2010-09-01 19:31:00

Padişahlık Söylemi Üzerine Birkaç Kelam

Bir de Çevre ve Orman Bakanı var. İçkili mekânlarını sesini kısmaktan sorumlu bakan... Bu yazıya gerekçe şudur, yoksa Orman Bakanını anmak gibi özel bir ilgi alanımız yok.

Pop müziğin klasik olmuş ismi Tarkan; baraj suları altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Alliaoni Antik Kenti ile ilgili olarak “yok olmasın” demiş. Böyle bir çağrıda bulunmuş. Peki, Orman Bakanı ne demiş bunu üzerine? Şöyle demiş: Sanatçı arkadaş sanatıyla ilgilensin. Herkesin bir ihtisası vardır. Herkes bilmediği bir konuya burnunu sokarsa çok yanlış olur.”

Tarkan ne demiş? “Yok olmasın” demiş. Neticede orada bir antik kent var ve bir sanatçı da o hassasiyetiyle bir duygusunu belirtmiş. Padişahlık eşrafını kızdıracak ne olabilir ki bu sözde? Bu dileği belirtmek için ille de bir ihtisas mı gerekiyor?

Ama bunlara sorgusuz sualsiz biat lazım… Evet efendimcilik lazım. Siz en iyisini bilirsiniz demek lazım. Onlara Sezen’ler, O.Pamuk’lar lazım, Mansur Lale’ler, Erdoğan bıradırlar lazım. Bir muhalif ses duyulmaya; anında ezile, sindirile, bertaraf edile bre… hayt…

Sonra devam etmiş Orman Bakanı: “Oraya 5 milyon lira kazılar için para ödedik…”

Ee? Cebinizden mi ödediniz? Bu milletin vergileriyle ödendi o para, bu milletin kültürel zenginliğini korumak, kollamak, sergilemek için… Ödeyeceksiniz tabi! Ne yapalım şimdi, bunun için gözlerimizi kapayıp her eyleminize onay mı verelim. Yok mudur bu vatandaşın, sanatçının bir hür iradesi? Bir fikri yok mu? Bu fikri ifade etme özgürlüğü? Hani bu Akpcilerin dersi özgürlük ve demokrasiydi ya! Ama farklı bir ses gelmeye, saldırı en zalım, en pervasız üsluplarla 8–10 koldan gelir başbakanı, bakanı, bakamayanı, vekili, müzakerecisi, yardımcısı, yandaşçısı ile…

Efendim canınız sıkıldıysa biz size biraz Sezen biraz da O.Pamuk verelim? O cenahta keyfiniz yerine gelir elbet!

Satmayan bir gazetenin okunmayan bir gazetecisi (adını da ilk kez TV’de gördüm, bir propaganda konuşmasında, yoksa nereden bileyim bir gemi dolusu evet efendimciyi!) “Başbakan benim can dostum!” diyor. İyi diyor. Öyledir. Doğaldır da. İnsanların çevrelerinde iyi arkadaşlarının can dostlarının olması ne güzeldir, bundan daha büyük bir zenginlik var mıdır? Dalga değil, içten söylüyorum.

Ama o dostluğa sığınıp TV’lere çıkıp yukarıda bahsettiğim o küstah ve en pervasız tavırları takınıp “hayır” diyenlerin üzerine tahrik ederek gitmenin hiçbir güzel yanı yoktur ve de bizi TV başlarında gerim gerim gerip çileden çıkarmanın hiç gereği yoktur.

Laf lafı açtı, nereden çıktık nereye geldik. Fakat böyledir bu iş: ) Hem bahsettiklerimiz birbirinden bağımsız konular değil… Ortada bir padişahlık var ve o ortanın etrafında da bu padişahlıktan aldığı güçle, cesaretle ve keyfiyetle konuşup hayt huyt eden birileri var. Derdimiz budur ve can sıkkınlığımız bundandır! Bre!!!

Yazar: Editor
2010-08-29 12:06:31

Aydın Körlüğü Üzerine

Anayasa değişikliğinin kabul edilmesi durumunda darbe dönemi yöneticilerine yargı yolunun açabileceğini zanneden Orhan Pamuk, yargı süreci başlamasa bile referandum sayesinde 12 Eylül’ün vicdanlarda mahkûm edileceğini geveledi. 1980 askeri darbesiyle birçok insanın büyük sıkıntılar yaşadığını intihal eden Orhan Pamuk, 12 Eylül ile hesaplaşmak gerektiğini ifade etti. Yeni Anayasa’yı bu hesaplaşmanın yolunu açan bir kapı olarak gördüğünü hayal eden Pamuk şunları söyledi: “Benim Anayasa değişikliğindeki oyum evet... 12 Eylül anayasasından zaten memnun değilim. Anayasadan çok fazla anlamam çünkü siyasi ve hukuki bir belgedir. Ben, 12 Eylül’ün kendisinden memnun değilim.”

Orhan Pamuk‘un o Nobel ödülü birçokları için şaibeli bir hediyeydi. Ben bunun tersini düşünüyorum hala. Hala diyorum, çünkü ülke gerçeklerinden bu kadar kopuk bir yazarın tarihi bir vakada herhangi bir durumu pozitif veya negatif manada tahlil edebileceğini düşünemiyorum artık. Diyeceksiniz ki onca ödül, Nobel yahu, nefis romanlar… Olabilir, iyi bir romancı olmak iyi bir işbirlikçi olmaya engel değil. Bu tür bir körlük pek ala mümkün. Tarih diktatörlere, faşist hükümetlere, zalimlere yaltaklanan sanatçılarla dolu... Memleketlimiz diye övündüğümüz Kayseri asıllı ünlü Amerikalı yönetmen Elia Kazan iyi bir muhbirdir örneğin. “1950’lerin Mc. Carthy zulüm ve cadı avı devri”nde en yakın arkadaşlarını, daha iyi çalışma koşulları için ve devamındaki ödüller için de elbette, şahsi istikbali için, satmıştır o Elia Kazan. En yakın arkadaşlarının ülkede çalışamaz hale gelmesine neden olmuştur o devirdeki komünist avında. Mc. Carthy baskısına direnememiş ve tarihteki yerini ödülleriyle değil o “satıcılığı” ile almıştır.

Şimdi Orhan Pamuk’u ve diğer evetçi tatlı su entellerini yukarıdaki pozisyona sokabilir miyiz evet dedikleri için. Bakın buna evet derim, sokabiliriz. İktidarını türlü ayak oyunlarıyla sabitlemeye çalışan bir enteresan örgütlenmenin değirmenine su taşıyan bu herifçioğulları sırtını o örgütlenmeye vererek suya sabuna dokunmayan işlerle tatlı bir hayat sürmeye devam etme hesapçılığıyla da “satıcıdır” ya da bir manada “işbirlikçidir.”

12 Eylül’ü vicdanlarda, yani sadece vicdanlarda mahkûm etmek değildir derdimiz. Derdimiz şekerli bir sakızı çiğneyerek hesaplaşmak değildir. O 12 Eylül ve o 12 Eylül varisleriyle, o 12 Eylülden nemalananlarla, o devrin zulmünden kendilerine çeşitli saltanatlar kuranlarla, o sürecin bizatihi kendisiyle, öyle çerezleriyle filan da değil doğrudan o zihniyetin mimarları ve mirasyedileriyle hesaplaşmaktır meselemiz.

