2016-02-01 15:38:00

Okuma Notları

Hayatın öğrettiği, kitapların öğrettiğinden fazladır.

Veya öyle olduğunu düşünürüz.

Çoğu zaman da o kitapları yazanların, direkt hayattan beslendiklerini düşünmeyiz. Sanki bir dolu bilmiş adam oturmuş sadece kitap yazmak için yaşamış; çarşıyı pazarı hiç bilmemiş. Ticarete, rekabete, spora ve saireye bulaşmamış. Tarihte hiç var olmamış...

Oysa bir dolu hayatî noktayı; binlerce tecrübenin sonunda ortaya çıkan kitaplar sayesinde daha net, çabuk, çarpıcı bir şekilde idrak ederiz. Ya da okuyan vs daha çabuk ve çok yol kateder. Ne diyeyim...

Dağınık düşüncelerle bile bakınca; 

Zamanın kimseleri beklemediğini biliriz.

Kalabalıkların nasıl da bağnaz ve linççi ve zalim olduğunu bir kederle seyrederiz. 

İyi bir insan olmanın yeterli olmadığını fark ederiz.

Hayatın her an değiştiğine tanık oluruz.

Ve yaşayıp anlarız, kötülük denen şeyi tavizlerle, hediyelerle, alttan almalarla sindiremeyiz.

Başlattığımız kimi işleri daha sonra durdurabileceğimizi, yönledirebileceğimizi zannederek yanıldığımızı öğreniriz.

Özgürlüklerimizi koruyamadıktan sonra köleliği sineye çekmemiz gerektiğini belki bize hayattan önce kitaplar öğretir. Çünkü yüz binlerce yıllık hayatı kendi yaşam dilimimizde özetlememiz mümkün değil. Keşke olsaydı.

Bize birçok şeyi, aslında bana sorarsanız her şeyi kitaplar anlatır, anlatıyor, anlatmış.

Ne çok şey yaşamış olsa da bir insanın her şeyi yaşamış olması fantastik bir hayal. Belki de bu yüzden ölümsüzlüğü ve zamanda yolculuğu bir sürü eserde kurgulamışız.

Bir başkasının fikrine başvurmadıkça -işin en kolayı- okumadıkça; boş egoyla, cahil cesaretiyle dolanırız, onu bunu etiketler yaftalarız, acımadan linç ederiz, sözcükleri kendi anlam dünyalarından koparır yok ederiz ve saire.

Hamaset, edebiyattır; inanç dediğin, keyfidir. Benim gibi düşünmeyen saygıya değerdir.

Yeni bir Adanaspor yazısına kadar bununla idare edeceğiz.

Vira. 

Yazar: Editor
2015-12-09 19:11:40

Sultan Abdülhamid’in Hatıralarından Bir Paragraf

Osmanlı İmparatorluğunun 34. Padişahı 2. Abdülhamid’in hatıralarından sadece bir paragrafı burada paylaşmamızın belki bir anlamı olur, ne bileyim. Şöyle diyor (Ulu Hakan veya Kızıl Sultan) hatıra defterinin bir yerinde:

“Bu devlet, inşallah korktuğum neticelere uğramaz; iradesi metin olmayan biraderim hazretleri, devlet işleriyle bizzat ve yakından uğraşamadı. Bundan sonra gelecek birader ve oğullarıma nasihat ederim ki artık uzun, kısa savaşlarla uğraşmasınlar. Bir kere daha demiştim; zaferle biten savaşlar da mağlubiyetle biten savaşlar kadar milleti yorar. "Şan ve şeref" gibi şeyler, her yanı mamur günü ve geleceği güvenli memleketlerde hoş görünür. Harabelerde aç ve çıplak dolaşanların “şan ve şeref” iddiasında bulunmaları ve bu "şan ve şeref" peşinden koşmaları kadar hem gülünç hem feci bir şey yoktur.”

Kaynak

Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri

İsmet Bozdağ

PınarYayınları, 14. Baskı, Şubat 2005, Sayfa 35

Yazar: Editor
2015-11-17 20:08:02

Forrest Carter'ın bir Kızılderili çocuğun hikayesini anlatan Küçük Ağacın Eğitimi adlı kitabı üzerine birkaç söz...

MASALIMI DUYACAKSIN

"Yakında burada olmayacağım,
Masalı duyacaksın
Kanımın arasından
İnsanlarımın arasından
Ve kartalın çığlığından
İçerideki canavar asla sakinleşmeyecek" *

Bu sözler, Yeni Dünyanın asıl sahiplerinin yaşadığı trajediye ses olan en masum satırları barındırıyor içinde. Toprağı dinle, doğayı dinle, ağaçları dinle; kendilerinin değerini bilmiş olan o insanlar için nasıl da çığlık çığlığa ağıt yaktığını duyacaksın. Elbette, ortada dinleyecek bir ağaç, yaşayan bir toprak, seninle konuşacak bir doğa bulabilirsen.
"Ufuk çizgisinde ilerliyorum
Gözyaşı yolunu takip ediyorum"*

Kaç çocuk annesini kaybetti senin hırsının gölgesinde? Kaç adam eşini kaybetti, kaç ev babasız kaldı senin dönmüş gözünü doyurmak için? Kaç tane ağıt yakıldı kayıpların arkasından, kaç can aldın bir karış toprak için? Kaç insanın yurduna gözünü diktin, gideceğin yerin bir karış topraktan büyük olmayacağını bildiğin halde? Üzüldün mü? Sıcak evine döndüğünde bakabildin mi çocuklarının yüzlerine, öpebildin mi annenin babanın elini?
"Beyaz adam geldi
Kutsal toprakları gördü
Biz önemsedik, siz aldınız
Siz savaştınız, biz kaybettik
Savaş değil aslında, adil olmayan bir dövüş
Manzara kanla güzelce boyandı"*

80 dakikada bir milleti yok edecek kadar geliştirdiğin soğukkanlı teknolojin, vicdanını rahatlatmıştır umarım. Umarım ölmemişsindir beyaz adam, ölüm sana ancak bir mükafat olabilir. Düşün beyaz adam, tek bildiği doğayı, Gidişat'ı, insanları sevmek olan altı yaşındaki bir çocuğu kırbaçlayacak kadar ne yaşamış olabilirsin? Sırf senin ahlak kuralların çerçevesinde doğup yetişmedi diye bir çocuğa piç diyecek kadar yüreğini nefretle dolduran ne? 
Peki sen, çocuk; bedeninde belki de kapanmayacak yaralar açan bu insanları, seni ait olduğun yerden ayıran bu insanları bile sevecek kadar büyük bir yüreğe nasıl sahip oldun? Altı yaşındayken nasıl olur da yaşının belki de on misli yaşta olan bir adamdan daha büyük bir yüreğe sahip oldun?

N. Özkut

Yazar: Editor
2015-03-10 15:36:49

Alışmışlık

Tolga E.

Dönüşüm'ü neden yazdım?

Yanıtlayayım.

Bir İnsanın toplumdaki yerinin çevre durumuna göre değişebileceğini anlatmak için yazdım. Sistem öyledir ki bedeni çok ama pek çok çalıştırır. Fakat insanların muhtaçlığı ise onları birer Samsa’ya dönüştürür.

Sistemde de hepimiz birer Samsa'yız aslında. Devrin politikacıları, ekonomistleri bizi bu alışılmışlığa sürükler. Onlar değiştiğinde ise biz de onların amaçlarına göre farklı çehrelere bürünürüz. Bunu bir satranç oyununa benzetebiliriz. 64 kare var ve biz oyuncunun isteğine, amacına göre yer değiştiren piyonlarız.

Yeri geldiğinde oyuncunun en değerli taşı, yeri geldiğinde ise feda edebileceği gereksiz bir piyon. Devrin Politikacılarının bizi bir piyon gibi kullanışının ve yeri geldiği zaman bizi gözünü kırpmadan harcayabileceğinin bir hikâyesidir "Dönüşüm".

Ben bu kitabı artık insanların uyanması ve alışılmışlıklarından kurtulmalarının bir başlangıcı olması için yazdım. Yeri gelir ki işimizden, sevdiklerimizden bile vazgeçecek duruma getirir sistem bizi.

