2011-11-04 10:43:33

Keşke

 http://ecx.images-amazon.com/images/I/41QwhYp9lGL._SL500_AA280_.jpg

Her şey süt liman olsaydı keşke,

Keşke hiç olmasa dargınlık, kırgınlık bile olmasa gripten filan,

Hakkaten adil olsa düzen, keşke,

Kalkınma olsa, adalet, hürriyet, milliyet, sabah, zaman, şafak, akit

Ama keşke hep güzel geçse be vakit…

Keşke depreme rağmnen binalar öldürmese, keşke öldürmek nedir hiç bilmese kaderleri ve kederleri ortak yoksul çocuklar, birbirini hiç öldürmese,

Şu baysam süreminde hayat bir kez bayram olsa, hakikisinden,

Keşke o asgari ücret o kadar asgari olmasa, bir azami hıza ulaşsa işçi memur, sahici bir ekonomik ferah olsa, olsa ne olur, keşke,

Keşke oradaki tatlı hayatın bir tadı da buralarda bir yerde olsa,

Umudumuz piyangolar, bahisler, yarışlar değil de bir emeğin karşılığı olsa,

Güzel yurdum yalnızlığa ve efkâra ve yoksulluğa ve keyfe kadere kalmasa,

Keşke,

Bir lamba bulsam,

Bir cin çıksa

Üç dilek sorsa,

Birinde memleket, birinde Adanaspor olsa,

Sonuncu hakkın sırrı bende saklı kalsa: ))

Yazar: Editor
2011-07-11 17:26:36
http://www.uzmanportal.com/wp-content/dosyalarim/2010/01/golcu-defans-futbolculari.jpg

Şimdi iki oyuncu transferine kitlenmiş durumdayız.

Bir sol bek ve bir de stoper. Israrla daha fazlasına gerek yok deniyor. Vardır bir bildikleri, yönetim olarak. Hatırlıyorum da, ben geçen sezon da böyle demiştim, taraftarın genel eleştirisinin tersine, “vardır bir bildikleri”.

Yine aynı şeyi demek zorundayım. Bu sefer kendinden emin bir şekilde konuşamayacağım. Umut ederek diyeceğim o sözü. Geçen sene dilim fena yandı: ))

  • Bu sezon kiralıklar damgasını vurabilir kadroya.
  • Örneğin Nuri çok iyi bir sezon geçirmiş İskenderun’da hatta orada yılın futbolcusu seçilmiş.
  • Emrah da Adıyaman’da iyi bir performans gösterdi.
  • Adeta takımın kümede kalmasını sağladı.
  • Savaş’ın da kaledeki rekabeti güçlendirebileceği söyleniyor.
  • Ortada ve ilerde önemli bir eksik olmadığını düşünüyorum.
  • Ama takıma bir sol açık lazım diyenler azımsanmayacak sayıda.

En büyük avantajımız oturmuş bir kadro ve deneyimli bir hoca. Sanırım geriye, lige iyi hazırlanmak kalıyor. Koşan, mücadele eden bir takım.

İşin sihri burada, birçoğumuz bunu onlarca kez dile getirmişizdir, her galibiyet yorumunda bu sihirli kelimeler çıkar karşımıza; mücadele ve koşu… Ve devamında şu örnek gelir geçen sezon için: Tavşanlı Linyit…

Ya da hiçbir şey olmaz, sahaya çıkıp futboluna bakan, yine tertemiz bir Adanaspor her şeyden kıymetli olur bizim için.

Bize teselli mi yok: ))

Yazar: Editor
2011-04-21 09:52:52

Ve Talha affedildi

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-47788/tmh.jpg

Şimdi işler düzelir oldu ya, eski defterleri de karıştırırız. Nasıl olsa bu sezonun bir özeleştirisini yapacağız camia olarak. Hem eski derken, o kadar değil. Örneğin Talha neden kadro dışı kalmıştı, bilen var mı? Samsun maçındaki hareketlerinden dolayı deniyordu. Acaba açma germe hareketleri miydi bunlar? Nasıl hareketler yahu, formayı hak ederken kendisi, formayı ömür billâh giyemeyecek bir adamın bir nevi yedeğiyken kenardaki ısınma hareketleri için miydi o sözler, iyi mi ısınmıyordu? Sitemli mi ısınıyordu, kahırlı, kederli, isyankâr? Bilsem…

Kadro açıklanınca tepkisini mi dile getirmişti acaba? Öyle hareketler mi?

  • Acaba o Samsun maçında rakip gole giderken yapması gereken bir hareket vardı da yapmadı, sonra gol oldu, bunun sorumlusu ilan edildi ve kadro dışı bırakıldı, öyle bir şey mi?
  • Buysa o zaman, Bülent’in, Tolgahan’ın, (arada bir Anıl’ın, Koray’ın, bazı pozisyonlara Kbong’un) tutuklanıp hapse atılması lazım, ayaklarından prangalanması lazım, kürek mahkûmu olmaları lazım, kadro dışı kalmak yetmez…

Acaba Giresun maçında attığı o kritik gol mü hazırladıydı Talha’nın sonunu? Nedir?

Neyse, oldu bitti ve Talha affedildi. Ancak arada yaşananlar, Talha’nın neden ceza aldığı nasıl affedildiği hala bir tür muamma. Derin bir sır… Acaba yer açmak için miydi bazı has adamlara?

Şimdilik bu komplo teorilerini kurduranlar yavaş yavaş yapsın özeleştirisini…

Yazar: Editor
2011-01-30 16:30:32

Rakipler ve Rakip

Dün, şampiyonluğun en büyük adaylarından biri olan Rizespor Karşıyaka deplasmanından puansız döndü. Üstelik bu Rize, dehşet bir ara transfer dönemi geçirmiş. Semavi, Mehmet Yozgatlı, yahu Sertan Vardar gibi daha müthiş bir ismi almış. Sonuç? Şimdilik sonuç yok? Uzun vadede belki… Çaykur R. Hala şampiyonluk adayı. Ama bence artık en büyük aday değil. İyi isimleri üst üste yığmak iyi işler olacağı anlamına gelmez. Nedir? Takımda herkes kelle, ulan kim sahada koşturacak, herkes fena profesyonel, kim nasıl uzlaşacak, takım ruhu denen şey ne olacak nasıl olacak? Bu sorular Çaykur için değil, böyle transferler yapan her takım için geçerli. Bakın, Erciyes evinde Güngören’den 2 yedi. Erciyes de iyi transferler yaptı. Ama…

[Bu arada çok iyi transfer yapan şehirlere de dikkat yani: Kayseri ve Rize. Gel de kahırlanma, gel de isyan etme, gel de… durdum… üç nokta…]

Devam edelim, Denizlispor düşüşe devam etmekte, çok yakında ilk altı dışına çıkacak. Mersin de iyi transfer yaptıydı, ancak iki beraberlik aldı. Bizim maçı zaten biliyorsunuz, elimizden zar zor kurtuldular. Lig sonunda kimlerle karşı karşıya geliriz sorusuna iki takımı öne çıkararak cevap veririm. Diğerlerini, (GBB’yi, Erciyes’i, Ordu’yu filan) göreceğiz. O iki takım için Bolu ve Samsun, derim. Boluspor’u hocasıyla bir adım öne çıkarırım, Samsun’u ise yakaladığı hava ve ısrarı ile avantajlı görürüm. 8 hafta içinde de safların netleşeceğini herkes gibi ben de iddia ederim.

Gelelim yine canımızın içi Adanaspor’umuza...

Nedir?

Adanaspor bir kaleci aldı. Onu da göstermelik aldı. Yalandan, malum sebepten... Bir de İsmail’i aldı. Bu hafta muhtemelen göreceğiz nasıl olduğunu. Ama iyi çıkacağını düşünüyorum. Emre döndü. Bu çok iyi... Bir de Frederic var gündemde. Adı güzel adamın: ))

Daha önce de yazdık, bu kadarına bile lüzum yoktu. Bir kaleciyi gönderip gerçekten başka bir kaleci alsaydık, Emre zaten bizde… Yeter de artardı bile.

Tamam, öyle deli kaşar futbolculara gerek yok, ama yetenekleri kanıtlanmış genç isimleri de takımdan uzaklaştırmaya, uzaklaştırır olmaya da hiç mi hiç gerek yok… Gerek yoktu yani…

Sonuç?

Bir yanıyla iyi bir iş yaptık, takıma “isimleri” yığmamakla. Ne yazıktır, bir yandan da yazmaktan-okumaktan usandığımız (sebebi taraftarda meçhul) vakalara da şahit olduk.

Yazar: Editor
2010-11-23 07:47:18
ö

II.Şiir

 

Garlarda görürdüm onu

 

Belki bir hayal

 

Ya da boş kompartımanlarda...