Siz alın ellilerinize o lolipopları pek muhterem Orhan’lar, Sezen’ler, Erdoğan Mustafa’lar, saray yazarı Elif Şafak’lar; her dönemin adamı, her krallığın şaklabanı, yaltakçısı, yardakçısı, yataklığı Altanlar, siz alın elinize o lolipopları ve yalanın. Bu arada da vicdanlarınızda 12 Eylülü filan mahkûm ettiğinizi kurgulayın, hesaplaştığınızı terennüm edin, zannedin.

12 Eylülün kendisinden rahatsızım diyen O.Pamuk ve işbirlikçi yazarlar nasıl oluyor da ıvır zıvır maddelerin yanında deve dişi gibi duran ve asıl hedef olmaya devam eden maddeyi, yani bir başka 12 Eylülü bina eden o 3Y’yi (Yasama, Yürütme, Yargı) tek erkte toplamayı tezgâhlayan ve ülkeyi hepten bir Akp faşizmine, uçuruma sürükler gibi sürükleyen değişikliği göremiyor? Aydın körlüğü bu olsa gerek… O evetçi miçolar bize göre, cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıdır gelecek zaman kipinde.

Sizleri kendi vicdanlarınızla hesaplaşmaya havale ediyorum.

Bu fotoğraf nedir?

Siz de o 12 Eylülün evlatlarısınız. O yozlaşmanın meyvelerisiniz. Ki en sağlam kale olması gereken sanat edebiyat dünyası şu 30 senede demek ki en ağır hasarı almıştır ve saraylı, yeni Divan yazarlarını peydahlamıştır. Siz işte o fotoğrafsınız!

Tarihte de “işbirlikçiler” olarak anılacaksınız! O Nazi işbirlikçileri Ezra Pound, Knut Hamsun, gibi; Mc. Carthy işbirlikçileri Oscar ödüllü Elia Kazan, başkanlık ödüllü Ronald Reagan gibi… Ki o ödüller gammazcılığınızı ve işbirlikçiliğinizi aklamaya yetmeyecektir!

Bu noktada yazar kimliğinizle de yollarımız ayrılıyor. Örneğin tüm romanlarını okuduğum, ne yazarsa okurum dediğim Orhan Pamuk’un yazdığı hiçbir şeyi bunda böyle okumayacağım diyerek onun için de “bir Hayır oyu” kullanıyorum.

Yazar: Editor
2010-08-28 11:29:04

Dışımızdaki Hayat

Adanaspor dışındaki futbol âlemine kısaca baksak üç İstanbul takımındaki son gelişmeler üzerinden.

Fenerbahçe sanırım “güçsüz” bir hocanın kurbanı olacak. Bu güçsüzlük “iktidar olma”ya dair bir şeydir. Avrupa’dan yaralı dönüş, prestij ve daha önemlisi para kaybı orayı karıştıracak gibi. Orada da futbolcular, yönetim, teknik ekip, taraftar mutsuz. Ama galip gelinseydi o kaybolan maçlarda sorunlar böyle sert bir biçimde ortaya çıkmayacaktı, olağandır ki… Neymiş, her “3” puan bin ayıp örter.

Beşiktaş’ta durum yukarıdaki son cümlede saklıdır bence. Galip gel, tartışılma, fena eleştirilere maruz kalma. Orada bizi ilgilendiren galiba Ersan’ın oynaması… Bizden giden bir futbolcunun önce BJK’de banko oynaması, sonra milli takıma uzanması… Genel tahlilde ise yıldızlar geçidi oluşturan bu takımın bile en küçük bir sürçmede tribün zulmüyle her an karşılaşabilecek olmasıdır. Çünkü bu durum ne yazık ki bir tribün niteliğine dair Türkiye fotoğrafıdır gayri…

Gelelim Galatasaray’a… galiba aşağıdaki cümleler için ettim bunca lafı, yoksa bana ne oradaki hallerden. Aslında bana ne de değil. Birbirini taklit eden tribünler, takımına olur olmaz tepkilerle zarar vermeyi daha çok taklit ediyor, balık oralardan kokuyor haddizatında. Bu yüzdendir ki her toplumsal mesele vs ilgi alanımızdadır.

Gelemedik Galatasaray’a: ) Turuncu kökenli olduğu için severim Rijkaard’ı. Onun için GS’nin başarılı olmasını istiyordum. Bir de…

Bence Rijkaard yönetim aczinin kurbanı oldu. Özellikle o Adnan Sezgin denenin. Hazzetmediğim ve sanırım Adanasporluların da sempatiyle bakmadığı birdir. Uzanlar döneminde Adanaspor’un önünü ısrarla ve bile isteye, itinayla, dikkatle tıkayan bir adamdı, o dönemki İstanbulspor’un bir yöneticisi ve Uzanların futbol sorumlusu olarak… O dönemde Uzanların futbolda aradığını, onca paraya rağmen bulamasında Sezgin Adnan’ın kayda değer bir katkısı olmuştur.

Biz yazımıza dönelim yoksa ağzımdan kötü laflar çıkacak onun için.

Bir de… deyip kesmiştim lafı yukarıda. O bir de Fatih Terim’dir. Futbol gündemimizden o ismin düşmüş olması ferahlatıcı bir haldi. Fakat GS kulisleri işlerin hiç de öyle olmadığından bahsediyordu zaten. Rijkaard’a karşı İstanbul’da Bizans oyunları doğal olarak… Fatih Terim’i oraya geri getirme çabaları alttan alta… darbe için uygun koşulları hazırlama bekleme taktik ve stratejileri. Valla bir Galatasaraylı olsaydım şu meseleyi dava eder ve Ergenekon mevzusuna dâhil edilmesini isterdim. Şaka bir yana son gelişme şöyle: GS eleniyor ve Arda, Ayhan, Gökhan Zan, Mustafa, Servet, Serdar Özkan Rijkaard (ki gölümüz ve iyi dileklerimiz hep seninle Rijkaard) ile hiç konuşmuyor ve kendi aralarında yarım saat süren bir toplantı yapıyor. Evet, bir tür gemide isyan… Korsan filmlerinden öğrendiğim kadarıyla bunun cezası da yelken direğinde sallandırılmaktır…

Asıl bomba şöyle patlıyor. Ki o da dayanamıyor ve konuşuyor, planları adeta ifşa ediyor. Kim mi Mehmet Ağar! Hürriyet gazetesine göre Mehmet Ağar, Adnan Polat’ı arıyor ve Fatih Terim’i getir başkan, diyor. Güzel Ülkemdeki o karanlık dönemin bir ismi böylece bir kez daha, Galatasaray’daki şu karanlıkta da görünür oluyor.

“Kamuoyundan oluşan o baskıyı ancak o göğüsler ve takımı düzlüğe çıkarır.” diyor Fatih Terim için. İyi de sonra kamuoyunda o oluşan o baskıyı göğüslemek için millet kime başvuracak? Kim ilaç olacak o deli egoların zulmüne?

Durum böyle buradan bakınca!

Nedir? “Kaos ki en çok yakışandır futbola!” ve o sihirli 3 puan/lar da her derde devadır!

