünyanın her yerinde halkın direnişine saygıyla, gıptayla, ilgiyle destekler yaklaşılır…]

Sanırım Akp daha bir mutludur, çünkü din eksenli bir idarenin Yeni Libya’da da egemen olacağının işaretleri çok güçlü, zaten böyle bir yönetimi de Akp’den, Libya halkından çok muktedirler ister…

Yazar: Editor
2011-08-17 09:04:23

Adı: Ortaya Karışık

Konu: Gündem

Ana Fikir: Dur Bakalım Ne Olacak Şimdi?

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-94762/oka.jpg

Federasyon bir karar verdi nihayet. Galatasaray ve özellikle Trabzon pek hoşnutsuz bu karardan. Basmış yaygarayı her yerin TS’si. Yazdık çokça, siz de temiz değilsiniz ortadaki kirlilikte. Sizin o Buca ve Karabük maçlarınız antrenman maçı tadındaydı bre, biraz hicap, bir de unutmayın o mazideki işleri örneğin 1981 sezonunu…

Devletin kanıtlarından filan bahsediyor TS. Yav işte bu yüzden adamlar güvenmiyor, güvenemiyor, bir karar veremiyor, bir de ortada Rasim Ozan Kütahyalı gibi, Mehmet BaranSukaçırdı gibi kifayetsiz gönüllü savcılar olunca, medya tetikçileri, elbette işler karışık gider, bir de bir iş olacaksa olmaz; bakınız öteki davalara…

Üstelik adı açıklanamayan o takımın adı açıklanamadığı için bu iş açıklığa da kavuşamaz…

Bir de bir adam var, adı hala bizle anılıyor bu şike soruşturmasında. Gerçi kulüp konuyla ilgili bir açıklama yapmıştı. Buna rağmen adımız orada duruyor. Bu nokta bile sürecin ne kadar kof ve ciddiyetsiz ve de başka hesapların bir yansıması olduğunu göstermektedir.

Neyse, ligler başlayacak bir şekilde. O zaman hafta sonuna kadar birkaç transfer haberi olabilir Adanaspor cephesinde.

Marmara depreminin dönümüydü. Ölen insanlar anıldı. Ama kalanlar salındı. Binlerce ölümün sorumlusu yasal olarak sorumlu değil 7 sene filan sonra.

Lucretius Titus Carus (İ.Ö. 98-55) 2 bin sene önce Evrenin Yapısı adlı eserinde “depremler değil, binalar öldürür der. Evet, bizdeki zihniyetin ne kadar geriden geldiğini böyle de görebiliriz az biraz.

Kapitalizm, Türkiye aktörlerini teke indirince söz konusu olan artık "geri demokrasi"dir. Bu da içinde her türlü "zulmü" barındırır. Tek partili bir ülkeye gidiş,kötü bir gidiştir.

"Kapitaliz-aktör-zulüm" kelimeleri ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland'ın şu sözleriyle bir mana kazanır:

 (Suriye için) "Türk sabrının giderek tükeniyor olması bizim için sürpriz değil. Bu, bizim şu anda durduğumuz pozisyonla tamamen tutarlı."

Eh, bizim için de sürpriz değil be güzelim...

“Türkiye ile amaçlarımız aynı!” (Victoria Nuland) Muhteremler bu kadar net açıklıyor yahu. Ama sokmayın yine gözümüze o demokrasi parmağını.

Söz konusu "demokrasi nakli" mavalına inanmaya da "niyetimiz değil, mecalimiz yoktur"...

Yazar: Editor
2011-08-13 08:30:22
Hafta sonuna gazete notlarıyla başlayalım; tabi bu işi muhalifche yapacağız yine: ))
http://hizliresimyukle.com/showoriginal-92753/bgn.jpg
  • Kâhin diye anılan Nouriel Roubini adlı ekonomist,
  • şu ekonomik krizle ilgili olarak
  • Marx’ın haklı çıktığını,
  • kapitalizmin yok olacağını söyledi.
  • Prof. DR. Ahmet Tonak ise
  • “aklı başında herkes bunu görebilir” dedi.
  • ABD’de ekonomik kriz işçi kıyımına dönüştü,
  • on binlerce çalışan işinden oldu!
  • Eh, orada operasyon başladıysa burada da yakındır.
  • Hopalılar ilçelerine çevik kuvvet kurulmasını istemiyor.
  • Malum olaylardan sonra Hopa
  • hükümet terörünün operasyon alanına dönüşmüştü.
  • Suriye’ye müdahale için
  • emperyalistler iştahla ve hınçla bekliyor.
  • Dileriz ki böyle kirli bir işe dâhil olmayız.
  • Ki Suriye’de doğal kaynaklara bağlı
  • İsrail menşeli
  • başka hesaplar da söz konusudur,
  • diye not düşmektedir konunun uzmanları.
http://hizliresimyukle.com/showoriginal-92751/mm.jpg
  • Cumhurbaşkanı,
  • Suriye mektubunda şöyle demiş Esat’a:
  • “Bir gün geriye baktığınızda
  • yaptıklarınızın çok geç ve çok az kaldığı şeklinde hayıflandığınızı
  • görmek istemem.”
  • İşte tam bu esnada
  • efendim,
  • size ve partinize
  • aynı sözleri söylemenin
  • tam zamanıdır,
  • bu mektubu Ankara
  • ve Çankaya’ya da postalayınız lütfen.
  • Evet,
  • Arap bölgelerindeki toplumsal direnişlerin
  • sosyal medya ile hareketlendiğini keyifle vurgulayan İngiltere,
  • aynı durum başına geldiğinde
  • Facebook’u ve Twitter’i kontrol altına alma telaşına düşmüş.
  • Hay bin twit!
http://hizliresimyukle.com/showoriginal-92752/tw.jpg
Yazar: Editor
2011-08-10 21:37:15
http://hizliresimyukle.com/showoriginal-91810/i.jpg

Haddimiz Olmadan Hâlihazırdaki Konjonktüre Dair Birkaç Öneri

  • Başbakan'dan açıklama bekliyoruz, İngiliz mevkidaşına bir ayar versin, “sabrımız taşıyor” desin.
  • Oradaki muhalif halka zulmedilmesin” diye eklesin.
  • İngiltere’deki isyancı halkın taleplerine İngiliz hükümeti kulak versin” densin...
  • Silahsız halka silahla saldırılar ve cinayet, hükümetimiz nezdinde protesto edilsin...
  • "Londra ve çevresindeki olaylar bizim iç meselemiz" densin.
  • "Orada ne çok vatandaşımız var, üstelik savaşın içinde(!)" diye devam edilsin.
  • İngiliz muhalif eylemcileri İstanbul'da toplasın hükümet...
  • Neo Osmanlının dışişleri bakanı Davutoğlu İngiltere'ye gitsin...
  • Sömürgeciliğin ve bin türlü emperyal dalaverenin ağababalarından olan İngiltere'ye “sizi insanlığa ve demokrasiye davet ediyoruz” densin
  • BM, zorba İngiliz hükümetine havadan karadan kanallardan ve bilumum noktalardan müdahale etsin...
  • Kraliçe Elizabet isterse Çankaya'ya sığınsın, ona bu kıyak yapılsın.
  • Başbakan, İngiliz mevkidaşına sürgün kolaylığı sağlasın...
Yazar: Editor
2011-08-03 17:50:28

“Hadi Gülümse”

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-89421/kb.jpg

Kemal Burkay, Nâzım’ın şiir hayatını şekillendiren çok değerli ve eşsiz ozanlardan biri olduğunu belirterek,

“31 yıl sonra bir şair olarak ülkeme dönerek, bir bakıma Nâzım’ın hasretini de bir ölçüde giderdim. Onun bir temsilcisi ve artçısı olarak görüyorum kendimi. Hasret çekmedim değil. Stockholm’ü çok sevdiğim halde bir şiirimde şöyle diyorum: ’Ben burada bir yabancıyım. Öfke isyan acıyım’ bunları da yaşadım” dedi.

  • Biz de diyoruz ki;
  • ülkeye gelir gelmez,
  • sizin sürgüne gitmenize neden olan memleket yönetme anlayışının en büyük mirasçılarıyla, 
  • 12 Eylül darbesinin asıl çocuklarıyla fotoğraf vermeniz
  • inandırıcılığınızı yok ediyor.
  • Üstelik tek şiirle, bu tarz bir girişle
  • Nazım’ın artçısı olunmaz,
  • temsilcisi asla olunamaz…
  • Bir de cebinde
  • Nazım fotoğrafıyla gelmişsiniz, kurguya bir 'argüman" niyetine.
  • Hem bu tür açıklamalar doğaçlama ve içten olur
  • hesaplayıp kurnazca bir hazırlık yapmayla değil...

Bak, hükümet erkiyle fotoğraf veriyorsun; “Hadi gülümse!”

Yazar: Editor
2011-07-31 11:25:10
http://hizliresimyukle.com/showoriginal-87740/akp.jpg

Aslında önceki gün olağanüstü bir olay yaşandı, en azında vaka-i adiyeden değildi, bir şike soruşturmasının onda birini de olsa hak ediyordu ilgi açısından.

Çün, orada sadece Altanların iddia ettiği gibi bir memur değişikliği yoktu. Beğenelim veya beğenmeyelim kendince güçler ayrılığının temsilcilerinden biri olan kurumun komuta kademesinin ve dolayısıyla içerik ve icraatın değişir olması söz konusudur veya söz konusuydu.

  • Ama her şey 20–30 dakikada oldubittiye geldi.
  • Bu ülkede şu meseleyi tartışacak hiç kimse yok muymuş yahu?
  • Koca koca adamlar fikir belirtemez mi oldu?
  • Her konuda bilge, kanaat önderi, filozof, bilmem ne kesilenler bir küçük fikri bize çok mu gördü?
  • O zaman alayınızın kalıbına tükürüle…
  • Ya da medya patronlarının mı nutku tutuldu?
  • Hükümet, son darbesini aynı saatlerde necip Türk medyasına da mı yaptı?

Bu nedir; insanların haber alma, karşıt analizleri değerlendirme hakkı da buharlaşmasıdır. Birkaç yorumun da hükümetçi mütefekkirlerden gelmiş olması ayrı bir melodramdı. Ama seçim sonrasında medyaya bir ayar toplantısı yapılmıştı diye hatırlıyorum. Evet, oraya direnmenin de artık yiğitlikle bir alakası filan kalmamıştır.

  • Hani cumhuriyetin ordusu, askercilik, laiklik kalesi, güvence vs vah vah etmeli her bir şeyin elden gittiğine dair korkuların döngüsünde değil hayıfım.
  • Korku çeperim içinde değildi zaten saydıklarım.
  • Ama yahu insanların süreci takip etme, farklı fikirleri dinleme, devamında kendince bir sonuca varma hakkı da bir sivil darbe ile kaybolup gitmiştir.
  • Böyle mi geçiliyor en ileri demokrasiye.
  • Sonra başbakan “Türkiye bu anayasa ile yola devam edemez” diyor. Ama bu cins Televizyonculuk, gazetecilik, siyasetçilik, hükümetçilik, aleni sansürcülük ile de yola devam edemez.  

NTV’de Oğuz Haksever sanırım, Altanların biriyle program yapıyor, derken bir reklâm arası, devam edeceğiz deniyor ama devam etmiyor. Yahu en hızlı iktidarcı adamın bile konuşması devam etmiyor… Ne yapacağız? Ulusal medyayı da izlemeyeceğim ulan; NTV, CNN, HT bilmem ne! Bu son olay bir daha ve bir daha, bir kez daha göstermiştir ki sizin haberciliğinize zerre kadar güven olmaz. Bilgi alacağımız daha cesur, namuslu, haysiyetli, onurlu haber kaynakları var. Onlara ulaşmak imkânsız değil…

Son olarak, cumhurbaşkanımız “olağanüstüydü, mecrasına girdi” demiş. Efendim, siz daha iyi bilirsiniz ya, olağanüstü işler, olaylar öyle yarım saatte mecrasına girmez. Çamaşırlar bile daha uzun sürede yıkanıp kurur...

Ki, köz gider kül kalır.

Onun dağılması bile zaman alır...

Yazar: Editor
2011-07-29 10:27:11
http://www.businessihub.com/wp-content/uploads/2010/09/Autocratic-Leadership.jpg
  • “Şike operasyonu sonrası Futbol Federasyonu’nun duruşunu takdir ediyorum.
  • Shakhtar Donetsk maçında olay çıkaran Fener seyircisinin tavrı hoş değil.
  • Demek ki hala olanlardan ders çıkarılmamış.
  • Burada kulüplerin başkanları seyircilerine sahip çıkacaklar.
  • Çıkmazlarsa bedeli ödemek zorunda kalacaklar.
  • Bir Fenerbahçeli Başbakan olarak kalkıp da, bu süreçte burada Fenerbahçelilik yapamam. 
  • Bu süreci arınma temizlenme süreci olarak değerlendiriyorum.
  • Doğrusu federasyon yönetimi şu anda hakikaten kılı kırk yararak süreci götürüyor.”

Yukarıdaki cümleler sayın Başbakanımıza ait. Sağduyulu bir açıklama gibi görünüyor. Ama sadece öyle görünüyor. Arada aleni tehdit var ve yargı sürecini de şekillendirme söz konusudur.

Operasyona arınma ve temizlenme süreci, diyorlar. Neyi, nereden ve ne kadar biliyorsunuz? Hani gizli bir soruşturmaydı bu, etik kurul bile parmak iziyle giriyordu o kozmik odaya. Ortada hala soruşturma var verilmiş bir karar yok! Hangi temizlik bu? Ama ülkenin başbakanı elbette bazı şeyleri bizden çok biliyordur. Ve sürece müdahale etmek gibi istediğinde kullanabileceği bir gücü de vardır, çünkü orada net bir yüzde elli vardır.

Daha düşündürücü olan şu cümlelerin gizindeki aba altındaki sopadır. Ki o sırada hükümet de protestolardan payını almıştı: “Shakhtar Donetsk maçında olay çıkaran Fener seyircisinin tavrı hoş değil. Demek ki hala olanlardan ders çıkarılmamış. Burada kulüplerin başkanları seyircilerine sahip çıkacaklar. Çıkmazlarsa bedeli ödemek zorunda kalacaklar.”

Bakınız:

  • Hoş olmayan tavır,
  • Ders çıkarmak,
  • Başkanlara mesaj vermek,
  • Seyirciye sahip çıkmak; (ama burada seyirciye sahip olmak demek gerekirdi, cümlelerin anlam akışına göre sahip olmak doğrusudur. Sahip çıkmakta koruyup kollamak, sahip olmakta ise kontrol vs anlamları vardır.)
  • ve bedel ödemek!
  • Başbakan bir futbol sürecine değil de sanki İsrail’e yönelik açıklamalar yapıyor.
  • Tabi, o tarafta muhalif her bir eylem, eylemci bir tür İsrail olarak algılanıldığı için…

1.İnsanların protesto hakkı vardır ve bu hakkı şiddete başvurmadan kullanır. Bunun hoş olup olmayacağına gerekirse yasalar karar verir.

2.Neyden ders çıkaracağız? Haksız hukuksuz yargılama sürecinden mi? Muhaliflerin nasıl derdest edildiğinden mi, kuru ile yaşın birlikte yakılmasından mı? Asmalı Mescit operasyonlarından mı? Vaktiyle protestocu Galatasaray taraftarının nasıl hizaya getirildiğinden mi? Bu ülkede ders çıkarılacak o kadar çok şey var ki!

3.Taraftarın taşkınlığını bir kulüp başkanı nasıl kontrol edebilir? Bu da söylense? Çıkıp ne diyecek, kime ne dinletecek? Ki bir tepkiye öfkelenmekten çok onu da "anlamak" gerekir.

4.Nasıl bir bedel bu? Saha kapatma mı, para cezası mı, burnun sürtülmesi mi, şike soruşturması mı, tutuklanma mı?

  • Sorgulama elbette bitecektir,
  • varsa bir suç onun da cezası olacaktır,
  • ama tüm bunlar insanın adalete olan inancını sarsmadan gelişip sonuçlanacaktır.
  • Ortada bir keyfiyetin de söz konusu olduğu düşüncesi insanlarda oluşmadan geçilecektir bu yol.
  • Kimseler de sürece etki etmeyecektir.
  • Bunlar yıllardır, hükümetçilerin de jargonudur. Kimselere yabancı gelmeye,
  • beklediğimiz de bundan başka değildir.
  • Tehditten, ayardan, dersler vermekten uzak bir süreçtir yaşamak istediğimiz, sıradan vatandaşlar olarak.
Fenerbahçeli olmadan, şike sürecine dahil olmadan, meseleyle direkt muhatap olmadan okuyoruz burada hariçten gazeli. Çünkü belli bir olumsuzluktan en çok, susanlar sorumludur!
Yazar: Editor
2011-07-23 11:35:56
???

Kime İnansam?

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-83769/y.jpg

 [Mutlu insan oranı ülkede %70 imiş.]

Aziz Yıldırım’a mı, Aziz Yıldırım’ı sorgulayan savcıya mı?

İhale operasyonuna mı, şike iddiasına mı? (söz konusu süreç için diyorum bunu…)

Fenerbahçe taraftarının samimi çıkışlarına mı, Çarşı’nın artistik duruşuna mı?

Ülkede keyfi bir demokrasi olduğuna mı, ileri demokrasi masalına mı?

Mutsuz çoğunluğa mı, mutsuz azınlığa mı?

Bir ekonomik krizin kapıda olmasına mı, o krizin yine teğet geçeceğine mi?

İşsizliğin hakikatte can sıkıcı düzeyde olduğuna mı, işsizliğin azaldığına mı?

Başbakanın Kıbrıs’ta bir protestoyla mı, yoksa büyük bir aşk ve muhabbetle karşılandığına mı?

Zeytinburnu’nda hafta içi kimi vahim olaylar yaşandığına mı, yoksa genel medyaya göre yahu hiçbir şey olmadığına mı?

Şampiyonluğa oynayacağımıza mı, ilk altıyı belki kovalayacağımıza mı?

Kime, neye inansam?

*Soru sırasına ve seçilen sözcüklere göre kime, neye inandığım yazıda duruyor aslında: ))

Düzeltme:

O oran yüzde 70 değil %77 imiş: )))

Yazar: Editor
2011-07-21 10:08:55

Şike Spor Grev Lokavt

ABD’ye bir baksak bir de spor penceresinden. Oradaki en yaygın spor dallarına göz etsek şöyle: Amerikan futbolu, beyzbol, basketbol, buz hokeyi…

Evet, tüm bu dallarda sporcular sendikalıdır.

Basketbolda (NBA) ve Amerikan futbolunda (NFL) şu anda patron-işçi mücadeleleri doruğuna çıkmış durumdadır.

Orada mücadele böyle… Beğenmediğimiz yerde yani…

30 Haziran’da NBA patronları, oyuncuların ücretlerine tavan getirmek amacıyla lokavt ilan etti! Yakında NFL’de grev bekleniyor!

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-82749/kbr.jpg

Kıbrıs Direnişi

Bu başlığın devamında ne okuyacağız? Başbakanın posta koyuşunu mu? Hayır. Kıbrıs’ta da direniş olur Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanına. Konuk bir başbakana tepki olur, olmaz bunu tartışmıyorum, o ayrı iş! Ama en şaşrıtıcı ve üzücü olan, Türkiye medyasının oradaki protestoyu görmezden duymazdan bilmezden anlamazdan gelmesidir. demek üzerlerindeki baskı bu kadar büyük. Vah!

İbadet Gibi

Ne ibadet gibi? Aşk, dostluk, yardımlaşma, vefa, iyilik, cömertlik, kötü gün dostu olmak, emeğe saygı duymak, çalışana hakkını vermek, insanları sömürmemek, milletin müdahale edilmemiş gerçek iradesine saygı duymak... Bir adım ileriye gideyim; Adanaspor sevgisi… Bilemedik…

Akp milletvekilinin biri (Bursa milletvekili Hüseyin Şahin) şöyle buyurmuş hoş bir anında: "Gelen arkadaşlarla birlikte Sayın Başbakanımızla 5 dakikalığına bile olsa sohbet etmek imkânı bulduk. Arkadaşlarım Sayın Başbakanımıza yakinen sorular sordular, elini sıktılar. Sayın Başbakanımıza dokunmak bile inanın bence ibadettir. Ben bunu söylüyorum"

Yahu bu nasıl bir ruh halidir, ne cins bir hissiyattır, korktum ulan. Bari sayın Başbakan şu enteresanlığa bir dur desin… Ben de bunu söylüyorum…

ve kriz kapıda

Hükümetin iki ismi Ali Babacan ve Bülent Gedikli "kriz kapıda" diyor. Refahta beraber yürüyemedik o yollarda ama galiba bir ekonomik krizde mecburen yürüyeceğiz. ve rahvan bir yürüyüş olacak gibi bu...