 

  

Zeytinliklerden bir tren geçer gece yarıları

 

Penceresinde ölü arkadaşlar

 

Terk edilmiş bir istasyonda durur

 

Kimseler inmez

 

Zeytinliklerden trenler geçer

 

  

Bir ayağı tahtabacak, yaşlı otel görevlisi

 

Her basamakta durur çıkarırken bavulunu

 

“Şunu ben alsam” dersin

 

“Ama hayır bayan, benim işim bu”

 

Ne çokmuş basamaklar, dersin içinden

 

Önde yaşlı otel görevlisi

  

 

Yağmur yağar

 

Benim bilmediğim bir zamandır

 

Oturur ağlar

 

Çıplak omuzlarında bir şal

 

Yağmur damlalarıdır, dökülür

 

  

Bir kafede, ölmüş bir adamı bekler

 

Yalnızlık gümüş bir broş

 

Ama ben çok yorgunum der, anlarım

 

Ölü bir adamı kim bekler

  

 

Tarifesiz yolculuklara gider

 

Koridorlarda uyur

 

Rüyasında ona annesi ninniler söyler

 

Gece yarısı bir benzinlikte bulur kendini

 

Ömür hep “gece geçilen şehirler”

 

Ay ışığıdır

 

Yaslanır bilmediği bir ağaca

 

Son sigarasını da yakar

 

Hep tarifesiz yolculuklara mı gider

 

  

Der ki “yorgunum çok”

 

Bilirim, aslında yalnızım der

 

Arkadan televizyonunu sesi gelir

 

“Garip bir hal

 

Sessiz sessiz oturuyorum

 

Sahi sen ne yapıyorsun

 

Portakal ağaçlarına selam söyle”

 

 

Üzerine dökülür şal

  

Çıplak omuzları hala yağmurlardadır

 

Bilirim, anlarım

 

Ne zaman unutsam yağmur yağar

 

  

“Şu kederin birazını ben alsam”

 

“Ama hayır bayan, benim işim bu,

 

Sen bir kafede bekle beni

 

Bir tekila söyle

 

Bir sigara daha yak

 

Gelmezsem yanlış anlama

 

Bil ki çok yorgunum

 

Beklerim telefonunu, ama arama

 

Belki bu gece erken uyurum”

 

Not: Bu şiiri sayfaya yükledim, sonra teknik bir arıza ile birkaç günde yok oldu. Şiirin efkarından mıdır nedir? Yine yolladım işte sayfaya: ))

Yazar: htabakan
2010-09-18 15:03:01
yuh

Alkış veya Yuh // Demokrasi ve Özgürlük

http://ul.gcg.me/files/2010-09/ww.jpg

Sorgu sual etmeden biat edip tam bir itaatle yola devam etmek nasıl bir tercihse veya özgürlük ve demokrasi edebiyatı gereğiyse protesto edip yuh çekmek de bir o kadar kıymetli ve saygıya değerdir. Batı’ya, Amerika’ya baktığımızda bu protesto biçimlerini birbirinden farklı organizasyonlarda sıkça görmekteyiz. Konserlerde, belgesellerde, filmlerde, şarkılarda, şiirlerde… Şiddet olmadıktan sonra bireylerin olumsuz bulduğu halleri veya mercileri yuhalama hakkı vardır. Alkışlama hakkı olduğu gibi.

Basket turnuvası ödül töreninde padişahım çok yaşa denmemiş ve yuhalanmış. Hükümet de kamera kayıtlarından, bir iradeyi kullanıp bunu eyleme döken o protestocu insan evlatlarının peşine düşmüş. Ee? Ne oldu? Hep mi alkış, hep biat, hep mi yıkama yağlama? Tamam. Onların peşine düştünüz. Aranıyorlar. Bir de isterseniz kelle avcılarını peşlerine takın western filmlerinde olduğu gibi, ödüller koyarak… Wanted! 1000 Dolar! Ölü veya diri!

Peki, TV’lerinde, evlerinde o yuhu çeken insanlara bir önlem alındı mı acaba? Derim ki; evlere de birer kamera konsun. Muhalif her unsur dize getirilsin. Bir de TDK eski 12 Eylül döneminde olduğu gibi yenisinde de bu kez sivil cuntacıların direktifleri doğrultusunda bazı sözcükleri yasaklasın. Örneğin iktidara yuh filan denmesin; işsizlik var, feryatları yasaklansın, ekonomi büyümesi kuyruklu bir yalandır, en azından reel sektörde böyle bir büyüme palavradır, sizin seçim ekonominizin sahte büyümesidir o, gibi çıkışlar tu kaka ilan edilsin. Farklı olmanın üzerinden silindirler geçsin. Nasıl olsa yargı da keyfiyetinizde!

İnsanlar alkışlayacaklardır, yuh da çekecektir. (Dinleyiniz Mahzunî Şerif’ten yuh yuh!)

Doğru bulmadığımız işleri ve kurumları, şahısları yuhalayacağız.

Örneğin yalnızlığımızın şehri Adana’nın o tarafgir belediyecilerini yuhalayacağız, yuhalayacağız ve yuhalayacağız…

O tarafgirlikle Adanaspor’u yok sayan belediyecilerle, Adanaspor taraftarı -sağcısıyla solcusuyla- sandıkta hesaplaşacaktır, unutulmaya.

Evet, oradaki adaletsizliği içlerine sindirebilen o belediyecilere sağlam bir yuh!

Yazar: Editor
2010-08-30 19:49:12

Farkında Olmak Üzerine

 

  • Mourinho bir söyleşisinde meslektaşları için şöyle diyor:
  • “Sadece futboldan anlayan bir teknik direktör bugün kötü bir teknik direktördür, hayatta kalamaz!”
  • Bu sözü buraya bir genelleme ile almış olalım; hoca, futbolcu, yönetici, taraftar, seyirci, memur, mühendis, doktor, öğretmen… bütün iş kollarını yazmayacağım hayır: ))
  • Ama öyle değil mi, sadece kendi işini bilmek, hele bilginin iki klavye tuşuna düştüğü bu devirde ne de yavan olur…
  • Lakin şöyle bir özele bağlayabiliriz Mourinho’nun bu sözünü; örneğin iyi bir tiyatrocu sadece Shakspeare’i bilmekten sorumlu olmayacak, memleketinin gerçeklerinin de farkında olacaktır; insanlar ne yer, ne içer, nasıl geçinir, şu yoksulluğun sebepleri nelerdir, sorumluları kimlerdir…
  • Veya bir romancı ömrünü roman kuramları, kurgular, yazarlığa dair teknik ayrıntılarla geçiremez herhalde! Amerikan üniversitelerindeki hocalıklar filan, ülkenin nasıl bir kumpasa getirildiği noktasında bir körlüğe sebep olmamalı, değil mi?
  • Sonuçta bu memlekette yaşayacağız hep birlikte, gidecek bir New York’umuz, orada bir apartman dairemiz yok bizim, değil mi?
  • O zaman şöyle bitirelim: 
  • “Memleketin hakiki hayat sahnelerini göremeyen, bu meselede bir algı sorunu yaşayan sanatçı kötü bir sanatçıdır, edebi hayatta kalamaz!
Yazar: Editor
2010-08-11 23:33:04

Grev Yasağı Geliyor

“Anayasa paketine evet diyenlerin bir bölümünün iddia ettiği sendikal haklar hayal mahsulüdür.  Bu iddiaları evet gerekçeleriniz aranızdan çıkarın lütfen! Bu paket sendikal hakları geliştirmiyor. Tersine –büyük harflerle yazayım- ANAYASA PAKET TÜM KAMU ÇALIŞANLARINA GREV YASAĞI GETİRİYOR. Çalışanlara yanlış bilgiler sunmayın, onları yanıltmayın. Grev yasağı getiren bir paketi toplu sözleşme hakkı getiriyor, grev hakkının önündeki engelleri kaldırıyor diye sunmanın vebali büyüktür.

Anayasanın toplu iş sözleşmesiyle ilgili 53. maddesinde yapılan değişiklik memurlara toplu sözleşme hakkı değil, zorunlu tahkim yani grev yasağı getirmektedir. İddianın aksine 53. MADDE DEĞİŞİKLİĞİ MEVCUT ANAYASA METNİNDEN DAHA KÖTÜDÜR.

Nasıl mı? Mevcut 53. Maddede sendikalara hiçbir yaptırımı olmayan bir “toplu görüşme” imkânı sağlıyor. Toplu görüşmede uzlaşma olmazsa yasaya göre Uzlaştırma Kuruluna başvuruluyor. Uzlaştırma Kurulu kararları kesin değil, bu kararlar hükümetin takdirine sunuluyor. Son sözü hükümet veya meclis söylüyor. Dolayısıyla sendikalar, uluslararası sözleşmelerin iç hukuktan üstün olduğu hükmünü içeren Anayasa madde 90/son fıkraya dayanarak, grev hakları olduğunu savunuyor ve grev ilan edebiliyor. Örneğin 25 Kasım 2009 genel grevi böyle yapıldı. Dahası idarenin her türlü işlem ve eylemi yargı denetimine tabi olduğu için gerek Uzlaştırma Kurulu gerekse hükümet kararlarına karşı itiraz mümkün.

Değişiklik, Mevcuttan Daha Kötü

53’te yapılan değişiklik ile sendikalar ile idare arasında yapılan görüşmelerde uzlaşma sağlanamazsa uyuşmazlık Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na (KGHK) gidecek. KGHK, bugünkü Yüksek Hakem Kurulu gibi hükümet-işveren ağırlıklı bir yapı olacak. KGHK’nın kararları toplu sözleşme hükmünde ve kesin olacak ve bu kararlara itirazı mümkün olmayacak. Buna çalışma hukukunda zorunlu tahkim adı verilir. Zorunlu tahkim grev yasağı demektir. Grevin yasak olduğu hallerde zorunlu hakeme gidilir. Mevcut 53. Maddede zorunlu tahkim (grev yasağı) yoktur. 53’te yapılan değişiklik ile zorunlu tahkim-grev yasağı ANAYASA HÜKMÜ haline gelmektedir.