Yazar: Editor
2010-08-22 17:20:53

Hayır İçin

Başbakan, referandum konuşmaları yapıyor. Tabi o konuşmalarda yazılara bakmıyorsa aklına geleni söylüyor. Kâh benzetmelerle, kâh ağır laflarla yoluna devam ediyor.

Yollar yaptık diyor. Ama yolar yapılırken doğal yapının nasıl katledildiğinden bahsetmiyor. Doğu Karadeniz’in hali sahil yolunda nicedir iki kelime etmiyor. Gördük, Batı Akdeniz şeridinde yol yapılacak diye yüz binlerce ağaç yok edilmiş, bitki örtüsü darma duman edilmiş.

Bizim bildiğimiz bu, bilmediklerimiz acep nicedir?

Konulmalarda benzetmeleri de ihmal etmiyor dedim ya; biz dağları Ferhat gibi deldik, diyor. Aşkla, şevkle… Ferhat’ın aşkı diyor, diyor da milleti Şirin’e benzetmekten de geri durmuyor. Ne zarif bir benzetme… Ne manidar bir benzetme…

12 Eylül’de işkence görenlerden, ölenlerden bahsediyor. Ama o 12 Eylül 1980’de, o anayasa oylamasında hangi saflardaydı onu söylemiyor, o 12 Eylül zihniyetinin kendilerine siyasi istikballerinde neler sağladığından bahsetmiyor.

Akp’nin değirmenine su taşıyan dönek solculara, 12 Eylül’le hesaplaşacaklarını zanneden o tatlı su entellerine veya anayasaya evet diyeceğini bir onur meselesi olarak gören bazı sivil toplum kuruluşlarına şu İran Devrimi sürecinde yaşananları ve sonuçlarını hatırlatmak istiyorum!

Evet demek anayasa mahkemesin yeniden yapılanmasını sağlayacak diyor Başbakan. Ama o yeniden yapılandırmanın aslında Nazi tipi Akp örgütlenmesinin en önemli aşaması olduğunu hiç söylemiyor!

Özgürlük diyor ve üç koldan giydiriyor Akp: Başbakan tehdit, ediyor, Bakan Z. Çağlayan tehdit ediyor, Egemen Bağış hakaret ediyor… Bu özgürlükçü saldırılar kime? Hayır diyeceklere…

Ve şiirlerin, şairlerin yağmasına Orhan Veli alıntısıyla devam ediyor, Orhan Veli’nin de kemiklerini sızlatarak… “Bir elinde cımbız bir elinde ayna umurunda mı dünya” dizeleriyle hayırcılara laf sokuyor.

Ama yine görmüyorlar esnafın, memurun, işçinin, emeklinin, çiftçinin, öğrencinin, öğretmenin nasıl mağdur olduğunu. Görmezler, bilmezler hakikatte kendilerinden ve yandaşlarından gayri umurlarında mı dünya!

Yazar: Editor
2010-08-11 12:01:27

Bunlara “Hayır” da Yetmez

http://ul.gcg.me/files/2010-08/images_2.jpg
  • Şimdi Akp taraftarları, bunların farklı fanatizm yoğunluklarına sahip grupları, yandaş medyası, tatlı su aydınları ve tuzu kurular bir cenahtan “yetmez ama evet” sloganıyla millete “o yee” dedirtmeye çalışıyorlar.
  • Yetmeyen ne acaba, Akp’nin tüm güçleri elinde tutma projesinin bu ayağı mı yetmez olan? Daha fazla hâkimiyet mi istiyorlar acaba biat ettiklerine. “yetmez ama evet” diyen tatlı su iyimserleri için güzel bir söz var aslında hali hazırda o da cehenneme giden yolun ne taşlarıyla örüldüğünü anlatır.
  • Bakalım birkaç değişiklik önerisine. Örneğin 10. madde herkes, birey aile vs kanun önünde eşittir gibi şeyler diyor. Akp kurnazları şunu eklemişler maddeye:
  • “Çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunması gerekenler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz.”
  • Canım, herhalde basit bir yorumla bu ifadeler zaten çıkar. Maddeye bu bir parmak balın bir kısmını ekleyerek ve bizi kandırıp o eklektik yapının ardında krallıklarını hepten ilan etmelerine mi oy vereceğiz? Devlet dediğin yukarıdaki kararı her halükarda kendi inisiyatifi içinde elbette uygular. Öyle değil mi yoksa kazın ayağı: ))
  • 41. madde şöyle: Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.”
  • Ek olarak değişiklik böyle:
  • “Devlet; çocuk istismarı, cinsellik ve şiddete karsı çocukları koruyucu tedbirleri alır.”
  • Yuh! Ne yani, şimdiye kadar devlet böyle bir tedbiri almıyor muydu? Veya yukarıdaki orijinal madde bunu zaten kapsamıyor mu yahu? Tamam, hukukçu değilim, ama okuduğumu da anlıyorum bre! (Sevgili Yılmaz Özkıral, sevgili Erkin Doygun lütfen bir el atın şimdilik şu iki maddeye, acaba ben göremiyor muyum oradaki değişiklik cevherini, yardım edin bana: ))
  • Neyse, devam edeceğiz maddelerin sokaktaki adam yani vatandaş gözüyle algılanmasına.
  • Ne diyelim, bu kurnazlara “hayır” bile az ya…
Yazar: Editor
2010-08-05 00:05:12

Aynı Mesele

 http://ul.gcg.me/files/2010-08/ask.jpg

  • Şimdi transferlerden önemli bir husus var ki o da maraton kombine biletlerinin tez elden tüketilmesidir.
  • Birçok yerde feryat figan tanık oluyoruz taraftarın “hala o 3 adam neden gelmedi” serzenişine.
  • Haklılar,
  • iyi bir takım izlemek istiyorlar.
  • Sıkıntısız bir lig istiyorlar.
  • Her maçta 3–4 gol…
  • Ben de istiyorum bu manada dikensiz gül bahçesi…
  • Ama o kadar serzenişin yanında kombine bilet satışlarına bakıyoruz,
  • 80’i bile bulmamış!
  • Heyhat!
  • Adana’da şimdi kimseler yokmuş,
  • herkes denizde veya yayladaymış…
  • Bu sözler kendimizi teselli kapısıdır, o kadar. 
  • Acı gerçek orada öylece duruyor,
  • ilgisizlik!
  • Ülkedeki ekonomik krizin ne hazin haller yarattığını en çok söyleyenlerdenim,
  • meselenin bu yönünü görmezden gelmek körlüğün dik alasıdır!
  • Ama canım, örneğin 2000 adet maraton kombinesini tüketemeyecek durumda değildir ADANASPOR TARAFTARI!
  • Bir şekilde o 150 lirayı denkleştirmek mümkündür,
  • bir fedakârlıkla.
  • Evet, fedakârlıkla,
  • ama takım aşkı böyle bir şeydir!
  • Evin nafakasından değil,
  • lakin kişisel masraflarımızdan biraz kısıp bu parayı tedarik etmek mümkündür.
  • İşte o zaman yani en azında 2000 maraton kombinesini tükettiğimizde,
  • daha ateşli bir biçimde biraz daha transfer isteme hakkını (ben bu kelimeyle özetliyorum, ‘hakkını’) bulabiliriz kendimizde.
  • Kombine biletler bu noktada bir Adanasporluluk meselesidir,
  • taraftarlık bilincimizin ve takım aşkımızın turnusol kâğıdıdır.
  • Ötesindeki duyarsızlık,
  • sadece sözde taraftarlıktır,
  • kulüpten transfer istemek de bu esnada laf salatasıdır.
  • Emektar abilerimizden biri
  • “kombine bilet almak için ben zorlanıyorsam herkes zorlanıyordur, ama her şeye rağmen ben gidip biletimi alıyorsam herkes alabilir demektir” diyor.
  • Bu da yazının ana fikri oluyor!
Yazar: Editor
2010-08-02 08:30:35