Sistem bizi çıkarları için kullanır.

Bizi biçimden biçime sokar ve en ufak bir hatada cezayı keser. Başta da dediğim gibi sistem bizi azami çalıştırıyor. Yoruyor, incitiyor ve bazen de öldürüyor. Peki bu sizce böyle mi devam etmeli?

Ben Franz Kafka olarak en büyük tepkimi bu kitapla ortaya koydum. Umuyorum ki insanlık da bu gidişata bir şekilde "Dur" der. Yoksa hepimiz o 64 karede dönüp dolaşan birer piyon olarak kalacağız.

Yazar: Editor
2014-10-10 15:41:23

Son Ada

Son zamanlarda okuduğun en güzel roman nasıl ki İzzet Dönmez’in Yatılı Düzlükleri adlı eseri ise son zamanlarda okuduğum en kötü roman da Zülfü Livaneli’nin Son Ada’sıdır.

Livaneli’ye göre Son Ada onun ilk politik romanıdır. Bunu yaparken de elbette öncülleri gibi bir metafordan yararlanarak kendi gerçekliğini kurmuştur. Benzerini gayet yetkin bir şekilde George Orwell’den görmüştük, 1984 ve Hayvanlar Çiftliği ile. Başka bir distopyayı Sineklerin Tanrısı ile William Golding yapmıştı.

Livaneli’nin Son Ada’sı bunların yanından bile geçemeyerek hem kendisi için hem bu romana ödül verenler için ve hem de çok sevdiğim Yaşar Kemal için ne yazık ki bir fiyasko olmuş, zira bu romanı “haksızca” övmüş Yaşar Kemal, “Zülfü, büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir.” diyerek.

Roman bir adada geçiyor; her şey güllük gülistanlıktır ama bir gün bir diktatör emeklisi gelir ve adayı allak bullak eder. Diyeceğim budur özet olarak, zaten roman da bu kadardır.

Hiçbir estetik derinliği yok. Romanın anlatıcısı ısrarla “edebi” bir iş yapmaya kalkmadığından bahsediyor, ezik bir karakter de çizerek roman boyunca, ama Livaneli nedense en nihayetinde bir roman yazdığını unutmuş.

Romanda her şey derinliksiz, adeta okuru salak yerine koyan bir tavır var. “Sen anlamazsın bu romanın mesajını ve ben bunu sana bak dümdüz anlatıyorum ki sen de ülkeler felakete nasıl sürüklenir anla.” tavrı… Bu tavır romanın anlatıcısından değil, Livaneli’nin kendisinden kaynaklanıyor. Karakterler karton dekorlar gibi, olaylar, olayların dayandığı metaforlar ilkokul düzeyinde, üstelik son derece lezzetsiz bir tarzda servis edilmiş bunlar okur masasına. En fazla bir gazete köşe yazısı veya eskilerden bir fabl olabilecek anlatı bize roman diye sunulmuş, Doğan Kitap da bunu basmış ve 2009 senesinin jürisi bu kitaba Orhan Kemal Roman Armağanını vermiş. Yukarıda dediğim gibi, Yaşar Kemal de bu son derece basit yani çapsız romanı bir güzel övmüş. Yaşar Kemal’e sitem ediyorum buradan, hayal kırıklığına uğradım bu manada.

Dünyada anlatılmamış bir şey yoktur, denir; önemli olan bunu nasıl anlattığındır. Konudan çok üsluba işaret edilir, yazarın bu yoldaki yaratıcılığına bakılır, gerçeği yeniden kurarak bina ettiği gerçeklik muhatap alınır.

Son Ada’da her şey bana yalandan geliyor; anlatıcının aşkı, âşık olduğu Lara, anlatıcının kahramanı olan Yazar’ın muhalifliği, adalıların küçük burjuva kaygısızlıklarından doğan bilinçsizlikleri ve tutarsız halleri, başkanın zulmü, martıların direnişi, tilkilerin kullanılır varlıklar olması, yılanların toplumu zehirleyen unsurlara denk gelmesi, bakkal çırağının duyarlılığı falan filan. Hepsi kof birer figür, çocukça. Oysa roman dediğin hele ödüllü roman dediğin karakterler ister. Koca romanda bir tane karakter yok. Asıl şahısların yanında (karakter demiyorum), Livaneli’nin birdenbire aklına gelmiş gibi ortaya çıkıveren tipler var.

Livaneli keşke, yazarlığa dair bir şeyler öğrenmek için Yaşar Kemal’i az olsun dikkatli okumuş olsaydı, hiç olmazsa onu da böyle mahcup etmemiş olurdu, en azından benim bakış açımda.

Son olarak. Livaneli’nin bu anlatıda dile getirdikleri yok saydığımız olgular değil, ama bir edebiyat mevzusunda bunların hiçbir kıymeti yok. Okumazsanız hiçbir şey kaybetmezsiniz.

M. Cahit Uzungece

Yazar: Editor
2014-10-01 08:42:35

Epilog (Kaymera'dan)

Pagan hayatına sadık kalan Aferrado Kabilesi, aile adlarının da altını çizdiği gibi ayak direyen bir kavimden gelmektedir. Çeşitli politik, ekonomik, askeri baskılara maruz kalmış olsalar da, kilisenin veya yerleşik rabbani dinlerin hışmına sıkça uğramışlarsa da inançlarından dönmemişlerdir. Fakat şiddetin niteliği zamanla değişmiş, müşfik görünen tavırlar katliamlara başlamıştı.

Kabilemizin 13 kadını, Oviedo’nun, meydanlarında cadı diye yakılmıştı; birçoğu yakın kuzenim olan erkekleri gözlerimin önünde kılıçtan geçirilmişti. Çocuktum o vakitler.

Zulme iman, kılıca can dayanmaz.

Bu yüzden kaçtık.

Kadim zamanlardan beri yaşadığımız topraklardan kısa sürede göç etmek zorunda kaldık. Kimimiz Orta Avrupa’nın karanlık ormanlarına gitti, kimimiz Batı Avrupa’da yeni bir hayat kurmaya çalıştı, kimimiz Atlas Okyanusunu geçip İzlanda’nın Pagan tarihine sığındı bu topraklarda. Ama kimse doğaya sadık olan bu hayat tarzından dönmedi.

Ben D’espinhosa Aferrado, kabilemin en serkeş fertlerinden biri olan gezgin… Bir süre küçük Pagan köylerinde yaşadım, onlara şiirler okudum, kabilemin Ezoterik sırlarından öğrendiklerimle kimi önemsiz hastalıkları tedavi ettim; anlayamadığım bir dinin askerlerine karşı, bir hayatı korumak için savaştım. Birkaç kez ölümden döndüm. Hiç kovalamadım, hep kaçtım.

Daha küçük bir çocukken göç edip uzaklaştığım atalarımın topraklarına bir daha hiç dönemedim.

Çok savaş gördüm, çok ölüm… Kıtlıklara, açlıklara şahit oldum. İnsanların ne çok hayalleri vardı, umutları; dağların adeta gözümün önünde devrilişini izledim.

Dilerim insani bir geleneğin son mirasçılarına ithaf ettiğim bu kitap Aferrado adının anılmasına ve o kadim kültürün hep hatırlanmasına da vesile olur.

D’espinhosa El Aferrado

1297 Kışı

İzlanda / Karaormanlar

Çeviren: M. Cahit Uzungece 

Yazar: Editor
2014-04-09 17:44:23

Kazancakis’in Zorba’sından

Buddha ile Çoban diyalogu;

ibret için gelsin, bir damla yağmurun bile hesabındaki köhne iradeye.

Çoban

Yemeğim pişti koyunlarımı sağdım, kulübemin mandalı sürülmüş, ateşim yanıyor, sen de istediğin kadar yağ, gökyüzü.


Buddha

Artık yemek ve süte ihtiyacım yok, rüzgârlar kulübemdir, ateşim söndü, sen de istediğin kadar yağ, gökyüzü.

Çoban

Öküzlerim, ineklerim, atalardan kalma çayırlarım ve ineklerimle çiftleşen bir boğam var; sen de istediğin kadar yağ gökyüzü.

Buddha

Benim ne öküzlerim ne ineklerim var çayırlarım var. Hiçbir şeyim yok. Hiçbir şeyden korkmam, sen de istediğin kadar yağ gökyüzü.