Aziz Çelik / BirGün gazetesinden /

Yazar: Editor
2010-07-23 20:41:05

saçları şarkı söyleyen kız

 

Bir taş daha attım havuza

Sonunda ürktü yeşil kurbağa

Sıçradı geçti kısa duvarı

Kayboldu otlar arasında

Bense ahşap evin,

Tahta merdivenlerin hatıralarında

Kaybolmuştum

                           

Sonra yaşlı köpek geldi yine

Burnuyla yokladı ıslak otları

Ağır ağır gitti

Kıvrıldı merdiven altına

Miskin bir öğleden sonraydı

 

Komşu bahçede ağıtlar duyuldu yine

Ben duydum, babaanne duydu

Başka kim duydu bilmiyorum

Meğer bir şarkıymış bu

“saçları şarkı söyleyen kızın”…
Yazar: Editor
2010-07-15 11:29:16

Hayvan Çiftliği

http://ul.gcg.me/files/2010-07/animal_farm.jpg

Geçenlerde bürodaki kitaplığımı yerleştirirken eskiden okumuş olduğum kitaplardan biriyle göz göze geldim. İlk sayfasını çevirdiğimde kitabın yazarı George Orwell’in ilk okuduğumda tebessüme neden olan aforizmasıyla tekrar gülümsedim : “ Bütün kitaplar eşittir, ama bazı kitaplar öbürlerinden daha eşittir ”.

Gözüme ilişen ve bana göre diğer kitaplardan daha eşit olan kitaplardan biri olan kitap İngiliz yazar George Orwell’in Hayvan Çiftliği isimli romanıydı. Romanda öz itibariyle bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirirler. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar; kısa sürede önder bir takım oluştururlar ve ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurarlar.
Romanın bir masal havasında yazıldığı 1945 yılından günümüze kadar kitap ile ilgili çeşitli yorumlar yapılmıştır. Kimileri komünizm eleştirisi olarak, kimileri komünizm’in nasıl kapitalizm’e dönüştüğünü kimileri ise otorite, idare ve gücü elinde tutanların idealizmden ve amaçlardan saptıkça neler olabileceğini anlatan bir kitap olduğunu belirtirler.

Romana dönecek olursak domuzların önderliğinde çiftlik ele geçirilir, çeşitli kurallar getirilir ve bir tabelaya yazılır. Bunlar; iki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin, dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost bileceksin, hiçbir hayvan giysi giymeyecek, hiçbir hayvan yatakta yatmayacak, hiçbir hayvan içki içmeyecek, hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek ve en sonuncusu bütün hayvanlar eşittir ilkesi getirilmiştir.

İlerleyen zamanlarda gücü ve iktidarı elinde tutan domuzlar, gücü ve iktidarı kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye başlayıp, ilkeleri birer birer değiştirmeye başlamışlardır. Ele geçirdikleri çiftçinin evine yerleşerek yatakta yatmaya, kıyafet giymeye, içki içmeye, diğer hayvanlardan 1 saat geç kalmayı, insanlar ile görüşmeye, ticaret yapmaya başlarlar.

İlkeleri de birer birer değiştirirler; ilkeler dört ayak iyi iki ayak daha iyi, hiçbir hayvan aşırı içki içmeyecek, hiçbir hayvan başka bir hayvanı sebepsiz yere öldürmeyecek şeklinde değişime uğrar ve zamanla sadece tek bir ilke kalır : bütün hayvanlar eşittir.

İlerleyen zamanlarda domuzlar insanlar ile o derece iletişime geçerler ki, bir gün çiftlikteki aynı masada karşılıklı kağıt oynamaya, içki içmeye ve konuşmaya başlarlar. İnsanlardan biri söze girerek şöyle der; “sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundaysanız, bizler de bizim aşağı sınıflardan insanlarımızla uğraşmak zorundayız". O anda pencereden domuzlar ile insanları izleyen diğer hayvanlar bir an domuzlarla insanları aynı görürler, o günden sonra tabelaya yazılmış tek bir yazı kalır : “ Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir”.

Şimdi bu romanı ve hikayesini size niye anlattım? Yukarıda anlatılan yani insanların veya hayvanların kim olursa, gücü ve iktidarı ele geçirince önceden eleştirdikleri, yerdikleri kişi ve kavramlara nasıl dönüştüklerini ve benliklerini kaybettiklerini görüyoruz. Romanda yaşananlar önceden, şu anda veya daha sonra Türkiye’de yaşananlara veya yaşanacaklara benzemiyor mu?

AKP’si, CHP’si, MHP’si veya hangi parti olursa olsun iktidara geldiğinde kendi zenginlerini, kendi medyalarını, kendi yandaşlarını yaratmıyorlar mı? Gücü, iktidarı ve refahı toplumun her katmanına yaymak yerine kendi zümrelerine hizmet etmiyorlar mı? Aslında tüm toplumun istediği ve özlem duyduğu tek bir ilke var o da “ bütün insanlar eşittir” ama katlanamadığımız veya katlanamayacağımız tek ilke ise “Bütün İnsanlar Eşittir, Ama Bazı İnsanlar Diğerlerinden Daha Eşittir”.

Erkin A. DOYGUN

Yazar: Editor
2010-07-03 10:40:22

K Ü L    V E   F İ D A N

 

Geceler karabasanla yüklüydü on yıldır... Uykular kâbus taşıyordu... Madımak’tan yükselen duman genzine doluyor, nefesi kesiliyor, gözleri yaşarıyordu... On yıldır her gece kan ter içinde uyanıyor, içindeki ateşi söndürmek istercesine musluğa koşuyor, kana kana su içiyordu... Işıkları açmadan evin içinde volta atıyor, sigaranın biri bitmeden öbürünü yakıyordu... Yaşadıklarını her gece siyah-beyaz karelerle yeniden izliyor, her gece yeniden yanıyor, her gece yeniden boğuluyordu...

İç Anadolu bozkırında haziran temmuza devretmişti gün sayımını... Güneşin ötesinde bir aydınlık vardı Sivas’ta... Sivas ışıl ışıldı... Güle oynaya karşılamıştı temmuz sıcağını Sivas... Ama bir şey vardı sanki hani sözcüklerin yetersiz kaldığı, hani insanın göğüs kafesine çöken, yüreğini daraltan bir şey... İçi sıkılıyor, olduğu yerde duramıyor:

“Bir şey var, fark edemiyor musunuz? Bir tuhaflık var gelen günde...”diyordu yanındakilere...

“Hayır” diyordu herkes “Sen kuruntu yapıyorsun”

Kimseye anlatamıyordu... Kimse onu dinlemiyor, onun hissettiklerini kimse hissetmiyordu...

İkicanlıydı... Bir sevincin ürünü vardı karnında... Dünyaya bir can getirecek, zulme karşı bir can yetiştirecekti...

“Onurlu olacak çocuğum” diyordu “Savaşçı olacak, baş eğmeyecek ve baş eğdirmeyecek”

Serseri bir mayın gibi ortada dolaşıyor, of çekiyor, tırnaklarını yiyor ve içindeki bu kasvet havasını dağıtmaya çalışıyordu.

“Git dinlen” diyordu arkadaşları “Kaç gündür yoruldun belki onun içindir bu sıkıntın, biraz uyusan bir şeyin kalmaz”

“Bu ölüm sessizliği sizi ürkütmüyor mu? İnsanlardaki bu telaş, havadaki bu ağırlık size bir şey anlatmıyor mu?”diyor ama kimseyi uyandıramıyordu... Gözü açık, her türlü tehlikeyi önceden sezebilen arkadaşları bile sanki bir gaflet uykusundaydı, üzerlerine ölü toprağı serpilmişti sanki... Çalışıyor, çabalıyor, sağa sola koşuyor, her gördüğüne bir şeyler söylüyor ama havadaki bu kahrolası bulutu dağıtamıyordu... Sivas içten içe kaynıyor, Sivas kan kokuyor, Sivas Madımak’ta parlayacak ateşin dumanlarını saklıyordu...

Gün ışımaya başlamıştı... Karanlıklar yerini ışığa bırakırken aydınlıkların ateşe verildiği bir utanç sayfasının onuncu yılı da doluyordu... Kendini balkona zor attı. Astım krizine tutulmuşçasına öksürüyor, bir nefes temiz hava için çabalıyordu. Her nefes alışında Sivas’tan bir duman geliyor, soluk borusuna yerleşiyordu. Nefes vermek, o katil dumanları ciğerlerinden atmak istiyor, öksürüyor,öksürüyor,öksürüyordu....

Sivas birden hareketlenmeye başladı, Kültür Merkezi’ne doğru gelenlerin gözleri dönmüş gibiydi. Can istiyorlar, kan istiyorlar, ölüm saçıyorlardı.

“Çıkın dışarı” diyorlardı bir uğultu halinde... Küfürler havada savruluyor, camlar kırılıyor, günlerdir dost sohbetler barındıran Kültür Merkezi şimdi zulme karşı direnişin simgesi oluyordu. Kadınları ve çocukları uzaklaştırdılar önce... İkicanlı olduğunu unutmuş çocukları dışarıya çıkarmaya çalışıyor, bir an olsun boş durmuyordu.