Kredi Kartları Vakaları Bir Aynadır

(Özgür hür iradeli bağımsız yalansız dolansız kişisel menfaati olmayan bir Hayır /yazısı)

Bunlar bir sürü büyüme oranlarından, gelişmeden, ilerlemeden bahsediyor. Tabi Özal döneminin palavralarını da hatırlatmıyor değil bu yandaş analizler. O zaman da her gün büyür ve ilerler(!) Türkiye.

Bu saptamaları yakın çevrelerinde yapıyorlar zannederim. Eş dost, ahbap, hısım akraba, taraftar, kalemşor, aynı bahçenin çocuklarının büyüyüp ilerleyip serpilip gelişmesidir muhakkak o bahsettikleri. Yoksa örneğin vatandaşın bırakın tekneciği, hızla ilerlediğimiz o vahim durumlarda sarılabileceği bir can simidi bile yok. Ama isiz Akpcilere ve dolayısıyla başbakana bakarsanız adeta Danimarka’yız, ne bileyim öyle bir refah ülkesi filan.

Oysa son haberler ülkenin asıl fotoğrafını çekmektedir, hazretlerin yalanlı dolanlı bol imajlı sözlerine karışın orta yerde toplumsal bir kadavra durmaktadır: Kredi kartları vakaları! Evet, “Kredi Kartları Vakaları Bir Aynadır” ve bu ayna en hakiki gerçeği yansıtmaktadır. Borçların yoksullukların, çaresizliğin, tefeci bankacılığın, aciz yönetimlerin, halkının refahını hiç mi hiç düşünmeyen hükümetin, bir yalan ve menfaat çetesinin nasıl büyüyüp geliştiğinin, ötesinin hazin hayat sahnelerinde kaybolup gittiğinin suretini vermektedir, net bir şekilde! Ülkede birileri büyüyor, gelişiyor ve refah delisi olmuş kelimenin tam anlamıyla“yaşıyor”; ama onların kimler olduğunu biz gayet iyi biliyoruz, yahu onlar da biliyor da bilmez gibi görünmeye çalışıyorlar bu da hemen anlaşılıyor.

Kredi kartlarında borç takibine alınan kişi sayısı artmıştır. Bu ne demektir? Çaresizliktir, yoksulluktur, açlıktır, en önemlisi kimsesizliktir. Kimsesizlik!

Şimdi bu hükümet ve garnitürleri sözde özgürlük propagandası arkasında sivil diktalarını bize onaylatacaklar, ülkenin içinde bulunduğu o derin yoksulluğu yok sayıp bize masallar anlatarak. Özgürlükmüş, adaletmiş, hakmış, hukukmuş… Ama millet aç!

Şimdi gelmiş size inanmamızı bekliyorsunuz, öyle mi?

Hayır efendim, yemezler!

Yazar: Editor
2010-07-25 11:24:52

Recep Tayyib ve 12 Eylül

Ahmet Kaya yıllar önce şarksını yapmıştı: “kitaplar sobada yanmış, ah sazlar duvarda kalmış, güzelim şarkılar yağmalanmıştır” diye…

Şimdi ne acıdır ki hem Ahmet Kaya, hem Şarkıları, hem de şarkılarında kullandığı şiirler yağmalanıyor. Ne için? Siyasi hesaplar için her bir inceliği gözünü kırpmadan harcayacak biri tarafından yapılıyor, sırf şahsi siyasi geleceği için. Sanmayın ki memleket aşkı için

Unuturuz da her şey değil! Örneğin 12 Eylül’ün neden olduğunu, nasıl olduğunu, kimlerle olduğunu, kimlere karşı yapıldığını ve kimleri palazlandırdığını çok iyi biliyoruz. O süreçten beslenip de semirenlerin şimdi ülkeyi nasıl yönettiğini de görüyoruz. İşte o 12 Eylül çocukları şimdi kalmış 12 Eylülle hesaplaşacağız diyorlar, yanlarına da eskili yenili dönek solcu sürüsünü almışlar. Gözyaşlarıyla şiirler okuyorlar. Yapmayın. O anayasanızın 12 Eylülle hesaplaşmak gibi bir derdi yok, mutlak saltanatlarının kapılarını sonuna kadar açmak derdindeler sadece, 12 Eylül işin paravanı, yalanı dolanı.

Amerika’nın 12 Eylülcüler için kullandığı ifade şudur: “Bizim çocuklar sonunda başardı!” Her türlü icazeti ve himayeyi Amerika’dan alan bu iktidar ve ağababaları ve garnitürleri bal gibi o “bizim çocuklar” çemberindedir. Sonuçta 12 Eylülcüler ve Akpciler aynı bahçenin çocuklarıdır.

0radaki 12 Eylül olmasaydı, başbakan, cumhurbaşkanı, bakan, deli zengin birileri değildiniz; mahalle kabadayısı (çakma olanından) veya emekli iett şoförü, Arabistan’da tüccar filan, Albaraka çalışanı, kasaba avukatı, işleri rast gitmeyen girişimci( destek filan alamayacaklardı ya, o yüzde işleri rast gitmeyen) gemici değil de belki bisküvi pazarlamacısı ve saire olacaktınız muhtemelen. Bu yüzden sizi büyütenlere karşı bu kadar hayırsız olmayın, biraz vefalı olun. Şiirleri, şarkıları, ölüleri, üzerinden zavallıca bir siyaset yürüttüğünüz isimleri de rahat bırakın.

O zaman bu da, “Neden hayır?”ın ilk yazısı olsun…

Yazar: Editor
2010-07-12 17:30:10

Futbolun Tanrıları ve Paganizm

http://ul.gcg.me/files/2010-07/pg.jpg

Bir futbol takımı cinsiyetler üstüdür. O takıma erkek de aynı tutkuyla bağlanır kadın da. Değişen bir şey olmaz, aynı tür sevgi kutsar insanları. Tanrı gibi.

Ama çok dinli tanrılardan... Öyle ya her takım futbol âleminin tanrısıdır taraftarınca. Her tanrıya özgü ritüeller geliştirilir. Söz konusu tanrının gücü o özgülüğü biraz da olsa derinleştirir. Yoksa totemler, adaklar, kurbanlar ana ve ortak unsurlar olarak görülür.

Mutlak inanç, sorgu sual yok, kuşku yok biat var, karşılığı en nihayetinde ortaya çıkacak bir aşk, o da muhtemelen… Semboller olmazsa olmaz; kaplan, aslan, kartal, horoz, çotanak, çay…

Devran döner, zaman geçer çok tanrılı kadim dinler yerlerini tek tanrılı dinlere bırakır, daha kitlesel dinlere…

Ama futbol içindeki her değişimine rağmen o futbol âlemindeki kendi tanrısına tutkuyla bağlanmaktan vazgeçmez. Hep değişenin içinde hiç değişmeyendir o.