Çoban

Yıllardan beri karım olan sadık ve uysal bir çoban bir kızım var. Geceleri onunla oynaşmak hoşuma gidiyor, sen de istediğin kadar yağ gökyüzü.

Buddha

Uysal ve özgür bir ruhum var; yıllardan beri ona benimle oynaşmayı öğretiyorum sen de istediğin kadar yağ gökyüzü.

Yazar: Editor
2014-04-05 19:11:24

Dost 

Bir gece habersiz bize gel 
Merdivenler gıcırdamasın 
Öyle yorgunum ki hiç sorma 
Sen halimden anlarsın 
Sabahlara kadar oturup konuşalım 
Kimse duymasın 
Mavi bir gökyüzümüz olsun kanatlarımız 
Dokunarak uçalım. 

insanlardan buz gibi soğudum, 
işte yalnız sen varsın 
Öyle halsizim ki hiç sorma 
Anlarsın.

Cahit Külebi 

Yazar: Editor
2014-03-04 15:59:48

Beyoğlu Güzel de…

Bu yazının amacı edebi değerlendirme yapmak, şu akımla karşılaştırmak, bu yönteme karşı çıkmak değil. Tüm bunları yapmak belli bir birikim de gerektirir. Ancak “yazmak kimsenin tekelinde değil” der bir ağabeyimiz. Ben de, belki bir dost meclisinde kitap konusu açılsa, yapacağım eleştirileri yazıya dökmeye çalışacağım. Tamamıyla bir okur gözüyle. 

  • Bir kitabın okuyucuları tarafından övülmesi nasıl “birikime” bakılmaksızın kabul ediliyorsa, bir başka okurun eleştirileri de öyle değerlendirilmeli. 
  • En azından bu yazı bu düşünceyle ortaya çıktı.

Herkeste olur mu bilmem ama, ben bazı yazarların kitabını daha okumaya başlarken beğenirim. Nereden geldiği belirsiz referansları vardır bende. Ahmet Ümit için aynısını söyleyemem. Başkaları için az önce tariflediğim kategoriye girebilir, benim için öyle değil. Ama “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi”ni oldukça yüksek beklentilerle okumaya başladım. Yazının sonucunu şimdiden söyleyeyim, hayal kırıklığı.

  • Acımasız sayılabilecek eleştirilerden önce biraz kitaptan ve övgüyü hak eden yerlerden başlamakta fayda var.

Kitap, Baş Komiser Nevzat ve ekibinin Tarlabaşı’nda işlenen cinayeti çözmeye çalışırken, başlarından geçen karmaşık olayları anlatan bir polisiye. Beyoğlu sokaklarında, özellikle Tarlabaşı’nda geçiyor. Zaman olarak 2014 yılbaşı seçilmiş.

Kitabı övmek için elimdeki tek malzeme muhteşem betimlemeler.  Tarlabaşı’nın Rum mimarisi evlerinden iri yarı pezevenge, buz sarkıtlardan duvarı süsleyen, yavrularını emziren bir buldok fotoğrafına kadar.

Dudağını sarkıtan “esmer vatandaş”ı, lacivert ışıkta lilaya dönen gömleği ile canlandırmakta zorluk yaşamıyorsunuz. Kitapta sık sık tekrarlanan bir sözün sahibi Agah’ın tombul kırmızı yanaklı, küçük çeneli yuvarlak silueti karşınızda beliriyor. Ve onlarca örnek daha…

  • Gel gelelim, kitap birbirinden çok farklı konuların bir araya getirilmesi ile oluşmuş ve bu haliyle oldukça sığ kalmış. 
  • Kitap’ta 6–7 Eylül olaylarından, Ulucanlar katliamına, Tarlabaşı’ndaki ranttan, Haziran ayaklanmasına, çokça konuya girilmiş. 
  • Bu düşüncelerimi paylaştığım bir dostum “Mahsun Kırmızıgül Sendromu” demişti. 

Aslında saydığımız konuların tamamı birer roman olabilir. Hatta gerçek olaylardan kurgulanan romanlar çokta güzel olur. Müthiş bir kurgu ile Bahçelievler katliamını anlatan “Gecenin Kapıları” en iyi örneklerdendir. Bu tarz örnekler arttırılabilir.

Ama siz bir kitapta bu kadar çok konuya girerseniz, en basit eleştirim, konuların sığ kalması olur. Daha ağırı ise ve bende asıl çağrışımı yapan, piyasa mantığı. “Birçok konuya değineyim de kitap satsın.” Ahmet Ümit böyle düşünmüştür demiyorum, ama bende bıraktığı his budur. Kuşkusuz anlatılacak çok şey var, yaşananlar, yaşatılanlar, acı, mutluluk çokça bu topraklarda. Ama hepsini anlatmak için bu kadar kolay bir yol seçilebilir mi, bilmiyorum.

  • Yaratılan karakterlerde, işlenen konular gibi, beş benzemezlerin bir araya gelmesi. Ama mekân Tarlabaşı olunca biraz normalleştirilebilir. Asıl itirazım ise bazı karakterlerin eğreti duruşu. 
  • Mesela, biseksüel zengin adamın, yeni ve kendinden küçük eşi Jale Hanım. Gerçekliğini sorgulamayacağım. Mutlaka vardır böyle insanlar ve varlıkları benim için sıkıntı da değil.  Ama bu kadar karmaşanın içine daha sağlam bir karakter yazılamaz mıydı?

“Esas polisin genç yardımcısı bıçkın olmak zorunda”  diye bir kural mı var? Ortalık bu karakterlerden geçilmiyor. Burada da karşımıza çıkması, büyük hayal kırıklığı.

Nazlı’ya gelince. Örgütsüz ama duyarlı bir kadın. Kıvırmadan söyleyeyim bana bilinçli bir tercih gibi geldi. Örgütlü olmayan, gönüllü, aktivist. Pekâlâ olabilir. Örgütlülüğe dair göndermelere rastlamış olmak ise, kendi hüsn-ü kuruntum diyip geçiyorum.

  • Kabadayıların hesaplaşması… 
  • Birbirini arkasından vuranlar, önüne atılanlar… 
  • Açıkçası klişe olmuş. 
  • Tekrar tekrar söylüyorum, 
  • gerçekliklerini eleştirmiyorum. 
  • Mesele farklılık. 
  • Belki de benim beklentimin fazla yüksek olması, bu kadar iredelememe sebep.

“Bazen böyle olur, hayat durduk yere bir ipucu sunar size.”   Cinayet çözüldükten sonraki bölüm böyle başlıyor. Temel itirazım, hayat gerçekten böyle mi? Yazar pekâlâ bu benim kurgum diyebilir. Ama bu kadar tesadüf bana fazla geldi. Bir başkasına yerinde gelmiş olabilir. Dedim ya, bu, okur gözü ile bir eleştiri. Böyle bir son, “yeter artık kitabı bitireyim” fikri ile yazılmış gibi. Olaylar bu kadar karmaşıkken böyle bir son basit kalmış.

Velhasıl, beklentilerimi karşılamadı. Ancak keyifle okuduğumu da söylemek isterim. Tavsiye ederim. En azından İstanbul’un güzel bir resmini görmek isteyenlere… İyi okumalar…

Ali Doğan Karacık

Yazar: Editor
2014-02-20 09:19:20
Boru Sesi
1619 yılında Neuberg'de, kışlık bir ordugahta, sonradan Renatus Catesius adını alan René Descartes adındaki asker, bir çalışma odasının sessizliği içinde bütün peşin yargılardan sıyrılmak için, ordudan ayrılmaya karar vermişti.
  • Emin ve kesin kanıtlar üzerinde bir düşünce dünyası kurmak istiyordu.
  • Descartes kararını yerine getirdikten ve masa başında yirmi sene geçirdikten sonra yeni felsefenin babası oldu.
  • Bu felsefe boru sesi gibi çınlayan şu cümleyle başlar:

"Düşünüyorum, o halde varım!.."

Mesele işte buradadır.
Düşünmeyi inanmanın önüne geçirmek* yeniden doğan insanlığın gurur, cüret ve büyüklüğünü yaratmıştır. 
İşte Rönesans** budur, dedi Marlon Cahit Uzungece.