“Sen hamilesin, sen de git” dediler, “Biz başımızın çaresine bakarız”

“Hayır” dedi “ne olacaksa olsun, sizi bırakıp gitmeyeceğim”

Bir yandan da masaları ve sandalyeleri üst üste yığıyor, barikat oluşturmaya çalışıyordu arkadaşlarıyla...

“Öleceksiniz, kanınız helaldir sizin” diye salyalarını akıtarak bağırıyordu dışarıdakiler...

Bir yandan direniyor, bir yandan da “Biliyordum” diyordu.”Biliyordum, bu ölüm sessizliğinin bir anlamı vardı! Dinlemediniz beni. Görmediniz dumanlı havada gezen kurtları... Uyandıramadım hiçbirinizi...”

İçerde bir elin parmakları kadar kalmışlardı. Sanki yolun sonu gelmişti. Onca kavgaların arasında bile ölümü bu denli yakın hissetmemiş, kendini böyle çaresiz saymamıştı. Tüm arkadaşları onu,o arkadaşlarını korumaya çalışıyordu.Ellerine ne geçerse,masa,sandalye, küllük, kırılmış camlar,ne bulurlarsa savuruyorlardı.Ama öylesine çoktu ki dışarıdakiler, öylesine azgın, öylesine kudurmuşlardı ki, dinsiz imansız geliyorlardı ve ellerinde ölüm it dişleriyle sırıtıyordu.

Balkona çıkmak biraz olsun rahatlatmıştı. Soluk borusunda çöreklenen isli dumanı yavaş yavaş çıkartıyordu. İçeriye döndü. Oğlunun odasına geçti. Üstü açılmıştı, üzerini düzgünce örttü, saçlarını okşadı, alnına bir öpücük kondurdu. Sivas yangınından çıkıp gelmişti ve büyüyordu. Sivas’ı unutmadan, Sivas’ı anımsatarak büyüyordu. Usulca odadan çıktı. Salona geçti, koltuğa boş bir çuval gibi yığıldı. Bir sigara daha yaktı. Güneş usul usul odada ilerliyor, sokaklar hareketleniyordu. Başını arkaya atıp gözünü tavana dikti.

Üstlerine üstlerine gelen kalabalık bir anda yön değiştirdi. Ne olduğunu anlayamadılar. Daha bir dakika önce “Kanınız helaldir” diye salya saçanlar, şimdi onları bırakmış gidiyorlardı. Bir çakal sürüsünü andırıyorlardı, ağızlarından kan, gözlerinden vahşet saçılıyordu.

Şaşkındılar, uzun süre hareketsiz kaldılar, ses seda kesilmişti, az önce ölüm-kalım savaşı verilen Kültür Merkezi’nde şimdi bir acı sessizlik vardı. Yavaşça dışarı çıktı, ürkekti, elleri tedirgin, gözleri telaşlıydı. Az önce kendisini öldürmeye çalışan kalabalığın peşine takıldı. Sanki bir katil sürüyü önüne katmış gibiydi. Tekbir sesleri geliyor, küfrün bini bir paraya gidiyordu. Birden irkildi, donup kaldı yerinde, ileriden yükselen dumanları gördü, bu Madımak Oteliydi.

“Olamaz” dedi, “Oteli yakıyorlar”

İçerdekileri düşündü, bir kuş olup içeri girmek, orada çaresiz duman yutan dostlarını kanatları altına alıp kaçırmak istiyordu. Çığlıklar, küfürlerin ve tekbirlerin altında kalıyor, duyulmaz oluyordu. Ellerini yumruk yapmış sıkıyor, tırnakları avuçlarına gömülmüş dudaklarını ısırıyordu. Bir oteli değil insanları ateşe vermişler ve etrafında dans ediyorlardı. Bir sürü psikolojisi içindeydiler, birisi küfretse küfürler çoğalıyor, birisi tekbir dese tekbir sesleri çoğalıyordu, mantıkları yok, duyguları yok, yalnızca öldürme dürtüleri vardı... Saatlerce sürdü bu tablo... Saatlerce salyalarını saçtılar etrafa ve karnı burnunda tanıklık etti tarihin bu en acı katliamına...

Şimdi oturduğu koltukta gözyaşları ince ince süzülürken yanaklarına “o günler bir daha olmasın” demek bile anlamsız geliyordu artık. Birden yanaklarındaki yaşı silen bir elle irkildi. Oğlu minicik elleriyle gözlerindeki yaşı temizliyordu.

“Ağlama anne!” dedi, “Ben buradayım, yanındayım ben senin”

Gülümsedi, gözlerinin içi parladı birden... Omuzlarından tutup bastı bağrına oğlunu... Sivas’ta küllerin arasından fışkıran bir fidan vardı göğsünde ve destek oluyordu artık çaresizliğine... Yangınlara inat büyüyordu, yangınlar olmasın diye büyüyordu... On yıldır soluk borusundan atmaya çalıştığı dumanlar, oğlunun sıcaklığı ile silinmişti,artık rahat nefes alıyor,yangınlarda boğulmuyordu...

 

03.04.2003

A D A N A  

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

Yazar: htabakan
2010-07-01 14:55:36

Futbolun İstikbali İçin

http://ul.gcg.me/files/2010-07/fss.jpg

Futbol kulüplerini yaşatmak ekonomik yönden mutlaka zordur. Bunu için de kulüpler birtakım önlemler almaktadır. Bu önlemler de dünyanın ekonomik seyrüseferine göre şekillenir. Doğaldır. Kulüpleri yönetenler var olan koşullar içinde mücadele ederler. Belki çok hoşlanmasalar da borsayla, telefoncularla, bankacılarla işbirliği yaparlar. Tabi bunların sonuçlarını da zaman gösterecektir. İyi veya kötü…

  • FİFA, UEFA genelde;
  • federasyonlar ve kulüp birlikleri özelde birtakım kararlarla
  • futbol takımlarına ve kapitaline ayarlar verirler.
  • Çünkü eninde sonunda bir gelir gider hesabı vardır ortada.
  • Dolanan milyonlarca liralar vardır.
  • Bunların kurumsal düzeyde
  • ve yasalar çerçevesinde hesabının verilmesi söz konusudur.
  • Maddi anlamda kaçağa göçeğe çok müsait alanlar yaratmaktadır futbolun maddi sahaları.
  • Özellikle belediyeler üzerinden kaçırılan paranın haddi hesabı yoktur. Biliyorsunuz...
  • Sebep budur ki kontrol ve otokontrol şarttır.

1.Lig Kulüpler Birliği bazı kararlar almıştır. Bunu içinde transfer bedelleri, prim sistemi ve menajerler görüşülüp tartışılmış. Kulüpler, kendi varlıklarının devamı için elzem gördükleri noktalara neşteri vurmuştur. Bakınca bu kararlardan önce futbolcuların sonra menajerlerin görece bir maddi kayba uğrayacakları görülmektedir. Tartışılacaktır. (Şu menajerlik müessesesi de ayrı bir yazının konusudur.)

Futbolcular bu işe ne diyecektir, merak ediyorum. Kulüpler neler verebileceklerini açıkça belirtmiştir. 250 binden fazla transfer ücreti yok, prim yok maç başı var, aracılara filan para yok, diyorlar. Başka neler konuşulmuş bilmiyorum.

  • Futbolcular da bir şey diyecektir bunu karşılığında.
  • Mesela, 250 az, diyen olacaktır.
  • Kritik maçlarda prim isteriz yoksa arıza çıkarırız, iması olacaktır.
  • Belki, varsayım üzerinde konuşuyorum.
  • Veya itiraz etmeyecekler,
  • ama sözler zamanında ve eksiksiz olarak yerine getirilsin diyeceklerdir.

Konumuz futbolsa, bana göre Adanaspor’un çıkarları ve geleceği birçok şeyden önemlidir. Örneğin gerçekte ne yaptıklarını bilmediğim menajerlerin cebine gidecek paranın kulüp kasasında (veya futbolcunun kendisinde) olması doğru olandır, derim.

Şunu da belirtmeden yazıyı bitiremem ama. Futbolcu bir görüş bildirecektir. Bunu nasıl yapacaktır peki? Tekilden mi? Topluca mı? Her durumda başları belaya girer bence. Çünkü örgütsüz her girişim bir başıbozukluk olarak etiketlenecektir. Hele ülkemizde, adamı cop manyağı yaparlar: )) Görüş bildiren futbolcu takımlar için olası bir el bombası olacaktır. Böyle isimleri kulüpler transfer etmek istemeyecektir. Onlar, nifak tohumlarını serpenler olarak algılanacaktır.

  • Peki, çözüm nedir? 
  • Sendikalaşmadır.
  • Acilen.
  • Futbolcu da kendi haklarını en doğru ve en güvenli bir biçimde ancak bu yolla arayabilir.
  • Çünkü karşılarında her zaman
  • doğru düzgün yöneticiler, başkanlar, hocalar olmayacaktır.
  • Menajerler de zaten menajerdir.
  • Bu işin sakatlığı, emekliliği vardır
  • ve de eski birçok futbolcunu ekonomik anlamda ne zor bir hayat yaşadığı da ortadadır.

Evet, kulüpler yaşayacaktır; ama futbolun asıl öğesi olan futbolcular da yaşayacaktır ve futbol hayatlarını, sonrasını güvence altına almak için kendilerine bir kapı açacaklardır. Böyle bir yapılanma hem kulüpleri hem de futbolcuları yasal, sağlam, hakkaniyetli bir platformda buluşturmuş olacaktır.