En kitlesel olan da en zayıf kitleye sahip olan da aynı duygu yoğunluğunu yaşayarak modern zamanların pagan törenlerini hemen hemen her hafta sonu yine kurbanlı, adaklı, totemli ve şenlikli törenleriyle geçer.  

_______________________________

 http://ul.gcg.me/files/2010-07/hakan_1.gif

_______________________________

Yazar: Editor
2010-06-28 17:20:43

Kaybedenler İçin

"Futbol Terimleri Sözlüğü" Çalışması (ıı)

http://ul.gcg.me/files/2010-06/r__va__ata.jpg

Ofsayt: Rakip kale hattına toptan daha yakın iken yanında rakipten de bir adamın olması icap ediyormuş, ama o kişiyle birlikte kaleci filan da olacakmış, yani iki adamdan önce yakınlaşmayacaksın rakip kaleye. Kızın abileri gibi lan. Ya da teyzesi, bir de evde kalmış büyük ablası gibi kızın. Her yere onlar da gelecek, yoksa ofsayt… Neyse, futboldan bakarsak, ulan bir de ofsayda düşecek kadar yaklaşsak be rakip kale hattına. İyi, adamlar yine ofsayda düştü. Şimdi netice olarak iyi bir şey bu ofsayt...

Ceza Sahası: O bizim sahamız oluyor. Daha göremedik rakip ceza sahasını. Cennete benziyordur. Ah be, oraya doğru bir atak yapsak, rakip ceza sahasına süzülsek…

Altı Pas: Hımm… Şimdi o ceza sahası var ya, bir de onun içinde başka bir saha var. Adamların forvetlerinin mekân tuttuğu yer. O alan da galiba bir bizde var. Evet, kalecimiz altı pasta topu yumruklayamadı, şimdi altı pas içindeki çimleri yumrukluyor.

Hakem: Kalemize giren her toptan sonra orta sahayı gösteren adam...

Taç: Bakın işte bunu tanıyoruz. Arada bir attığımız oluyor. Ama o hakem bazen taç atışını bizden alıyor rakibe veriyor, bilmiyorum neden böyle yapıyor…

Çalım: Bir adam vardı, topu orta sahadan aldı, geldi altı pastan o topu kalemize yuvarladı. İşte o arada bizim topçuları geçerken yaptığı estetik şeylere çalım deniyormuş. İncitici bir şey haddizatında... Ayıp… Bakın gene aynı şeyleri yapıyor. Durdurun onu…

Pas Yapmak: Bizim değil, rakibin aralarında topu dolaştırırken gerçekleştirdiği bileşik eylem… Pas vermek, pas almak gibi farklı kullanımları da varmış. Rakipler söylüyor. Bir de bunu argoda birtakım anlamları nardır. Futbol dışına çıkıp bu konu üzerinde konuşabiliriz aslında. Daha çok şey söyleyebiliriz. Yoksa onu biz sadece santralardan tanıyoruz…

Pres: Top bizdeyken geliyor adamlar, onu ayağımızdan alıyor. O esnadaki işmiş o, pres yapmak. Türkçesi baskı yapmak… Yapmayın, daralıyoruz. İyi bir şey değil… Hem biz size pres yapıyor muyuz? Ha!

Vole: Vallahi de bizim adam yandan gelen topa, vücudunu biraz geri atarak elleriyle adeta havada bir şeylere tutunarak şöyle yandan çarklı bir vuruş yapmıştı. Ve gol olmuştu. Kendi kalemize ama... O olmuştu.

Röveşata: Yaşlılar anlatır, eski tribün… Vaktiyle bizde bir adam varmış ve maçın birinde röveşata da yapmış. Vay be, ne günlermiş onlar. Verin bize o mutlu günlerimizi… Ne gol mü yedik, röveşatadan mı? Hala var mıymış o, yasaklanmamış mı? Niye yasaklanmamış ki? Kapat lan şu televizyonu…

Not: Alıntılarda kaynak belirtilmesi kafidir: ) sevgiler...

Yazar: Editor
2010-06-25 22:10:48

Dershaneler Ne İş Yapar?

http://ul.gcg.me/files/2010-06/bag-of-money.jpg

Bana sorarsanız hiçbir iş yapmaz. Eğitim ve öğretim mahiyetinde hiçbir iş yapmaz yani. Yoksa ticari anlamda bir şeyler yaparlar. Kendi ceplerini doldurmak için çabalıyorlardır evet. Üstelik ciddi bir kayıt dışı ekonomi oluşturarak çabalıyorlardır. Milyonlarca öğrencinin, daha çok sayıda milyonlarca ailenin maneviyatını ve maddiyatını bozarak çabalıyorlardır. Çalıştırdıkları öğretmenleri sömürerek çabalıyorlardır. Onlara göre başarılı öğrenci reklam malzemesidir evvela (ki o öğrencilerin dershaneye filan ihtiyacı da yoktur hakikatte), başarısız öğrenci de öğrenci filan değil doğrudan müşteridir. (Canım hiçbir şey öğretmezler mi onca zamanda, diyeceksiniz. O kadarını okuldaki öğretmen zaten öğretiyor merak etmeyin. Dershanelerrin yaptığı işin cilası, inanın. Kazanan öğrenci dershanesiz de kazanabilecek öğrencidir. Örneğin geçen sene Adana birincisi Türkiye yedincisi olan öğrencinin hiçbir dershaneye gitmeden bunu başardığı ayrı bir nottur.)

Hele stajyer öğretmenlerin iflahını gevreterek, milli eğitimin aczinden çaresiz kalan insanların bu durumlarını kullanarak onları üç kuruşa saatlerce ve saatlerce çalıştırarak çabalıyorlardır, sırf dershane patronlarının ceplerini düşünerek, kollayarak… Çok iyi biliyorum ülkenin en büyük dershane sömürü zincirini oluşturan kurumun örneğin işten ayrılan öğretmenin bırakın tazminatını, hak edilmiş aylıklarını vermediğini yani bir anlamda gasp ettiğini; öğretmenlerin kişisel bilgi ve deneyimleriyle oluşturdukları sorularla bir tür asalak kazancı sağladıklarını…

Dershanelerin kapanması ülke eğitimine yapılacak en büyük iyiliklerden biridir. Ama önce öğretmen açığına uygun öğretmen tayinlerinin yapılması, öğretmenlerin dershane patronlarının sarmalından kurtulmalarının sağlanması, binlerce insanın o umutsuz bataklıktan kurtarılması gerekmektedir. Yani bu an devletin tam da baba olması gerektiği bir andır. Siz bakmayın onların eğitim öğretim laflarına, orada tek ilah paradır. Devletin de o tekere çomak sokmasının zamanıdır.