[Bir maçın vs kazanılacağına inanmak veya (neden sonuç ilişkileri içinde bakıp) bunu düşünmek.]

Yazar: Editor
2014-02-18 07:08:20
Wolfgang Borchert

Bir başına kalmış duvardaki pencere kavuğu akşam güneşinin ilk ışıklarında mavi kırmızı esniyordu. Dimdik baca kalıntıları arasında ışıl ışıldı toz bulutları. Yıkıntı çölü pinekliyordu.
Gözlerini yummuştu. Ansızın daha da karardı çevresi. Anladı ki biri gelmişti, o anda karşısına dikilmişti biri, kara kara, usulcacık. Yakayı ele verdik, diye düşündü. Ama gözlerini kısıp da şöyle bir bakınca, biraz partal bir pantolon içinde iki bacak gördü yalnız. İki bacak, oldukça çarpık, karşısında. Aralarından arka tarafı görebiliyordu. Bir cesaret, yarı kapalı gözlerle pantolonlu ayaklardan yukarı bir bakıverdi şöyle, karşısındakinin yaşlıca bir adam olduğunu gördü. Bir bıçakla bir sepet vardı adamın elinde. Ve parmak uçlarında biraz toprak vardı.
Burada uyuyorsun galiba, ha, diye sordu adam ve yukarıdan çocuğun darmadağın saçlarında dikti gözlerini. Jürgen gözlerini kısıp adamın bacakları arasından güneşe baktı. Yo, uyumuyorum, dedi, bekliyorum. Adam başını salladı: Bekliyorsun demek. O iri sopayı da herhalde bunun için taşıyorsun yanında, ha?
Evet, diye cevapları Jürgen gözü pek ve sımsıkı sopaya sarıldı.
Beklediğin neymiş bakalım?
Ne beklediğimi söyleyemem, diye cevapladı Jürgen. Elleriyle sımsıkı kavramış tutuyordu sopayı.
Herhalde paradır, ha? Adam sepeti yere bıraktı. Elindeki bıçağı ileri geri pantolonunun kıçına sürterek temizledi.
Yo, hiç de para değil, diye cevapladı Jürgen küçümser, paradan çok daha başka bir şey.
Peki, ne?
Söyleyemem. Başka bir şey işte.
İyi ya, söyleme. Ben de sepetimde ne var onu söylemem. Adam ayağıyla sepete vurdu, sonra elindeki bıçağı kapadı.
Onu bilmeyecek ne var, dedi Jürgen hafifser, tavşan yemidir.
Vay canına, nasıl da bildin! Diye seslendi adam şaşırmış. Sen açıkgöz bir çocuğa benziyorsun. Kaç yaşındasın bakalım? 
Dokuz.
Hele bak sen, dokuz yaşındasın ha? E, o zaman üç kere dokuz kaç eder onu da bilirsin.
Tabii bilirim, diye cevapladı Jürgen ve zaman kazanmış olmak için ekledi; ondan kolay ne var! Sonra adamın bacakları arasından bakmaya koyuldu. Üç kere dokuz, değil mi,diye sordu. Yirmi yedi. Sen daha sorarken biliyordum.
Tamam, dedi adam, benim de işte o kadar tavşanım var.
Jürgen dudaklarını yuvarlatarak, yirmi yedi tane mi? Diye sordu.
İstersen göstereyim sana. Çoğu minimini daha. Görmek ister misin?
Olmaz ki, diye cevapladı Jürgen duraksar, burada beklemem lazım.
Her vakit mi? Diye sordu adam. Geceleri de mi? 
Geceleri de. Her vakit. Her vakit. Adamın çarpık bacaklarından yukarı doğru kaldırdı gözlerini. Ta cumartesinden beri bekliyorum, dedi fısıldar gibi.
İyi ama eve gitmiyor musun hiç? Yemek yemiyor musun? 
Jürgen yerden bir taş kaldırdı. Bir yarım ekmek duruyordu taşın altında. Ve bir teneke kutu.
Tütün mü içiyorsun? Diye sordu adam. Pipon var mı ki? 
Jürgen sımsıkı kavradı sopasını. Çekingen; sarıp içiyorum, diye cevapladı. Pipoyla hoşuma gitmiyor.
Yazık, dedi adam. Sepete doğru eğildi. Yoksa tavşanları doya doya seyrederdin. Hele yavru olanlarını. Belki içlerinde beğendiğin biri olurdu da onu sana verirdim. Ama senin buradan ayrılmaman lazımmış.
Evet, diye cevapladı Jürgen üzgün, evet, buradan ayrılmamam lazım.
Adam sepeti aldı yerden ve doğruldu. Eh ne yapalım, madem ki burada kalacaksın -yazık. Sonra arkasına döndü. Beni ele vermezsen söyleyeyim, diye seslendi Jürgen o anda çabucak.
Fareleri bekliyorum burada.
Adamın çarpık bacakları bir adım geri geldi. Fareler mi? 
Evet. Ölüleri yiyor da fareler. İnsanları yiyor. Hep insanları yiyerek yaşıyorlar.
Kim diyor?
Öğretmenimiz söyledi.
Sen de şimdi fareleri bekliyorsun burada, öyle mi? Diye sordu adam.
Yo, fareleri değil, dedi Jürgen.
Sonra usulcacık; kardeşim, kardeşim orada yatıyor da.
İşte orada.
Jürgen elindeki sopayla birbiri üzerine çökmüş duvarları gösterdi.
Bir bomba düştüydü evimize.
O kadar bağırdık, hiç.
Benden çok küçüktü kardeşim.
Dört yaşındaydı daha.
Hala burada olması lazım.
Benden çok küçük o.
Adam yukardan darmadağın saçlarına bakıyordu çocuğun. Sonra birden; peki öğretmeniniz size farelerin geceleri uyuduklarını söylemedi mi? Diye sordu.
Hayır, diye fısıldadı Jürgen. Ansızın pek yorgun bir ifade belirdi yüzünde.
Hele bak, dedi adam. Ona nasıl öğretmenmiş öyle, bunu bilmiyor. Fareler gece oldu mu uyur. Geceleyin korkmadan eve gidebilirsin. Fareler geceleri uyur hep. Ortalık daha kararır kararmaz başlarlar uyumaya.
Jürgen elindeki sopayla küçük çukurlar açıyordu yıkıntı içerisine.
Küçücük yatak bunlar, diye düşünüyordu. Küçücük yatak hepsi. O anda; bak ne diyorum, diye seslendi adam (ve çarpık bacakları kımıl kımıldı bunu söylerken), şimdi hemen gidip benim tavşanlara yemlerini vereyim. Hava karardı mıydı, gelip seni alayım. Gelirken sana bir tavşan da getirebilirim belki. Yavru bir tane, ha ne dersin? İstersen büyük olsun.
Jürgen küçük küçük çukurlar açıyordu yıkıntı içerisine. Küçük küçük tavşanlar, diye düşünüyordu. Beyaz, gri, beyaz gri. Bilmem ki, diye cevapladı usulca ve adamın çarpık bacaklarına baktı. Fareler gece sahiden uyuyorsa.
Adam duvar kalıntılarının üzerinden yola çıktı. Tabii uyurlar, diye seslendi yoldan doğru. Öğretmeniniz bunu da artık bilmiyorsa toplasın tası tarağı gitsin.
Jürgen doğruldu.Bana bir tavşan getirecek misin? Diye sordu. Beyazından bir tane?
Bir bakayım diye cevapladı adam yürürken. Ama ben gelinceye kadar burada bekleyeceksin. Seninle sonra sizin eve gideriz, ha? Bir tavşan kümesinin nasıl yapılacağını babana anlatmam lazım tabii. Çünkü bunu bilmezseniz olmaz.
Peki, diye seslendi Jürgen. Ben burada beklerim. Zaten hava kararana kadar gözleyeceğim fareleri. Muhakkak beklerim. Ve sonra bağırdı; tahta da var evde kümes için. Sandık tahtası diye bağırdı.
Ama artık işitmedi adam. Çarpık bacakları ile güneşe doğru seğirtiyordu. Akşam kızıllığına bürünmüştü güneş. Jürgen adamın bacakları arasından güneşin parıltısını görebiliyordu.
İşte öylesine çarpıktı adamın bacakları.
Elindeki sepet telaşla bir o yana bir bu yana sallanıyordu.
Tavşan yemi vardı içinde.
Yeşil tavşan yemi, ama toz topraktan rengi griye çalıyordu biraz.