Futbolun istikbali içindir sendikalaşmak…

Yazar: Editor
2010-06-14 20:09:23

Grup Yorum

 

http://ul.gcg.me/files/2010-06/grupyorum.jpg

 

  • Geçen cumartesi
  • Grup Yorum, 25. yılını kutladı.
  • Hep devrolan bir 25 yıl.
  • Hep bir bayrak yarışıyla geçen 25 yıl.
  • “Kolay değildir.” demek
  • kolay bir söz olur!
  • Bu ülkede,
  • adeta İsrail’in yaşattığı bir zulmü yaşayarak
  • geçen
  • bir 25 yıl.
  • Dimdik.
  • Lafta değil ama…
  • Biliyorsunuz siz o lafta kalan dik duruşları...
  • Daha çok “25 yıl”lara Grup Yorum.
  • "Sıyrılıp gelerek"...
  • "Geliyoruz", diyerek,
  • "Yıldızları Kuşanarak",
  • "Başeğmeden",
  • memleket aşkına...
Yazar: Editor
2010-06-07 22:32:13

Kalb İbresi ve Apollinaire Sansürü

“Yashasin tabe yani! Turkche olimpiyadlarımız bashladı. Daha otesi warmı. Yanlız memlekette degil, Turkche artıq bütün dünya da deliler gibi qonuşuluyor!”

  • Nasıl ama; Tertip Heyeti’nde (tertip de, heyet de Arapça), Ömer Asım Aksoy’un Dil Derneği’nden kimsenin bulunmadığı (fakat Zaman, Samanyolu, Türk Ocakları mevcuttur);
  • Türkçe’nin yanına Yunanca’dan eklenen Olimpiyatları ile şenlenmiş (olimpiyat zaten çoğulluk anlatırken olimpiyatlar, deha ürünü...);
  • başına da Uluslararası kondurulmuş (uluslararası olmayan olimpiyat?);
  • tanıtım filmlerinde ‘Türkçe konuşan bir dünya’ diye sayıklayan organizasyonu, memlekette sıklıkla kullanılan dil aracılığıyla verdim.
  • Destekçilere bakılırsa,
  • organizasyonun ardındaki gücün,
  • milyarlarca dolarlık sermayesiyle büyük şair,
  • yüzyılın düşünürü,
  • son kitabıyla metro istasyonlarına ve İDO’larda
  • (hani şu, kaptanların iskelede alkol kontrolü yaptığı söylenen kurum)
  • hiç durmaksızın tıngırdayan Kanal 24’e giren Hoca Efendi olduğu anlaşılacaktır.
  • Sahi siz gördünüz mü o ilanları?
  • Gül kokulu estetik: Kalb İbresi…
http://ul.gcg.me/files/2010-06/LiveImagesYeniFotoAnaliz_0__9_T__rk__e_Olimpiyatlar__-.jpg

Devamını okumak için tıklayınız…

Yazar: Editor
2010-06-02 10:53:55

Ağzı Çiçekli Adam

Ölüm, garip, iğrenç, korkunç bir böcek olsa ve yoldan geçen birinin yakasına konsa... Siz de onu görseniz. Yolda durup: “Affedersiniz, müsaade eder misiniz? Yolunuzu kestim ama üzerinize ölüm konmuş” demez misiniz? Şöyle iki parmağınızı uzatıp, onu fırlatıp atmaz mısınız?
Ne mükemmel olurdu değil mi?


Fakat ölüm bir böcek değil. Bu gelip geçenlerin arasında birçokları onu üzerlerinde taşıyorlar, ama görünmüyor. Onun için de korkusuz, rahat rahat dolaşıp, yarınki, yarından sonraki hayatlarını kuruyorlar.

Yukarıdaki sözler İtalyan yazar Luigi Pirandello’nun ‘Ağzı Çiçekli Adam’ adlı eserinden bir alıntıdır. Hayatın ve hayatın içinde yanı başımızda sessiz sedasız giden ölümün sorgulandığı kısa ve kederli bir oyun. Sorgulama dedimse yanlış anlaşılmasın, öyle entelektüel, kitabi sorgulama değil. Son derece doğal biz anlatımla…

Mitos/Boyut tarafından da yayımlandı. Kitapçılarda bulmak mümkün.

İyi okumalar.

(Peki nasıl seyrederiz diyorsanız 15 Haziranda Adana Koleji'nde sahneleyeceğiz bu oyunu, bekleriz efendim: ))

Yazar: Editor
2010-05-25 20:48:36

Giderim

Sana varıp bir eşikte kalırım
Nereye bakar gözler sessiz akar dalarım
Ve ah bir yel eser alır kalbimi
Diyemem ki, susar kalır ölür aşk

giderim

Sussam bilmez gitsem beni aramaz
Kalsam gelmez ölsem bana ağlamaz
Sonra bir dert yakar ah şu derdimi
Dilimde eski bir şarkı, ben

giderim

Gece olur sana düşer suretim
Rüzgâr olsam durmaz kalmaz

giderim


Avareyim yollar beni anlamaz
Çalacak bir kapım olmaz

giderim

Yazar: Editor
2010-05-20 11:17:50

Adanaspor – Altay


  • Devam demek için,
  • son maça da heyecanla taşınabilmek için,
  • hala bir süper lig umudu için,
  • iyi bitirmek için,
  • Adanaspor için,
  • Adanasporluluk için,
  • Başkan için,
  • Hamza abi için,
  • Kemal hoca için,
  • her bir futbolcu kendi için,
  • yalnız bırakmayan taraftar için…
  • ve
  • Bu akşam da maçımız var ya,
  • Adanaspor’u izlemek var ya,
  • o formayı sahada görmek var ya…
  • İçimiz kıpır kıpır…
  • bu his
  • Güzel değil,
  • çok güzel: ))
Yazar: Editor
2010-04-13 09:36:05

Birinci Şampiyon Karabükspor

http://ul.gcg.me/files/2010-04/krbk.jpg
  • Karabükspor bitime 4 hafta kala şampiyonluğunu ilan etti.
  • İyi de etti. Gittiler,
  • Rize’yi deplasmanda 3-0 yendiler ve döndüler.
  • Yürekten kutluyorum ve “alkışlıyorum” : ))
  • Tabi bunlar talihle filan olmadı.
  • Kadro zenginliği ve oyuncu kalitesiyle oldu.
  • Orta sahalarında son derece etkili adamlarla, örneğin S. Vardar’la oldu bu iş biraz da.
  • Adanaspor’umuzla karşılaştıramayacağımız bir alternatifli takım…
  • Yani?
  • Evet, Karabük’ü kutluyorum
  • ama Adanaspor’u,
  • (en zor koşullarda bu noktaya geldi ya)
  • canı gönülden, ellerim patlarcasına alkışlıyorum…
Yazar: Editor
2010-03-30 02:35:17

Birsıfırspor

http://ul.gcg.me/files/2010-03/nmr.jpg

Sevgili Adanasporlular hep birlikte yaşlanıyoruz, hep birlikte reflü oluyoruz, hep birlikte kalbimiz sıkışıyor, streslere geliyoruz. Sezon başından bu yana evimizde ya da deplasmanda rahat maç izleyemedik. Şimdi birileri çıkıp olur mu Kartal maçı vardı rahat rahat izlediğimiz diyecek, ben de onlara son dakikalarda yediğimiz 2 golü hatırlatacağım ve yine streslere geldiğimizi hep birlikte anımsayacağız.

Başlıktan da anlayacağınız üzere Adanaspor bu sezon 1-0 ya da 0-1 maçları alıyor, bizden de bir ömür alıyor. Alsın, Adanaspor’un canı sağ olsun diyeceğim ama nereye kadar…

Şimdi Adanaspor pardon Birsıfırspor taraftarlarına ve kamuoyuna bunun içine federasyon, iddaa, gazeteler hepsi giriyor önerilerim olacak.

Başlayalım;

1- Maçtan önceki akşam yatmadan önce 1 bardak süt içeceğiz, stresli maç öncesi akşam mideyi revizyondan geçireceğiz.

2- Sabah kaldığımızda maçtaki stresle mücadeleye girişebilmek için sabah yürüyüşü yapıp, bol bol oksijen depolayacağız. Mümkünse meditasyon da yapabilirsiniz ama yok biz Adanalıyız bize ters derseniz, bir iki kültür fizik hareketi yapmanız da yeterli olur.

3- Kahvaltımızı hafif yapacağız, maç sırasında rahatsız olmamak için sucuk, sosis, yağlı yumurta gibi ürünlerden uzak duracağız. Kesinlikle ve kesinlikle portakal suyu içmeyeceğiz çünkü portakaldaki asit maç stresi ile birleşince midemizde bir felakete yol açabilir.

4- Beklentimizi düşük tutup maça gideceğiz ki, maçtaki olaylara tepkimiz azalsın, mide spazmı yaşamayalım. Ufak şeylerden kendimize büyük mutluluklar çıkartacağız. Mesela 1-0’dan sonra topumuz direkten dönerse biz onu gol sayacağız, midemizi ve kendimizi avutacağız.

5- Evden çıkarken yanımıza ilk kombine kartımızı sonra yanımıza talcid, gaviscon hatta ne olur ne olmaz diye bir dil altı hapı almayı da unutmayacağız.