Yazar: Editor
2011-07-08 13:36:57
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/2/2d/No-soccer.gif

Futbolu  Neden  Sevmemeli

Muhtemel 1 ‘On Bir’

  1. Futbol dar alanda paslaşmalar değildir sadece, aynı zamanda geniş alanlarda bir iktidar oyunudur, kılıçların hunharca çekilebileceği bir oyun.
  2. Futbol çok uzaklardan bir şut değildir sadece, aynı zamanda taktiksel uzamlarda haddini bilme oyunudur, o haddi bilmediğinde münasip hesaplaşmaların olabileceği bir oyun.
  3. Futbol ceza alanında bir röveşata değildir sadece, aynı zamanda ceza yasalarında bir ters vuruş oyunudur, fena sakatlayabilecek bir oyun.
  4. Futbol dömivole değildir sadece, aynı zamanda dominant bir voleyi her an yiyebileceğin bir oyundur, bir anda taca atılabileceğin bir oyun.
  5. Futbol verkaç değildir sadece, aynı zamanda verirsen kaçmak zorunda kalmayacağın bir oyundur veya adeta satırlarla kovalanacağın bir oyun.
  6. Futbol sağından atıp solundan kaçmak değildir sadece, sağlı sollu siyasi atakların da hesaplanması icap eden bir oyundur değilse organize ataklarla bunalabileceğin bir oyun.
  7. Futbol forma aşkı değildir sadece, hakikatte deli bir para aşkıdır sadece.
  8. Futbol lider olabilme oyunu değildir sadece, aynı zamanda lider kalabilme oyunudur, aksi takdirde anında alaşağı edilebileceğin bir oyun.
  9. Futbol sadece hak edenin kazandığı bir oyun değildir, aynı zamanda hakkı ve hukuku siyasal hakikatlerle idrak edebilmektir futbol.
  10. Futbol bazen meydan savaşı, bazen düello, bazen katliam, bazen suikast, bazen intihar, bazen danışıklı dövüş, bazen tantanadır; lakin bazen futboldur futbol.
  11. Futbol topa zamanında müdahale etme oyunu değildir sadece, aynı zamanda topu zamanında geri çekebilme oyunudur. Yoksa gelir alırlar ayağından o topu.

TD:

  • Apolitik bir neslin nezdinde pek “politiktir” o futbol.
Yazar: Editor
2011-07-06 14:04:46

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-77192/yeni_kale_.jpg

Yeni Sürece Dair Bir Kahve Falı

90+1 veya Tribünlerin de % 50’si

Üç vakte kadar,

  • Aziz Yıldırım futboldan ve dolayısıyla FB’den elini ayağını çeker,
  • FB’nin yeni yönetimi de muhtemelen hükümetin onayladığı isimlerden olur.
  • Baksanıza FB yönetimi şimdiden sazı farklı çalmaya başladı
  • “başkan ayrı kulüp ayrı” terennümleriyle.

Ve bu iş de bir iki kurbanla kapanır…

Ben yüzde elliyi böyle de anlıyorum, hükümetin “nasıl olsa o tribünlerin de yüzde ellisi benim” algısının gizlerinde…

Yıkılmayan ve yıkılmayacak son kale” mi dediniz?

  • Futbolda ve siyasette bir tek kale vardır
  • o da karşı kaledir!
  • Tüm hücumlar hep ona yapılır.
  • Bildiğimiz iradeler ve medya asistliğinde…
  • Ama neticede fal bu, yeni fincanla yeni yorumlar pek ala olabilir: ))

 ___________________________________

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-77193/mkurt.jpg
 
Spor Emek-Sen Başkanı Metin Kurt'un "Bataklık Kurutulmalı" temalı söyleşisini Bianet'ten okumak için tıklayınız.
Yazar: Editor
2011-07-05 00:50:52

Şiir Saati           :

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-77207/cyc.jpg

Gool

Üç direkli bir kaledir dünya

Sağdan akıyor Erzincan

Ceza sahasına girdi Hasan

Hüseyin’e geçir

Ali dokundu topa

Üç direkli bir kaleyse dünya

Kaleyi bulan toptur ilah

Şu futboldan illallah

Can Yücel


Yazar: Editor
2011-07-03 20:47:20

Ama herkes incelensin

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-76060/fft.jpg

Futbolda deprem etkisinden bahsediyor TV’ler. Birçok kelli felli isim ifadesi alınmak üzere gözaltında. Aziz Yıldırım’dan Bülent Uygun’a… Bu arada Levent Eriş de gözaltına alınanlar arasında. Bu gözaltının Adanaspor ile bir ilgisi yoktur herhalde…

Genel olarak geçen sezonun tüm maçları mercek altına alınmış TV’lerdeki açıklamalara göre.

Ne güzel!

İşin ucundan kim çıkarsa çıksın, sonu nereye varırsa varsın…

Bir suç varsa o suçun cezası da olsun. Futbol oligarkları keyfince at koşturamasın.

Hiçbir patron, hiçbir gazeteci, hiçbir tüccar ve hiçbir siyasetçi evet hiçbir siyasetçi keyfince veya kimi maddi ya da manevi hesaplara göre veyahut siyasi istikbal manevralarında; hiç kimse entrikaya tevessül edemesin.

Transfer süreci de şampiyonluk dönemeci de müdahalesiz olsun…

Her şey sahada olsun… İnsanca, sportmence…

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-76061/ku.jpg

Şimdi buna göre, kamu vicdanına hürmeten,

Yani efendim en azından bir "haksız rekabete neden olmaktan"...

Kürşat TÜZMEN de incelensin Mersin İdman Yurdu’ndan dolayı. 2B’den süper lige uzanan o yolda.

Bakan Zafer ÇAĞLAYAN da incelensin Mersin İdman Yurdu’ndan dolayı.

Kemal UNAKITAN da incelensin Eskişehirspor’dan dolayı.

Faruk ÖZAK da incelensin Trabzonspor’dan dolayı.

Mehmet Ali ŞAHİN de incelensin Antalyaspor’dan dolayı.

Cumhurbaşkanı’nın Mersin İdman Yurdu’nun şampiyon olmasına dair açıklamaları da incelensin.

Akp’li siyasetçilerin lig sonuna doğru Orduspor’un şampiyonluğuna dair benzeri açıklamaları da incelensin.

Vaktiyle Rizespor başkanının “ben doğrudan Başbakan’a hesap veriyorum” açıklaması da incelensin

Şimdi şu olanlar gerçekten bir şike soruşturması mı yoksa Trabzonspor kamuoyunun gazını alma mı? Bunu zaman gösterecek…

Ve ama Akp ve belediye menşeli tüm takımlar da incelensin özellikle maddi anlamda. Bilmiyorum oradan ne çıkar ama işte o kamu vicdanı namına dilerim böyle bir yoklama olmasını.

Yok mu oraya el atacak bir savcı?

Yazar: Editor
2011-06-30 09:24:12

Hangi Türkiye             :

http://www.free-clipart-pictures.net/free_clipart/money_clipart/money_clipart_banknote_coins.gif

Çünkü Türkiye ucuz ülkelerden biri olarak geçiyor haberlerde. O zaman biz hangi Türkiye’de yaşıyoruz? Veya ölçüt kimin bütçesi? Hayatını hükümetten nemalanarak geçirenler için muhakkak ki ucuz bir ülkedir Türkiye, fakat geri kalan insanlar için durum nasıldır?

Acaba elektrik, su, telefon faturaları ne âlemdedir? Benzini gündeme bile getirmiyorum. Bir file kaç paraya dolar? Etin kilosuna ne ödenir? Normal bir eve haftada kaç kilo et girer? Sigaralar, alkollü veya alkolsüz içecekler kaç paradır? Neticede onları içen önemli bir kitle var. Ülkede nasıl bir vergi zulmü uygulanmaktadır?

Evet! Bir ülkenin ucuz veya pahalı hayat koşullarına sahip olması neye göre belirlenir? Önce gelir düzeyine göre galiba.

Bir öğretmen ne kadar maaş alır? Asgari ücretler, insanca yaşama sınırının kaç bin kilometre uzağındadır? Bunun cevabını isterlerse ülkenin bir yarısı verebilir…

___________________

NTV’den not:

Son dönemdeki değer kaybıyla 26 ayın en düşük düzeyine gerileyen TL, dünyada dolar karşısında en güçsüz üçüncü para birimi oldu. Karışıklık yaşayan Kuzey Afrika ülkesi Tunus'un bile parası dolara karşı değerlendi.

Yunanistan’dan not:

Yunanistan'da yeni kemer sıkma önlemlerini protesto eden göstericiler, başkent Atina'da hem kendi aralarında hem de polisle çatıştı. Yunanistan parlamentosunun da bulunduğu Sindagma Meydanı'nda çıkan olaylarda, göstericiler birbirlerine şişe ve çeşitli cisimler fırlattı. Olaylarda bir kişi yaralandı. Ayrıca, Çevik Kuvvet (MAT) ekipleri ile göstericiler arasında arbede çıktı. MAT ekipleri, göstericileri göz yaşartıcı gaz ile dağıttı.

Yazar: Editor
2011-06-26 19:10:59

Haksız Rekabet                :

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-72728/miy.jpg

Mersin İdmanyurdu, Nobre ile sözleşme imzaladı. Hayırlı uğurlu olsun. Ondan başka güzel transferleri de var. Dileriz başarılı olurlar süper ligde yıllar sonra.

Düğün değil bayram değil, bu sevgi niye diyeceksiniz.

Efendim, Mersin bu işleri bir “bakan” nezaretinde yapıyor. Zafer Çağlayan eşliğinde atılıyor imzalar. Çok yazdık bu konuyu, evet, bizim de takıntımız budur! Yazmaya da devam edeceğiz, bıkmadan susanmadan, böyle bir sahne yasalar nezdinde bir muhatap bulana kadar yazacağız, belki bir duyan olur, ulusal basında gündeme getiren olur.

Ta 2B’de iken o zamanki bakan Kürşat Tüzmen ile Mersin bu devlet-siyaset-hükümet ayrıcalığında faydalanmıştı. Çok geçmeden 1.lige ve işte süper lige de attı kapağı. Her transfer sürecinde ve her kritik dönemde, şampiyonluk dönemeçlerinde Akp siyasetinin sesi yükselir oldu, bakanlardan cumhurbaşkanına dek! Gözleri aydın, hem Mersin şampiyon oldu hem Mersin’de de birinci parti olundu!

Ve fakat bir futbol kulübüne böyle bir siyasi ilgi hangi adalet, hak, hukuk, yasa, vicdan, demokrasi evet hangi ileri demokrasi formatına uyar. Meraktan soruyorum, böyle bir resmi ve aleni kayırıp kollamanın yasal bir engeli yok mu? Devlet erkânı daha ne kadar müdahale edecek liglere bu şekilde? Hiçbir şeyi değilse de eşit ve adil mücadeleyi paramparça ediyor efendilerin bu siyasi yatırıma yönelik keyfiyeti. Zaten haksız olan rekabeti hepten kördüğüm ediyor.

Haddi olmadan yasaları bu mevzuyu araştırmaya davet ediyorum;

Örneğin Mersin’in şampiyonluğundaki Kürşat Tüzmen ve Zafer Çağlayan etkisi katkısı, Eskişehir şampiyonluğundaki Kemal Unakıtan etkisi katkısı nedir, yasalara uygun mudur, oralarda harici işler yapılmış mıdır?

Vergi ödeyen bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak merak ediyorum.

Hakkaniyete uygun mudur bu işler?

Uygun değilse yasal işlemler olsun, uygunsa da bu konu gereğince aydınlatılsın! Desinler ki, bre vatandaş bu şler kitabına uyugundur! Biz de otururuz o zaman bir tarafımızın üstüne, adalet duygusu daha daha daha da yaralanmış ve tarumar olmuş olarak…

Yazar: Editor
2011-06-13 14:44:11

Seçime ilişkin öfkesiz bir yazıdır bu; belki biraz efkârlıdır, o kadar!

 

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-66283/elli.jpg

 

  • Memleketin yarısı Akp’ye oy verdi ve onları yine tek başına iktidar yaptı. (Hüseyin Çelik'lerle, Egemen Bağış'larla bir dört yıl daha... hiçbir şey değise de böyle bir sahne kederim oluyor.)

Bildiğimiz gibi her seçimin klasik lafları vardır;

Biri, “sandığı doğru okumak”tır.

Diğeri, “milletin tercihine saygı duymak”tır. Bu çerçevede sözler…

  • Şahsen o sandığı okumakta zorlanıyorum,
  • hatta okuyamıyorum.
  • Veya okumak istemiyorum.
  • Ne bileyim?
  • Ama bildiğim bir şey var,
  • Türkiye yeterince ve hatta gereğinden fazla muhafazakâr bir ülkedir; Türk'ü, Kürt'ü, Arap'ı, Çerkez'i, Laz'ı, Alevisi, Sünnisi, göçmeni, yerlisi, taraftarı, futbolcusu, yöneticisi, hakemi ile...
  • Böyle bir sonuç da şu parti habitatımızda son derece olağandır.
  • Yoksa şu Akp’nin ülkeyi göklere uçurduğundan filan değil bunca oy…

Gelelim o tercihe saygı duymaya…

Şöyle diyeyim;

Herhangi bir saygısızlık filan yapmadan, milletin o tercihine saygı da duymuyorum!

Yazar: Editor
2011-06-09 17:41:23
http://hizliresimyukle.com/showoriginal-65150/lmn.jpg
Yazar: Editor
2011-04-13 08:53:48

2011 Milletvekili seçimleri için partiler adaylarını ilan etti ve belli bir düzeyde de kıyamet koptu, küçük çaplı yani. Listeye giremeyenlerin feryat ve figanı oturduğum yerden duyulmaktadır.

http://www.clker.com/cliparts/9/3/1/b/1206578721112928526johnny_automatic_vacant_prison_cell.svg.hi.png

Neşeli sahnelere tanık oluyoruz. İhtirasın son perdesi filan…

Zor bir his yoğunluğu galiba, üstesinden pek zor gelinecek bir hayal kırıklığıdır, milletin vekili olup o 550 arasına girmek varken…

Neyse, partililere kolay gelsin.

Meclise giremeyecek olan 82 milletvekiline yargı yolu açılacakmış. Meclis yolundan sonra bir de yargı yolu… Ne güzel bir şey bu… Şu 82 vekilden biri de Kemal Unakıtan’mış… Hakikaten yargılarlar mı onu da? Sabit bir suçu söz konusu ise? Örneğin futbolda Eskişehirspor üzerinden haksız bir rekabet yaratmış olmaktan bir men cezası alabilir mi maçlara gidememe cezası falan; )) Ya da bizim buradan bilemeyeceğimiz başka suçlardan? Acaba? Sonra Kürşat Tüzmen’in de MİY için yarattığı ortamlar sorgulanabilir mi? O da yok listede. Oradan bir suç unsuru çıkar mı ola? Şöyle bir türkü yaksak o tarafa; "mapushane çeşmesi yanda akıyor" diye...

Fukuşima’daki nükleer tehlike Çernobil düzeyime ulaşmış. 7 seviyesindeymiş. İşin uzmanları bunun daha korkunç bir düzeye de gittiğini belirtiyor. Nükleercilere duyurulur diyelim.

Samsun’da, özelleştirilen sigara fabrikasından 120 işçi işinden oluvermiş. İşçiler de doğal olarak eyleme gitmiş; tabi ki polis kuvvetleri de doğal olarak bu eyleme müdahale etmiş ve yine doğal olarak biber gazını işçilerin üzerine boca etmiş. Ama kanımca, eylem yüzünden değildir o müdahale, bir sigara yasağı kapsamında, sen misin sigara üretip sağlığı bozan, gibisinden, hazır işten de çıkarılmış ve dokunulmazlıkları da kalkmışken… Yer misin yemez misin? Biber gazını… patronlara sıkılacak değil ya o gaz…

Ve cumhurreisinden, çeşitli bakanlardan e canım tabi ki borazan medyadan, YÖK başkancığından ve saireden sonra şu şifreli sınav meselesinde başbakan da "tatmin olmuş". Ne iyi! Açıklanır artık sonuçlar. "Padişahım çok yaşa" o zaman...

Yazar: Editor
2011-03-07 10:13:24

Ah...

Bir de

o rezil hoca(!)dan sonra tepemize

Cici hakemler çökünce

Cici bici hakemler

Ar sahibi hakemler

Müthiş hakemler

Ulan, kilit vurduğumuz dilimizi zorla açtırıp

Yemini bozdurup

Yüz bin kere tövbe edip

Yine şarap içtirip: ))

Kutuyu açtırıp kötüyü söyletip…

Tavşanlı'da

Sonra bir kopyası Adana'da

Ulan, yahu, bre...

Hay sizin düdüğünüzün nohudunu...

 ...Ulan şurada üç gün susunca sahipsiz mi zannettiniz Adanaspor'umuzu; ))

______________________________________

Aşağıdaki yazıyı 11 Şubat’ta yayımlamışız. Buyurun bir daha bakalım ve federasyona buradan bu vesileyle bir öpücük yollayalım…

__________________________

11 Şubat 2011'den

Ülkenin futbol gündemine bakarsak;

İstanbul kulüplerinin başkanları, yöneticileri hakem hatalarının kurbanı olduklarını iddia ederek açıklama üzerine açıklama yaptılar, yapıyorlar. Federasyon başkanı Mahmut Özgener de bir cevap verdi söz konusu iddialara. Uzun bir yazı olurdu buraya hepsini aktarsaydım, son iki paragrafı alıyorum, fena bölümler değil. En kapsamlı konuşmayı gazetelerden okuyabilirsiniz, ilginizi çekerse.

TFF Başkanı Mahmut Özgener futbolun adil bir seyrine dair iddialı, çekici laflar etmiş birçok büyük laf etmiş. Bakalım bu içeriğin devamında ne yapacak? Üç hafta sonra, beş hafta sonra? Sadece süper ligde değil alt liglerde de? Çünkü özellikle B.A. 1. Ligde malum iktidar takımları var. Bize göre can sıkıcı transferleriyle zaten haksız bir mücadeleyi başlatmış durumdalar.

Süreçte federasyon ve dolayısıyla hakemler korktuğumuz manada acep bir baskıya maruz kalacaklar mı, ki kalmaları kuvvetle muhtemeldir; o durumda ne yapacaklar, direnecekler mi, ki direnemeyecekleri kuvvetle muhtemeldir. Geçen sezonlardan tecrübelerimiz var zira. Ha, bu sezon biz bariz hakem hatalarına maruz kalmadık, çünkü gerek kalmadı ipimizi hep kendimiz çektik. Yani çekincelerimiz var…

Şimdi o konuşmanın son bölümünü alıyorum buraya, hem beğendiğimiz bir nitelikte olduğu için hem de gerekirse hatırlatmak için…

Alıntı şöyle:

“Merak etmeyin, biz de sizin gibi bu ülkede "adil bir oyun"un oynanabilmesi için gerekli tüm koşulların oluşması için var gücümüzle çalışıyoruz ve çalışıyor olacağız. Biz de bu şekilde konuşmalar yapmak yerine kendi işimize, adil ve tüm kulüplere eşit mesafede pırıl pırıl bir ligin oynanmasını tesis etmeye, hakemlerimizin motivasyonuna, eğitimine, gelişimine odaklanıp ana işlerimize konsantre olalım…

Buradan tüm futbol ailesine, hakemlerimize ve tüm kulüplerimize sesleniyorum:

Lütfen hiç kimsenin en ufak bir endişesi olmasın... Federasyonumuz bu ülkede adil ve her kulübümüze eşit mesafede, hakkı olanın kazanacağı, hak edenin ipi göğüsleyeceği bir ligin oynanması için mücadelesini sürdürecek. Lütfen kendinizi güvende ve rahat hissedin... Geçmişte olduğu gibi, sesi çok çıkanın, gazetede sayfası çok olanın, taraftarı çok olanın bu gücünü kullanarak futbolu baskı altına almasına izin vermeyeceğiz.”

_____________________________

Böyle demiş bay federasyon, biz de duy da inan diyoruz…

Şimdi Adanaspor’a özellikle şu iki haftada yapılanlara ne diyeceksin sayın federasyon?

Bizimki de soru, ne diyecek ki laf salatasından başka...

Not:

[Bunların sorumlusu bir yönüyle Bayram Başkanımızdır, o kulübeye rakibe, topçuya, hakemlere de bir ayar verecek gölgesi ağır bir adam koyamamıştır, takımı heder etmiştir, emeğini heba etmiştir... Böyle...]

Yazar: Editor
2011-02-08 17:51:55

Kadeş’ten Beri

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/bttleofkadesh.jpg

Biri demiş zaten en güzel lafı, Kadeş’ten beri bu toprakların gördüğü en büyük dönek... M. İnce sanırım sözün sahibi. Ne güzel bir ifadedir. Gıpta ettim ve yazımın girişine de aldım. Hatta durun bakalım belki yazının omurgasını da bu saptama oluşturacak. Yazının kendisine bırakalım sözcükleri.

Derinlemesine yapıyor tahlilini o ifadeyle hem tarihsel hem de siyasal cephelerden; Kadeş’ten beri… Estetik, şık, çarpıcı, imgesel de…

Bunun pek ala bir şiiri yazılabilir, tiyatrosu bile yazılıp oynanabilir. Senaryoya da müsait… Biraz görsel atraksiyon gerek oraya ama. Emir Kustarica neden olmasın sinema filmi için? Seve seve yapar, zaten arada hazır bir hesap var.