ÇevirenKamuran Şipal 
Yazar: Editor
2013-07-27 11:28:11

Küçük Bir Sözlük Denemesi

Siyasi Modernlik

Siyasi parti kurma, sendikalaşma, örgütlenme hakkı ve milli meclisin varlığı.

Sosyal Modernlik

Şehirleşme, okur-yazarlığın artışı ve geleneksel kabulleri tartışılır değer haline getirme.

Kültürel Modernlik

Milliyetçilik ve laikliğin ideolojiyi belirlemesi vs.

Ekonomik Modernlik

İleri teknoloji, yeni yönetim teknikleri, uzmanlaşma ve işbölümü, ticaretin dünyada kolaylaştırılması.

Modernizm

Hem Klasisizm’e karşı olan hem de realist gelenekten kopuşu temsil eden sanat hareketi.

Kapitalizmle birlikte XIV.yy’da doğduğu iddia edilen akım.

Sanayileşmeyle birlikte XIX.yy’da doğduğu iddia edilen akım.

Dini algı değişmelerine paralel olarak XV.yy’da doğduğu iddia edilen akım.

Kültürel değişimlere paralel olarak XX.yy’ın ilk otuz senesinde doğduğu iddia edilen akım.

Modern Sanat

İnsan kendi dışındaki dünyayı ve bağımsız bir gerçekliği öznel problemlerinden arındırarak yansıtmamalı. Bilinç akımı anlatımda benimsenmeli.

Yazar: Editor
2013-07-17 19:53:47

Tembelliğe ve Çalışmaya Dair -Alıntı-

İşçi erkek, kadın ve çocuklar,

yüz yıldır bin bir zahmetle acının çarmıhlı tepesine tırmanmakta.

Antik köleliğin hazır ve canlı örneği İsa gibi.

  • Yüz yıldır 
  • zor altında çalışmakta, 
  • kemiklerini kırmakta, 
  • etlerini örselemekte, 
  • sinirlerini kırbaçlatmakta.

Yüz yıldır açlık

bağırsaklarını burmakta, beyinlerini sanrılara salmakta...

  • Ey tembellik, 
  • uzun süren sefilliğimize acı. 
  • Ey sanatların ve soylu erdemlerin anası tembellik, 
  • insan kaygılarına merhem ol!

 ______________

Paul Lafargue

Tembellik Hakkı

Alakarga Yayınları 

 

Yazar: Editor
2013-05-25 18:07:53

Oportünizm Üzerine

Bu ara pek moda bu eylemlilik.

Ha, oportünizm dediğimiz şeyi bir zafiyet değil de bir siyaset olarak görenler de vardır, yani her mecliste lanetlenen bir muhterem değildir bu. Seveni sayanı çoktur.

Bakın bu oportünizmi “fırsatçılık” olarak Türkçeye dönüştürmemi öneriyor Word sayfası. Kalsın böyle.

İstediğim etkiyi özgün haliyle daha çok yaratıyor görüşündeyim şahsen.

Oportünizm.

Fırsatçılık.

Bu durumlarda sözlükleri kurcalamayı sevdiğimi az çok biliyorsunuz dostlar.

Şöyle diyor Politika Sözlüğü, sayfa 171’de:

Latince kökenlidir diyor bu kelime. Uygun, elverişli kökünden türemiş.

Geniş anlamda: (1) İkiyüzlülük, uzlaştırıcılık.

(2) İşçi hareketi içinde sosyal demokrat ve küçük burjuva partilerince yürütülen ve proletarya ve tüm emekçi sınıfların çıkarlarını burjuvazinin çıkarlarına bağlı kılmaya çalışan politika. Oportünist politika, burjuvaziyle, burjuva partileri ve hükümetleriyle uzlaşma ve doğrudan işbirliğini savunur; devrimci savaşımı, sosyalimi yadsımakla kendini gösterir. O, kopmaz bir biçimde revizyonizm ve reformizme bağlıdır.

Evet,

Sözlük böyle diyor dostlar,

Ben artık sussam da olur.

Yazar: Editor
2013-05-09 20:57:49

Koinos Kosmos ve Biz

  • Yani ortak dünya o koinos kosmos. 
  • Onunla tanışma ile başlar hayat. 
  • Örneğin yaş lise yıllarına denktir, 
  • o zamana kadar var olan yarı gerçekliktir. 
  • Sonra bir hayal kırıklığı. 
  • Örneğin sevdiğinin reddedişi veya olmayacak diye umduğumuz yenilgiler. Futbolu dahil edelim hadi.
  • Hımm, 
  • demek dünya buymuş. 
  • Derken uzun bir kışa hazırlık. 
  • Eyvah. 
  • Ve daha fazlasıyla yüzleşme kırıklıkların. 
  • Bu sırada gündüz düşleri ile fobilerin oluşumu.
  • Derler ki, 
  • bu iki kutuplu içsel savaş sonsuza kadar sürer bre...
  • Fobiler gelip gelirse,
  • başlar mı agorafobi
  • ve itilme...
  • Hayal dünyasına çekilme.
  • Fantaziler...
  • Kendini sürekli tekrar eden şeyler...
  • Sonra
  • üstesinden gelebileceğimizi zannettiğimiz o kadar çok gerçeklikle rastlaşırız ki...
  • Hay bin kunduz,
  • aslında sadece zannederiz.
  • Öyleyse 
  • çarpmadan şu acı gerçeklere
  • hem de bizim dışımızda gelişip
  • serpilen cinsine,
  • neden sonuç ilişkisini koparmadan
  • yol almalı,
  • koşulları kendi içinde algılayıp...
Yahu, şu maçlar sağlıcakla bitse de
biz de daha fazla kurcalamasak motoru dostlar: ))
Ama şu koşullar içinde, kaybetmeyi olasılık dışı tutarak filan.
Zira şu hayatta
koinos kosmosumuzdur Adanaspor. 
Yazar: Editor
2013-05-08 19:31:55

Boğa

Ama tecrübe dediğimiz şey veya her ne ise, insanlar için değilse de güzel canlılardan olan boğalar için içgüdülü bir şey olabilir. Tabi insanevladı bundan kendine bir sonuç çıkarabilir. Buna aslında öğrenmek deriz. 

Şöyle:

Boğa güreşinde, bir boğa ikinci şansı bulamazmış.

Çünkü, bizim boğa matadorun bütün taktiklerini, ayak oyunlarını, hamlelerini, stilini, vücut hareketlerini filan çözermiş. Sonraki karşılaşmada sayın matadoru hacamat  edermiş.

Bunu acı tecrübelerle "öğrenen" organizatörler aynı boğayı bir daha sahaya sürmezmiş.

Ama dediğim gibi,

bu bir öğrenmedir ve statik bir duruma işaret etmektedir ve canlılar öğrendiklerini de elbette hayatla sabitlemelidir, yoksa o ikinci şans tabi ki olmayabilir.  

Böyle... 

Yazar: Editor
2013-05-04 08:53:52

Yanılgılar ve Yenilgiler

Şu tecrübe dediğimiz şey var ya,

aslında pek belirsiz bir şeydir. Nedir, ne zaman edinilir veya hakikaten onlardan dersler filan çıkar mı?

O tecrübelerimiz duygularımızla mı yoksa aklımızla mıdır? 

  • Yani, şahsen bendeniz
  • tecrübelerinden bir şeyler öğrenen bir adem 
  • değilim ki.

Aynı hatayı tekrar tekrar yaparım pek ala. Hatta bile bile. Örneğin güvenmek, böyledir. Güvendiğin bir arkadaşın dostun her neyse, zottiriğin öncü kuvveti çıkınca hayata küsmüyorsun ki.