6- Maç sırasında yanımızdaki taraftara destek olacağız, psikolojik destek. Mide asidinin yükselmemesi için telkinlerde bulunacağız.

7- Federasyona toplu dilekçe verip, 1-0 öne geçtikten sonra maçın bitirilmesini talep edileceğiz, 1-0’ın üstüne çok güzel yatıyoruz.

8- Bildiğiniz üzere İddaa Bank Asya maçlarına skora dayalı iddaa seçeneği koymuyor, yine toplu dilekçe ile en azından 1-0 veya 0-1 skor tahminlerinin iddaa bültenlerine koyulmasını talep edeceğiz. En azından midemiz için tedavi masraflarını buradan çıkartabileceğiz.

9- Maç 1-0 devam ederken tüm stad hep birlikte 2-0 için Amerika’da Obama’nın seçimlerde kullandığı “Yes, we can”, “yapabiliriz” sloganını atacağız.

10- Es kaza bir maçta 2 farklı skoru yakalarsak, o günün resmi tatil olması yönünde girişimlerde bulunacağız.

11- Sevgili Serkan Şenyürek maçları anlatırken, skor 1-0 devam ederken sürekli kullandığı sıkıntı kelimesini kullanmasını yasaklatacağız. Ekstra stres yaratıyor.

12- Yeni sezonda tam teşekküllü bir devlet hastanesinden sağlam raporu getirmeyenlere kombine verilmemesini talep edeceğiz.

Son olarak;

13- Maçlarımız 1-0 skoru ile sonuçlanmaya devam ederse yeni sezon takımın ismini Birsıfırspor olarak değiştirmek için federasyona başvurulmasını talep edeceğiz.

Tabi tüm bunlar işin şaka boyutu, biz hep 1-0 kazanalım, midemiz, kalbimiz hepsi feda olsun, yeter ki Adanaspor Şampiyon olsun… Pardon Birsıfırspor şampiyon olsun…

Erkin A. Doygun     

Yazar: Editor
2010-03-19 03:46:31
Israr Ediyorum!
  • Çocuklarını alıp maça giden, çocuklarına turuncu sevdayı miras bırakmayı ilke edinen bir baba olarak diyorum ki: “ Yaşamın hiçbir noktasında küfür ile yan yana olamam… Emeğini ortaya koyanlara hiçbir koşulda sövemem, sövülmesine de izin veremem.” Bu kırmızı çizgimdir benim… Ancak bu coğrafyada yaşayıp da küfür duymamak, bu coğrafyada yaşayıp da küfürsüz bir yaşam istemek, kendi kendini kandırmaktır… Sokakta cümlelerin sonunda tamlayıcı olarak küfür kullanan bir ülkedeyiz… Canlı yayınlarda Turgay Şeren, Gökmen Özdenak, Ali Taran, Mehmet Ali Erbil aracılığıyla küfür işiten, bununla da yetinmeyip küfür odaklı Recep İvedik tiplemesine katıla katıla gülen bir toplumun üyeleriyiz… Bunları görmezden gelmek, ne kadar gerçekçiliktir sorarım size… Bunları söylemek yenilgiyi kabullenmek değil, gerçekleri söylemektir… Bunca olumsuzluğa karşın, küfürle savaşmak gerekir, her yerde her ortamda… Statta küfür istemeyenler, acaba Recep İvedik filmini kaç kez izleyip güldüler…
  • Giresun maçında yaşananları  birbirine karıştırıyoruz… Giresun maçında iki nokta vardır, altı çizilmesi gereken…
  • Birincisi, Sevgili Hakan’ın dediği, yani yekten küfüre başlayan, cezalı Mbilla’yı sorarak hoca’ya küfreden, ezilmişliğinin acısını sahadaki futbol emekçilerinden çıkarmaya çalışan, bilinçsiz bir kitledir… Altını çizerek söylemek istiyorum Bİ-LİNÇ-SİZ… Maça götürdüğümüz çocuklarımıza bunların davranışlarını öğretmiyor, bunları örnek olarak göstermiyoruz… Pardon örnek olarak gösteriyorum; ama nasıl insan olunmaz’ın örneği olarak…
  • İkincisi ise rakip takımın alkışlanmasıdır… Geçen yazımda belirttim, bu eğer suç ise, kendimi ihbar ediyorum ben de alkışladım, dedim ve dediğimin arkasındayım… Şimdi diyorlar ki o alkışlar futbolcuları rencide etti… Eee lütfen yani, izin verin de etsin… 36 yaşındaki Bülent Bölükbaşı sahada basmadık yer bırakmazken bizim övündüğümüz gençlerimiz izlediler yalnızca… Altını çizmekten usandım, ama yine belirteyim… Tribündeki küfür olaylarına ise tepkiniz, evet haklısınız ve ben de sizinleyim… Ama, Giresun’u alkışlamayı ihanetle bir tutuyor, hatta çocuklara kötü örnek olmaktan söz ediyorsanız, burada ayrılıyor yolumuz… Biz, kazandığı zaferden sonra esir ettiği düşman generaline “savaş bitti artık misafirimizsiniz” diyen Gazi’den öğrendik kardeşliği, dostluğu… Ve biz her ne koşulda olursa olsun çocuklarımıza maç sonucunda takdir etmeyi öğretiyoruz her yerde… Bu takdirden birileri rencide mi olacakmış, Buca maçındaki gibi oynasalardı rencide olmazlardı korkmayın… Rencide oluyorlarsa, suçlarını biliyorlar demektir… 
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
Yazar: Editor
2010-03-11 16:48:59

Tiyatroda Buluşalım

http://ul.gcg.me/files/2010-03/tehlikelioyunlar.jpg

14 Mart 2010 Pazar Saat 20.00 

Yer: Büyükşehir Belediye Sahnesi

Yazar: OĞUZ ATAY

Sunum: İstanbul SEYYAR SAHNE

BİLETLER BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE GİŞESİNDEN SATILACAKTIR.

A.PROTOKOL B,C,D,E,F,G,H,I    20 TL

DİĞERLERİ VE BALKON  10 TL

  • ADANASPOR DÜŞÜNCE PLATFORMUNUN ORGANİZE ETTİĞİ OYUNUN GELİRİ İLE
  • YÜREĞİR İLKÖĞRETİM OKULUNDA OKUYAN BAŞARILI VE EKONOMİK DURUMU  İYİ OLMAYAN ÖĞRENCİLERE
  •  ROKET VE MAKET UÇAK KURSU,
  •  CİNEMAXTA SİNEMA İZLETME,
  • BÜYÜKŞEHİR VE DEVLET TİYATROLARINA GÖTÜRME,
  • TÜM OKULLARDA SPORDA ŞİDDET KONULU BÜYÜK ÖDÜLLÜ KOMPOZİSYON YARIŞMASI ,
  • BU OKULA ŞİDDET GİREMEZ KONULU SEMİNERLER İÇİN
  • FUTBOLCULARLA GİDİLECEK OKULLARDA EN AZ 10 ÖĞRENCİYE KURAYLA ADANASPOR  FUTBOLCU İMZALI FORMA HEDİYE ETMEK,
  • ADANASPOR MOUESPET YAPTIRIP ADANASPOR YARARINA DAĞITMAK V.B GİBİ PROJELERİMİZ GERÇEKLEŞECEKTİR.


  • SİZ SANATSEVER SİZ ADANA SEVDALISI DOSTLARIMIZI
  • HEM SANATA DESTEK OLMAYA
  • HEM ADANAMIZIN MARKA KENT OLMASINDA ÖNCÜ OLACAĞINA İNANDIĞIMIZ ADANASPORUMUZA
  • HEM DE KARANLIĞA SÜRÜKLENME TEHLİKESİ İLE BAŞBAŞA BIRAKILAN GENÇLERİMİZE DESTEK OLMANIZ İÇİN
  • TÜM PLATFORM ADINA BU GÜNÜ ÖZEL TUTMANIZI RİCA EDİYORUZ.
Yazar: Editor
2010-03-07 22:45:26

JARDELİZM

http://ul.gcg.me/files/2010-03/Galatasaray_Jardel_Resimleri.jpg

2010 Oscar Ödül Töreni Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece, Türkiye saati ile saat 01.00’de başlayacak. Yani bu yazıyı yazarken henüz ödül töreni gerçekleşmemiş ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülünü kimin aldığını bilmiyorum.

  • Oscar Ödül Töreni ile Adanasporumuzun bağlantısına gelecek olursak, bildiğiniz üzere Adanasporun sezon başından beri forvetteki esas oğlanları Emre Aktaş ve Mbilla Etame. Diğer forvetimiz, dürüst olmak gerekirse burun kıvırdığımız Sinan Süngüoğlu. Bu sene forvetler arasında En İyi Erkek Oyuncu kısmında aday göremesek de, Gaziantep Belediye ve Samsun maçındaki golleri ile EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU ÖDÜLÜNÜ Sinan Süngüoğlu’na gönderebileceğimizi düşünüyorum.

Maça gelecek olursak

Samsun maçı her zaman ki klasik tabirimizle -çıplak gözle değil ama giyinik- bir şekilde izlediğimiz için teknik yorumlara girip Kemal Hocanın sinirlerini zıplatmayalım. Zaten galipte geldiğimiz için, bu maçın teknik yorumunu yapmak zevkli olmaz, kime sallayacağız.