Neydi? Bursa belediyesi Emir Kustarica’yı konuk ediyor hazret kör, sağır, bilumum bilincini rafa kaldırmış; derken Antalya belediyesi Altın Portakal için getiriyor Emir K.’yı ve aynı hazretin tüm milli, manevi, uhrevi duyuları harekete geçiyor ve bir protestodur başlıyor. Hım, hemen not düşelim, demek ki herkesin bir tür PROTESTO hakkı vardır bu memlekette değil mi? Dünya çapında bir sinemacı da protesto edilebilir, demagog siyasetçi de, başbakanı, bakanı, vekili de… En doğal haktır, deniyor zaten, yeter ki şiddet olmasın. Doğrudur, protesto olacak yeter ki devlet şiddeti olmasın güvenlik kamerası, psikolojik baskısı, tehdidi, copu, gazı, tekmesi bilmem neyiyle…

Ama kendisi protestocudan çok tetikçi... Fena bir haldir tetikçilik ki iradeni kiraya vermişsindir. Acınasıdır, zaten bir partilisi de demiştir diyeceğinin, “onun yerinde olmak istemezdim” diye. Sonra yine o kadar acımıştır ki “ona bir özür borcum var, biz arkadaşız” gibisinden aslında hazret için daha da acınası laflar etmiştir.

Kadeş’ten beri en büyük dönek… Vah… Baskı mı yaşadığı yoksa kifayetsiz bir hırsın tezahürleri mi, yoksa gurursuz bir egonun yaptırdıkları mı? Ama o kadar barışık ki kendiyle çıkıp TV’lere “ben bunları yaptım, ben şunları yaptım” diyor, “bennn…” ve hep öncekilere laf göndermeler, onlar öyle yaptıydı, yok şöyle yaptıydı’lar...

Bir baskı yaşıyor olabilir mi? O konumu koruma güdüsünün içsel baskısı (ne laf ettim ama: )) hakikaten olabilir (hani tavuk civcivlerini korumak ister ya… Ama bu örnek olmaz, çünkü bilirsiniz ki o tavuk o esnada kartal kesilir...). Bir de iktidarın baskısı yani baş bakanın… Ucubeyi tevil etme baskısı. Hani bir karşı duruş yok ya, gelişmemiş veya vaktiyle sosyal demokrat bir liderlik için bir ara görünür olmuş olan o karşı duruş ters evrime uğramış, körelmiş, bitmiş gitmiş. Ah, öyle bir biat veya korku ki yerinden olma korkusu zannederim, yanlış olduğunu gayet iyi bildiği bir baş açıklamaya bile itiraz edemiyor üstelik kendi bakan’lık sınırları içinde, sadece tashih yoluna gidiyor. Sonra baş açıklama bir düzeltmeye ne gerek diyor, ben diyeceğimi demiştim ve orada duruyorum. Peki, hazret nerede duruyor? Rahmetli Ustura Kemal’e sorsaydık bu soruyu, “bilenin…” derdi. Siz o üç noktanın ne dediğini biliyorsunuz. Ustura Kemal demişken; konuyla gayet ilgili şu hikâyeyi de nakletmem şart oldu.

Seçim zamanıdır. Mahallelerin o iktidara göre şekilleniveren yerel siyasetçileri vardır, bilirsiniz. Adapte olma becerileri son derece yüksektir. Genel bir siyasi çerçevenin içinde kendilerine kimi zaman memleketçi, kimi zaman mezhepsel, bazen evrensel, yahu gerektiğinde pek liberal, ihtiyaç varsa milliyetçi, mukaddesatçı piyon karelerini bulabilen ve oracığa yerleşebilen şekillerden bahsediyorum. İşte böyle biri bir kahve toplantısındadır. Vaktiyle desteklediği parti iktidarı kaybeder olmuş ve öncekinin muhalifi de iktidara yaklaşır olmuştur ve işte yeni bir ideale kurulmuştur. Muhterem dili elverdiğince anlatıyordur meselesini; memlekettir, siyasettir, adaylar bizdendir aman efendim ne dönekliğidir vs… Ama işte orada yılların Ustura Kemal’i de vardır. Güngörmüştür. Bıçkınlığındandır ki, gölgesi gençliğinden beri ağırdır. Bu sebepten de sözünün üstüne söz pek söylenememektedir. Peki der Ustura Kemal yarım saattir dinlediği o yerel siyasetçiye, baba der, büyük rakı gibisin, sen döndükçe bizim kafalar güzel oluyor. Yav usta, sen bir sonraki seçimde yine bu partide olacağının garantisini ver ben de sana sülalemin tüm oylarının garantisini vereyim. Tabi Ustura’nın aldığı karşılık pişkin bir gülümsemedir, “İlahi Kemal” gibisinden… Size ilahi, ulan…

Evet, pişkinlik gerektirmiştir bu şekil evrilmeler. Muhtemelen Kadeş’ten beri böyledir bu. Yeri gelmişken Melih Cevdet Anday’ın o güzelim Kadeş Savaşı şiirini alsak şuraya:

 

“Asi ırmağının bir yakasında Muvattali
ayakta, askerleri arasında,
Durmuş bakıyordu kıpırdamadan.
Irmağın öbür kıyısında Firavun,
Ramses, savaş arabasına çıkmış,
Gözlerini dikmiş karşıya.
İşte bütün bildiğimiz bu.
Gerçi tarih uzun uzun anlatır,
Ama bu bakışma kalır kalsa kalsa.”

Öyle, ırmağın öbür yakasında Firavun… Melih Cevdet, Kadeş Savaşı’ndan geriye o var sayılan bakışları bırakır ama işte yeni bir niteleme de gelmiştir böylece “kültür” hayatımıza, sayesinde, Kadeş’ten beri gelmiş geçmiş en büyük dönek… Yine vah! Bu arada, Firavun dediğin hakikaten ölümsüzmüş, bakınsanıza bre, ırmağı öte tarafında hep Firavun, hala Firavun… Beden değiştirerek geliyorlar, reenkarnasyon, yani ruh göçü, öyle diyor sözlük…

Bu meselenin bir oyunu demiştim. Nasıl olurdu acaba?

İdealist bir genç, devrin modasına da uyarak “sosyal demokrat” bir mücadelenin içine girer, laf ebeliği sayesinde yükselir, bir yere gelir, bir ara belli bir kitlenin umudu olur, devir askeri bir ayarla değişir, yine yeni devrin modasına uyarak milli muhafazakâr bir fikriyata yönelir kahramanımız. “Yaş” bir parti başkanlığı kıvamına gelirken bulunduğu pozisyonda kendine bir istikbal göremez ve ırmağın öte yakasına geçmekte hiçbir siyasi veya vicdani hatta ahlaki bir beis görmez. Bu meyanda mükâfatı da hazırdır. Leziz bir makamdır bu. Ama memlekette demokrasi denen şey izafi de olsa vardır ve seçim zamanıdır gelir çatar. Ve haddizatında istikbal göklerde filan da değildir, yanı başında bir sığınıklıktadır. Ama işte o sığınıklık içinde tahammül edeceğin etmek zorunda olduğun vaziyetler de vardır. Ve Geothe’nin Faust’una bir göndermeyle oyun sonu ve perde… Hayır, oyunu Geothe’nin Faust’una bağlayarak bitirmek yanlış olur bu tanıklığımızda, Goethe o eserinde insanoğlunun Mefistofeles’e yenilmediğini vurgular. Bizim durumda bu laf. Ama Christopher Marlowe’un Doktor Faustus adlı oyunu şimdiki zamanımız için daha gerçekçi olur. Bu eserde Doktor Faustus malum anlaşmayı kaybetmektedir, işte bu gerçekçidir. En nihayetinde, çarpıcı bir “insan tragedyası” olurdu. Oyunun adı zaten hazır: “Kadeş’ten Beri” böyle bir şey…

Bir baskı demiştim yukarıda, yaşanların bir baskının sonucu yaşandığı tezi… Olabilir. Belki o baskının içinde çok derin bir strateji vardır, ben ne konuşuyorum ki öyle bilmiş bilmiş. Şöyle ki:

Hikâye B. Brecht’ten alıntıdır. “Bay Keuner’in Öyküleri” Boyut yayınları, İstanbul, 1987, Çizgiler Behiç Ak, Türkçesi; Anna-Murat Çelikel.

“Hayır, demeyi öğrenmiş olan Bay Tapan’ın evine bir gün, her şeyin yasadışı yönetildiği bir dönemde, bir ajan gelmiş. Kente egemen olanlar tarafından doldurulup onaylanmış kartını göstermiş, kartta yazılanlara göre; ayak bastığı her eve isterse sahip olabilir, aynı biçimde istediği her yemeğe de benim diyebilir ve üstelik isterse gözüne kestirdiği her kişiyi kendine hizmet ettirebilirdi.

Ajan oturup bir sandalyeye yemek ister, yıkanır, uzanır, yatar yüzü duvara çevrili, sorar uyumadan önce: “Bana hizmet edecek misin?”

Bay Tapan üstünü örter ajanın, sineklerini kovar, nöbet tutar uyuyan ajanın başında. Ve ilk günkü gibi yedi yıl dinler onu. Ama bütün bu yaptıklarının yanında bir tek şeyi yapmamaya özen göstermişti. Bu özen gösterdiği bir tek sözcüktü. Bu geçen yedi yılın sonunda ajan şişmanlamıştı çok yemekten, çok uyumaktan, çok buyurmaktan, öldü ajan.

Bay Tapan, ajanın ölüsünü artık kullanılamayacak duruma gelen yatak örtüsüne sarar, çıkarır sürükleyerek evden dışarıya, yıkar temizler divanı, badanalar duvarları, derin bir nefes boyu yanıtlar yedi yıl önceki o soruyu: HAYIR.”

Hikâye budur. Acaba, dediğim gibi oradaki uzun vadeli plan da böyle bir şey midir? Her bir sözü, tavrı sineye çekip…

Ben ne bileyim… O makamlarla bir duygudaşlık kurma niyetim, eğilimim veya haddim yok ki.

Yani, durum karmaşık biraz… Şahsen ben de “onun yerinde olmak istemezdim.” Kimse istemezdi, üstelik Kadeş’ten beri…

Yazar: Editor
2011-01-11 21:50:48
                             Münazara Cengâverleri

 

Evet, Egemen Bağış’tan gireceğim bu yazıya. Modern zamanların devlet adamı dediğin böyle olur. Karizmatik! (Bu karizma kelimesi de amma yalama oldu bre! Memleket karizma siyasetçi, sanatçı, sporcu bilmem ne dolu.) Öyle, bir kere karizmanın en hası. Esas oğlanı o âlemin. Bakmayın siz Wikileaks’in onun ve benzerleri hakkında ifşa ettikleri cahil, çapsız mealinden sözlere. Olur mu öyle şey. Hım, ayrıca en güzel seslerinden sahibinin. Adeta küçük Tayyip… Allah’ım esirgesin. En demokrat ve özgürlükçü. Ayrıca bir nevi Cem Yılmaz. Öğrencilerin yumurtalı eylemini nasıl da sarakaya aldı zekice. Muhakkak ki hazır cevap. Bu özellik münazara çocuklarının şah damarı, en yıpratıcı silahı. Bu konuda bir eğitim aldıkları kesin.

Denir ki; önce bir fikri açacaksın, sonra diğeri karşı fikirleri çürütürken yeni fikirler açacak argümanlarla falan, sonraki de tarumar edecek adamları çürütmeleriyle, sonra da bir özet. Arada rakibi bozacak çıkışlar, ani sorular, gerekirse üçlü saldırmalar. Bol soslu demagoji… Lakin münazara mantığının en hazin yanı hiç inanmadığın fikirleri de savunabilecek bir manevra kabiliyetine sahip olmak veya böyle bir maharet geliştirebilmek, geliştirmeye müsait bir meşrepte olabilmek. Neymiş, karşı fikirlere de böylece vakıf olmak… Tamam da niye tartışarak savunayım ki? Omurgasızlaştırma böyle bir evrim sürecinden geçiyor zannederim. Alayı köşe yazarının sancılı dönemlerinden birine denk gelir. Neyse, dağılmadan gidelim. İşte öyle bir rahle-i tedrisattan geçip gelmiş olma ihtimalleri ziyadesiyle yüksek bu münazara çocuklarının. Dedim ya demokrat özgürlükçü ama zalim...

Hani öğrencilerin jopa maruz kaldıkları o sahneler vardı ya. Hatırlarsınız hazretin latif, veciz sözlerini. Ne demişti? Polisler saldırıya uğradı. Bir tür nefsi müdafaa demeye getiriyor. Yahu biz hangi maçı izledik öyleyse. Keşke Erman Toroğlu bir baksaydı görüntülere. Ne derse kabulüm. Bağış’tan vâkıf olduğu kesin.

En son faşist milliyetçiliğin Rum versiyonunun Pınar Karşıyaka basket takımını Güney Kıbrıs’ta bir maçta taciz etmeleri sonrasındaki siyasi süreçte Bakan Bağış aymazlığının zirvesini yaptı. Güney Kıbrıs’taki milliyetçi tazyik Başbakanın devreye girmesiyle son bulmuş. Böyle bir laf! Aczin itirafı mı desem, yağcılığın son hali mi desem Ama yukarıda zaten sahibinin sesi demiştim. Devlet yok, dolayısıyla onun bir kudreti yok, dış ilişkilere dair bir siyaset, taktik, strateji, gelenek filan yok, hükümet yok ulan hiçbir şey yok memlekette ama neyse ki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan var. Bir de Egemen Bağış. Çok şanslı bir milletiz!

Öyle...

Münazara çocukları da diyebiliriz onlara; ama bildiğimizden çocuk değil elbet. Herif! Kelli felli adamlar. Devler erkânı. Ama işte meselemiz üslupları ya!

Bir de Hüseyin Çelik var. Her şeye bir cevabı olan adam... Anında. Hükümetin her bir eylemi elbette cansiperane savunulacak. Arada “amalı” bir parmak bal çalma. Eski Dyp’li, sonradan Akp’li! Muhtemelen siyasi istikbali sezen ticari bir zekâ! Hep iktidarın yamacında, kıyısında, kısmında, kucağında… Şöyle ki; 1983 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oluyor. Aynı yıl Yüzüncü Yıl Üniversitesi'ne asistan olarak giriyor. Sıkı durun, o geliyor. 1987 yılında İstanbul Üniversitesi'nin kadrosuna geçiyor. 1988–1991 yılları arasında Jön Türkler üzerine doktorası ile ilgili araştırmalar yapmak üzere İngiltere'de bulunuyor. Hıza bakın lütfen. Durmuyor. Aynı zamanda Londra Üniversitesi, School of Oriental and African Studies'de Turkish Politics bölümü MA programına devam ediyor.

1991'de Yeni Osmanlılar Cemiyeti ile ilgili araştırmalar yapmak üzere Belçika, Hollanda, Almanya, Avusturya, İsviçre, İtalya ve Fransa'da bulunuyor, Ali Suavi ve Dönemi konulu doktorasını tamamlıyor. 1992'de Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde yardımcı doçent, 1997 yılında ise; doçent oluyor. Son olarak Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde öğretim üyeliği ve bölüm başkanlığı yapıyor. Tam burada bir soluklanırız sonra da bir “Vay anam!” deriz. Durmak bilmeyen bir yükseliş! Eminim ki sadece kendi çabası, çalışkanlığı ve dehasıyla. Ve fakat Türk-İslam sentezinin deli bir pirim yaptığı yıllar… Kendisi de Recep Tayyip Matruşkasının bir merhalesi, parçası mı desem, kopyası desem de olur. Münazara şampiyonlarından… O dakika neye inanıyorsan onu savun. İtirazlı ve ayar veren zorlu bir soru karşısında manevralı bir yaklaşım, “ama”sı eksik olmayanından ama. Her muhalif çıkışla dalga geçen bir eda, laf sokma üstatlarının son cengâveri. Hani ayıp olmasa Şair Eşref’e, Neyzen’e; ruhlarını muhtereme havale etmişler diyeceğim. Zarif bir mizahi zekânın, alçak gönüllülüğün bu taraftaki eksikliği de ayrıca mani oluyor bu hamleme.

Diyeceğim, yeni devlet adamları böyle çalıyor sazı. Neylersin ki dinlemek mecburi bu aralar.

Bir de İngiliz vatandaşı olduğu iddia edilen bir bakanımız var. Ne bileyim, ben iddianın yalancısıyım. Malumumuzdur. O da pek hevesli münazara takımının bir üyesi olmaya. Ama onun daha alması gereken çok yol var. Fakat ufaktan giriyor fotoğrafa aslan parçası. Benzin 4 liraymış, diyor o benzer itici edalarıyla hazretlerin, ben görmedim diye ekliyor. Neyse ki televizyonlar bu konuşmanın arkasına fon yapıyor benzin pompasındaki fiyatı.

Adamlar o kadar rahat ve güvenle konuşuyor ki, hani böyle bir kanıt olmasa inanacağız kendisine. Demem o ki. O tarafta işler vahşi bir taktikle seyrediyor. Fazla mağrur ifade ediliyor. Kimse burnundan kıl aldırmıyor. Herkesle dalga geçiliyor. Hiçbir hak arayışı onlar için bir anlam teşkil etmiyor, kendilerine dair değilse… Hiçbir demokratik talebin kıymeti yoktur, kendi sözlüklerine uymuyorsa. Hiçbir özgürlük, özgürlük değildir kendilerini tarif etmiyorsa… Bu münazara çocukları listesine Arınç’ları, Kuzu’ları, Bay Beşir’i, Çiçek’i, Şahin’i dâhil etmedim bu yazının olanakları içinde. Yoksa liste pek kabarıktır. Neyse…

Bunlar dalga geçedursun. Daha çok yumurta yiyecekler kafalarına, gözlerine. Bir neslin gazabı o yumurtaların adaletiyle de çökecek üzerlerine. Fikirsiz lafazanlığın lastiği fena patlayacaktır. Tarih o münazara çocuklarını aynı zamanda kifayetsiz muhterisler olarak da kaydedip anacaktır. Kimseler anmasa ben öyle anacağım!

Hadi bakalım…
Yazar: Editor
2011-01-07 18:38:40

Adım Adım 

Efes Pilsen sporda maziye karışıyor. Yeni “içki” düzenlemeleri böyle bir durumu gerektiriyor. Basketbola önemli katkıları olan kulüp ya isim değiştirecek ya da kapanacak bu durumda.

Gerekçe net: gençleri çocukları tütün ve alkolden uzak tutmak. Mümkün olduğunca. Elbette doğru bir hedeftir bu. Tartışmam bile bu amacın aslında evrensel bir olgu içerdiğini.

Peki, siz bu düzenlemelerin tamamen bu iyi niyet çerçevesinde olduğuna inanıyor musunuz?

Ben kendi cevabımı hemen vereyim: İnanmıyorum!

İçki ve sigara zamları, sigaranın bar, lokanta gibi yerlerde yasaklanması tamamen insanların özel hayatına müdahale amaçlıdır. Amaç sadece ve sadece belli bir yaşam tarzını yok edip bir başkasını dayatmaktır.

Çok konuştuk bu konuyu. Gündem oldu, tekrar değinmek icap etti. Öyle, halkın birçok beklentisine kör sağır dilsiz olanların, demokrasi ve özgürlüğü “Rap bana hep bana” temasıyla algılayanların umurunda olmaz halkın sağlığı, gençlerin ve çocukların bu manada korunması.

Yazar: Editor
2010-12-22 14:54:53

 Montajlamak Üzerine

Pınar Karşıyaka basket takımı Güney Kıbrıs'ta ırkçı saldırıların hedefi oldu. Fena bir durum. Ama ırkçılık böyle fena bir şeydir. Zarar verir!

Geçmiş olsun diyorum.

Ama buradan kendine vazife çıkarıp yine bir yerlere laf sokan modern zamanların büyük devlet adamı Egemen Bağış'ın konuya ilişkin açıklamalarının sonundaki yine o müstehzi ifadedir garip kaçan. Bakın ne diyor:

“Maçın görüntüleri montajlanmadan yayınlanmalıdır. O görüntüler bütün dünya ile paylaşılmalıdır. Bu olaydan bizim medyamız da ders çıkarmalıdır.”

1) Tamam, maçın görüntüleri montajlanmadan yayımlansın. Doğru bir taleptir!

2) Görüntüler dünyayla paylaşılmalı. Bu da haklı bir istek.

3) Peki bu olaydan bizim medyamız nasıl ders çıkaracak?

  • Ne alaka, diyeyim!
  • Valla anlamadım, bizim medyamız ne yapacak şimdi bu durumda? 
  • O görüntülerin peşine mi düşsünler?
  • Sonra bulduklarını yayımlasınlar mı?
  • Yoksa ulaştıkları görüntülere buradan montaj mı yapsınlar?
  • Hani polislerin öğrencileri savaş meydanında düşmanı kıvamında yakalamanın keyfiyle joplayıp dövüp tepeledikleri görüntüleri oraya mı yapıştırsınlar?
  • "Bakın aslında Rum polisi dövdü bizim öğrencileri" mi denecek devamında?
  • Nedir talep?
  • Medyamıza,
  • siz de böyle canice saldırıları korkmadan, bozmadan, değiştirmeden, sansürlemeden yani montajlamadan yayımlayın, ne olursa olsun!
  • demek mi istiyor?
  • Yok canım, değildir!
  • Olsa olsa,
  • bakın gereğinde siz de bizim ayıbımızı örtün ha!
  • demeye getiriyordur.

Abi, ben ne bileyim, bu "medyamızın ders çıkarma" uyarısından başka nasıl mana veya manalar çıkar ki!

Hay bin kunduz!

Yazar: Editor
2010-12-08 21:29:30

Yumurtadan Ne Çıkacak?

  • Tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan?
  •  Meşakkatli bir tartışmadır.
  • Bir sonuca varmamız biraz zor olur bu mevzuda.
  • Ama görülen o ki efendilerin anlayacağı bir demokrasi
  • yumurtadan çıkacak.
  • Yaşasın yumurtaların verdiği ve de vereceği ayar.
  • Yaşasın yumurta demokrasisi: ))
  • Eyyooo!!!
Yazar: Editor
2010-12-07 17:35:41

Sallayınca Yıkılacaklar 

Sahte demokratlar, yalancı özgürlükçüler, sivil vesayetçiler, devletin cemaatçileri öğrenci eylemlerinde gerçek yüzlerini ortaya döküverdiler. Birkaç yüz öğrencinin makul bir hak arayışına polis devleti dehşetengiz bir şekilde müdahale etti. Başbakanı, bakanı, Akp danışmanları, taraftarları, sözcüleri aynı anda çift daldı o öğrencilere. Yazıktır...

Nasıl bir korkudur bu?

Altı üstü birkaç yüz genç insan… Siz de biliyorsunuz o saltanatınızın ne eğreti olduğunu.

Zannederim ki korkunuz bundan.

Ok yaydan çıkmıştır. Öğrenciler uyuyan devi uyandırır olmuştur. Üniversite hocaları öğrencilerinin arkasında durmaktadırlar. Duracaklardır da. Aynı saflar elbet sıklaşacaktır. Ki efendilere hakiki bir "ileri demonrasi dersi" acilen gerekmektedir.

Bakın basit bir dayanışma ve hak arayışıdır. Bir isyan hazırlığı filan da değildir. İnsanlar sadece şunu diyor: "Üniversite denen şey hakkında mı konuşuyorsunuz, o zaman bu konunun bir muhatabı da biziz. O toplantıda biz de olacağız." Bu kadar.

Sonuç?  Resmi linç…

O taraftan verilen mesaj çok nettir aslında .Bu mesajı alanın canı sıkılmaz, işi rast gider, keyfi yerinde olur… Akp muhalifleri, başbakanı eleştirenler bir nevi vatan millet düşmanıdır, teröristtir.

Ona göre…

Yazar: Editor
2010-12-06 17:30:15
Tek Servetim Emeğim 
Bir ülke diyelim, eski zamanlardan. Ve o devre özgü (aslında her devre özgü canım) bir hükümdar olsun, bu eski zaman ülkesinin başında. Bir gün hükümdar tarihe merak sarsın. Ülkenin biricik bilgesini yanına çağırtsın hükümdarlığına özgü pervasızlığıyla. O sırada sözler nasıl devinir acep, şöyle bir şey olabilir mi? 
Bilge - Yine beni istemişsiniz... Yine bilemediğim bu kez de, beni nasıl görmek istediğiniz.
Hükümdar- Anlaşılan bu gelişler kızdırmaya başlamış seni. Haksızsın demeyeceğim. Bir bilgesin bugüne bugün. Ama bundan dolayı herhangi bir utanç da duymuyorum. Ben rahatsız değilim anlayacağın... Seni nasıl görmek istediğime gelince... Bilgesin, ülkenin belki en yüce insanısın bu anlamda. Sözlerinin derinliği, yürekliliğin, ürkütebilirdi bile hükümdar­ları. Ama ben bundan da hoşnudum, senin gibi birinin karşımda olmasından.
Bilge- Benim meziyetlerim sizin övüncünüze dönüşmeden, ne istediğinizi sormam umarım bir saygısızlık olmaz "ihtişamınıza".
Hükümdar- Yanılmadığımı görmek mutlu ediyor beni. Uzatmayacağım. Senden bir tarihçi gibi çalışmanı istiyorum. Tüm bilgini kullan. Dünya tarihiyle ilgili bir çalışma istiyorum. Evet, zaman da senin olanaklarım da...

İç konuşma (Davudi bir ses…):
(Der ve beklemeye koyulur hükümdar, dilediği bilgilerin hazırlanıp
sunulmasını. Yıllar geçer. Sabırla çalışıp hazırladığı on ciltlik Dünya
Tarihi kitabını yine aynı sabırla bekleyen hükümdara sunar bilge...)
 
Bilge - Benden istediğinizi size layığınca sunabilmek için günlerce düşündüm nasıl çalışmam gerektiğini… Krallığınızın kitaplı­ğı yetersiz kaldı. Denizaşırı ülkelere gittim. Onlarca tarihçiyle görüştüm. Yardımlarını esirgemediler. Size sunduğum bu on ciltlik kitapta çok insanın emeği olduğunu bilmenizi isterim. 
Hükümdar- İnanıyorum bunun için insanların ne çok çalıştıklarına, yorulduklarına. Uykusuz geçen geceleri düşünebiliyorum. Ama bence dünya tarihi için de olsa, çok bu kadar kitap... Azalt bunu, daha az...  
İç konuşma:
(Bir mecburiyet olarak kabul eder bunu bilge. Ciltleri toplar ve gider evine. Aylarca çalışır. Tarihteki hangi olay diğerinden önemliydi veya önem­siz. Birincisinden de çok emek harcar ve on cildi yarıya düşürür, yeniden çıkar hükümdarın karşısına. Ciltlere bakar canı sıkkın, "çok", der yine...) 
Hükümdar- Bu kadar kitap çok… İnanıyorum ki sen bunları daha da azaltabilirsin. Biliyorsun, dünya tarihi için de olsa bu kadar söz çok. Kısalt bunları, gereksiz ayrıntıları at... 
İç konuşma:(Öncesinden de kızgın ayrılır oradan bilge. Aylarca çıkmaz evinden... Bir akşam elinde tek kitapla yine hükümdarın karşısına çıkar.)  
Bilge-    Bu kitap için harcadığım emek,  ilkinden de fazla. Yorgunluğumu anlatmak istemiyorum. Yalnızca size bu kitabı sunuyorum.  
İç konuşma:
(Hükümdar alır kitabı eline, karıştırır sayfalan. Ancak bir hükümdara yakışacak umursamazlık ve değer bilmezlikte bırakır bir kenara kitabı.) 
Hükümdar- Çok... Biliyorum, öfkene mağlup olmak istemiyorsun. Ama inan bu kitap da çok insanlığın tarihini anlatmak için... Şimdi düşünüyorum da birkaç cümle de yetermiş bana, hatta birkaç sözcük... 
İç konuşma:
(Gülümser bilge ve tek kitabı da alarak yavaş yavaş uzaklaşır oradan. Bir kaç ay sonra daha da yorgun gelir. Dünya tarihini içeren sözcüklerin yazılı olduğu kâğıdı uzatır ona. Hükümdar yazıyı sadece içinden okur. Yüksek sesle okumaktan korkar. Belki mırıldanır, kim bilir…"İnsanlar doğdular, acı çektiler ve öldüler..." ) 
Gelmek istediğimiz nokta buydu...İnsanın insanlaşma serüveni,  kıtlıklar,  göçler,  savaşlar... Toplumlarda sınıfsal farklılıkların ortaya çıkması; bu farklılıkların doğurduğu zulümler, acılar... Unutmamalı, sık sık tekrar etmeli, (tekrar etmeli, çünkü birçoğu hala meselenin derin bir sınıf meselesi olduğunun farkında değil ya da farkında ama derdinde değil ve çözüm yollarını keşmekeşe çevirip rezil vaziyette dolanmaktalar); yaşadığımız dünyada azınlıktaki mutlu insanların varlığının nedeni çoğunluktaki mutsuz insanlardır.
Bireylerin, topluluk veya ulusların, ülkelerin yükselmesi için bu yüksekliğe(!) zemin oluşturacak başka bireylerin, toplulukların, ulusların veya ülkelerin varlığı şarttır.
O köpek soyluluk(!) başka nasıl anlaşılabilir ki? Avrupa uygarlığının ne cins bir eli kanlı uygarlık olduğunu bilmeyen yok. Evet, "İnsanlar doğdular, acı çektiler ve öldüler"...  
Öyledir?
Hayır, maksat bir acılar tarihi önsözü yazmak değil. Belki sanatın filan da bu üçlemeden payını aldığına şöyle bir teğet geçmektir amacımız... Belki diyorum, hani bazen yazı kendini yazdırır ya.  Peki, hükümdar bir zaman sonra bilgeyi yanına çağırtıp aynı pervasızlığıyla ondan örneğin edebiyatın tarihini yazmasını isteseydi...  
Bilge tek cümleyle nasıl özetlerdi o tarihi?
Şöyle gelişmiş olsun diyalog:  
Hükümdar- Bu biçimde karşıma gelmek seni incitiyor biliyorum, kızdırıyor da. Ama biliyorsun düşüncelerimi artık.
Bilge- Zamanın değerini bir tüccardan çok, bir başıbozuktan çok, tüm ömrü yalnızca buyurmakla geçen "amaçsız" bir insandan çok ömrünün gün batımını yaşamakta olan biri bilir. Hem sarayınıza gelirken sokaklarda o kadar çok aç insan gördüm ki… Hükümdar- Anlamış gibisin dileğimi. Bunu da bilge sezine bağlıyorum. Bir şair değilim. Hiç bir zaman da olamayacağım. Resim hakkında herhangi bir bilgim ya da yeteneğim olduğu söylenemez. Sözün kısası; bana sana­tın tarihini yaz. Ama lütfen uzatma öncesi gibi... Hem zamanın değerinden söz eden sensin... Eh onca yazıyı okumayacağımı bilen de...
Bilge- Peki, neden gerek duydunuz böyle bir şeye?
Hükümdar- Dünya üzerindeki her şey beni ilgilendiriyor. Bir hükümdarım. Danışmanlarımdan bağımsız kaldığım zamanlar da olmalı değil mi? Laf aramızda; sanki bana ait sözler, düşünceler... Okumasam da… Dursun orada!
Bilge- Sarayınızın balkonunda gül yetiştiremezsiniz...
Hükümdar- Ne gam! Sen o eziyeti bana bırak.
Bilge- Düşüncelerinizin sorumluluğunu taşıyabilecekseniz... Bu bir idam fermanı olarak kabul ediyorum. 
İç konuşma:
(Der ve çıkar bilge istenen tarihinin kaydına tanık olmak için veya görüp göreceğini birkaç sözcüğe, tek cümleye sığdırabilmek için... ) 
Sanat ve edebiyatın, geniş bir kapsamda düşünerek, üretim ilişkile­rinden yola çıkarak geliştiğine inanıyoruz. Balık tutarken, tarlayı sürerken, tohumu atarken, odunu keserken... Ürünün daha bereketli olması için törenler düzenleyip; bu doğal süreci etkilemeye çalışır­ken...
Danslar, büyüler yaparken insan geliştirmeye başlamıştır sanatı veya oluşturmaya başlamıştır bilmeden. İlkel insanın belleğinde nesneler, varlıklar, olaylar zamanla nitelik değiştirirler. Varlığı etkisinden dolayı unutulur.
Ortaya koyduğudur artık aslolan, yani simgelediği... Bolluktur yağmur, sıcakta serinlik. Sonra âşıklara romantizmdir. Korkudur kimi zaman. Sel, hastalık, felaket... Aynı doğal olayın değişik durumlardaki konumunu izleyebi­liriz bu örneklerle.Sele uğramış bir köyün büyücü - ozanı yağmurla ilgili bir türkü yaksa, onun yıkıcılığından, öldürücülüğünden, açlık nedeni oluşundan söz edecektir.
Artık onun belleğinde ve düşleminde nitelik değiştirmiş, bir ağıta dönüşmüştür o. Sonra her şey bitmiş bir türkü kalmıştır geriye. Ve derken, belki de, zamanla ona törenlerle adaklar sunulan bir güç; hoşnut edilmesi gereken...
Su altında kalan ürün unutulur, boğulan insanlar unutulur, hastalıklar unutulur, yağmur unutulur, türküsü unutulur ve zaman zaman öfkelenen bir tanrı kalır geriye...
"Maorilerin bir patates dansı vardır. Körpe ürünler doğu rüzgârlarından zarar görebileceği için, genç kızlar tarlalara gidip dans ederler, gövdeleriyle rüzgârın esişini, yağmurun yağışını, bitkile­rin büyüyüp yeşermesini öykünürler. Bir yandan da türkü söyle­yerek, ekinleri de kendilerine uymaya çağırırlar. Gerçekleşmesini istedikleri sonucu düşsel bir biçimde yerine getirirler.
Bu asıl işin bir tamamlayıcısı olan aldatıcı bir eylem, yani büyüdür. Dansın patatesler üstünde doğrudan doğruya bir etkisi olmayabilir, ama dansa katılan kızlar üstünde hiç de küçümsen­meyecek bir etkisi olabilir, nitekim vardır da. Dansın patatesleri koruyacağı inancıyla esinlenerek, daha büyük bir güven ve güçle tarlarına bakmaya başlarlar.
Böylelikle dansın ürünler üzerinde de bir etkisi görülür sonunda. Dans, kızların gerçeklik karşısın­daki öznel tutumlarını, dolaylı olarak da gerçekliği değiştirmiş olur". 
İşte bu gerçekliğin zamanla sanatsal bir yapıya bürüneceği değişim sergüzeştindeki acı, küçümsenecek bir acı mıdır? Yüzyıllar sonrasını düşünelim bu törenlerin... En faşist veya örtülü faşist yöneticilere karşı, zulme, eziyete karşı savaşan insanların, yazarların, sanatçıların veya bireysel bir yaratı sürecinde, sanatsal varlığının korunması ve sürdürülmesi aşamasında çekilen acılar...
Hangi birini diğerinden ayırabiliriz?
Derisi yüzülürken Mansur, yakılırken Nesimi, asılırken Pir Sultan, zindanlarda Nazım Hikmet sonra...
Kimilerinin de "omurgasızlaşma" sürecinde, her dönemin yazarı-gazetecisi(!) olma dönüşümünde çektikleri acıları da unutmamalı.  Doğrusu az değil çektikleri, katlandıkları...
Haddizatında haysiyetin katlanabileceği bir hal değildir.Sonra beri taraftan bir Sivas acısı...Asım Bezirci, Metin Altıok, Behçet Aysan... Aziz Nesin…
Dünyanın tarihi bunlardan bağımsız mı? Resmi tarih bunları görmezden gelir. Gelse bile "yaşanmış" bunları yoklar hanesine yazabilir mi? Peki bunun başka yolu var mı? Yani acı çekmeden geçebilecek bir yaşam. Bilmem ki! Devam edelim o zaman.
“Kendilerini danslarının coşturuculuğuna kaptıran aç, korkmuş ilkel insanlar, doğa karşısındaki güçsüzlüklerini gerçek dünyanın, dış dünyanın bilincinden uzaklaşıp özledikleri dünyaya bilinçaltına, düşlerindeki iç dünyaya geçişlerini, ruh ve bedenlerinin katıldığı, yoğun bir sarhoşluk içinde dile getiriyorlardı. İnsanüstü bir çabayla, yanılsamayı gerçekliğe dayatmaya çalışıyorlardı. Gerçi çabaları da boşa gitmiyordu. Böylece, kendileriyle çevreleri arasındaki fiziksel çatışma çözülüyor, denge sağlanmış oluyordu.
Öyle ki, gerçekliğe döndüklerinde, gerçeklikle eskisinden daha iyi baş edebi­lecek bir duruma gelmiş oluyorlardı." 
İç konuşma:
(Bilge, her zamankinden de yorgun gelir saraya. Onu böyle görünce, belki ilk kez bacaklarının titrediğini hisseder hükümdar.  Bilgenin çektiği yüzüne yazılmışçasına bellidir.
Gösterdiği koltuğa oturmasını ister. Bilge bunu duymamış, derin sulara bakıyormuş gibi dalmıştır boşluğa. Bir zaman sessizlik olur. Hükümdar çeki­nir önce konuşmaya, sonra [anımsayarak hükümdar olduğunu ve] iri bir yutkunmanın ardından, yine de çekinerek başlar konuşmaya)
 
Hükümdar-  Yorgun görüyorum seni.        
Bilge-  Değilim. Aksine, hiç bu kadar dinç olmamıştım.
Hükümdar-   Bedenin bunu söylemiyor, yüzün...
Bilge-  Yanlış görüyorsunuz. Her şeyi yanlış gördüğünüz gibi.
Hükümdar-   Bir araştırma istemiştim senden, bir isyan hazırlığı değil.
Bilge-   Size de ancak böyle bir yorumu yakıştırırdım efendim. Eğer başka türlü olsaydı yüreğimin çarpışını siz de duyardınız.
Hükümdar-   Cesaretin ölümün kapısını çalıyor.
Bilge-İnsanın yanılmadığını görmesi ne güzel… Hükümdarım, buyruğunuzu yerine getirmek için önceden izlediğim yolu tersinden geçtim, işliklerde yattım, su altında kalmış tarlaları gezdim. Köle pazarlarında sonra, bir kadına tutuldum. Büyücü diye yaktılar sevdiğimi. Bir gün bir ozanla tanıştım. Tüm kenti ona deli diyordu. Oysa yalnızca ayın hiç görünmeyen yüzüne âşıktı. Cam işçileriyle aynalar, kadehler, boncuklar yaptım. Her renk için ayrı ocaklar kurduk. Aynanın ardındaki sır yollara düşürdü yeniden. Aradan asırlar geçtiğine emindim kentin kapışma vardığımda, Avucumda şu kâğıt parçasıyla. Oysa ancak üç kez dönmüş dünya güneşin çevresinde.  
Hükümdar-  Nedir orada yazan?  
İç konuşma
( Yine o Davudi ses):
Hükümdarın artık titreyen ellerine bırakır elindeki kâğıdı. Ben bilmem orada ne yazdığını. Lakin orada yazanı hükümdarın da okuduğunu, oradan da kendine insani bir mana çıkardığını zannetmem... Neticede anlattığım bir hikâyedir. Ama şu son cümlelerde hikâye olamayan bir netice vardır. 
Evet,
EMEK sanatı da besler.
Devamında şöyle der Tolstoy:
“Benim tarlam Tanrının toprağıydı. Nereyi sürdüysem orası benim toprağımdı. Toprak herkesindi. Hiç kimsenin kendisinin olduğunu söyleyemediği bir şeydi toprak. İnsanların kendilerinin olduğunu söyledikleri tek şey emekti!”
____________________
Kaynak: G. THOMSON, Tarih Öncesi Ege II / İnsanın Özü Çeviren C. ÜSTER, PAYEL İSTANBUL

Yazar: Editor
2010-12-03 16:05:45
!

Statüko Üzerine Bir Çeşitleme 

Epeydir bir statüko ve dolayısıyla statükocu geyiğidir gider. Nedir ne değildir bakalım şu statükoya. Word belgesi kafadan yeşille çizdi kelimenin altını “mevcut durum”, “var olan durum” diye. Eyvallah dedik Word hazretlerine. Statükocu da bu hesaba göre “varolancı” veya “mevcutdurumcu” filandır. Fransız menşeli…

Sözlüğe baktım hemen. Şöyle yazıyor statüko için: Öteden beri sürüp gelen ya da var olan, şu andaki durum. İkinci tanım şöyle: Var olan anlaşmalara göre olması gereken durum. Statükocu: Öteden beri sürüp gelen, var olan durumun değişmesini istemeyen kimse. Bu tanımlar Ali Püsküllüoğlu sözlüğünden, sayfa 1388’de… 

Bu durumda statükocu olmayanlar “devrimcilerdir”, “sosyalistler” filan. Değil mi? Ben öyle anlıyorum. Lakin, yakın zamanda statükocu olmayanlar, bu mefhuma karşı olanlar; Akp takımı, neferleri, liboşlar sayılıyor.

Var olanı aklın mantığın, bilimin, çağdaşlığın, uygarlığın zihniyetine, sınıf çelişkilerinin dayattığı zulümlere direnmenin iradesine göre değiştirmek isteyenler değil de kendi menfaat hesaplarına göre değiştirmeye çalışanlar falanlar filanlar kabul edilir oluyor statükocu olmayanlar olarak. Enteresan bir şey... Kavram kargaşası böyle bir şey olsa gerek. Zihin bulanıklığı vs.

Mevcut olan ağlıya göre bakalım o zaman şu statüko denen zamazingoya.

Taha Akyol gibi hacıyatmazlara göre statüko: Ununu muhafazakar, kabız fikriyatın değirmeninde eletmemektir.

Cengiz Çandar gibi “dön baba dönelim”lere göre statüko: Hep iktidarın kucağında dans etmeyi bir şiar olarak bellememektir.

Mehmet Barlas gibi her devrin adamlarına göre statüko: İktidardan başka iktidar tanımamayı bilmemektir. Her gelene ağam paşam dememektir.

Hasan Cemal gibi dönme dolaplara göre statüko: Akp iyi şeyler yapıyor birader, demeyi içine sindiremeyip bunları demokrasici, özgürlükçü saymayı reddetmektir.

Oral Çalışlar gibi “kendi gelen teslimiyetçilere” göre statükocu: Yav, bu adam için bir şey yazmak istemiyorum, geçelim.

Altan Bıradırlara göre statükocu: Biraz muhafazakâr egemenlikçi, biraz İslamcı kamuflajlı gayet maddi taşra iktidarcı, biraz askere asgari muhalefet, biraz önce Özalcı, devamında Tansucu, derken Babacı ve işte Akpci yani Recep Tayyipçi olabilememektir midir nedir, ne bileyim canım oradaki haleti ruhiyeyi.

Ertuğrul Günay gibi bir tür milli-muhafazakar vitrinsel damatlara göre statüko: Emir Kustarica’ya Akp konuğu iken körler sağırları oynayıp rakip parti konuğu iken saldır babam saldır etmeyi nefsine yedirmemektir.