  • Yeni yanılgılara yelken açıyorsun çok çok, yeni sularda.
  • Hem bazı tecrübelerimiz,
  • gerçekte istediklerimizi yerine getiremeyince,
  • hatta neredeyse onlara cephe alınca,
  • anlarız ki bu tecrübe dediğimiz böcükler
  • aslında bizim bir parçamız bokumuz püsürümüz değil imiş. 
  • Yani hayatımızda 
  • başka varlıkların da tecrübeleri vardır 
  • ve bunlar bir şekilde hüküm sürmektedir.

Onların doğrudan,

ama dosdoğrudan

bizim kontrolümüz altında, otokontrolümüz sınırlarında falan olmadıklarını keşfederiz. Bakın icat değil.

  • Bu acı bir keşiftir dostlar, 
  • yani Amerika'nın 
  • hiç keşfedilmemiş olmayı dilemesi gibi bir şey, his vs...

Ve işte, kişisel tecrübeler meydan savaşında,

gerçeklik kavramımızın kökeninde de

bu tecrübelere dayalı yanılgılar ve yenilgiler pek ala aranabilir. 

Yazar: Editor
2013-05-02 17:33:17

Gerçekliğin İktidarı

Konumuz bu olsun.

Dostlar,

Öyle bir şey ki gerçek, o olmadan işlerin nasıl yürüdüğüne dair bir görüşümüz yoktur veyahut bir şekilde oluşan o görüş hatalıdır. Hani biz ona işkembeden atmak da deriz bazen. Bu da boktanlıktan başka bir şey olmaz.

Hakikat olmadan, nasıl bir durumun içinde olduğumuzu bilemeyiz ki.

Çevremizdeki veya içimizdeki evrende neler aslında neler olduğunu, nasıl olduğunu bilemeyiz.

Örneğin belgesel film çekme gerçeğinden bihaber olduğum için bir sürü hayal kurardım, şunu böyle yaparım, bunu şöyle hallederim, diye; lakin belgeselcilerle bir süre teşrik-i mesai içinde olunca işin gerçekliğini idrak eder oldum ve ayaklarım yere basamaya başladı dostlar. Meğer ne çok yanlış fikrim varmış konuya dair.

Evet,

  • Belki bir süre için 
  • mutlu mesut bir cahilliğin içinde yaşabilir 
  • ve aynı şekilde kendimizi aldatabiliriz. 
  • Böylece etrafımızı kuşatan tüm dertlere rağmen 
  • geçici olarak 
  • sıkıntı filan duymaz 
  • mutsuz da olmayız. 
  • Ancak böyle bir sahne sadece ve sadece 
  • koşulların daha da kötüleşmesine 
  • yol açacaktır, 
  • Tarih boyunca 
  • ve şimdiki zaman kipinde açmışlığı da vardır zati.

Yani devekuşu sendromu iyi bir şey değildir.

Devekuşu deyince;

İki devekuşu ordusu karşı karşıya gelir.

Biri pek kalabalıktır.

Diğeri sayıca az. Bizim bu fukaralar bakarlar ki yapacak bir şey yok. Komutan emreder, kafaları kuma gömün diye. Kafalar kumda lakin kıçlar tepededir.

Derken bu esnada, güçlü devekuşu ordusunun komutanı şöyle bir bakar, kafayı kaşır, hay bin deve der, az önce karşıda bir devekuşu ordusu vardı, ama şimdi kimse yok.

Böyle bir hikâye dostlar. Bu muhteremler boşuna devekuşu olmamış yani, ne deve ne de kuş. Kimliği meçhul şeyler.

Devam edelim.

Cahillik denen mendeburun yarattığı mesele, muhatabını ışıksız bir ortamda bırakmasıdır, karanlıkta yani.

Muhtaç olduğumuz gerçeklerden yoksun kalınca, elimizde, başkalarının, bana güvenin tavsiyelerinden filan başka bir şey olmaz. Ama yahu, ne fena bir şeydir bu.

Bana güvenin! Sebep? Güvenin işte! Peki!

Yani…

İşimiz el yordamına, kör döğüşüne kalır. En nihayetinde de hata yapmamız kaçınılmaz olur. Çünkü içinde bulunduğumuz koşulların gerçekliğinden habersizizdir ve sorunlarla baş edecek kadar da bilgimiz yoktur. Adamların da istediği aşağı yukarı budur.

Ne zaman mı öğreniriz gerçekleri, hal böyleyken?

Kaybedince!

İş işten geçince yani.

Bu da hem zaman kaybıdır, hem moral kaybı, hem para kaybı.

O zaman şöyle bitireyim:

Gerçekler için üç kere,

hurra hurraa hurraaa! 

Yazar: Editor
2013-03-31 15:24:30

İnsanlık Öldü

Nihayet insanlık öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, "yahu insanlık öldü mü?" diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır.

Bu nedenle gazetelerinde, "insanlık öldü mü?" ya da "insanlık ölür mü?"biçiminde büyük başlıklar yayımlamakta yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes, insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir.

Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok. İnsanlıktan uzun süredir ümidini kesenler, ya da hayatlarında insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır.

Fakat insanlık âleminin bu büyük kaybı, birçok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir; o kadar ki, bazıları artık insanlık olmadığına göre bir âlemden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeğe başlamışlardır.

Bize göre, böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. İnsanlık artık aramızda dolaşmasa bile, hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden, bir zamanlar insanlığın olduğunu, bizim gibi nefes alıp ıstırap çektiğini öğreneceklerdir.

İnsanlığın güzel ve çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum. Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için bir şeyler yapmaya çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamaya devam edecektir.

İnsanlıktan paylarını alamayanlar için zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. Yıllarca önce küçük bir kasabada dünyaya gelen insanlık, dünya savaşlarından birinde, çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı.

Bu olaydan sonra, hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık, önce ki gece sabah karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar, insanlıktan ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır.

Doğru dürüst bir tahsil göremeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık hiç evlenmemişti. Küçük yaşta öksüz kalan insanlığa, doğru dürüst bir mirasta kalmamıştı; bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık, başkalarının yardımıyla geçinmeğe çalışmıştı. İnsanlığın ölümüyle ülkemiz, boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. Gazetemiz, insanlığın yakınlarına baş sağlığı ve sonsuz sabırlar diler.

Not: merhumun cenazesi, önce, uzun yıllar yaşamış olduğu hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı Ümit Apartmanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade törenden sonra toprağa verilecektir.

Bu kısa hikâye Oğuz Atay'ın "Tehlikeli Oyunlar" adlı kitabından bir alıntıdır.

Yazar: Editor
2013-02-21 07:05:48

Hiyeroglif Masallar

Bugün bir kitap hakkında bilgi vereyim dostlar, kısaca.

Alakarga yayınlarından çıkan “Hiyeroglif Masallar”  Horace Walpore yazmış ta 18. Yüzyılda.

Ve Türkçede ilk kez yayımlandı, çeviren Burcu Yılmaz.

Küçük ama etkili bir kitap, çarpıcı bir ironilikte 6 hikâyeden oluşuyor.

Yazar bu eserinde öneminin burjuva ahlakını, asaleti, krallığı, kiliseyi fena hırpalıyor. 1700’lerin sonuna doğru yazıldığını düşününce insanın hayranlığı bir kez daha artıyor. Bir solukta okunacak eğlenceli ama okura eğlenceli, muhatabına ise işkenceli bir kitap Hiyeroglif Masallar.

Birkaç alıntı:

Ahlakı en iyi öğretmenin yolu onun en iyi insanlar üzerinde ne kadar etkisiz olduğunu göstermektir, dedi H.Walpole, Hiyeroglif Masallar'da.

“Şimdiki kötü neslin eğitimi için en erdemli isimleri kurban edeceğim.”

“Varsayımlarıma karşı çıkan her kim olursa aleyhine şeyler yazıp onu sözlerimle taciz edeceğim.”

“Bir ad ne işe yarar ki dedi Majesteleri, sayesinde çağrılmaktan başka.”

Ve

“Benim ülkemde soylular yoktur, ama dalkavuklar vardır.”

Yazar: Editor
2013-01-26 08:57:13

08.oo

Alper Kaya’nın ilk romanı, 08.00

Tanıyorsunuzdur sevgili Alper Kaya’yı, sayfamıza ara ara konuk oluyor yazılarıyla. Ödüllü genç bir gazeteci.