  • Maçı kalabalık bir kadro ile Çilingir Sofrasında izledik. Deplasmandaki maçları eğer gitmediysem böyle izlemeyi seçiyorum. Adanaspor’un deplasman futbolu bir nebze daha güzel gözüküyor. Maça totem yaparak başladık; garsonlardan biri gidip sesi açtı, baktım sesi 61’de bırakmış, hemen müdahale ettim, bir 61 Trabzon’un plakası Samsunspor, komşu ilden destek alabilir, bir de 61 tek sayı, riske gerek yok, hemen düzelttirdim. Ses seviyesini 62 sayısında anlaştık. Hem çift sayı, hem Trabzon plakası değil, hem de 62’den tavşan yapabiliyorsunuz. Bu arada 62 nerenin plakası bilmiyorum, neyse önemli değil nasıl olsa galip geldik. Şimdi birileri tavşan lafını duydu, Kemal Hoca da bu maçtaki galibiyeti şapkadan tavşan çıkartarak aldı diyebilir. Yok, o kadar zalim olmayın. Hak ettik.

Şimdi gelelim, JARDELİZM’E.

  • Herkes hatırlar sanırım, Mario Jardel Almedia Ribeiro’yu,
  • Galatasaraylılar ona Süper Mario derlerdi. 
  • Jardelin en önemli özelliği, oyun içerisinde onu göremeseniz de golün olduğu yerde, tek vuruşu ile golü ilan etmesidir.
  • Hatırlarsanız geçenlerde Hasan ŞAŞ, Jardelin ilk antrenmanını anlatmış, şakayla karışık gerçek Jardel’i mi transfer ettik diye şüpheye düşmüştük demişti.

Gelelim bizim takımdaki SÜPER MARİO’ya…

  • Hatırlayın Gaziantep Belediye maçındaki gol vuruşunu,
  • hatırlayın Samsun maçındaki tek vuruşla attığı golü,
  • hatırlayın oyun içerisinde çok gözükmemesini,
  • hatırlayın topla driplingi becerememesini,
  • ama hatırlayın her gol pozisyonunda doğru yerde oluşunu, hatırlayın bizim SÜPER MARİO’yu,
  • hatırlayın SİNAN SÜNGÜOĞLU’nu…

Ne dersiniz Adanaspor’da da bir JARDELİZM AKIMI başlar mı… Ne dersiniz son vuruş eksikliğimizi Jardel Sinan veya Süper Mario Sinan kapatabilir mi?

  • Biz polyanacılık yapalım da… Biz kendi değerlerimize sahip çıkalım da… Gerisi Sinan’a kalsın.

Unutmadan Sinan’a sadece EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU ÖDÜLÜNÜ verdik, takımın diğer oyuncuları ve teknik kadro da EN İYİ ERKEK OYUNCU ÖDÜLÜNE layıktır. Yine unutmadan kimileri de Jardelizm dediğimiz futbolcuları sevmezler, ben Adanaspor için hangisi hayırlı ise o olsun diyorum.

Jardel olmak veya olmamak, işte bütün mesele bu mu?

Av.Erkin A. Doygun

Yazar: Editor
2010-03-02 19:57:14
İyi Futbol Koşan Takım ve Seyirci
 
http://ul.gcg.me/files/2010-03/Adanaspor_Buca_2.jpg


Her şey çok güzel başladı.
 
5 Ocak stadı tarihi günlerinden birini yaşıyordu.
 
Biletler gündüzden alınmış. Maçtan 2 saat önce stadın önü tıklım tıklım. Kuyrukta bekleyenler, kaynak yapanlar, kaynakçılara kızanlar...
 
Nihayet içeri girdik ve heyecanla maçı beklemeye başladık. 
 
Biraz tutuk başladık ama sonrasında takımımız istediği oyunu oynamaya başladı.
 
Gol yedik ama takımımız maçı bırakmadı. Ama emeğimizi çalan bir hakem takımızın güzel oyununu her zaman kesti.
 
Sahadan koşan, mücadele eden, savaşan bir Adanaspor vardı.
 
Yenildik ama bence son haftaların en iyi Adanaspor'u sahadaydı. En azından mücadele ruhu vardı.
 
Maçın sonunda takımıza laf söyleyenlere gösterdiğimiz tepki, yenilmemize rağmen alkışladığımız Adanaspor.
 
Hep böyle oynayalım. Ama şansızlığı daha az yaşayalım ve yakaladığımız pozisyonları gole çevirelim...
 
Ve son olarak biz böyle hırslı ve iyi oynadığımız sürece...
 
Şairin de dediği gibi...
 
“Güzel günler göreceğiz çocuklar
 
Güneşli güzel günler...”

Ahmet Özgök

Yazar: Editor
2010-02-25 23:28:59

KORKU DAĞLARI SARMIŞ!!!

http://ul.gcg.me/files/2010-02/tiger_clipart_4.gif

Son günlerde Buca yönetiminden peş peşe açıklamalar geliyor… Son günlerde Buca yönetimi, maçı sahada değil masa başında kazanmayı amaçlıyor…

İlk önce pazartesi günü açıklama yaptı Buca yönetimi ve dediler ki:

“Adana maçından alınacak kötü bir sonuç bile bizi yolumuzdan çeviremez.”

Bu kendi camialarına yönelik bir sağduyu çağrısı olarak algılanabilir…  Biz iyi niyetli düşünüp öküz ile buzağı ilişkisi sorgulamayalım derken ikinci açıklama bugün geldi Buca yönetiminden… Bakın ne diyorlar:

''Sıralamayı belli edecek altı puanlık bir maç oynayacağız. Adanaspor saha ve seyirci avantajını kullanmaya çalışacak. Eski Teknik Direktörümüz Kemal Kılıç takımımızı yakından tanıyor. Ancak biz de kendisini çok iyi biliyoruz. Kurduğu bu güçlü takım, şimdi ona rakip oldu. Sanırım pazartesi gecesi bu konuda başını çok ağrıtacağız… Seyirci baskısına boyun eğmeyecek, otoriter ve sonucu futbolcuların belirlemesini sağlayacak bir hakem istiyoruz. Sanırım MHK bu yönde bir adım atacaktır…”

Bu açıklamadan sonra, öküzün altında hiçbir şey yoktur diyebilir misiniz? Bu açıklamayı iyi niyetli olarak değerlendirebilir misiniz?

Bucaspor hangi maça çıkarken MHK’ye çağrıda bulunmuştur? Hangi maç öncesi seyirci baskısından bu denli ürkmüştür?

Hayır, amaç  kötü!.. Niyet kötü!.. Buca yönetimi, olası bir yenilginin ardından tutunacak dal arıyor… Olası bir yenilgi de faturayı keseceği çirkin olaylar arıyor… Yani korku dağları sarmış Buca’da…

Bu arkadaşlara bir çift sözümüz olacak…

Sizin gibi süper lig hakemi diye dayatan, hatta yetmeyip futbolcularımıza doping testi isteyen bir takım çıkmıştı karşımıza… O zaman üçüncü ligdeydik… Maçı süper lig hakemi yönetti ve futbolcularımıza doping testi yapıldı… Sonuç ne mi oldu? Beş golle uğurladık onları (Aksaray’dan söz ediyorum tabiî ki)… (Darısı başınıza demek geliyor içimden!)

Kemal Hoca’nın başını ağrıtmayı mı düşünüyorsunuz…  Futbolun kuralları içinde yaparsanız bu dediğinizi biz sizi alkışlar göndeririz buradan… Ama bir diğer takımınız Altay gibi Adana’ya sinir bozmaya, olay çıkarmaya geliyorsanız, Adana seyircisi size şimdiden şu sözlerle yanıt veriyor demektir, iyi dinleyin o zaman: “Başka kapıya, buradan size ekmek yok beyler! Korku dağları sardı mı, bu panik niye!” 

Zavallılaşmayın...


Fatin Murat SEFERBEYOĞLU       

Editörün notu:

*Gerçi Fatin Murat yazmış yazacağını. Lakin biz sezon başından beri hep aynı şarkıyı söylüyoruz; bize gördüğünü çalan haysiyetli hakemler lazım. Ya… Bizim bu entrikalarla işimiz olmaz,

ki her manada vira ulan

vira…

Yazar: Editor
2010-02-19 09:17:36

 Kulak Verelim

Taraftara her zamankinden fazla ihtiyacımız var”  dedi Başkanımız.Tam destek bu sözlere ve ekliyoruz:

http://3.bp.blogspot.com/_Ssud8db3HLY/RlGpTQyKhZI/AAAAAAAAAPg/3NnhreQDvUY/s200/MCj01871590000%5B1%5D.gif
  • Şimdi her şeye daha çok ihtiyacımız var;
  • daha çok inanca,
  • daha çok sevgiye,
  • daha çok güvene,
  • daha çok bütünlüğe,
  • daha çok mücadeleye,
  • daha çok dayanışmaya,
  • daha çok desteğe,
  • sürekli desteğe,
  • sağlam kalmaya sakatlanmamaya,
  • rakibe her alanda basmaya,
  • gole veya gollere,
  • iki haftada üçerden altı puana,
  • Bolu ve Buca’dan toplamda 7 gollük rövanşı almaya,
  • tribünde sonsuz sadakate,
  • 90 dakika nefessiz desteğe,
  • maçı çeviren taraftara,
  • maçın son dakikalarına mutlu huzurlu girmeye…
  • ve işte evet, her şeye daha çok ihtiyacımız var…
Yazar: Editor
2010-02-08 17:54:58

http://ul.gcg.me/files/2010-02/red.jpg

_______________________________

TEKEL işçilerinin direnişi 56'ncı gününde devam ediyor.