Hilmi Yavuz gibi şair olamamış şairlere(!) göre statüko: Ortalığı şöyle bir karıştırıp gündemde üç beş gün eğlenememektir. Veya zırt pırt “erguvan”  neyin diyememektir. 

Ben derim ki bunların statükocu olmama anlayışı sadece var olan duruma göre kıvrak manevralar yapmaktır. Tabi o bedenlerin izin verdiği ölçüde kıvrak. Gerçi mesele beden değil zihniyet kıvraklığıdır, bu meyanda efendiler 18’liklere taş çıkarırlar… Bağlarsak sözü… (Ergün Abi'den alıntı: ))

2 kere 2, kaç eder diye çeşitli kollara sorulur; matematikçilere, hukukçulara vs… En son muhasebecilere sorulur, efendim 2 kere 2 kaç eder? Cevap: Siz kaç etmesini istersiniz?

Şimdi sorun o cenaha statükoyu. Cevabın güzergahı bellidir: “Efendimiz Haşmetmeab tarifini nasıl uygun bulurlarsa, nasıl bir gulyabani isterlerse öyle bir şeydir statüko.” 

Peki, bana göre nedir statüko?

Hocalarımızın Adanaspor’un alternatifli kadrosundan doğru bir takım çıkaramayıp aynı isimlerle ligi götürmeye çalışıp götürememesidir, statüko.

Alın bu da Mevzunun Adanaspor’umuza uğramış hali olsun: ))

Yazar: Editor
2010-12-01 08:54:59
@

Wikileaks’ten Parça Tesiri 

Buraya "planet gündemine bombadan beter düşen söz konusu bilgi belge sızıntısından" mini mini alıntılar yapıyorum. Yorumsuzdur efendim. Buyurun seyreyleyin. Fazlası internet alemindedir...

Haddizatında burada da elçiye zeval olmaz bre: ))

  • Erdoğan, yarı profesyonel bir futbol oyuncusu çalımıyla ve yalaka danışman grubuyla 16–17 Aralık'ta AB'nin iktidar koridorlarında yürürken…
  • (RTE için) diğer yandan da halk arasında oldukça tutulan kurban rolünü oynayabiliyor.
  •  AKP'nin parti içinde tutarlılığının ve şeffaflığının olmaması, AB üyeliğini isteme konusunda da muğlâk ve karışık bir tavrın ortaya çıkmasına neden oluyor.
  • Erdoğan'ın mutlak güç ve gücün maddi çıkarlarına duyduğu açlığın halk arasındaki popülaritesini etkilemeye başladığını gördük.
  • Kendisini dalkavuk (ama kibirli) danışmanlardan oluşan demir bir halkayla çeviren Erdoğan, kendisini izole ettiği için güvenilir bilgi alamıyor…
  • "Tayyip Bey Allah'a inanır ama güvenmez"
  • …Davutoğlu'nu "aşırı tehlikeli" olarak tanımladı…
  • Bakanlardan milletvekillerine ve partinin entellektüel isimlerine kadar AKP içindeki bütün kontaklarımız
  • Erdoğan'ın diğer dış politika danışmanlarını
  • (Cüneyd Zapsu, Egemen Bağış, Ömer Çelik, Mücahit Arslan ve özel kalem müdürü Hikmet Bulduk)
  • yetersiz, bilgisiz ve yolsuzluğa karışmış olarak nitelendiriyor.
  • Erdoğan'ın pragmatik yaklaşımı kendisinin işine yarasa da vizyon eksikliği var.
  • Bize verilen bilgilere göre yolsuzluğa bulaştıkları bilinen isimler arasında İçişleri Bakanı Abdullah Aksu, Dış Ticaret Bakanı Kürşad Tüzmen ve AKP İstanbul İl Başkanı Müezzinoğlu yer alıyor.
  • İki kontağımızdan Erdoğan'ın İsviçre bankalarında sekiz hesabının olduğunu öğrendik. Erdoğan'ın zenginliğinin kaynağı için oğlunun düğününde takılan takılarını göstermesi ve bir Türk işadamının sadece fedakârlık amacıyla çocuklarının okul masraflarını karşıladığı yönündeki açıklamaları yavan kalıyor.
Eh, bunlar da yeter yıllardır dile getirilen muhalif fikirlerin ne denli doğru noktalara temas ettiğine… ya... 
Yazar: Editor
2010-11-09 17:12:04

Dinleme, İzleme, Sansür ve Muktedir Olan… 

Devlet baba dinler. İşgüzar annelerin özellikle kız çocuklarının günlüklerini takip ederek o ‘yerel’ matbuattan alınan malumatla veya kapılara yapışarak kızcağızların hayatlarına bihaber kalmamak için ve gerektiğinde meşru anaçlıkla olumsuz gelişebilecek sürece müdahale etme hakkını da kullanabilmek için işte öyle bir tür izleme, dinleme yöntemi geliştirmeleri gibi masumca mı takip edip dinler? Bilmem ki! Hatta sanmam ki! Az kovalanmamıştır ceplerdeki tütün kırıntılarıyla, giysilere sinmiş sigara dumanıyla gençler, ailelerince.

Eve hafif alkollü veya belli bir oranda alkollü dönen kocalar da karıları tarafından izlenip yakalanma kaygısıyla o iki tek rakının keyfini bin bir eziyetle geçirmiştir muhakkak. E, ne kalır elde? Gider meyhane sefası, gelir kontrol cefası. Barmen Yusuf bunun için, bu tarz tacize maruz kalan beyler için yani, bazı bildik yöntemler uygulardı. Karanfili eksik etmezdi. Kalkmaya yakın son on dakika servisi keserdi. Bir çay kaşığı naneli diş macunu limon suyuna nüfuz ettirp içirirdi. Kusamasan ne ala! Barmen Yusuf ters adam; olmadı, gelmeyin oğlum, derdi, içmeyin madem bu kadar korkuyorsunuz avratlarınızdan. Ama Tarsus küçük yer, Barmen Yusuf’un önlemleri belli bir düzeyde işe yarasa da gönüllü hafiyeler eve haber uçurmakta geç kalmazdı. “Senin bey rayları geçerken pek sallanıyordu, vallahi bir gün trenin altında kalacak diye korkuyorum komşu.” Evet, o muhbirliği bir koruma kollama gerekçesiyle ve bir tür kanun maddesiyle de sağlama aldılar mı tamamdır.

Hatırlıyorum da rahmetli amcam nişanlıları portakal bahçesinde asla baş başa bırakmazdı. Örneğin büyük kuzen Neriman Abla ile müstakbel eniştem şöyle küçük bir bahçe gezintisi yapacaklar. Mümkündür. Lakin amcamın olaya tam zamanında müdahale etmemesi ihtimaller dâhilinde değildir (burada üç nokta: )). Adamcağızın erken bir düğün yapacak maddi mecali yoktur çünkü. Portakallar henüz gelmemiştir; kayısılar, yenidünyalar, erikler gitmiştir, tere, maydanoz, turp para etmemiştir; borç harç orada öylece duruyordur, yani bu takibatta onun pek makul sebepleri vardır.

 

Devlet baba dinler demiştik, ama devlet ana da yapar imiş bunu. Döneminin koşullarında en alasından hem de… Zaten sansür vardır elinde, ya! Ama zannetmeyin ki bir aile şefkatiyle…

Bakın Servet-İ Fünûn yazarlarından Hüseyin Cahit Yalçın ne demiş vaktiyle bu çerçevede: “Bu sansür yalnızca siyasal şeylere değil en ufak, en sıradan ayrıntılara varıncaya değin her şeye karışır, her yazıda, ne olursa olsun ‘Yüce Dileğe’ aykırı bir nokta bulur ve onu ya büsbütün çizerdi, ya da başka bir biçime sokardı.” (Hüseyin Cahit Yalçın-Edebiyat Hatıraları)

 

Tabi, şimdilerin imkânları yok o vakitler. Bu konuda yeni Abdülhamitçiler pek şanslı. En gizlisinden kameralar, çok uzaktan dinleme becerisine sahip fena gelişmiş teknolojiler… Aman Allah!’ım… (Ama belki bu tür gelişmiş takibat, ahlaken bir nebze de olsa faydalı olmuştur. Kanına muhbirlik sinmiş zevata ihtiyaç kalmamış, belki de onlar bu manada kendilerini ister istemez bir ıslah yoluna gitmiştir veya toplumda böyle bir müessese tarih olmuştur. Bilmem ki! Züğürt tesellisi böyle bir şey olsa gerek.)

Muktedir olan dinler, menfaat meselesi…

Örneğin dershanelerde o korkunç insanlar, dershane patronları öğretmenini dinler. Ulan, öğretmene verdiğim para boşa mı gidiyor acep, kaygısıyla dinler. Öğretmen de (hem bir tür gösteri için hem de bu dinlemeye bir gönderme yaparak) dersini en yüksek perdede anlatır. Koridorlarda dersler adeta bir muharebeye girişir. Derse girmeden ders dinlemek mümkün olur. Yine örneğin, orada sekreterlik yapan bir kız bu sürecin neticesinde (muhakkak ki iyi bir kulağa sahipti) bir fakülteyi kazanmıştı: )) Vallah, atmıyorum… Dinle(n)menin dolaylı bir faydası… Buyurun bakalım…

 

Biz meselemize dönelim.

Ama canım; dinlenmek, izlenmek güzel bir şey gibi de geliyor bana buradan bakınca. Bir kere adam yerine konuyorsun! Buna ne diyeceksiniz? Devlet anadır ve de babadır. Haddizatında vatandaşının da hizmetkârıdır. Yani devlet nezdinde vatandaşın bir kıymeti vardır. Korunur, kollanır, işlenir, fişlenir, izlenir canım kontrol de edilir!

Şimdi bunların ağababalarının devrine gidelim. Bir alıntıyla…  

Cevdet Kudret’in bir kitabından: Abdülhamit Devrinde Sansür’den…

“Türkiye’de basın üzerinde baskı ve sansür denince akla hemen Abdülhamit devri gelir. Oysa sansür ve benzeri baskılar daha önceki devirde başlamış; Abdülhamit o konuda epey zengin bir birikime mirasçı olmuş, geçmişteki denemeleri göz önünde bulundurarak sistem üzerinde her yıl biraz daha oynamış, onu bir kuyumcu gibi işlemiş, ‘geliştirmiş’; kanun ve tüzüklerdeki bütün boşlukları doldurmuş, açık kapıları tıkamış; kurduğu düzeni tam 33 yıl hiç aksatmadan uygulamıştır.”

Vay anam, 33 yıl! Burada şimdilik etti 8 yıl! Yani bir 25 yılı daha var mahdumların… Müebbet yemiş gibi olduk bre!

 

Devam edelim alıntıya:

(Fransa’da III. Napoléon zamanında hazırlanan (1852) basın kanunundan çevrilen nizamnameye göre…) Ayrıca saltanat, padişah, hanedan hakkında uygunsuz sözler ve deyimler kullanan, hükümet aleyhinde taarruzda bulunan (m.15), nazırlara dokunacak söz yazan (m.16), devletin dostu ve müttefiki olan hükümdarlara dokunur söz ve deyimler kullanan (m.17), yabancı devletlerin Türkiye’de oturan elçilerini, temsilcilerini, memurlarını vb kötüleyen (m.21) gazeteler, hükümetçe bir ay süre ile kapatılır (m.27). İki yıl içinde mahkemece 3 kez aleyhte hüküm giyen gazete ve süreli yayınlar hükümetçe geçici ya da kesin olarak kapatılır (m.29).”

Efendim, durum iktidarlar tarafında ezelden beri böyle!

 Gelelim sebep-i ziyaretimize.

Şöyle bir haber var:

“BlackBerry, ‘push’ (itme) teknolojisini kullanarak, e-posta mesajlarının kullanıcının hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan otomatik olarak cihazda görünmesini sağlıyor. Bu yöntem sıkıştırılmış GPRS kullandığından, düşük maliyetle tüm e-posta’lara anlık olarak ulaşılmasını sağlıyor. Aynen bilgisayarda olduğu gibi sistem açık olduğunda kullanıcı tüm e-posta’larına ulaşabiliyor…BlackBerry cihazlar üzerinden gönderilen e-posta’ların karşı taraf yerine öncelikle RIM’in Kanada ve İngiltere’deki mesaj merkezlerine gitmesi, gizlilik ve bilgi güvenliğiyle ilgili soru işaretlerini beraberinde getiriyor…Ulusal güvenlik gerekçesiyle iş dünyasının en popüler cep telefonlarından BlackBerry’lere Suudi Arabistan, Hindistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri de erişim yasağı getirmeyi planlıyor. Bu ülkeler ve son olarak Türkiye mesajların yurtdışında takip ediliyor olmasından rahatsız…BTK Başkanı Tayfun Acarer de bu gelişmeler üzerine, BlackBerry’nin de (RIM) Türkiye’de yasalara göre iş yapacağını bu yüzden en kısa sürede ilgili kodları BTK’ya teslim etmesi gerektiğini söylüyor. Acarer, böylesine bir gelişme olmazsa BTK olarak yürütme organı olduklarını ve yasayı uygulayacaklarını belirtiyor...” 

Böyledir bu iş; ne demiştik az önce, muktedir olan dinler, izler, kontrolü altında tutar, sarar sarmalar… Yaa…

Benim BlackBerry ile işim filan olmaz, gizlim saklım da yok, isteyen istediğinin röntgenini çeksin, derim; derim de mesele o değil. Ve de hazin olan biz izleme, dinleme, yoklama muktedirinin bir başka muktedir karşısındaki aczidir. Bu ne can sıkıcı bir şeydir. Gün gelir, o teknoloji sizin yasalarınızı, yasaklarınızı, sansürlerinizi de öper geçer. Siz de oralarda bir mevkiden, birkaç nizamnameden ibaret; vatandaşınızı dinlemenin, izlemenin, sansürlemenin çelişkisiyle kalırsınız…

Evet; amcam, Neriman Ablayı da yeterince ve hakkıyla takip edip sansürleyemedi. Galiba evlendiğinde üç aylık hamileydi Neriman Abla. Amcam, çocuk altı aylık(!) ve pek sıhhatli doğunca mevzuya uyanır gibi oldu, ama ‘yiğitlik meselesi’ ya, vakayı görmezden geldi.

 

Yazıyı bitireceğim, bitireceğim de, birden aklıma geldi; Metin Üstündağ’ın çok güzel bir karikatürü vardı. Adam ve kız bankta oturuyorlardır. Kıza ayar veriyordur. Bak diyor, sen çok safsın; seni kandırırlar, ş’aparlar! Ama sen de ş’apıyorsun, der kız. Ama güzelim, ben sevdiğimden yapıyorum, der bizimki. Sevdiğinden… Sevgi ne güzel bir şeydir!

Yazar: Editor
2010-10-10 09:57:13

Kusturica Üzerinden Siyaset

http://ul.gcg.me/files/2010-10/emk.jpg

Altın Portakal Film Festivali’nde jüri üyesi olması, Srebrenitsa katliamıyla ilgili söylediği iddia edilen “Tecavüz olaylarını abartıyorsunuz” sözleri nedeniyle tartışma yaratan dünyaca ünlü Boşnak asıllı Sırp yönetmen Emir Kusturica, NTV’nin yayınında soruları yanıtladı. Kusturica tartışmalara şaşırdığını belirterek şunları söyledi: “Bu suçlamalar hiçbir gerçekle uymuyor. Bu birilerinin propagandası… Benim ailem melez. Balkanlar’ın tam anlamıyla temsilcisiyim. Damarlarımda Müslüman kanı, Hıristiyan kanı dolaşıyor. Savaş başladıktan sonra Fransız basınından ‘tecavüzler hakkında ne düşünüyorsunuz?’ diye sordular. Her şeyin abartıldığını söyledim. Kızılhaç savaşta bütün taraflardan öldürülmüş insan sayısının 110 bin olduğunu söylüyor, ama savaş başladıktan sonra 250 bin insanın öldürüldüğünden bahsediyorlar. Ben de bununla ilgili ‘Biraz daha rasyonel davranmamız gerekiyor ve her konuda biraz abartılıyor’ dedim. Ama asla kadınlardan bahsetmiyordum. Filmlerimde benim insaniyetimi, duygularımı, insanlara nasıl baktığımı görürsünüz. Beni suçladıkları şeylerin hiçbirini göremezsiniz.”

Alıntı yukarıda. Aynı Emir Kusturica 4 ay önce Akpci Bursa belediyesi tarafından davet ediliyor, konser filan, ortada tık yok. Ortada kıyak “Bal” yönetmeni yok, kültüre bakamayan bakan yok, kimse yok. Ama Akp dışında bir organizasyonda ortalık toz duman. Bu sahnelere daha çok tanık olacağız hey hat.

Kusturica’nın sözlerinde bir şey varsa 4 ay önce neredeydiniz, sözlerde bir şey yoksa bu sahneler nedir? Ki adam kendisine isnat edilen sözleri reddediyor! Ee?

Kanımca mesele ne Kusturica ne de söylediği iddia edilen sözleri, mesele onun üzerinden yine siyaset yapmaktır yine, yine… ve derdim zaten Kusturica’yı filan da savunmak değil; derdim, sıkıntım, efkarım bu zihniyetin kendilerinin ve iradelerinin dışındaki her şeyi “linç etme” eğiliminde, iştahında ve keyfiyetinde olmalarıdır… yoksa hakikaten bu manada bana ne Kusturica’dan… Etmişse öyle bir laf, yedi düvelde ona lanet olsun; ama etmemişse...

Yazar: Editor
2010-10-09 13:04:03

Karışık Notlar

  • Hala Mesut Özil konuşuluyor, neden Alman milli takımı tercih etti, diye. Ben de hala tek bir soru soruyorum onlara;
  • Türkiye’nin Mesut’un futbol hayatına veya genel olarak hayatına nasıl bir katkısı olmuştur da Mesut’u kendi milli takımızda görme hakkını kendimizde bulalım?
  • Bir gurbetçiler Mesut’u maç boyunca ıslıkladı. Tek kelimeyle ayıptır. O zaman sizin Almanyalarda işiniz ne efendiler, neden ülkenizi tercih etmiyorsunuz yaşamak ve çalışmak için?
  • Bunun cevabını hepimiz biliyoruz!
  • Islıklıyorum sizi.
  • Akp yine kurnazca bir manevrayla ülke gündemini türbana kilitledi. Basiretsiz muhalefet de yine oyuna gelerek bu gündeme zıpladı. Hay taşa çakılasınız e mi!
  • Bırakın insanlar ne giyecekse giysin, Akpcilerin diline dolanan mağduriyet edebiyatına izin vermeyin. Böyle böyle, bu adamlar daha yüz yıl tepemizde olacak yoksa…
  • Ülkenin gerçek gündemlerine dönün; yoksulluk, işsizlik, eğitimsizlik, yalan büyüme oranları, dehşetengiz sınıf çelişkisi, polis devletinin inşası, cemaat imparatorluğunun tesis edilmesi, özgürlük diyenlerin kendilerinkinin dışındaki özgürlükleri yok sayması, Kürt meselesi, pahalılık, iktidar tahammülsüzlüğü, et fiyatları örneğin…
  • Bakın adamların keyfi o kadar yerinde ki bir bakan asli sorumluluklarını bırakmış omlet rekoruna koşmuş. Rekorlar kitabına gireceklermiş.
  • Bu hükümet yıllardır tribüne oynuyor böyle, alın bununla uğraşın, ülkenin gerçek gündemi türban değildir artık ve haddizatında atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.
  • Evet, Adanaspor bir deplasmanda daha yenilmiştir. Doğrudur. Ama Milli takımda olduğu gibi rakibinin karşısında ezilmemiştir. Savaşırken vurulmuştur.
  • Peki, bu bir teselli midir? Değildir!
Yazar: Editor
2010-09-26 21:43:59

Nedim Abiden Mesaj

“Hakancığım bu fotoğraf işini sadece bizim taraftar üzerinden anlatma derim.
Biz bunları yaparken diğer takımlar taraftarını savunuyor.
Kimse koruğuna ekşi demiyor.
Gerçi CHE "En büyük enternasyonalist görev kendi ülkende devrim yapmaktır" sözleriyle "öncelikle herkes kendi bahçesini süpürsün" demiş ama bulunduğumuz alanda tek başına kimsenin bu işin altından kalkması mümkün değil.
Bence holiganizmi ya da "lümpen tavrını" toptan mahkum etmek gerek.
Bu tartışmayı tek başına Adanaspor üzerinden yürütmek haksız rekabete dönüştü gibi!

Benimki öneri!
Elbette sen bilirsin.
Bu alanda düşüncelerine saygı duyduğum çok az insandan birisin.
Çünkü bu alanın gerçek emekçilerinden birisin.
Bunu da bilmeni isterim.”

Nedim Soylu

____________

Eyvallah Nedim Abi,

Güzel sözler için teşekkürler.

Önerini elbette dikkate alacağım. Benim arızam Adanaspor’a dair konulara duygusal yönden daha çok bakmam.

“Bir sene de işler kötü giderken sevelim takımı, hatta daha çok sevelim hal böyleyken. Ve tam o noktada zaten zaferimizi ilan etmiş olacağız. Birçok manada…”

...diye düşünüyorum hep, ama işte ben gerçekçi olamıyorum. O protestolara tanık olunca da yine duygusal tepkiler vermekten kurtulamıyorum.