Dediğim gibi bu bir ilk roman.

  • Ve ilk roman olmasının kimi kusurlarını doğal olarak içeriyor. 
  • Kimi dil hatalarına ve tekrarlara laf etmeyeceğim 
  • zira Nobel ödüllü müstesna 
  • ve mektupçu yazarımız Orhan Pamuk bile 
  • romanlarında ciddi dil yanlışları yaparken 
  • 08.oo’daki kimi kusurları burada gündeme getirmeyeceğim.

Roman bir barda geçer, gececi ve hatta artık sabahçı bir barda.

Kaybedenlerin izbe bir mekânıdır.

Her birey, aslında hayatta da böyle olduğu gibi, yalnızdır.

Sığınacak bir yerleri kalmamıştır ki zaten zamanın kayıp bir yerindelerdir, çokça ama yalnız.

  • Polisiye roman olarak etiketlenmiş, 
  • ama bana kalsa 08.oo’ı gerilim romanı kategorisine sokardım. 
  • Sabah saat 8’i nasıl bulacağız 
  • ve o an bizi ne bekliyor? 
  • Bu soru romanın adından itibaren başlıyor 
  • ve son cümleye kadar devam ediyor.
  • Sorunun beklenen veya tatmin edici yanıtı bulup bulmaması 
  • yazarın rotasından çok okurun beklentileriyle de ilgi. 
  • Örneğin ben barmenin mekânı yakıp gitmesini beklerdim. 
  • Fakat benim bu beklentim de yazarı elbette ilgilendirmez.

Kolay okunması, okurda bir beklenti oluşturması, eserde zaman ve uzamı belirleyip sınırlamış olması, yazarın nereye gideceğini bilmesi, bir ilk romanda yazarın kendi roman dilini de arar olması, en azından bana başka bir romanı hatırlatmamış olması kitabın artılarıdır.

Bir roman eleştirmeni tabi ki değilim. Roman eleştirmenlerinin yanından bile geçemem o alana dair bilgi ve donanımımla. Bu satırları da herhangi bir roman eleştirisi kuramına göre de yapmıyorum. Yapamam, dediğim gibi o işe benim çapım yetmez. Bir okur olarak bakıyorum romana ve yazdıklarımın hiçbir bilimsel değeri yoktur edebi anlamda. Şöyle:

  1. Romandaki bazı bölüm başlıklarını, özellikle, biraz şiirsel ve fazlasıyla vecizi buldum; Hatırlamak Unutmaktır, Kimsesizlik Sarhoşluğu, Boşluğun Senfonisi, Uğruna Ölen Yoksa Dava Düşer gibi…
  2. Karakter yaratma konusunda biraz daha zaman ve mesafeye ihtiyaç var gibi göründü. Doğal olarak 100 sayfalık bir örgüde bu fırsat yakalanamamış. Yüzeyde kalınmış ve derinlere dalmaya gereken ortam bulunamamış. Örneğin Barmen’i biraz daha ayrıntılı izlemek isterdim. Bakınca, romandakiler bir “karakter” değil de “tip” olarak duruyor.
  3. Evrensel bir olay ve kahraman kurgusu, ilerleyen sayfalarda yerelleşiyor. Bir yerde de Alper Kaya’nın kendisi bir şekilde görünüp bir Melih Gökçek iğnelemesiyle bize bir selam çakıp yine kayboluyor.
  4. Hayatın zulmüne uğramış insanların (Zafer Aycan’ı ayrı tutalım, düşmanını takıp etmiş olabilir o.) aynı anda ve aynı yerde bir araya gelip Rus ruleti oynuyor olması olay örgüsünün sonucu değil de yazarın ilahi tercihi gibi duruyor.

Diyeceklerim özetle böyle.

Artı ve eksileriyle bakınca Alper Kaya’nın 08.oo’ı iki kadeh votka limon eşliğinde, rahatlıkla okunabilecek ve vakadan da bir lezzet alınabilecek bir romandır.

___________________

“Bazen ölüm bile bir sırrı itiraf etmekten daha iyidir.”

08.oo / Roman / Alper Kaya / Postiga Yayınları

111 Sayfa / 1. Baskı / Eylül 2011, İstanbul

___________________

Yazar: Editor
2013-01-07 06:58:17

Bir Alıntı İle
[edebiyathaber.net’ten]

Alakarga Kitap

Alakarga, yeni kurulan nitelikli bir yayınevi. Yayımladığı ve yayıma hazırladığı kitaplarla uzun soluklu olacağının işaretini veriyor.
Alakarga Yayınları ne zaman kuruldu ve şimdiye kadar kaç kitap yayımladı?

Alakarga diyoruz biz artık ona kendi aramızda ve okurlarımızın da böyle seslenmesini diliyoruz. Kuruluş düşüncemiz bundan bir yıl öncesine dayanıyor, ancak ilk kitabımızı Mart 2012’de yayımladık. Bu soruları cevaplarken on birinci kitabımızın hazırlıkları sürüyor.


Neden Alakarga?
Biz beş arkadaş, doğaya ve canlılara tutkuyla bağlı insanlarız ve alakarga da bizi imgesel anlamda her zaman büyülemiştir. Yayınevimizin ismini düşünürken, “Neden alakarga olmasın,” diyiverdik, böylece de alakargamız edebiyat dünyasında havalanmaya başladı.


Yayın politikanız nedir?
Biz, “yalnızca iyi edebiyat” diye yola çıktık her şeyden önce. Edebi değeri olmasının yanında, kendimizin de okumayı sevdiği şeyleri -tür ve yazar olarak da düşünülebilir- yayımlamaktan büyük haz duyuyoruz, her işin bir ayna olduğunu da unutmadan elbette. Bunun yanında yeni yazarları keşfetmeyi ve onlara ulaşmayı da kendimize amaç edindik; mesela, öykülerini beğenerek okuduğumuz İrem Karabaş’a, yakında çok ses getireceğine inandığımız,Özcan Doğan’a ve İzzet Dönmez’e bu yollarla ulaştık. Kapımız iyi öyküye, romana sonuna kadar açık. Yayım sürecinin zorluklarını genç yazarlar kadar iyi biliyoruz. Güler yüzlü ve sıcak bir yayınevi olmayı da iyi edebiyat kadar önemsiyoruz ayrıca.


Dosyalarını size göndermek isteyen yazarlar/yazar adayları size nasıl ulaşabilirler?
Bize, www.alakargakitap@gmail.com ya da facebook adreslerinden ya da twitter adreslerinden bize ulaşabilir, fikirlerini, eleştirilerini ya da dosyalarını bize iletebilirler.


Nitelikli bir öykü dergisi üzerinde çalıştığınızı biliyoruz. Bu konu ile yeni gelişmeler var ?
Evet, çok doğru, şu aşamada tasarımına yoğunlaşmış durumdayız, içerik hemen hemen belli gibi, öykü, yalnızca iyi öykü olacak bir dergi. Çünkü günümüzde genç yazarların ve ustalarımızın şöyle gönül rahatlığı ile öykülerini yayımlayacağı çok sınırlı sayıda öykü dergisi var. Biz bu dergi ile herkese ulaşmak, öykünün daha okunur olması için çalışmak istiyoruz. Buna herkesin ihtiyacı var.


Söyleşiyi gerçekleştiren:

Emrah Polat (21 Mayıs 2012)

Yazar: Editor
2012-12-26 08:05:28

Fakat

Yazarın hayatını zor şartlar içinde yazı yazarak kazanması olgusu, kendi başına bu olgu, onun romancılığını ne olduğundan üstün kılar, ne de aşağı bir duruma getirir. Ancak, son hesaplaşmada, araştırılan ve değerlendirilmeye çalışılan “edebi niteliğe” ilişkin birtakım ipuçları sağlar, bahaneler değil. Bu çerçeve içinde Orhan Kemal’in kendi dar ve yeteneksiz bireysel dünyasını, geniş toplumsal bağlantılarla aşarak; yaşadığı çağın sosyal gerçekliğine ışık tuttuğu, bu gerçekliğe ilişkin tekil ve rastlantısal açıklamalar getirdiği söylenebilir. Ayrıca taşıdığı insancıl ve popülist eğilimlerle de bir “halk yazarı” olarak ortaya çıkan Orhan Kemal’in, kendine has gerçekliği ile Türk romanında özgün bir kişilik kurmayı başardığı da belirtilmelidir.