Konunun devamı yeni yazıda…

Yazar: Editor
2010-06-23 16:29:21

Kaybedenler İçin

"Futbol Terimleri Sözlüğü" Çalışması (I)

http://ul.gcg.me/files/2010-06/pn.jpg
 

Gol: Futbolun meyvesidir, meyvesidir de ulan hep bizim kalede mi yetişir bu meyve? Meşin yuvarlağın kale çizgisini tamamen geçip filelerle buluşmasıdır, diyorlar. Niye sırf bizim kalede buluşuyorlar ki? İzzet ikram çok mu iyi acep? Tamam da niye bu kadar çok buluşuluyor ki? Bak yine bizim kalede… Of ya off…

Penaltı: Ceza sahası içinde 9 kusurlu hareketten birinin yapılması sonucu tecelli eden en büyük ceza. Ama hoca, o penaltının neresi penaltı? Bize olsa çalmazsın tabi! Hem aynı pozisyonu büyüklerin aleyhine de çalabiliyorsan helal sana. Üstelik kusurlu hareket mefhumu izafi olabilir, neden bunu önce oturup tartışmıyoruz, yanına bir ufak da açarız. Olmaz mı? FİFA kuralları mı?

Köşe Vuruşu: Lan oğlum bu da gol olur, bizde bu talihsizlik varken. Adamların köşe vuruşları da penaltı gibi. Aha ıskaladı bizimki. Evet, gol kalemizde... Lanetli bir vuruştur köşe vuruşu, kayıtlara böyle geçebilir.

Frikik: Duran topların ikinci derecede yanık yapanı... Üç senedir rakip kalede gördüğümüz yok. Ama hazret iki haftada bir kalemizde... Barajda mı kalecide mi bir yerde sorun var ya… Lan, lan… Al işte, yine girdi…

Avut: Oh be… Topun rakipten dışarı çıkması, ama taç ve korner olmayanı. Yani iyi olanı, bizim için…

Sarı Kart: Sarı kart, kırmızı kartın efendi olanı. Bizi sindirmek için yapıyor hakem bunu. Biliyorum, herkes biliyor. Yahu 9. dakikada sarı mı olur? Bak bak, üstüne bir sarı daha. Kaldık mı on kişi. Daha 80 dakika var orada! Yahu hoca, o ikinci sarıyı bana gösterseydin, ben terk etseydim tribünü, hiç olmazsa takım 10 kişi kalmazdı. Olmaz değil mi?

Kırmızı Kart: Bir keresinde aynı maçta 4 tane birden görmüştük. Sahada kötü bir şey yapınca hakemin başvurduğu, insan hakları evrensel beyannamesine aykırı bir nesne… Çeşitli haklarımızı elimizden alıyor.

Santra: Sahada merkez bir mekândır. Ama başka anlamı da vardır. Oyuna başlama. İki keresi mecbur da, fazlası canımızı sıkıyor be. 9. golden sonra devre arasında amatör kulüp başkanı sitem ediyor oyuncusuna: Yav Aytaç, seni sahada göremedik. Aytaç’tan el cevap: Olur mu başkanım bütün santraları ben yaptım. Maç 18–0 bitiyor…

Top (yani meşin yuvarlak): Rakibin kendi arasında dolandırdığı yuvarlak nesne. Arada çok dolanınca rakip tribün bir de oley çekmiyor mu! Ah ulan, ahh…

Kale: Hocam, bu maçta biz kalesiz oynasak. Çok mağdur oluyoruz da. Kural kural… Aş kendini, kır zincirlerini, boz ezberleri (ne demekse: )) be hocam… Olamaz diyorsun. Bir de ilaç olsun diye iyi bir şey yapsan ya. Eh, o zaman yine kaybettik. Rakibin topu sokacağı o mekân olmasaydı beraberlik garantiydi ya…

http://ul.gcg.me/files/2010-06/football-icon8.gif
Yazar: Editor
2010-06-03 22:07:52
3 Haziran
 
http://ul.gcg.me/files/2010-06/nazim01.jpg
Yazar: Editor
2010-06-02 23:18:02

‘Kuşları Örtünmek’ten

 

http://ul.gcg.me/files/2010-06/salah_birsel.Jpeg

 

15 Mayıs 1972

 

“Zekâ ile us(akıl) birbirinden ayrılmalı.

Zeki adam günlük zorlukların içinden kolayca sıyrılabilen adamdır. Akıllı adam ise günlük zorlukları tarih içine oturttuktan sonra olaylara çözüm aramaya çalışır.

Olayların mantığı zeki adamı ilgilendirmez. Zeki adam, olayların o andaki görünüşüyle yetinir.

Olayın nereden gelip nereye gittiğini eşeleyen, değerlendirmesini de olayın değil, tarihin yönüne göre yapan adam, akıllı olandır.

Büyük devlet adamı adına ulaşabilmek için bu olaylar mantığını, bu tarih anlayışını taşıyan bir kafası olmalıdır insanın.”

Salah Birsel

Kuşları Örtünmek

(Günlük 1972–1975)

Ada Yayınları

Yazar: Editor
2010-06-01 10:51:58

İsrail İle Dış Ticaret Hacmi

Genellemeli yargılara itibar etmem. İngilizler şöyle, Fransızlar böyle, Ruslar… Halklar her yerde benzer özellikler gösterirler. Geçim dertleri vardır, sağlık sorunları, eğitim ihtiyaçları… Her yerde futbola düşkünlük vardır, herkesin çeşitli tutkuları, zaafları vardır. Genelleme fenadır… Bir de aslında o sevmediğimiz ülkelerin yöneticileri fenadır. Her türlü kötülük onlardan çıkar.

Lafı Kaddafi’ye bağlayacağım. Bildiğiniz gibi onlarca yıl Osmanlının egemenliğinde yaşadı Libya. Sonra sömürge oldu, sonra Kaddafi geldi. Hiç hazzetmediğim liderlerdendir. Saddam olamayacak kadar korkak, ama bir o kadar kurnaz bir diktatör. Ayrıntıya gerek yok, arzu ettiğimiz bilgilere her yerden ulaşabiliriz.

İlk furya Almanya’yaydı. Binlerce işçi dayanmıştı Almanya kapılarına. Sonra başka Avrupa ülkeleri… Sonra o beceriksiz yöneticilerimizin şu güzelim ülkeyi bir türlü yönetememelerinden dolayı en son Arap ülkeleri oldu yoksul insanların ekmek umudu.

Bunlardan biri de Libya’ydı. Düşünün, insanlarımız çalışmak için Libya’ya bile gitmek zorunda kaldı. İşte o sırada Kaddafi şöyle der halkına (Bunu vaktiyle Libya’da çalışmak zorunda kalanlar gayet iyi bilir.): “Alın size Osmanlının torunlarını köle olarak getirdim.” Sonra hatırlarsınız Erbakan’ı da çadırında nasıl “ağırlamıştı(!)”…

Meselemiz budur. Bir ulusun haysiyetinden o ulusu yönetenler sorumludur temelde. Bizim de elbette sorumluluklarımız vardır vatandaş olarak. Fakat yapabileceklerimiz de sonuçta kendi hayatımız çerçevesindedir. Dememiz, Kaddafi’nin o lafından bu ülkeyi o cümlenin kurulduğu ana kadar yönetenler sorumludur. Evet, devletlerin de onuru vardır.

Buna göre değerlendirilirler zaten uluslar arası arenada. Kıymetine ve ağırlığına göre muamele görürler. Hatırladım da, 90’ların başında T. Özal 1.Körfez Savaşı sırasında o onuru ayaklar altına almıştı askerlerimizi Amerikalı komutanın emrine amade ederek.