Yani diyorum, aslında eleştirimizin hedefindeki hakikaten o “bir grup” taraftar, tribünümüzün yirmide biri bile değil onlar, takıma yüklendikleri kadar şu belediyecilere yüklenseler, o belediyecileri yuhalasalar hem içim yanmayacak hem de bu konuda Adanaspor adına yol almış olacağız…

Haklı uyarın ve önerin boşlukta kalmayacak: )) Sevgiler Nedim Abi.

Hakan

Yazar: Editor
2010-09-10 09:56:23

Dönüşüm ve Gregor Samsa ya da Kenan Evren’in Oyu

Kafka’nın “Dönüşüm” adlı kısa romanında kahraman Gregor Samsa bir hamamböceğine dönüşür. İster yalnızlık, ister yabancılaşma deyin, ama kahraman bir gün kendini hissettiklerinin ve yaşadıklarının sonucunda hep bir böcek gibi algıladığı için bir sabah bir böcek olarak bulur. Sistemin en küçük toplumsal birimi olan “aile” içinde bireyin değişimidir bu. Uzun uzun anlatmayacağım. Okumalı.

(Girizgâh mahiyetindeki göndermeler güzel oluyor, yazıya daha “entel” bir hava veriyor;) Aslında epeydir düşündüğüm bir konu. Ha bugün ha yarın derken sarktı bunun hakkında bir iki şey yazmak. Belki tam zamanıdır, yazmayı ihmal etmem isabetli oluştur.)

Şimdi efendim Gregor Samsa bir hamamböceğine dönüşür ya, boşuna değildir. Her vaka gibi bu da bir sebebin sonucudur. O sebep ne olursa olsun Samsa hiç kimsenin, en yakınlarını bile istemediği bir “şey” olup çıkmıştır. Sonu da çöplük olmuştur zaten. Böyle bir değişimin ne Gregor Samsa’ya ne de ailesine bir faydası olmuştur, çünkü o sonuç bir ucubeden başka bir şey değildir.

Öyledir. Hükümet birçok şeyden sızlanıp her şeyi kendi tarihsel iç travmalarının sebebinde bir dönüşüm sürecine sokmuştur. (eziklikmiş, ötelenmekmiş, yabancılaştırılmakmış, yok sayılmakmış, o genel ve sakız olmuş mağduriyet… Yalan! Ülke, ta Menderes’ten beri net olarak ve kademe kademe zaten ellerinde... Tüm bahaneler nihai ‘darbe’ içindir.)

Hükümetin yaptıklarını, yapacaklarını devrim olarak niteleyenler var. Bu nitelemelerin nedeni bunların ‘devrimden’ bihaber olmaları veya boyama, cilalama uzmanı olarak birer yalaka kadrosuna mensup olmalarıdır. Yaşananlar sonu hiç de iyi olmayacak birer ‘dönüşümdür’ sadece, ne devrimi. Gregor Samsa misali… Böcekleşmek…

YÖKe yıllarca veryansın ettiler. Yıkılsın, yok olsun mahiyetinde ünlediler. Sonra orayı ele geçirip başına da bir tutma yerleştirince 12 Eylülün en fena kurumlarından birini evlat bellediler. Çünkü genel istilada kritik bir noktadır orası. Dönüşüm…

Türkiye’yi bir asker devleti profilinden çıkarmaktan bahsettiler, bahsediyorlar, eyvallah. Lakin ülkeyi bir polis devleti haline getirdiler. Buyurun buradan yakın. Dönüşüm…

Şöyle bir şey bekliyordum son güne kadar. “Kenan Evren de ‘Evet’ diyor.” Olması gereken ve makul olan budur. Çünkü bu hükümet orada yarım kalan, gözden kaçan birkaç noktayı tamamlıyor. Yargıdaki zulmü hükümet keyfiyetine havale ediyor, çalışanlara türlü ayak oyunlarıyla daha zor koşullar dayatıyor. Zaten son 8 senede taşeronluk almış başını gitmiş, sarı sendikacılık kabul görmüş ve kurumsallaşmış… Emek, “çalış Mehmet çiftlik senin, ama ne çıkarırsan hepsi benim” misali rezil rüsva edilmiş... Eksiği tamamlama ve dönüşüm…

Nedir? 12 Eylül el değiştiriyor. Olarla hesaplaşma yalandır, esas olan dönüşümdür! Şimdi Kenan Evren çıkıp “Bizim oğlanlar bu işi tamamlayacaktır ve oyum evettir.” derse, yeri ve zamanıdır.

Yazar: Editor
2010-09-04 13:07:21

Parça Parça Paramparça

Sultan hazretleri Pakistan’a insani yardım ile gitmiş ve 60 kişiyle gitmiş, yardımı da bir gazeteci ordusu eşliğinde sunmuş. Ne güzel Müslümanlık…

Ponpon kızlar, bilirsiniz ki basket maçlarını en şenlikli yanıdır. Şu turnuvada ama, Akp beyleri teşrif edince ponpon kızlar çizgi filmlerdeki gibi pon, pon diye kayboluvermiş. Ne güzel hoşgörü…

AB’den bir başka zevat referandumda “evet” telkininde bulunmuş. Şimdi o hazret “hayır” telkininde bulunsaydı şöyle gelişirdi diyalog zannederim: Sus, Hıristiyan birliği, gâvur dölü, haddini bil, karışma iç işlerimize, sen kim oluyorsun da… Ergenekoncu AB, kalibren kaç… Falan filan… Ne güzel standart…

Baş müzakereci Egemen Bağış (Ülkenin idari “kalibresine” bakar mısınız!) buyurmuş: Türkiye en müreffeh dönemini yaşıyor! Vay anam! Nereye baktın da dedin onu? Damatlara dünürlere mi, yandaş medyaya mı, saltanatınızda deli bir zenginliğe ulaşanlara mı, gemicilere, likit yumurtacılara mı, koruyup kolladıklarınıza mı, serpip geliştirdiklerinize mi, cemaatlerinize mi? Efendim? Ne güzel dönem…

Vaktiyle Kenan Evren’in elini öptükten sonra ölsem de gam yemem diyen İbrahim Tatlıses, tahtası çivisi çürümüş 12 Eylül anayasasını yenilemek için evet diyecekmiş… (Hay Yarabbi, aklımızı koru, sabrımızı kavi kıl… Sen ki İbrahim Tatlıses, 12 Eylülün en resmi ideolojisinin en bariz sonuçlarından birisin… ki Leylim Ley’i yağmalayansın…) Ne güzel sanatçı… ( Bu arada o Teoman’a da bir vah!)

Hüseyin Çelik (başbakanın pek güzel vurguladığı gibi yapayım bakim olacak mı, “aaahh Türkiye’m aah! Kimler bakan oldu bu ülkede vah!”) KPSS sorularını cemaate sızdırılmış olmasına “geçin bunları” diye buyurmuş. Eh, emir saltanat kapısından, geçeceğiz elbette… Ne güzel eğitim…

Yozgat otogarında otobüs bekleyen Kadışehir Cumhuriyet Savcısı Özcan Çubukoğlu Ramazan ayında açıkta sigara içtiği için 2 kişi tarafında dövüldü. Ne güzel özgürlük…

Efendi Fethullah ölüleri bile evet demek için mezardan sandığa çağırmıştı, hatırlayınız. Hani 12 Eylül’e karşılar ya… Bakın o sırada 12 Eylülcüler için asıl methiyeler dizmiş, şimdi selamı başka yerlere duran Efendi: “Ümidimizin tükendiği yerde Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.”  Ne güzel selam…

Başbakan Diyarbakır’da konuşuyor, o cezaevi diyor, işkenceler diyor, insanlar diyor ve kapatacağız, yıkacağız diyor. Ama devamında yerine yeni bir cezaevi yapacağız da diyor. Ne güzel konuşma…

Ama ne güzel memleket…

Yazar: Editor
2010-09-01 19:31:00

Padişahlık Söylemi Üzerine Birkaç Kelam

Bir de Çevre ve Orman Bakanı var. İçkili mekânlarını sesini kısmaktan sorumlu bakan... Bu yazıya gerekçe şudur, yoksa Orman Bakanını anmak gibi özel bir ilgi alanımız yok.

Pop müziğin klasik olmuş ismi Tarkan; baraj suları altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Alliaoni Antik Kenti ile ilgili olarak “yok olmasın” demiş. Böyle bir çağrıda bulunmuş. Peki, Orman Bakanı ne demiş bunu üzerine? Şöyle demiş: Sanatçı arkadaş sanatıyla ilgilensin. Herkesin bir ihtisası vardır. Herkes bilmediği bir konuya burnunu sokarsa çok yanlış olur.”

Tarkan ne demiş? “Yok olmasın” demiş. Neticede orada bir antik kent var ve bir sanatçı da o hassasiyetiyle bir duygusunu belirtmiş. Padişahlık eşrafını kızdıracak ne olabilir ki bu sözde? Bu dileği belirtmek için ille de bir ihtisas mı gerekiyor?

Ama bunlara sorgusuz sualsiz biat lazım… Evet efendimcilik lazım. Siz en iyisini bilirsiniz demek lazım. Onlara Sezen’ler, O.Pamuk’lar lazım, Mansur Lale’ler, Erdoğan bıradırlar lazım. Bir muhalif ses duyulmaya; anında ezile, sindirile, bertaraf edile bre… hayt…

Sonra devam etmiş Orman Bakanı: “Oraya 5 milyon lira kazılar için para ödedik…”

Ee? Cebinizden mi ödediniz? Bu milletin vergileriyle ödendi o para, bu milletin kültürel zenginliğini korumak, kollamak, sergilemek için… Ödeyeceksiniz tabi! Ne yapalım şimdi, bunun için gözlerimizi kapayıp her eyleminize onay mı verelim. Yok mudur bu vatandaşın, sanatçının bir hür iradesi? Bir fikri yok mu? Bu fikri ifade etme özgürlüğü? Hani bu Akpcilerin dersi özgürlük ve demokrasiydi ya! Ama farklı bir ses gelmeye, saldırı en zalım, en pervasız üsluplarla 8–10 koldan gelir başbakanı, bakanı, bakamayanı, vekili, müzakerecisi, yardımcısı, yandaşçısı ile…

Efendim canınız sıkıldıysa biz size biraz Sezen biraz da O.Pamuk verelim? O cenahta keyfiniz yerine gelir elbet!

Satmayan bir gazetenin okunmayan bir gazetecisi (adını da ilk kez TV’de gördüm, bir propaganda konuşmasında, yoksa nereden bileyim bir gemi dolusu evet efendimciyi!) “Başbakan benim can dostum!” diyor. İyi diyor. Öyledir. Doğaldır da. İnsanların çevrelerinde iyi arkadaşlarının can dostlarının olması ne güzeldir, bundan daha büyük bir zenginlik var mıdır? Dalga değil, içten söylüyorum.

Ama o dostluğa sığınıp TV’lere çıkıp yukarıda bahsettiğim o küstah ve en pervasız tavırları takınıp “hayır” diyenlerin üzerine tahrik ederek gitmenin hiçbir güzel yanı yoktur ve de bizi TV başlarında gerim gerim gerip çileden çıkarmanın hiç gereği yoktur.

Laf lafı açtı, nereden çıktık nereye geldik. Fakat böyledir bu iş: ) Hem bahsettiklerimiz birbirinden bağımsız konular değil… Ortada bir padişahlık var ve o ortanın etrafında da bu padişahlıktan aldığı güçle, cesaretle ve keyfiyetle konuşup hayt huyt eden birileri var. Derdimiz budur ve can sıkkınlığımız bundandır! Bre!!!

Yazar: Editor
2010-08-29 12:06:31

Aydın Körlüğü Üzerine

Anayasa değişikliğinin kabul edilmesi durumunda darbe dönemi yöneticilerine yargı yolunun açabileceğini zanneden Orhan Pamuk, yargı süreci başlamasa bile referandum sayesinde 12 Eylül’ün vicdanlarda mahkûm edileceğini geveledi. 1980 askeri darbesiyle birçok insanın büyük sıkıntılar yaşadığını intihal eden Orhan Pamuk, 12 Eylül ile hesaplaşmak gerektiğini ifade etti. Yeni Anayasa’yı bu hesaplaşmanın yolunu açan bir kapı olarak gördüğünü hayal eden Pamuk şunları söyledi: “Benim Anayasa değişikliğindeki oyum evet... 12 Eylül anayasasından zaten memnun değilim. Anayasadan çok fazla anlamam çünkü siyasi ve hukuki bir belgedir. Ben, 12 Eylül’ün kendisinden memnun değilim.”

Orhan Pamuk‘un o Nobel ödülü birçokları için şaibeli bir hediyeydi. Ben bunun tersini düşünüyorum hala. Hala diyorum, çünkü ülke gerçeklerinden bu kadar kopuk bir yazarın tarihi bir vakada herhangi bir durumu pozitif veya negatif manada tahlil edebileceğini düşünemiyorum artık. Diyeceksiniz ki onca ödül, Nobel yahu, nefis romanlar… Olabilir, iyi bir romancı olmak iyi bir işbirlikçi olmaya engel değil. Bu tür bir körlük pek ala mümkün. Tarih diktatörlere, faşist hükümetlere, zalimlere yaltaklanan sanatçılarla dolu... Memleketlimiz diye övündüğümüz Kayseri asıllı ünlü Amerikalı yönetmen Elia Kazan iyi bir muhbirdir örneğin. “1950’lerin Mc. Carthy zulüm ve cadı avı devri”nde en yakın arkadaşlarını, daha iyi çalışma koşulları için ve devamındaki ödüller için de elbette, şahsi istikbali için, satmıştır o Elia Kazan. En yakın arkadaşlarının ülkede çalışamaz hale gelmesine neden olmuştur o devirdeki komünist avında. Mc. Carthy baskısına direnememiş ve tarihteki yerini ödülleriyle değil o “satıcılığı” ile almıştır.

Şimdi Orhan Pamuk’u ve diğer evetçi tatlı su entellerini yukarıdaki pozisyona sokabilir miyiz evet dedikleri için. Bakın buna evet derim, sokabiliriz. İktidarını türlü ayak oyunlarıyla sabitlemeye çalışan bir enteresan örgütlenmenin değirmenine su taşıyan bu herifçioğulları sırtını o örgütlenmeye vererek suya sabuna dokunmayan işlerle tatlı bir hayat sürmeye devam etme hesapçılığıyla da “satıcıdır” ya da bir manada “işbirlikçidir.”

12 Eylül’ü vicdanlarda, yani sadece vicdanlarda mahkûm etmek değildir derdimiz. Derdimiz şekerli bir sakızı çiğneyerek hesaplaşmak değildir. O 12 Eylül ve o 12 Eylül varisleriyle, o 12 Eylülden nemalananlarla, o devrin zulmünden kendilerine çeşitli saltanatlar kuranlarla, o sürecin bizatihi kendisiyle, öyle çerezleriyle filan da değil doğrudan o zihniyetin mimarları ve mirasyedileriyle hesaplaşmaktır meselemiz.

Siz alın ellilerinize o lolipopları pek muhterem Orhan’lar, Sezen’ler, Erdoğan Mustafa’lar, saray yazarı Elif Şafak’lar; her dönemin adamı, her krallığın şaklabanı, yaltakçısı, yardakçısı, yataklığı Altanlar, siz alın elinize o lolipopları ve yalanın. Bu arada da vicdanlarınızda 12 Eylülü filan mahkûm ettiğinizi kurgulayın, hesaplaştığınızı terennüm edin, zannedin.

12 Eylülün kendisinden rahatsızım diyen O.Pamuk ve işbirlikçi yazarlar nasıl oluyor da ıvır zıvır maddelerin yanında deve dişi gibi duran ve asıl hedef olmaya devam eden maddeyi, yani bir başka 12 Eylülü bina eden o 3Y’yi (Yasama, Yürütme, Yargı) tek erkte toplamayı tezgâhlayan ve ülkeyi hepten bir Akp faşizmine, uçuruma sürükler gibi sürükleyen değişikliği göremiyor? Aydın körlüğü bu olsa gerek… O evetçi miçolar bize göre, cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıdır gelecek zaman kipinde.

Sizleri kendi vicdanlarınızla hesaplaşmaya havale ediyorum.

Bu fotoğraf nedir?

Siz de o 12 Eylülün evlatlarısınız. O yozlaşmanın meyvelerisiniz. Ki en sağlam kale olması gereken sanat edebiyat dünyası şu 30 senede demek ki en ağır hasarı almıştır ve saraylı, yeni Divan yazarlarını peydahlamıştır. Siz işte o fotoğrafsınız!

Tarihte de “işbirlikçiler” olarak anılacaksınız! O Nazi işbirlikçileri Ezra Pound, Knut Hamsun, gibi; Mc. Carthy işbirlikçileri Oscar ödüllü Elia Kazan, başkanlık ödüllü Ronald Reagan gibi… Ki o ödüller gammazcılığınızı ve işbirlikçiliğinizi aklamaya yetmeyecektir!

Bu noktada yazar kimliğinizle de yollarımız ayrılıyor. Örneğin tüm romanlarını okuduğum, ne yazarsa okurum dediğim Orhan Pamuk’un yazdığı hiçbir şeyi bunda böyle okumayacağım diyerek onun için de “bir Hayır oyu” kullanıyorum.

Yazar: Editor
2010-08-28 11:29:04

Dışımızdaki Hayat

Adanaspor dışındaki futbol âlemine kısaca baksak üç İstanbul takımındaki son gelişmeler üzerinden.

Fenerbahçe sanırım “güçsüz” bir hocanın kurbanı olacak. Bu güçsüzlük “iktidar olma”ya dair bir şeydir. Avrupa’dan yaralı dönüş, prestij ve daha önemlisi para kaybı orayı karıştıracak gibi. Orada da futbolcular, yönetim, teknik ekip, taraftar mutsuz. Ama galip gelinseydi o kaybolan maçlarda sorunlar böyle sert bir biçimde ortaya çıkmayacaktı, olağandır ki… Neymiş, her “3” puan bin ayıp örter.

Beşiktaş’ta durum yukarıdaki son cümlede saklıdır bence. Galip gel, tartışılma, fena eleştirilere maruz kalma. Orada bizi ilgilendiren galiba Ersan’ın oynaması… Bizden giden bir futbolcunun önce BJK’de banko oynaması, sonra milli takıma uzanması… Genel tahlilde ise yıldızlar geçidi oluşturan bu takımın bile en küçük bir sürçmede tribün zulmüyle her an karşılaşabilecek olmasıdır. Çünkü bu durum ne yazık ki bir tribün niteliğine dair Türkiye fotoğrafıdır gayri…

Gelelim Galatasaray’a… galiba aşağıdaki cümleler için ettim bunca lafı, yoksa bana ne oradaki hallerden. Aslında bana ne de değil. Birbirini taklit eden tribünler, takımına olur olmaz tepkilerle zarar vermeyi daha çok taklit ediyor, balık oralardan kokuyor haddizatında. Bu yüzdendir ki her toplumsal mesele vs ilgi alanımızdadır.

Gelemedik Galatasaray’a: ) Turuncu kökenli olduğu için severim Rijkaard’ı. Onun için GS’nin başarılı olmasını istiyordum. Bir de…

Bence Rijkaard yönetim aczinin kurbanı oldu. Özellikle o Adnan Sezgin denenin. Hazzetmediğim ve sanırım Adanasporluların da sempatiyle bakmadığı birdir. Uzanlar döneminde Adanaspor’un önünü ısrarla ve bile isteye, itinayla, dikkatle tıkayan bir adamdı, o dönemki İstanbulspor’un bir yöneticisi ve Uzanların futbol sorumlusu olarak… O dönemde Uzanların futbolda aradığını, onca paraya rağmen bulamasında Sezgin Adnan’ın kayda değer bir katkısı olmuştur.

Biz yazımıza dönelim yoksa ağzımdan kötü laflar çıkacak onun için.

Bir de… deyip kesmiştim lafı yukarıda. O bir de Fatih Terim’dir. Futbol gündemimizden o ismin düşmüş olması ferahlatıcı bir haldi. Fakat GS kulisleri işlerin hiç de öyle olmadığından bahsediyordu zaten. Rijkaard’a karşı İstanbul’da Bizans oyunları doğal olarak… Fatih Terim’i oraya geri getirme çabaları alttan alta… darbe için uygun koşulları hazırlama bekleme taktik ve stratejileri. Valla bir Galatasaraylı olsaydım şu meseleyi dava eder ve Ergenekon mevzusuna dâhil edilmesini isterdim. Şaka bir yana son gelişme şöyle: GS eleniyor ve Arda, Ayhan, Gökhan Zan, Mustafa, Servet, Serdar Özkan Rijkaard (ki gölümüz ve iyi dileklerimiz hep seninle Rijkaard) ile hiç konuşmuyor ve kendi aralarında yarım saat süren bir toplantı yapıyor. Evet, bir tür gemide isyan… Korsan filmlerinden öğrendiğim kadarıyla bunun cezası da yelken direğinde sallandırılmaktır…

Asıl bomba şöyle patlıyor. Ki o da dayanamıyor ve konuşuyor, planları adeta ifşa ediyor. Kim mi Mehmet Ağar! Hürriyet gazetesine göre Mehmet Ağar, Adnan Polat’ı arıyor ve Fatih Terim’i getir başkan, diyor. Güzel Ülkemdeki o karanlık dönemin bir ismi böylece bir kez daha, Galatasaray’daki şu karanlıkta da görünür oluyor.