Ankara'nın keskin soğuğuna rağmen eylemlerini sürdüren işçiler, çadırlarda
kurdukları sobaların etrafında bekleyişini sürdürüyor.

Hükümetin, soruna olumsuz yaklaşımının ardından, 4 gündür süresiz açlık grevinde olan
146 işçiden 13'ü hastaneye kaldırılırken, sağlık durumu kötüleşen 8
işçi ise açlık grevini bırakmak zorunda kaldı.

Diğer işçilerin, öğrencilerin, emekçilerin, çeşitli kurumların yer yer destek amaçlı başlattıkları açlık grevleri ise sürüyor.

__________________________________

__________________________________

Yazar: Editor
2010-02-02 10:39:28

Korku

 http://ul.gcg.me/files/2010-02/4p.jpg

Transfer yapılamadı (Talha, M. Ali hariç) veya umulan transfer yapılamadı diyeyim. Çok beklentim olmadığını defalarca yazmıştım. Başkanımız bu ekonomik koşullarda amaca uygun hareket alanı bulamadı.

En büyük kütük de A. Durak’tan geldi bu manada. ADS’ye sezon başında yaptığı yardım kadar (1.2 trilyon filan eski parayla) Adana’ya da yardım edeceğini basın önünde açıkladıydı. Ama o kadar. Çünkü karşınızdaki Aytaç Durak.

Olasılıkla Adanaspor’la ve Bayram Akgül’le işi bitti.

Bir başka yaklaşım şu: A.Durak o son gün o kadar parayı çıkarıp verdi ve ADS’de transferlerin forma giyebilmesini sağladı, lakin bu tarafta kaçak oynadı.

Sebep? A. Durak o taraftan yekten korkuyor… Bu tarafı da çantada keklik görüyor.

Bu kadar…

Yazar: Editor
2010-01-31 18:29:15

O Devir Değil Ama Sizin Devriniz Kapanacak

 

http://ul.gcg.me/files/2010-01/bakkal1.jpg

Padişahımız bakkalların devri kapandı, diye buyurmuş. Bunu nerede buyurmuş, dev bir alışveriş merkezinin açılışında yani büyük, sömüren, çoğunda komprador sermayenin kucağında. Efendimiz anlaşılan bu dev merkezlere bakkalları rakip görmüş de böyle demiş. Bunu hayatın gerçeği olarak saptamış. Ey vallah, padişahım çok yaşa, o zaman. Biz de bakkallardan bir kibrit bile almayız buyruk daha çabuk yerine gelsin diye. Bakkallara da birleşin çağrısı yapmış. Ne bileyim, galiba 30-40 bakkal birleşecek ve bir alışveriş merkezi açacak. Acaba memleketin tüm bakkalları birleşse ne olur, Akpci dev marketçilerden biri olabilirler mi? Güldürmeyin insanı. Ama birleşme çağrısı güzel, örneğin hala vakit varken dünyanın değilse de memleketin tüm işçileri birleşebilir, dayatılan “hayatın gerçeklerini” çalışanların, küçük esnafın lehine değiştirebilmek için. Ama bu da mesele, oralık sarı sendikacıdan geçilmiyor. Neyse, uzaklaşmayım konudan. Bakın konuyu özetleyen şu habere:

İstanbul Bağcılar'da yapımı tamamlanan 212 Alışveriş Merkezi'nin açılışında konuşan Başbakan Tayyip Erdoğan, AVM'lerin gelişen toplumun bir ihtiyacı haline geldiğini, bundan zarar gören mahalle bakkallarının ise çözümü sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çözmeleri gerektiğini söyledi.”

Altını çizdiğim noktaya bakın. Aşk olsun padişahım, kullarını bu kadar mı umursamazsın da koca devletin başı olarak çözüm yolunu sivil toplum örgütleriyle işbirliğinde gösterirsin. Ama ben ne diyorum bre, kılıçlar çekilmiş, saflar belirlenmiş, “hayatın gerçekleri” dayatılmış, satıcılık, taşeronluk, işbirlikçilik almış başını gitmiş… Burada “Don Kişotluk” peşindeyim ben.

*Açılışı başbakan tarafından yapılan alışveriş merkezi için şöyle bir not:

“Eylül ayında toplam 31 kişinin hayatını kaybettiği selde, İkitelli bölgesindeki Ayamama Deresi’nin taşmasına, dere yatağını kapatan 212 Alışveriş Merkezi’nin neden olduğu iddia edilmişti.”

Doğaya “sermayenin gerçekleri” dayatılırken vatandaş ölsün, insanı da “mal” olarak gören işbirlikçi sermaye daha da büyüsün, padişahım da çok yaşasın…

Lakin yazının başlığını tekrarlıyorum:  O Devir Değil Ama Sizin Devriniz Kapanacak! Bakkallar ara sokaklarda, köşe başlarında var olmaya devam edecek, halkın can dostu olarak, sizin utancınız olan o veresiye defterleriyle…

 

http://ul.gcg.me/files/2010-01/zagor.jpg

Zagor’un sözü bu!

Yazar: Editor
2010-01-25 18:21:57

Orada Olmayan Adamdan Maçın Özeti

 

http://ul.gcg.me/files/2010-01/__eytanca.jpg

Adana şeytana uymadı,

Adana’yı şeytan çarpamadı,

Adana şeytan taşladı,

Adana acele etmedi şeytan da karışmadı

Şeytan Adana’yı değil Adana şeytanı dürttü

Adana şeytanın kulağına kurşun döktü

Adana’yı şeytan alıp götüremedi

Adana şeytana pabucunu ters giydirdi

Adana şeytan çıkardı

Ne mübarek takımmışız be :))

Belki R.T.E görür de oynamadan kazanır ve kollanırız diyecem ama hiç gereği yok, alın terimizle anamızın ak sütü gibi hedeflerimize varacağız...

Ali Cem


Yazar: Editor
2010-01-22 15:22:53

Mersin Daha Motive...!
 
http://ul.gcg.me/files/2010-01/as_miy1_1.jpg

Her iki takım taraftarlarının haftalardır beklediği Çukurova Derbisi geldi çattı... Ligin ilk yarısında yapılan ilk karşılaşmayı hepimizin hatırlayacağı gibi Adanaspor'umuz Mersin'de 2-1 kazanmıştı.
 
Devre arasını maddi imkânsızlıklar içinde geçiren Turuncu Beyazlı ekibimiz artık son baharını yaşayan Mohammed Ali Kurtuluş ile anlaşırken; Mersin ise transfer sezonunda bizden daha iyiydi. Mustafa, Fatih Egedik, Joseph ve Kaya Tarakçı ligin ikinci yarısında Mersin İdmanyurdu forması altında mücadele edecekler.
 
Aslında oyunculara tek tek bakınca biz daha iyi bir ekip olarak görünüyoruz ama futbolda en önemli unsur bence MOTİVE olmak! İlk yarı biter bitmez maddi imkânsızlıklar bizim kâbusumuz oldu... Gün boyu konu buydu... Maddi imkânsızlıklar... Ancak öbür tarafa bakıyorum... Lig biter bitmez Mersin takımı transfer peşine düştü ve istedikleri oyuncuları da kadrolarına ilave ettiler... Dolayısıyla biz istediğimiz oyuncuları alamazken Mersin bunların hepsini aldı...
 
Şimdi tekrar motive konusuna değineceğim... Lig başladı ama biz henüz lige başlayamadık... Teknik heyetten ve Başkanımızdan yapılan açıklamaları her gün izliyoruz, görüyoruz... Sıkıntılar had safhada ancak bu dışarıya bir türlü gösterilmiyor... Çünkü önlerinde kaybedilmemesi gereken bir derbi maçı var...
 
Mersin takımını hafta boyu yakından takip ettim.Adeta Bolu maçından çok bu maçla yatıp kalktılar.Sadece teknik kadro da değil..Mersin taraftarı da haftalardır bu maçı bekliyor.Tabir-i Caizse Şampiyonlar Ligi finali oynayacaklarmış gibi hazırlanıyorlar.Bunun yanında Teknik direktör Serhat Güller'inin de koltuğu sallantıda.Serhat Gülleri hafta boyu takımını çok iyi motive etti ve bu zorlu mücadeleye hazırladı.
 
Tüm bunların yanında bir de Adanaspor'umuz da çok önemli bir eksik var... Emre Aktaş...Varlığı bile Mersin'i rahatsız ediyordu...Nasıl etmesin ki… TFF 2.Ligi Yükselme Grubu'nda Mersin'i iç sahada 3-2 yendiğimiz maçta 3 golü ve dış sahada kazandığımız 2-0'lık maçta da ilk golü kendisi atmıştı ama bu maçta Emre de yok!
 
Kısacası tüm faktörler konuk ekibi gösteriyor.Bu zorlu mücadelede bence Mersin İdmanyurdu kaybetmez.İki takımdan da gol bekliyorum...Tahmini skorlar 1-1,1-2...
 
Yanılmayı o kadar çok istiyorum ki...Haydi Kaplanlar! Şans bizden yana olsun, iyi oyun istemiyorum... Yeter ki kazanalım ve son yıllardaki üstünlüğümüzü devam ettirelim...