Orhan Kemal’in romancılığı, başlarda belirttiğimiz iki determinant unsura katılan kişisel yazarlık yeteneği ve kalem ustalığıyla, sonra, başlı başına bir “janr” oluşturan “yazı işçiliği” ne dönüşür. O, derin insan sevgisi ve halkçı özlenimlerinin güdümünde, yaşamasıyla ve romanlarıyla katılmak isteği “emek insanları”nın ve onların içinde yer aldığı sosyal gerçekliğin edebi bir tanığı olur.

Taylan Altuğ / Türkiye Defteri dergisi, Ağustos 1974

Yazar: Editor
2012-12-14 09:25:13

Bir Filiz Vardı veya Adı Güzel Romanlar

Bir roman yazarının ihtişamındaki sihri geçtim gittim, yalnızca adı için okunur mu? Kendim sordum kendim cevapladım olsun bu giriş. Evet, okunur.

Dilimize çevrilirken adı güzelleşen ve bunu küçük bir hareketle kazanan romanlardan biri “Ve Durgun Akardı Don”. Şolohov’a bir selam çakıp gidip bu ada hürmeten roman alınır ve okunur.

Bu adda Aksinya’nın baştan çıkarıcı güzelliği, Gregor’un tutkusu, Dunya’nın aşk acısı, çapkın Darya’nın vakitsiz gidişi, Natalya’nın kendini bir kabullenmede görmüş gibi görünen hali, bir savaşta bir neslin akıp çekip gidişi saklıdır.

“Sen de Gitme Triyandafilis”i adı için seçilebilecek kitaplar listesinde baş sıraya koyabilir ve bir “sen de gitme” sözüyle bir romanın efkâr özetini geçebilirim.

Adı gibi güzel romanlar diye mırıldanırken “Sessiz Ev”i unutamam.

Yine bana sorarsanız şöyle derim: Orhan Pamuk romanlarında adı en güzel olandır Sessiz Ev. En güzel romanı için de aynı cevap saklıdır bende.

Cengiz Aytmatov’un Elveda Gülsarı’sı da adıyla aynı güzelliği taşıyan romanlardandır. Bir at, bir insan, bir bozkır, bir yazar, bir okur… Hepsi birleşince devasa bir dünya oluşuyor o yalnızlarda.

Erhan Bener’in Yalnızlar’ını da ayırmamalı bir Kırık Hayatlar serisinden.

“Seni Kalbime Gömdüm” bir beyaz yerleşimciyle o Kızılderili Kadın’ın ölümünden sonraki mücadeleyi anlatır alıkonulmuş topraklarda. Ne güzel özetlenir bütün bir hikâye, akbaba krallığında “seni kalbime gömdüm” diyerek, bir kimsesizlik süreminde.

Son Şeyler Ülkesi’nde hiçbir şey olmaz, yıkımdan başka.

Evet, bana romanın adını söyle ben güzel olup olmadığını söyleyeyim.

Peki, Orhan Kemal romanlarının adları?

Ben; “Bir Filiz Vardı” derken, ta ilk aşklarıma giderim, ilkbahardaki portakal çiçeği kokulu sabahlara, çocukluktan delikanlılığa geçişin aşk labirentlerindeki çaresizliklerine, ömrün en bulanık ama aslında en güzel zamanlarına, kaybedip de bulamadıklarıma…

Bir yaz sabahının ıslak çimenlerinde tandır ekmeğinin kıvamına, portakal ağaçlarının budanmasına, sulama motorunun onarılmasına, güzel gözlü ineklerin sağılmasına, biberlerin kurutulmasına, toprak evin onarılmasına dair kaygılar vardı. Ama ölüm henüz yoktu. Ne güzel pastoral bir hayat vardı.

“Bir Filiz Vardı” ama umutsuzluk yoktu!

Yazar: Editor
2011-12-31 13:08:09

Kışdönümü ve Noel Ağacı

 http://www.castpaper.com/art_images/meeting_tree-art.jpg

Paganlar,

kışdönümünde yurtları kar altında kalınca

aşırı soğuklarda

görünmez olunca çalısı,

otu, dalı, ağacı; evlerine yeşil dallar alırlarmış

tabiat ana canlandıracak bitki bulsun diye.

Zaman o ritüeli alır Noel ağacına dönüştürür.  

Her kültür

usulca kendi kimliğini yerleştirir

binyılların ayinine;

kar gider,

soğuk gider,

ayin gider,

kışdönümü hep vardır

ve geriye bir şenlik kalır.

“Ve Dionysos efendimiz şu koca oyun tanrısı…”

Yazar: Editor
2011-07-19 14:24:14

"Ve Durgun Akardı Don"

Yabancı eserlerin adı Türkçeye çevrilir elbette. Çevrilirken de uyarlanabilir. Bazıları orijinalliğini korur. Özel bir isim olunca özellikle. Örneğin Paul Auster’in “Timbuktu”su böyledir. Türkçeye uyarlanırken etkisini kaybeden isimler de olabilir, ayrı ayrı isimlendirmeler de. Bu yayınevlerine veya çevirmene göre değişir. Örneğin Emily Brontë'nin tek romanı “Wuthering Heights” böyledir; genelde ‘Uğultulu Tepeler’ olarak anılır ama kiminde de ‘Rüzgârlı Bayır’dır adı. Her iki çeviri de güzeldir bence.

Bir de uyarlamayla adı güzelleşenler de vardır, daha etkili olanlar. Bunun en güzel örneği Rus romancı Mihail Şolohov’un orijinalinde adı ‘Tihi Don’ olan eseridir. Çevirisi ‘Durgun Don’. Don Nehri boyunca yaşayan Kazakların hikâyelerini anlatır. Türkçeye “Ve Durgun Akardı Don’ olarak çevrilmiştir. Böylece zaten güzel olan bu roman Türkçedeki adıyla daha bir güzel olmuştur. Okunası bir roman…

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/a/ae/Don_(Voronezh_Oblast).jpg/288px-Don_(Voronezh_Oblast).jpg

Bir cümleye varmak için yolu çok uzattım biliyorum. Ve romanın 1. cildinde şöyle de bir söz geçer, gerçi böyle yüzlerce çarpıcı cümle vardır ya akışın içinde, şunu paylaşmak yeter, özdeyiş lezzetinde; der ki Şolohov:

“Hayatın, insanoğluna baş eğdirdiği kendi yasaları vardır.”

Şöyle toparlayayım o zaman biraz kahvehane felsefesi yaparak; ve dilerim hayatımız o baş eğdiren yasalarla muhatap olmaz.

Olmaz mı?

Bal gibi muhatap olur ne hazindir ki, ki olmaktadır hala… Haddizatında külli hayatımız, hayatın değilse de bize hayatlar dayatanların baş eğdirdiği yasalarla, adeta kendi ‘keyfi’ yasalarıyla geçmektedir, hey hat!

Yazar: Editor
2011-05-02 13:34:14

Sanki Ayşe Kulin’leri değil de örneğin Füruzan’ları okumalı daha çok.

İşte Füruzan gibi güzel yazarlarda görülecektir Türkiye’nin asıl gerçeği, bu memlekette meselenin on yıllardır tüm çıplaklığıyla bir yoksulluk meselesi olduğu, değişmeden, pek de evrilmeden…

Aşağıdaki alıntı Füruzan’ın Parasız Yatılı adlı öyküsünden, sene 1970… Ama ha 1970 ha 2011, Türkiye aynı Türkiye, derdiyle tasasıyla...

http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/resimler/furuzan.jpg

 

“Okulun öğrenci giriş kapısıydı bu.

İçeriden uğultular geliyordu.

Yağmur taş duvarın arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.

— Bizden de erken gelenler olmuş. Geç meç kalmış olmayalım.

Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü, taşlı yoldan. Bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarıda bir şeye bakıyordu.

Anne, saygılı sordu:

— Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.

.Hademe kayıtsız, ilgisiz,

— Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.

Çocuk annesinden ayrıldı.

Kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı. Hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.

Çocuk, dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu.”

Ekim 1970

Yazar: Editor