“Kamuoyundan oluşan o baskıyı ancak o göğüsler ve takımı düzlüğe çıkarır.” diyor Fatih Terim için. İyi de sonra kamuoyunda o oluşan o baskıyı göğüslemek için millet kime başvuracak? Kim ilaç olacak o deli egoların zulmüne?

Durum böyle buradan bakınca!

Nedir? “Kaos ki en çok yakışandır futbola!” ve o sihirli 3 puan/lar da her derde devadır!

Yazar: Editor
2010-08-22 17:20:53

Hayır İçin

Başbakan, referandum konuşmaları yapıyor. Tabi o konuşmalarda yazılara bakmıyorsa aklına geleni söylüyor. Kâh benzetmelerle, kâh ağır laflarla yoluna devam ediyor.

Yollar yaptık diyor. Ama yolar yapılırken doğal yapının nasıl katledildiğinden bahsetmiyor. Doğu Karadeniz’in hali sahil yolunda nicedir iki kelime etmiyor. Gördük, Batı Akdeniz şeridinde yol yapılacak diye yüz binlerce ağaç yok edilmiş, bitki örtüsü darma duman edilmiş.

Bizim bildiğimiz bu, bilmediklerimiz acep nicedir?

Konulmalarda benzetmeleri de ihmal etmiyor dedim ya; biz dağları Ferhat gibi deldik, diyor. Aşkla, şevkle… Ferhat’ın aşkı diyor, diyor da milleti Şirin’e benzetmekten de geri durmuyor. Ne zarif bir benzetme… Ne manidar bir benzetme…

12 Eylül’de işkence görenlerden, ölenlerden bahsediyor. Ama o 12 Eylül 1980’de, o anayasa oylamasında hangi saflardaydı onu söylemiyor, o 12 Eylül zihniyetinin kendilerine siyasi istikballerinde neler sağladığından bahsetmiyor.

Akp’nin değirmenine su taşıyan dönek solculara, 12 Eylül’le hesaplaşacaklarını zanneden o tatlı su entellerine veya anayasaya evet diyeceğini bir onur meselesi olarak gören bazı sivil toplum kuruluşlarına şu İran Devrimi sürecinde yaşananları ve sonuçlarını hatırlatmak istiyorum!

Evet demek anayasa mahkemesin yeniden yapılanmasını sağlayacak diyor Başbakan. Ama o yeniden yapılandırmanın aslında Nazi tipi Akp örgütlenmesinin en önemli aşaması olduğunu hiç söylemiyor!

Özgürlük diyor ve üç koldan giydiriyor Akp: Başbakan tehdit, ediyor, Bakan Z. Çağlayan tehdit ediyor, Egemen Bağış hakaret ediyor… Bu özgürlükçü saldırılar kime? Hayır diyeceklere…

Ve şiirlerin, şairlerin yağmasına Orhan Veli alıntısıyla devam ediyor, Orhan Veli’nin de kemiklerini sızlatarak… “Bir elinde cımbız bir elinde ayna umurunda mı dünya” dizeleriyle hayırcılara laf sokuyor.

Ama yine görmüyorlar esnafın, memurun, işçinin, emeklinin, çiftçinin, öğrencinin, öğretmenin nasıl mağdur olduğunu. Görmezler, bilmezler hakikatte kendilerinden ve yandaşlarından gayri umurlarında mı dünya!

Yazar: Editor
2010-08-11 12:01:27

Bunlara “Hayır” da Yetmez

http://ul.gcg.me/files/2010-08/images_2.jpg
  • Şimdi Akp taraftarları, bunların farklı fanatizm yoğunluklarına sahip grupları, yandaş medyası, tatlı su aydınları ve tuzu kurular bir cenahtan “yetmez ama evet” sloganıyla millete “o yee” dedirtmeye çalışıyorlar.
  • Yetmeyen ne acaba, Akp’nin tüm güçleri elinde tutma projesinin bu ayağı mı yetmez olan? Daha fazla hâkimiyet mi istiyorlar acaba biat ettiklerine. “yetmez ama evet” diyen tatlı su iyimserleri için güzel bir söz var aslında hali hazırda o da cehenneme giden yolun ne taşlarıyla örüldüğünü anlatır.
  • Bakalım birkaç değişiklik önerisine. Örneğin 10. madde herkes, birey aile vs kanun önünde eşittir gibi şeyler diyor. Akp kurnazları şunu eklemişler maddeye:
  • “Çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunması gerekenler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz.”
  • Canım, herhalde basit bir yorumla bu ifadeler zaten çıkar. Maddeye bu bir parmak balın bir kısmını ekleyerek ve bizi kandırıp o eklektik yapının ardında krallıklarını hepten ilan etmelerine mi oy vereceğiz? Devlet dediğin yukarıdaki kararı her halükarda kendi inisiyatifi içinde elbette uygular. Öyle değil mi yoksa kazın ayağı: ))
  • 41. madde şöyle: Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.”
  • Ek olarak değişiklik böyle:
  • “Devlet; çocuk istismarı, cinsellik ve şiddete karsı çocukları koruyucu tedbirleri alır.”
  • Yuh! Ne yani, şimdiye kadar devlet böyle bir tedbiri almıyor muydu? Veya yukarıdaki orijinal madde bunu zaten kapsamıyor mu yahu? Tamam, hukukçu değilim, ama okuduğumu da anlıyorum bre! (Sevgili Yılmaz Özkıral, sevgili Erkin Doygun lütfen bir el atın şimdilik şu iki maddeye, acaba ben göremiyor muyum oradaki değişiklik cevherini, yardım edin bana: ))
  • Neyse, devam edeceğiz maddelerin sokaktaki adam yani vatandaş gözüyle algılanmasına.
  • Ne diyelim, bu kurnazlara “hayır” bile az ya…
Yazar: Editor
2010-08-05 00:05:12

Aynı Mesele

 http://ul.gcg.me/files/2010-08/ask.jpg

  • Şimdi transferlerden önemli bir husus var ki o da maraton kombine biletlerinin tez elden tüketilmesidir.
  • Birçok yerde feryat figan tanık oluyoruz taraftarın “hala o 3 adam neden gelmedi” serzenişine.
  • Haklılar,
  • iyi bir takım izlemek istiyorlar.
  • Sıkıntısız bir lig istiyorlar.
  • Her maçta 3–4 gol…
  • Ben de istiyorum bu manada dikensiz gül bahçesi…
  • Ama o kadar serzenişin yanında kombine bilet satışlarına bakıyoruz,
  • 80’i bile bulmamış!
  • Heyhat!
  • Adana’da şimdi kimseler yokmuş,
  • herkes denizde veya yayladaymış…
  • Bu sözler kendimizi teselli kapısıdır, o kadar. 
  • Acı gerçek orada öylece duruyor,
  • ilgisizlik!
  • Ülkedeki ekonomik krizin ne hazin haller yarattığını en çok söyleyenlerdenim,
  • meselenin bu yönünü görmezden gelmek körlüğün dik alasıdır!
  • Ama canım, örneğin 2000 adet maraton kombinesini tüketemeyecek durumda değildir ADANASPOR TARAFTARI!
  • Bir şekilde o 150 lirayı denkleştirmek mümkündür,
  • bir fedakârlıkla.
  • Evet, fedakârlıkla,
  • ama takım aşkı böyle bir şeydir!
  • Evin nafakasından değil,
  • lakin kişisel masraflarımızdan biraz kısıp bu parayı tedarik etmek mümkündür.
  • İşte o zaman yani en azında 2000 maraton kombinesini tükettiğimizde,
  • daha ateşli bir biçimde biraz daha transfer isteme hakkını (ben bu kelimeyle özetliyorum, ‘hakkını’) bulabiliriz kendimizde.
  • Kombine biletler bu noktada bir Adanasporluluk meselesidir,
  • taraftarlık bilincimizin ve takım aşkımızın turnusol kâğıdıdır.
  • Ötesindeki duyarsızlık,
  • sadece sözde taraftarlıktır,
  • kulüpten transfer istemek de bu esnada laf salatasıdır.
  • Emektar abilerimizden biri
  • “kombine bilet almak için ben zorlanıyorsam herkes zorlanıyordur, ama her şeye rağmen ben gidip biletimi alıyorsam herkes alabilir demektir” diyor.
  • Bu da yazının ana fikri oluyor!
Yazar: Editor
2010-08-02 08:30:35

Kredi Kartları Vakaları Bir Aynadır

(Özgür hür iradeli bağımsız yalansız dolansız kişisel menfaati olmayan bir Hayır /yazısı)

Bunlar bir sürü büyüme oranlarından, gelişmeden, ilerlemeden bahsediyor. Tabi Özal döneminin palavralarını da hatırlatmıyor değil bu yandaş analizler. O zaman da her gün büyür ve ilerler(!) Türkiye.

Bu saptamaları yakın çevrelerinde yapıyorlar zannederim. Eş dost, ahbap, hısım akraba, taraftar, kalemşor, aynı bahçenin çocuklarının büyüyüp ilerleyip serpilip gelişmesidir muhakkak o bahsettikleri. Yoksa örneğin vatandaşın bırakın tekneciği, hızla ilerlediğimiz o vahim durumlarda sarılabileceği bir can simidi bile yok. Ama isiz Akpcilere ve dolayısıyla başbakana bakarsanız adeta Danimarka’yız, ne bileyim öyle bir refah ülkesi filan.

Oysa son haberler ülkenin asıl fotoğrafını çekmektedir, hazretlerin yalanlı dolanlı bol imajlı sözlerine karışın orta yerde toplumsal bir kadavra durmaktadır: Kredi kartları vakaları! Evet, “Kredi Kartları Vakaları Bir Aynadır” ve bu ayna en hakiki gerçeği yansıtmaktadır. Borçların yoksullukların, çaresizliğin, tefeci bankacılığın, aciz yönetimlerin, halkının refahını hiç mi hiç düşünmeyen hükümetin, bir yalan ve menfaat çetesinin nasıl büyüyüp geliştiğinin, ötesinin hazin hayat sahnelerinde kaybolup gittiğinin suretini vermektedir, net bir şekilde! Ülkede birileri büyüyor, gelişiyor ve refah delisi olmuş kelimenin tam anlamıyla“yaşıyor”; ama onların kimler olduğunu biz gayet iyi biliyoruz, yahu onlar da biliyor da bilmez gibi görünmeye çalışıyorlar bu da hemen anlaşılıyor.

Kredi kartlarında borç takibine alınan kişi sayısı artmıştır. Bu ne demektir? Çaresizliktir, yoksulluktur, açlıktır, en önemlisi kimsesizliktir. Kimsesizlik!

Şimdi bu hükümet ve garnitürleri sözde özgürlük propagandası arkasında sivil diktalarını bize onaylatacaklar, ülkenin içinde bulunduğu o derin yoksulluğu yok sayıp bize masallar anlatarak. Özgürlükmüş, adaletmiş, hakmış, hukukmuş… Ama millet aç!

Şimdi gelmiş size inanmamızı bekliyorsunuz, öyle mi?

Hayır efendim, yemezler!

Yazar: Editor
2010-07-25 11:24:52

Recep Tayyib ve 12 Eylül

Ahmet Kaya yıllar önce şarksını yapmıştı: “kitaplar sobada yanmış, ah sazlar duvarda kalmış, güzelim şarkılar yağmalanmıştır” diye…

Şimdi ne acıdır ki hem Ahmet Kaya, hem Şarkıları, hem de şarkılarında kullandığı şiirler yağmalanıyor. Ne için? Siyasi hesaplar için her bir inceliği gözünü kırpmadan harcayacak biri tarafından yapılıyor, sırf şahsi siyasi geleceği için. Sanmayın ki memleket aşkı için

Unuturuz da her şey değil! Örneğin 12 Eylül’ün neden olduğunu, nasıl olduğunu, kimlerle olduğunu, kimlere karşı yapıldığını ve kimleri palazlandırdığını çok iyi biliyoruz. O süreçten beslenip de semirenlerin şimdi ülkeyi nasıl yönettiğini de görüyoruz. İşte o 12 Eylül çocukları şimdi kalmış 12 Eylülle hesaplaşacağız diyorlar, yanlarına da eskili yenili dönek solcu sürüsünü almışlar. Gözyaşlarıyla şiirler okuyorlar. Yapmayın. O anayasanızın 12 Eylülle hesaplaşmak gibi bir derdi yok, mutlak saltanatlarının kapılarını sonuna kadar açmak derdindeler sadece, 12 Eylül işin paravanı, yalanı dolanı.

Amerika’nın 12 Eylülcüler için kullandığı ifade şudur: “Bizim çocuklar sonunda başardı!” Her türlü icazeti ve himayeyi Amerika’dan alan bu iktidar ve ağababaları ve garnitürleri bal gibi o “bizim çocuklar” çemberindedir. Sonuçta 12 Eylülcüler ve Akpciler aynı bahçenin çocuklarıdır.

0radaki 12 Eylül olmasaydı, başbakan, cumhurbaşkanı, bakan, deli zengin birileri değildiniz; mahalle kabadayısı (çakma olanından) veya emekli iett şoförü, Arabistan’da tüccar filan, Albaraka çalışanı, kasaba avukatı, işleri rast gitmeyen girişimci( destek filan alamayacaklardı ya, o yüzde işleri rast gitmeyen) gemici değil de belki bisküvi pazarlamacısı ve saire olacaktınız muhtemelen. Bu yüzden sizi büyütenlere karşı bu kadar hayırsız olmayın, biraz vefalı olun. Şiirleri, şarkıları, ölüleri, üzerinden zavallıca bir siyaset yürüttüğünüz isimleri de rahat bırakın.

O zaman bu da, “Neden hayır?”ın ilk yazısı olsun…

Yazar: Editor
2010-07-12 17:30:10

Futbolun Tanrıları ve Paganizm

http://ul.gcg.me/files/2010-07/pg.jpg

Bir futbol takımı cinsiyetler üstüdür. O takıma erkek de aynı tutkuyla bağlanır kadın da. Değişen bir şey olmaz, aynı tür sevgi kutsar insanları. Tanrı gibi.

Ama çok dinli tanrılardan... Öyle ya her takım futbol âleminin tanrısıdır taraftarınca. Her tanrıya özgü ritüeller geliştirilir. Söz konusu tanrının gücü o özgülüğü biraz da olsa derinleştirir. Yoksa totemler, adaklar, kurbanlar ana ve ortak unsurlar olarak görülür.

Mutlak inanç, sorgu sual yok, kuşku yok biat var, karşılığı en nihayetinde ortaya çıkacak bir aşk, o da muhtemelen… Semboller olmazsa olmaz; kaplan, aslan, kartal, horoz, çotanak, çay…

Devran döner, zaman geçer çok tanrılı kadim dinler yerlerini tek tanrılı dinlere bırakır, daha kitlesel dinlere…

Ama futbol içindeki her değişimine rağmen o futbol âlemindeki kendi tanrısına tutkuyla bağlanmaktan vazgeçmez. Hep değişenin içinde hiç değişmeyendir o.

En kitlesel olan da en zayıf kitleye sahip olan da aynı duygu yoğunluğunu yaşayarak modern zamanların pagan törenlerini hemen hemen her hafta sonu yine kurbanlı, adaklı, totemli ve şenlikli törenleriyle geçer.  

_______________________________

 http://ul.gcg.me/files/2010-07/hakan_1.gif

_______________________________

Yazar: Editor
2010-06-28 17:20:43

Kaybedenler İçin

"Futbol Terimleri Sözlüğü" Çalışması (ıı)

http://ul.gcg.me/files/2010-06/r__va__ata.jpg

Ofsayt: Rakip kale hattına toptan daha yakın iken yanında rakipten de bir adamın olması icap ediyormuş, ama o kişiyle birlikte kaleci filan da olacakmış, yani iki adamdan önce yakınlaşmayacaksın rakip kaleye. Kızın abileri gibi lan. Ya da teyzesi, bir de evde kalmış büyük ablası gibi kızın. Her yere onlar da gelecek, yoksa ofsayt… Neyse, futboldan bakarsak, ulan bir de ofsayda düşecek kadar yaklaşsak be rakip kale hattına. İyi, adamlar yine ofsayda düştü. Şimdi netice olarak iyi bir şey bu ofsayt...

Ceza Sahası: O bizim sahamız oluyor. Daha göremedik rakip ceza sahasını. Cennete benziyordur. Ah be, oraya doğru bir atak yapsak, rakip ceza sahasına süzülsek…

Altı Pas: Hımm… Şimdi o ceza sahası var ya, bir de onun içinde başka bir saha var. Adamların forvetlerinin mekân tuttuğu yer. O alan da galiba bir bizde var. Evet, kalecimiz altı pasta topu yumruklayamadı, şimdi altı pas içindeki çimleri yumrukluyor.

Hakem: Kalemize giren her toptan sonra orta sahayı gösteren adam...

Taç: Bakın işte bunu tanıyoruz. Arada bir attığımız oluyor. Ama o hakem bazen taç atışını bizden alıyor rakibe veriyor, bilmiyorum neden böyle yapıyor…

Çalım: Bir adam vardı, topu orta sahadan aldı, geldi altı pastan o topu kalemize yuvarladı. İşte o arada bizim topçuları geçerken yaptığı estetik şeylere çalım deniyormuş. İncitici bir şey haddizatında... Ayıp… Bakın gene aynı şeyleri yapıyor. Durdurun onu…

Pas Yapmak: Bizim değil, rakibin aralarında topu dolaştırırken gerçekleştirdiği bileşik eylem… Pas vermek, pas almak gibi farklı kullanımları da varmış. Rakipler söylüyor. Bir de bunu argoda birtakım anlamları nardır. Futbol dışına çıkıp bu konu üzerinde konuşabiliriz aslında. Daha çok şey söyleyebiliriz. Yoksa onu biz sadece santralardan tanıyoruz…

Pres: Top bizdeyken geliyor adamlar, onu ayağımızdan alıyor. O esnadaki işmiş o, pres yapmak. Türkçesi baskı yapmak… Yapmayın, daralıyoruz. İyi bir şey değil… Hem biz size pres yapıyor muyuz? Ha!

Vole: Vallahi de bizim adam yandan gelen topa, vücudunu biraz geri atarak elleriyle adeta havada bir şeylere tutunarak şöyle yandan çarklı bir vuruş yapmıştı. Ve gol olmuştu. Kendi kalemize ama... O olmuştu.

Röveşata: Yaşlılar anlatır, eski tribün… Vaktiyle bizde bir adam varmış ve maçın birinde röveşata da yapmış. Vay be, ne günlermiş onlar. Verin bize o mutlu günlerimizi… Ne gol mü yedik, röveşatadan mı? Hala var mıymış o, yasaklanmamış mı? Niye yasaklanmamış ki? Kapat lan şu televizyonu…

Not: Alıntılarda kaynak belirtilmesi kafidir: ) sevgiler...

Yazar: Editor
2010-06-25 22:10:48

Dershaneler Ne İş Yapar?

http://ul.gcg.me/files/2010-06/bag-of-money.jpg

Bana sorarsanız hiçbir iş yapmaz. Eğitim ve öğretim mahiyetinde hiçbir iş yapmaz yani. Yoksa ticari anlamda bir şeyler yaparlar. Kendi ceplerini doldurmak için çabalıyorlardır evet. Üstelik ciddi bir kayıt dışı ekonomi oluşturarak çabalıyorlardır. Milyonlarca öğrencinin, daha çok sayıda milyonlarca ailenin maneviyatını ve maddiyatını bozarak çabalıyorlardır. Çalıştırdıkları öğretmenleri sömürerek çabalıyorlardır. Onlara göre başarılı öğrenci reklam malzemesidir evvela (ki o öğrencilerin dershaneye filan ihtiyacı da yoktur hakikatte), başarısız öğrenci de öğrenci filan değil doğrudan müşteridir. (Canım hiçbir şey öğretmezler mi onca zamanda, diyeceksiniz. O kadarını okuldaki öğretmen zaten öğretiyor merak etmeyin. Dershanelerrin yaptığı işin cilası, inanın. Kazanan öğrenci dershanesiz de kazanabilecek öğrencidir. Örneğin geçen sene Adana birincisi Türkiye yedincisi olan öğrencinin hiçbir dershaneye gitmeden bunu başardığı ayrı bir nottur.)

Hele stajyer öğretmenlerin iflahını gevreterek, milli eğitimin aczinden çaresiz kalan insanların bu durumlarını kullanarak onları üç kuruşa saatlerce ve saatlerce çalıştırarak çabalıyorlardır, sırf dershane patronlarının ceplerini düşünerek, kollayarak… Çok iyi biliyorum ülkenin en büyük dershane sömürü zincirini oluşturan kurumun örneğin işten ayrılan öğretmenin bırakın tazminatını, hak edilmiş aylıklarını vermediğini yani bir anlamda gasp ettiğini; öğretmenlerin kişisel bilgi ve deneyimleriyle oluşturdukları sorularla bir tür asalak kazancı sağladıklarını…

Dershanelerin kapanması ülke eğitimine yapılacak en büyük iyiliklerden biridir. Ama önce öğretmen açığına uygun öğretmen tayinlerinin yapılması, öğretmenlerin dershane patronlarının sarmalından kurtulmalarının sağlanması, binlerce insanın o umutsuz bataklıktan kurtarılması gerekmektedir. Yani bu an devletin tam da baba olması gerektiği bir andır. Siz bakmayın onların eğitim öğretim laflarına, orada tek ilah paradır. Devletin de o tekere çomak sokmasının zamanıdır.