İzzeti nefsi olmayan dış politika “mağdur kahraman” ilan edilen o Menderes’i de içerir. Askeri Kore topraklarında Amerika’nın yemi yaparak, ülkeyi Amerika’ya peşkeş çekerek...

Ruhi Su, El Kapıları adlı türküsünde aslında çok güzel özetler gerilediğimiz mevzuu bahis mevziiyi: Sığmazken atalarım düne yarına düşmüşüm ben düşmüşüm el kapılarına.

Şu İsrail meselesini böyle değerlendirmek gerekir ki önceki iki yazımızda da durduğumuz yer orasıydı, bir devletin kudreti ve haysiyeti... onu idare edemeyen acizdir... yönetilir...

Not: Türk-İsrail dış ticaret hacmi 2.6 milyar dolarmış. Benim o ticaretin içinde kuruş beklentim yok. Beklentisi olan düşünsün. “Van münit ama”…

Yazar: Editor
2010-05-31 11:21:49

Terörist Devlet İsrail

  • Devletler de terörist olur.
  • Örnekleri çoktur tarihte.
  • Son örnek, İsrail’dir.
  • Her şeyi yapacak kadar pervasızlar.
  • Cesaretlerinin nereden geldiği malum…
  • Ama onları böyle bir saldırıya sevk edecek o cesareti verme de var onlara.
  • Böyle bir hazin durumumuz söz konusudur.
  • İsrail arı kovanına çomak sokacak kadar hesapsız değildir her halde.
  • Ne basiretsiz adamlarla muhatap olduklarının;
  • sadece konuşan,
  • ama sadece konuşan,
  • hep konuşan,
  • durmadan konuşan,
  • en küçüğünden en büyüğüne kadar konuşan bir hükümetle muhatap olduklarının farkındadır.
  • Şimdi ne mi olacak.
  • Şurada benim yaptığım gibi kınayacaklar
  • sonra da sineye çekecekler,
  • ticari anlaşmalar filan hatırına,
  • türlü siyasi hesaplara istinaden…
  • bu arada iç politika hesapları da yaparak...
Yazar: Editor
2010-05-29 10:56:02

Kısa Kısa

 

http://ul.gcg.me/files/2010-05/note.png
  • TOKİ başkanı Erdoğan Bayraktar “inanın bize Allah gönderiyor bu parayı” demiş.
  • Allah Allah...
  • 27 Mayıs sebebiyle çok yazıldı konuşuldu.
  • Türkiye’yi Amerikan menfaatlerine kul ederek millete ve devlete tarihinin en büyük kötülüğünü yapan Adnan Menderes yeni Amerikan uşaklarınca adeta peygamber ilan edildi.
  • Ahmet Hakan, Recep Tayyip ile Kılıçdaroğlu’nu karşılaştırırken
  • Recep Tayyip’i Yaşar Kemal’e,
  • Kılıçdaroğlu’nu da Orhan Kemal’e benzetmiş.
  • İyi niyetle yapılan bir somutlaştırma olabilir.
  • Ama keşke böyle yapmasaydı,
  • Yaşar Kemal’e bunu yapmasaydı.
  • Başbakan, sigarayı bırakmaları için insanları ikna ediyormuş.
  • Efendim, siz başbakanlığı bırakın inanın milyonlarca insan karşılığında sigarayı bırakır.Garanti veriyorum...
  • Valla…
  • Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu;
  • “bu yıl gürültü kirliliği yaratan yerlere büyük cezalar gelecek. Samimi olarak söylüyorum ki gerekirse baskınları bizzat ben yapacağım.” demiş.
  • Ben de samimi olarak diyorum ki sizin işiniz çevreyle filan değil,
  • gerici zihniyetiniz çerçevesince
  • içkili mekânlarla derdiniz,
  • insanların yaşam tarzlarına müdahaledesiniz hala…
  • Yoksa çevreye ilişkin onca mesele öylece dururken
  • o da nerden çıktı sayın bakamayanım.
  • Bırakın o baskını zabıta yapsın
  • siz daha ciddi işerle uğraşın isterseniz.

Ve saire…

  • Bir de ilaç olsun diye güzel bir şey yazayım:
  • Başkanımız Bayrak Akgül,
  • taraftarımız rahat olsun, süper bir takım kuracağız.” dedi.
  • İnanıyorum.
Yazar: Editor
2010-05-24 19:42:03

AKP'nin Anayasasına Neden Hayır?

http://ul.gcg.me/files/2010-05/np.jpg
  • Düşmanınızın düşmanı, dostunuz mudur?

Para saçarak vekil olup işçi düşmanıyken demokrat kesilmiş nice yiğit memleket evladı, göbeklerini cilalı meclis masalarına yayıp, deri koltuklarda terleyerek; uykusuz, alelacele, hem de sabahlara dek çalıştı… Çocuk gibi dövüşerek âleme rezil de oldular. Yangından mal kaçırır gibi geçen mesai bitti sonunda: Sivil-demokratik anayasa paketi hazır! Hem en büyük sorunumuz anayasa mı, işletiliş biçimi mi? Yıllarca delinerek kevgir olmuş bir metin bu. Sorunlarımız, Haşim Kılıç bile öyle diyor, sosyolojik olamaz mı? Kurcalansa, halkımızın yaşamına dair neler çıkar: Bihter Donu’nu gördünüz mü siz? Pazarlarda, “Yapma Bühlül, o senin yengen” diye bağıran adamlar satıyor.

  • Belki tesadüf, belki kampanya: Abdullah Gül, anayasaya göre, anayasada değişiklik için, söz konusu paketi ya “olmaz böyle iş” diye geri gönderecek ya da halka soracaktı; öyle de oldu. AKP’nin öyle acelesi vardı ki bu halka sorma işi gecikmesin diye beyler gereken 120 günlük süreyi 60 güne indiren yeni bir yasa çıkardı; istediler ki bu iş temmuzda bitsin. Üstelik böyle bir referandum, aynı zamanda seçim için nabız yoklamaydı.
  • Belki, yüksekliğini tam bilemediğimiz o Yüksek Seçim Kurulu’nun önlerine koyacağı taşı da hesapladılar, bilemem. Fakat YSK, süreye ilişkin çıkarılan yasa bir yıl geçmeden uygulanamaz diyerek çaktı 120 günü ve mis gibi bir referandum tarihimiz oldu: 12 Eylül 2010. Darbenin 30. yılı! 12 Eylül’den aslanlar gibi yararlan! Nazi Propaganda Bakanı Goebbels gelse bu kadarını düşünemez.

Türkiye’de yaşıyorum ama AKP yapıyor diye olumlu bulduğum şeylere kötü diyecek kadar delirmedim. Postal yalayıcısı da değilim. Fakat siyaset konuşuyoruz, Osmanlıcada idam demektir. Bu minvalde, hele de bu ülkede samimiyet aranmaz. Niyetlere değil, eylemlere bakmalı.
Örnek: Yeni tasarı, idari işlemlerden dolayı parti kapatmayı zorlaştıracak. Kiminki olursa olsun bir siyasi partinin kapatılması berbat, amenna. Sadece soruyorum: Ya iktidar, bir etnik grup için tehcir kararı çıkarırsa. Olur ya! Şimdi bu faşist iktidar cezalandırılmayacak mı? Ne! Onlar oyla mı geldi, dediniz. Demokrasi sadece sandık mı? Belçika'da 2004 yılında Flaman Blok Partisi, ırkçılık yaptığı için 40 bin avro ceza aldı. Yoğurt mu dediniz? Bir daha oy vermem olur biter öyle mi? İyi de, bir dahaki seçim sonucu mu önemli; seçilmişin o an denetlenmesi mi?

