2011-12-31 13:08:09

Kışdönümü ve Noel Ağacı

 http://www.castpaper.com/art_images/meeting_tree-art.jpg

Paganlar,

kışdönümünde yurtları kar altında kalınca

aşırı soğuklarda

görünmez olunca çalısı,

otu, dalı, ağacı; evlerine yeşil dallar alırlarmış

tabiat ana canlandıracak bitki bulsun diye.

Zaman o ritüeli alır Noel ağacına dönüştürür.  

Her kültür

usulca kendi kimliğini yerleştirir

binyılların ayinine;

kar gider,

soğuk gider,

ayin gider,

kışdönümü hep vardır

ve geriye bir şenlik kalır.

“Ve Dionysos efendimiz şu koca oyun tanrısı…”

Yazar: Editor
2011-07-19 14:24:14

"Ve Durgun Akardı Don"

Yabancı eserlerin adı Türkçeye çevrilir elbette. Çevrilirken de uyarlanabilir. Bazıları orijinalliğini korur. Özel bir isim olunca özellikle. Örneğin Paul Auster’in “Timbuktu”su böyledir. Türkçeye uyarlanırken etkisini kaybeden isimler de olabilir, ayrı ayrı isimlendirmeler de. Bu yayınevlerine veya çevirmene göre değişir. Örneğin Emily Brontë'nin tek romanı “Wuthering Heights” böyledir; genelde ‘Uğultulu Tepeler’ olarak anılır ama kiminde de ‘Rüzgârlı Bayır’dır adı. Her iki çeviri de güzeldir bence.

Bir de uyarlamayla adı güzelleşenler de vardır, daha etkili olanlar. Bunun en güzel örneği Rus romancı Mihail Şolohov’un orijinalinde adı ‘Tihi Don’ olan eseridir. Çevirisi ‘Durgun Don’. Don Nehri boyunca yaşayan Kazakların hikâyelerini anlatır. Türkçeye “Ve Durgun Akardı Don’ olarak çevrilmiştir. Böylece zaten güzel olan bu roman Türkçedeki adıyla daha bir güzel olmuştur. Okunası bir roman…

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/a/ae/Don_(Voronezh_Oblast).jpg/288px-Don_(Voronezh_Oblast).jpg

Bir cümleye varmak için yolu çok uzattım biliyorum. Ve romanın 1. cildinde şöyle de bir söz geçer, gerçi böyle yüzlerce çarpıcı cümle vardır ya akışın içinde, şunu paylaşmak yeter, özdeyiş lezzetinde; der ki Şolohov:

“Hayatın, insanoğluna baş eğdirdiği kendi yasaları vardır.”

Şöyle toparlayayım o zaman biraz kahvehane felsefesi yaparak; ve dilerim hayatımız o baş eğdiren yasalarla muhatap olmaz.

Olmaz mı?

Bal gibi muhatap olur ne hazindir ki, ki olmaktadır hala… Haddizatında külli hayatımız, hayatın değilse de bize hayatlar dayatanların baş eğdirdiği yasalarla, adeta kendi ‘keyfi’ yasalarıyla geçmektedir, hey hat!

Yazar: Editor
2011-05-02 13:34:14

Sanki Ayşe Kulin’leri değil de örneğin Füruzan’ları okumalı daha çok.

İşte Füruzan gibi güzel yazarlarda görülecektir Türkiye’nin asıl gerçeği, bu memlekette meselenin on yıllardır tüm çıplaklığıyla bir yoksulluk meselesi olduğu, değişmeden, pek de evrilmeden…

Aşağıdaki alıntı Füruzan’ın Parasız Yatılı adlı öyküsünden, sene 1970… Ama ha 1970 ha 2011, Türkiye aynı Türkiye, derdiyle tasasıyla...

http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/resimler/furuzan.jpg

 

“Okulun öğrenci giriş kapısıydı bu.

İçeriden uğultular geliyordu.

Yağmur taş duvarın arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.

— Bizden de erken gelenler olmuş. Geç meç kalmış olmayalım.

Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü, taşlı yoldan. Bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarıda bir şeye bakıyordu.

Anne, saygılı sordu:

— Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.

.Hademe kayıtsız, ilgisiz,

— Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.

Çocuk annesinden ayrıldı.

Kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı. Hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.

Çocuk, dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu.”

Ekim 1970

Yazar: Editor