Konunun devamı yeni yazıda…

Yazar: Editor
2010-06-23 16:29:21

Kaybedenler İçin

"Futbol Terimleri Sözlüğü" Çalışması (I)

http://ul.gcg.me/files/2010-06/pn.jpg
 

Gol: Futbolun meyvesidir, meyvesidir de ulan hep bizim kalede mi yetişir bu meyve? Meşin yuvarlağın kale çizgisini tamamen geçip filelerle buluşmasıdır, diyorlar. Niye sırf bizim kalede buluşuyorlar ki? İzzet ikram çok mu iyi acep? Tamam da niye bu kadar çok buluşuluyor ki? Bak yine bizim kalede… Of ya off…

Penaltı: Ceza sahası içinde 9 kusurlu hareketten birinin yapılması sonucu tecelli eden en büyük ceza. Ama hoca, o penaltının neresi penaltı? Bize olsa çalmazsın tabi! Hem aynı pozisyonu büyüklerin aleyhine de çalabiliyorsan helal sana. Üstelik kusurlu hareket mefhumu izafi olabilir, neden bunu önce oturup tartışmıyoruz, yanına bir ufak da açarız. Olmaz mı? FİFA kuralları mı?

Köşe Vuruşu: Lan oğlum bu da gol olur, bizde bu talihsizlik varken. Adamların köşe vuruşları da penaltı gibi. Aha ıskaladı bizimki. Evet, gol kalemizde... Lanetli bir vuruştur köşe vuruşu, kayıtlara böyle geçebilir.

Frikik: Duran topların ikinci derecede yanık yapanı... Üç senedir rakip kalede gördüğümüz yok. Ama hazret iki haftada bir kalemizde... Barajda mı kalecide mi bir yerde sorun var ya… Lan, lan… Al işte, yine girdi…

Avut: Oh be… Topun rakipten dışarı çıkması, ama taç ve korner olmayanı. Yani iyi olanı, bizim için…

Sarı Kart: Sarı kart, kırmızı kartın efendi olanı. Bizi sindirmek için yapıyor hakem bunu. Biliyorum, herkes biliyor. Yahu 9. dakikada sarı mı olur? Bak bak, üstüne bir sarı daha. Kaldık mı on kişi. Daha 80 dakika var orada! Yahu hoca, o ikinci sarıyı bana gösterseydin, ben terk etseydim tribünü, hiç olmazsa takım 10 kişi kalmazdı. Olmaz değil mi?

Kırmızı Kart: Bir keresinde aynı maçta 4 tane birden görmüştük. Sahada kötü bir şey yapınca hakemin başvurduğu, insan hakları evrensel beyannamesine aykırı bir nesne… Çeşitli haklarımızı elimizden alıyor.

Santra: Sahada merkez bir mekândır. Ama başka anlamı da vardır. Oyuna başlama. İki keresi mecbur da, fazlası canımızı sıkıyor be. 9. golden sonra devre arasında amatör kulüp başkanı sitem ediyor oyuncusuna: Yav Aytaç, seni sahada göremedik. Aytaç’tan el cevap: Olur mu başkanım bütün santraları ben yaptım. Maç 18–0 bitiyor…

Top (yani meşin yuvarlak): Rakibin kendi arasında dolandırdığı yuvarlak nesne. Arada çok dolanınca rakip tribün bir de oley çekmiyor mu! Ah ulan, ahh…

Kale: Hocam, bu maçta biz kalesiz oynasak. Çok mağdur oluyoruz da. Kural kural… Aş kendini, kır zincirlerini, boz ezberleri (ne demekse: )) be hocam… Olamaz diyorsun. Bir de ilaç olsun diye iyi bir şey yapsan ya. Eh, o zaman yine kaybettik. Rakibin topu sokacağı o mekân olmasaydı beraberlik garantiydi ya…

http://ul.gcg.me/files/2010-06/football-icon8.gif
Yazar: Editor
2010-06-03 22:07:52
3 Haziran
 
http://ul.gcg.me/files/2010-06/nazim01.jpg
Yazar: Editor
2010-06-02 23:18:02

‘Kuşları Örtünmek’ten

 

http://ul.gcg.me/files/2010-06/salah_birsel.Jpeg

 

15 Mayıs 1972

 

“Zekâ ile us(akıl) birbirinden ayrılmalı.

Zeki adam günlük zorlukların içinden kolayca sıyrılabilen adamdır. Akıllı adam ise günlük zorlukları tarih içine oturttuktan sonra olaylara çözüm aramaya çalışır.

Olayların mantığı zeki adamı ilgilendirmez. Zeki adam, olayların o andaki görünüşüyle yetinir.

Olayın nereden gelip nereye gittiğini eşeleyen, değerlendirmesini de olayın değil, tarihin yönüne göre yapan adam, akıllı olandır.

Büyük devlet adamı adına ulaşabilmek için bu olaylar mantığını, bu tarih anlayışını taşıyan bir kafası olmalıdır insanın.”

Salah Birsel

Kuşları Örtünmek

(Günlük 1972–1975)

Ada Yayınları

Yazar: Editor
2010-06-01 10:51:58

İsrail İle Dış Ticaret Hacmi

Genellemeli yargılara itibar etmem. İngilizler şöyle, Fransızlar böyle, Ruslar… Halklar her yerde benzer özellikler gösterirler. Geçim dertleri vardır, sağlık sorunları, eğitim ihtiyaçları… Her yerde futbola düşkünlük vardır, herkesin çeşitli tutkuları, zaafları vardır. Genelleme fenadır… Bir de aslında o sevmediğimiz ülkelerin yöneticileri fenadır. Her türlü kötülük onlardan çıkar.

Lafı Kaddafi’ye bağlayacağım. Bildiğiniz gibi onlarca yıl Osmanlının egemenliğinde yaşadı Libya. Sonra sömürge oldu, sonra Kaddafi geldi. Hiç hazzetmediğim liderlerdendir. Saddam olamayacak kadar korkak, ama bir o kadar kurnaz bir diktatör. Ayrıntıya gerek yok, arzu ettiğimiz bilgilere her yerden ulaşabiliriz.

İlk furya Almanya’yaydı. Binlerce işçi dayanmıştı Almanya kapılarına. Sonra başka Avrupa ülkeleri… Sonra o beceriksiz yöneticilerimizin şu güzelim ülkeyi bir türlü yönetememelerinden dolayı en son Arap ülkeleri oldu yoksul insanların ekmek umudu.

Bunlardan biri de Libya’ydı. Düşünün, insanlarımız çalışmak için Libya’ya bile gitmek zorunda kaldı. İşte o sırada Kaddafi şöyle der halkına (Bunu vaktiyle Libya’da çalışmak zorunda kalanlar gayet iyi bilir.): “Alın size Osmanlının torunlarını köle olarak getirdim.” Sonra hatırlarsınız Erbakan’ı da çadırında nasıl “ağırlamıştı(!)”…

Meselemiz budur. Bir ulusun haysiyetinden o ulusu yönetenler sorumludur temelde. Bizim de elbette sorumluluklarımız vardır vatandaş olarak. Fakat yapabileceklerimiz de sonuçta kendi hayatımız çerçevesindedir. Dememiz, Kaddafi’nin o lafından bu ülkeyi o cümlenin kurulduğu ana kadar yönetenler sorumludur. Evet, devletlerin de onuru vardır.

Buna göre değerlendirilirler zaten uluslar arası arenada. Kıymetine ve ağırlığına göre muamele görürler. Hatırladım da, 90’ların başında T. Özal 1.Körfez Savaşı sırasında o onuru ayaklar altına almıştı askerlerimizi Amerikalı komutanın emrine amade ederek.

İzzeti nefsi olmayan dış politika “mağdur kahraman” ilan edilen o Menderes’i de içerir. Askeri Kore topraklarında Amerika’nın yemi yaparak, ülkeyi Amerika’ya peşkeş çekerek...

Ruhi Su, El Kapıları adlı türküsünde aslında çok güzel özetler gerilediğimiz mevzuu bahis mevziiyi: Sığmazken atalarım düne yarına düşmüşüm ben düşmüşüm el kapılarına.

Şu İsrail meselesini böyle değerlendirmek gerekir ki önceki iki yazımızda da durduğumuz yer orasıydı, bir devletin kudreti ve haysiyeti... onu idare edemeyen acizdir... yönetilir...

Not: Türk-İsrail dış ticaret hacmi 2.6 milyar dolarmış. Benim o ticaretin içinde kuruş beklentim yok. Beklentisi olan düşünsün. “Van münit ama”…

Yazar: Editor
2010-05-31 11:21:49

Terörist Devlet İsrail

  • Devletler de terörist olur.
  • Örnekleri çoktur tarihte.
  • Son örnek, İsrail’dir.
  • Her şeyi yapacak kadar pervasızlar.
  • Cesaretlerinin nereden geldiği malum…
  • Ama onları böyle bir saldırıya sevk edecek o cesareti verme de var onlara.
  • Böyle bir hazin durumumuz söz konusudur.
  • İsrail arı kovanına çomak sokacak kadar hesapsız değildir her halde.
  • Ne basiretsiz adamlarla muhatap olduklarının;
  • sadece konuşan,
  • ama sadece konuşan,
  • hep konuşan,
  • durmadan konuşan,
  • en küçüğünden en büyüğüne kadar konuşan bir hükümetle muhatap olduklarının farkındadır.
  • Şimdi ne mi olacak.
  • Şurada benim yaptığım gibi kınayacaklar
  • sonra da sineye çekecekler,
  • ticari anlaşmalar filan hatırına,
  • türlü siyasi hesaplara istinaden…
  • bu arada iç politika hesapları da yaparak...
Yazar: Editor
2010-05-29 10:56:02

Kısa Kısa

 

http://ul.gcg.me/files/2010-05/note.png
  • TOKİ başkanı Erdoğan Bayraktar “inanın bize Allah gönderiyor bu parayı” demiş.
  • Allah Allah...
  • 27 Mayıs sebebiyle çok yazıldı konuşuldu.
  • Türkiye’yi Amerikan menfaatlerine kul ederek millete ve devlete tarihinin en büyük kötülüğünü yapan Adnan Menderes yeni Amerikan uşaklarınca adeta peygamber ilan edildi.
  • Ahmet Hakan, Recep Tayyip ile Kılıçdaroğlu’nu karşılaştırırken
  • Recep Tayyip’i Yaşar Kemal’e,
  • Kılıçdaroğlu’nu da Orhan Kemal’e benzetmiş.
  • İyi niyetle yapılan bir somutlaştırma olabilir.
  • Ama keşke böyle yapmasaydı,
  • Yaşar Kemal’e bunu yapmasaydı.
  • Başbakan, sigarayı bırakmaları için insanları ikna ediyormuş.
  • Efendim, siz başbakanlığı bırakın inanın milyonlarca insan karşılığında sigarayı bırakır.Garanti veriyorum...
  • Valla…
  • Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu;
  • “bu yıl gürültü kirliliği yaratan yerlere büyük cezalar gelecek. Samimi olarak söylüyorum ki gerekirse baskınları bizzat ben yapacağım.” demiş.
  • Ben de samimi olarak diyorum ki sizin işiniz çevreyle filan değil,
  • gerici zihniyetiniz çerçevesince
  • içkili mekânlarla derdiniz,
  • insanların yaşam tarzlarına müdahaledesiniz hala…
  • Yoksa çevreye ilişkin onca mesele öylece dururken
  • o da nerden çıktı sayın bakamayanım.
  • Bırakın o baskını zabıta yapsın
  • siz daha ciddi işerle uğraşın isterseniz.

Ve saire…

  • Bir de ilaç olsun diye güzel bir şey yazayım:
  • Başkanımız Bayrak Akgül,
  • taraftarımız rahat olsun, süper bir takım kuracağız.” dedi.
  • İnanıyorum.
Yazar: Editor
2010-05-24 19:42:03

AKP'nin Anayasasına Neden Hayır?

http://ul.gcg.me/files/2010-05/np.jpg
  • Düşmanınızın düşmanı, dostunuz mudur?

Para saçarak vekil olup işçi düşmanıyken demokrat kesilmiş nice yiğit memleket evladı, göbeklerini cilalı meclis masalarına yayıp, deri koltuklarda terleyerek; uykusuz, alelacele, hem de sabahlara dek çalıştı… Çocuk gibi dövüşerek âleme rezil de oldular. Yangından mal kaçırır gibi geçen mesai bitti sonunda: Sivil-demokratik anayasa paketi hazır! Hem en büyük sorunumuz anayasa mı, işletiliş biçimi mi? Yıllarca delinerek kevgir olmuş bir metin bu. Sorunlarımız, Haşim Kılıç bile öyle diyor, sosyolojik olamaz mı? Kurcalansa, halkımızın yaşamına dair neler çıkar: Bihter Donu’nu gördünüz mü siz? Pazarlarda, “Yapma Bühlül, o senin yengen” diye bağıran adamlar satıyor.

  • Belki tesadüf, belki kampanya: Abdullah Gül, anayasaya göre, anayasada değişiklik için, söz konusu paketi ya “olmaz böyle iş” diye geri gönderecek ya da halka soracaktı; öyle de oldu. AKP’nin öyle acelesi vardı ki bu halka sorma işi gecikmesin diye beyler gereken 120 günlük süreyi 60 güne indiren yeni bir yasa çıkardı; istediler ki bu iş temmuzda bitsin. Üstelik böyle bir referandum, aynı zamanda seçim için nabız yoklamaydı.
  • Belki, yüksekliğini tam bilemediğimiz o Yüksek Seçim Kurulu’nun önlerine koyacağı taşı da hesapladılar, bilemem. Fakat YSK, süreye ilişkin çıkarılan yasa bir yıl geçmeden uygulanamaz diyerek çaktı 120 günü ve mis gibi bir referandum tarihimiz oldu: 12 Eylül 2010. Darbenin 30. yılı! 12 Eylül’den aslanlar gibi yararlan! Nazi Propaganda Bakanı Goebbels gelse bu kadarını düşünemez.

Türkiye’de yaşıyorum ama AKP yapıyor diye olumlu bulduğum şeylere kötü diyecek kadar delirmedim. Postal yalayıcısı da değilim. Fakat siyaset konuşuyoruz, Osmanlıcada idam demektir. Bu minvalde, hele de bu ülkede samimiyet aranmaz. Niyetlere değil, eylemlere bakmalı.
Örnek: Yeni tasarı, idari işlemlerden dolayı parti kapatmayı zorlaştıracak. Kiminki olursa olsun bir siyasi partinin kapatılması berbat, amenna. Sadece soruyorum: Ya iktidar, bir etnik grup için tehcir kararı çıkarırsa. Olur ya! Şimdi bu faşist iktidar cezalandırılmayacak mı? Ne! Onlar oyla mı geldi, dediniz. Demokrasi sadece sandık mı? Belçika'da 2004 yılında Flaman Blok Partisi, ırkçılık yaptığı için 40 bin avro ceza aldı. Yoğurt mu dediniz? Bir daha oy vermem olur biter öyle mi? İyi de, bir dahaki seçim sonucu mu önemli; seçilmişin o an denetlenmesi mi?

  • Hükümetimiz, ülkenin muhalif ya da yandaş hiçbir kesimine sormadan hazırladığı pakete sivil-demokratik diyor.
  • Sivil anayasa, sivil toplumun, derneklerin, sendikaların ve bireyin gücünü, etki alanını artırmak için yapılmaz mı?
  • Sivilleşme devlete, yani yürütmeye karşı durmak değil mi?
  • Niye öyleyse toplu sözleşme hakkı verilen işçilere grev hakkı tanınmıyor?

Madde 125: “Yargı yetkisi hiçbir suretle yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz.” Yerindelik ne ki? Şöyle diyelim: Misal, Maliye Bakanlığı, Mart 2009’da yayımladığı yönetmelikle özelleştirilen Tekel’e, (devlete) ait bir araziyi, okul kursun diye yıllığı 500 bin liradan Bilim ve Sanat Vakfı’na devretmiş olsun. Vakfı araştırın. Pakete göre Danıştay, bu “idari karar”da “açık takdir hatası” göremez… Yani bu işi durdurabilecek kimse kalmaz ortada.

  • Ah, tabii ama, Tekel işçileri için “çalışmadan para kazananlar” diyenlerin; şeyhin, şıhın dizinin dibine çökenlerin değil mi bu paket?

Madde 148’e ek: “Herkes AİHM kapsamındaki anayasal hak ve özgürlüklerden birinin ‘kamu gücü’ tarafından ihlal edildiği iddiasıyla ve kanun yollarının tüketilmiş olması şartıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilir.” Kamu gücü de ne ola ki? Kamu gücü değil de başka gücün ihlali ne olacak? Mesela Güneydoğu’da bir köy basıldı. İnsanlar öldürüldü. Fail PKK olsun (kamu gücü de var oralarda, ayrı). Şimdi bizi korusun diye vergi verdiğimiz hükümet, yaşam hakkı kullanımımızı sağlayamadığı için objektif sorumlu değil mi? O kamu gücü vurgusu neden?

  • Bu paket Kenan Evren’i hapse gönderiyor ama, yine de mi Hayır, diyeceksiniz. Hayır tabii! Sırf bunun için bile değmez mi yahu, diyorsunuz? Değmez! Aklı fikri darbede olan liberallerin Kenan Evren’i hapse göndermesi –ki zamanaşımı nedeniyle gerçekleşmeyebilir–, 12 Eylül’ün yarattığı mağduriyeti giderecek mi? Yanlış anlamayın, Evren’in içeri girmesini kim istemez. Fakat gideceği yerde de krallar gibi ağırlanacaksa bunca ödün vermek niye? Kaldı ki o karanlık yıllarda her şeyini kaybetmiş insanlar için ne yapılacak? Asıl mesele o!

Asıl mesele; neden şu % 10’luk seçim barajının kaldırılmadığı... Asıl mesele; askere yargı yolu, vesayet, jüristokrasi tamam da; neden hizmetlimiz olan vekillerin dokunulmazlığı duruyor, odur asıl mesele! Hayır dersen darbe yanlısı, evet dersen demokrat, eyvallah da neden bu paket madde madde değil de toptan giriyor seçime?

  • Sineği kaşıkla çekip, çorbayı içmeye devam eder misiniz?

Siz bilirsiniz!

Not: Yazıdaki teknik bilgiler Dr. İlker Kılıç’ın Express Dergisi’ndeki röportajından alıntıdır.

Onur Caymaz

Yazar: Editor
2010-05-17 13:59:16
http://ul.gcg.me/files/2010-05/Bursaspor_arma.png
Yazar: Editor
2010-04-19 09:44:08

Futbol Dışı

 http://ul.gcg.me/files/2010-04/ogrt.jpg

Şimdi bu aralar ilköğretim öğrencileri için serbest kıyafet projesi gündemde. Çocuklar istedikleri renklerde ceketler vs giyebileceklermiş. Önceleri görgüsüzlükten kaynaklanan bazı sorunlar çıksa da sonra sonra gerçek niteliğini bulacak bir girişimdir. Güzeldir.

Çocukları ilköğretimde, lisede polis akademisi talebesi gibi kılık kıyafet zaptı raptına almak hiç de “sivilci” olmuyor.

Bir de şu boyutu var meselenin. Öğretmenler… Onlar neden hala 12 Eylül kanunlarının yasaklarıyla giyinmek zorunda? Demokratikçi, özgürlükçü hükümetten bu konuda insani bir atılım bekliyoruz ve öğretmenlerin kılık kıyafetleri, saç ve sakallarıyla değil kafalarıyla, bilgi ve birikimleriyle değerlendirilmelerini önemle talep ediyoruz.

Birilerine örnek olmak şeklen ancak üç gün sürer, niteliksiz ve içeriksiz dışsal örnek dördüncü günde fark edilmez bile, mesele örnek olmaksa; ama bilimsel özelliklerle örnek olmak… Aslolan budur, kanımca.

Bir öğrenci on sene önce öğretmeninin ne giydiğini unutur fakat ne dediğini unutmaz… 

Yazar: Editor
2010-04-16 07:55:01

Şampiyonluk Primi

“Süper Lig'e çıkan Kardemir Karabükspor'da Başkan Hikmet Feridun Tankut şampiyonluk hediyesi olarak tüm oyuncularını Umre'ye götüreceğini söyledi.”

Haber bu, müdahale etmedik oraya. Ama yorumla mevzuya müdahale edeceğiz. İnsanların inancıyla kimsenin işi olamaz. En saygıya değer kısımdır orası maneviyatta. Futbolda siyaset de vardır, diyeyim bu haberi başka bir mevzuya bağlarken. Evet, futbolda siyasetin “daniskası” vardır. Son örnek de Sakaryaspor’un hükmen mağlup edildiği maça siyasilerle itiraz ederek kendileri için olumlu bir sonuç olmasıydı. Hatta bu sonucu bir dolu Akepeli siyasetçiye teşekkürle taçlandırmışlardı. Önceki örnekleri arşivlerden bulup okuyabilirsiniz, futbola siyaset nasıl bulaşmış…

Derdim başka. Hep “Karabük alnının teriyle aldı şampiyonluğu” filan diyordum. Şimdi şu haberle ve hükümet erkiyle ve futbol- siyaset münasebetiyle birleştirince kareleri, insan “ulan, yoksa, hay Allah, acaba” diye kuşkulanmadan da edemiyor. Belki bir şey yoktur yine de, temiz bir iş çıkarmışlardır… Lakin şeytan aklıma çelmeyi taktı bir kere…

Aslında mesele primin Umre olması da değil, “başkalaşan” ülkemdir. Efkârım bundandır.

Yazar: Editor