  • Hükümetimiz, ülkenin muhalif ya da yandaş hiçbir kesimine sormadan hazırladığı pakete sivil-demokratik diyor.
  • Sivil anayasa, sivil toplumun, derneklerin, sendikaların ve bireyin gücünü, etki alanını artırmak için yapılmaz mı?
  • Sivilleşme devlete, yani yürütmeye karşı durmak değil mi?
  • Niye öyleyse toplu sözleşme hakkı verilen işçilere grev hakkı tanınmıyor?

Madde 125: “Yargı yetkisi hiçbir suretle yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz.” Yerindelik ne ki? Şöyle diyelim: Misal, Maliye Bakanlığı, Mart 2009’da yayımladığı yönetmelikle özelleştirilen Tekel’e, (devlete) ait bir araziyi, okul kursun diye yıllığı 500 bin liradan Bilim ve Sanat Vakfı’na devretmiş olsun. Vakfı araştırın. Pakete göre Danıştay, bu “idari karar”da “açık takdir hatası” göremez… Yani bu işi durdurabilecek kimse kalmaz ortada.

  • Ah, tabii ama, Tekel işçileri için “çalışmadan para kazananlar” diyenlerin; şeyhin, şıhın dizinin dibine çökenlerin değil mi bu paket?

Madde 148’e ek: “Herkes AİHM kapsamındaki anayasal hak ve özgürlüklerden birinin ‘kamu gücü’ tarafından ihlal edildiği iddiasıyla ve kanun yollarının tüketilmiş olması şartıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilir.” Kamu gücü de ne ola ki? Kamu gücü değil de başka gücün ihlali ne olacak? Mesela Güneydoğu’da bir köy basıldı. İnsanlar öldürüldü. Fail PKK olsun (kamu gücü de var oralarda, ayrı). Şimdi bizi korusun diye vergi verdiğimiz hükümet, yaşam hakkı kullanımımızı sağlayamadığı için objektif sorumlu değil mi? O kamu gücü vurgusu neden?

  • Bu paket Kenan Evren’i hapse gönderiyor ama, yine de mi Hayır, diyeceksiniz. Hayır tabii! Sırf bunun için bile değmez mi yahu, diyorsunuz? Değmez! Aklı fikri darbede olan liberallerin Kenan Evren’i hapse göndermesi –ki zamanaşımı nedeniyle gerçekleşmeyebilir–, 12 Eylül’ün yarattığı mağduriyeti giderecek mi? Yanlış anlamayın, Evren’in içeri girmesini kim istemez. Fakat gideceği yerde de krallar gibi ağırlanacaksa bunca ödün vermek niye? Kaldı ki o karanlık yıllarda her şeyini kaybetmiş insanlar için ne yapılacak? Asıl mesele o!

Asıl mesele; neden şu % 10’luk seçim barajının kaldırılmadığı... Asıl mesele; askere yargı yolu, vesayet, jüristokrasi tamam da; neden hizmetlimiz olan vekillerin dokunulmazlığı duruyor, odur asıl mesele! Hayır dersen darbe yanlısı, evet dersen demokrat, eyvallah da neden bu paket madde madde değil de toptan giriyor seçime?

  • Sineği kaşıkla çekip, çorbayı içmeye devam eder misiniz?

Siz bilirsiniz!

Not: Yazıdaki teknik bilgiler Dr. İlker Kılıç’ın Express Dergisi’ndeki röportajından alıntıdır.

Onur Caymaz

Yazar: Editor
2010-05-17 13:59:16
http://ul.gcg.me/files/2010-05/Bursaspor_arma.png
Yazar: Editor
2010-04-19 09:44:08

Futbol Dışı

 http://ul.gcg.me/files/2010-04/ogrt.jpg

Şimdi bu aralar ilköğretim öğrencileri için serbest kıyafet projesi gündemde. Çocuklar istedikleri renklerde ceketler vs giyebileceklermiş. Önceleri görgüsüzlükten kaynaklanan bazı sorunlar çıksa da sonra sonra gerçek niteliğini bulacak bir girişimdir. Güzeldir.

Çocukları ilköğretimde, lisede polis akademisi talebesi gibi kılık kıyafet zaptı raptına almak hiç de “sivilci” olmuyor.

Bir de şu boyutu var meselenin. Öğretmenler… Onlar neden hala 12 Eylül kanunlarının yasaklarıyla giyinmek zorunda? Demokratikçi, özgürlükçü hükümetten bu konuda insani bir atılım bekliyoruz ve öğretmenlerin kılık kıyafetleri, saç ve sakallarıyla değil kafalarıyla, bilgi ve birikimleriyle değerlendirilmelerini önemle talep ediyoruz.

Birilerine örnek olmak şeklen ancak üç gün sürer, niteliksiz ve içeriksiz dışsal örnek dördüncü günde fark edilmez bile, mesele örnek olmaksa; ama bilimsel özelliklerle örnek olmak… Aslolan budur, kanımca.

Bir öğrenci on sene önce öğretmeninin ne giydiğini unutur fakat ne dediğini unutmaz… 

Yazar: Editor
2010-04-16 07:55:01

Şampiyonluk Primi

“Süper Lig'e çıkan Kardemir Karabükspor'da Başkan Hikmet Feridun Tankut şampiyonluk hediyesi olarak tüm oyuncularını Umre'ye götüreceğini söyledi.”

Haber bu, müdahale etmedik oraya. Ama yorumla mevzuya müdahale edeceğiz. İnsanların inancıyla kimsenin işi olamaz. En saygıya değer kısımdır orası maneviyatta. Futbolda siyaset de vardır, diyeyim bu haberi başka bir mevzuya bağlarken. Evet, futbolda siyasetin “daniskası” vardır. Son örnek de Sakaryaspor’un hükmen mağlup edildiği maça siyasilerle itiraz ederek kendileri için olumlu bir sonuç olmasıydı. Hatta bu sonucu bir dolu Akepeli siyasetçiye teşekkürle taçlandırmışlardı. Önceki örnekleri arşivlerden bulup okuyabilirsiniz, futbola siyaset nasıl bulaşmış…

Derdim başka. Hep “Karabük alnının teriyle aldı şampiyonluğu” filan diyordum. Şimdi şu haberle ve hükümet erkiyle ve futbol- siyaset münasebetiyle birleştirince kareleri, insan “ulan, yoksa, hay Allah, acaba” diye kuşkulanmadan da edemiyor. Belki bir şey yoktur yine de, temiz bir iş çıkarmışlardır… Lakin şeytan aklıma çelmeyi taktı bir kere…

Aslında mesele primin Umre olması da değil, “başkalaşan” ülkemdir. Efkârım bundandır.

Yazar: Editor