Siluet Kuş
Kaçmak istiyor belki, kaçamıyor. Gecede bir ışık görüyor ona gitmek istiyor sanki ama camı fark edemiyor. Oracıkta öylece kalıyor. Bir iz geçmiş, bitmiş; kaçılamamış bir hayattan.

Siluet Kuş
Kaçmak istiyor belki, kaçamıyor. Gecede bir ışık görüyor ona gitmek istiyor sanki ama camı fark edemiyor. Oracıkta öylece kalıyor. Bir iz geçmiş, bitmiş; kaçılamamış bir hayattan.


Devrim Şarkıları
Yaza doğru bir geceydi, birazdan yıldız yağacaktı
Dolunaydı ay
Ve devrim şarkıları,
Akkapı kendi sokaklarında kaybolurken,
ayışığıydı
‘Dionysos Efendimiz, şu koca oyun Tanrısı,
Efendimiz Dionysos, şu koca şarap Tanrısı…’
Sessiz dağılmıştı sinema,
‘Baba’ yuvasını kurtaramamıştı
Ellerde nemli mendiller.
Memed, Aliço film öncesi konuşmasını yapmış
Bildiriler, silahlar karpuz sergisine saklanmıştı
-bizde (ben, Domdom Ali, Pusu Yusuf)
Bir dumanlı sevgili,
Kaskas’ta o bildirileri okuyabilme hayali-
Birazdan yazılama da başlayacaktı:
‘Mahir, Hüseyin, Ulaş /Kurtuluşa Kadar Savaş…
Tek Yol Devrim…’
Siz biliyorsunuz, bunları yaşadınız.
Sabahında o rüya gecesinin
Portakal çiçeklerinin kokusu
-kahvaltıda kaçak incir rakısı-
Pırıl pırıl gökyüzü
İşe giden insanlar, yolcu taşıyan at arabaları
Asker Bilal’ın kahvesi, Mısırlı Kemal’in hikâyeleri
Dinlediniz, hatırlarsınız
‘ki Dionysos Efendimiz şu koca oyun tanrısı…’
Ama ne olduysa oldu,
Öce sözler gitti, yazlık sinema kapandı sonra
Portakallar gitti çiçekleriyle
Bildiriler, sabun kokulu bir çeyiz sandığında unutuldu
Bir bir silindi yazılar
Ah, o aşk bitti
Herkes gitti…
İşte, mazimizden bir akşamüstü
Ben, Domdom Ali, Pusu Yusuf
‘atladık aşağı bahçenin çitini’
Portakal bahçesine daldık…
Bir düşteydik, biz hangi diyarda kaldık?
Sanki bin yıl sonra oturduk dut ağacının altında
‘ ve Efendimiz Dionysos şu koca şarap tanrısı’
Rakı içtik.
Terk edilmiştik hayat tarafından.
Ağlamadık.
Belki o yaz bitti;
Domdom Ali, Memed, Aliço, Pusu Yusuf
Ömürlerini alıp gitti…
Ama ayışığı…
Kendini yollara vurmuş devrim şarkılarıdır hala…
‘Dionysos Efendimiz, şu koca oyun Tanrısı
Efendimiz Dionysos, şu koca şarap Tanrısı
Bizi uçsuz bucaksız Frigya ovalarına saldı…’
Devrim Şarkıları
Yaza doğru bir geceydi, birazdan yıldız yağacaktı
Dolunaydı ay
Ve devrim şarkıları,
Akkapı kendi sokaklarında kaybolurken,
ayışığıydı
‘Dionysos Efendimiz, şu koca oyun Tanrısı,
Efendimiz Dionysos, şu koca şarap Tanrısı…’
Sessiz dağılmıştı sinema,
‘Baba’ yuvasını kurtaramamıştı
Ellerde nemli mendiller.
Memed, Aliço film öncesi konuşmasını yapmış
Bildiriler, silahlar karpuz sergisine saklanmıştı
-bizde (ben, Domdom Ali, Pusu Yusuf)
Bir dumanlı sevgili,
Kaskas’ta o bildirileri okuyabilme hayali-
Birazdan yazılama da başlayacaktı:
‘Mahir, Hüseyin, Ulaş /Kurtuluşa Kadar Savaş…
Tek Yol Devrim…’
Siz biliyorsunuz, bunları yaşadınız.
Sabahında o rüya gecesinin
Portakal çiçeklerinin kokusu
-kahvaltıda kaçak incir rakısı-
Pırıl pırıl gökyüzü
İşe giden insanlar, yolcu taşıyan at arabaları
Asker Bilal’ın kahvesi, Mısırlı Kemal’in hikâyeleri
Dinlediniz, hatırlarsınız
‘ki Dionysos Efendimiz şu koca oyun tanrısı…’
Ama ne olduysa oldu,
Öce sözler gitti, yazlık sinema kapandı sonra
Portakallar gitti çiçekleriyle
Bildiriler, sabun kokulu bir çeyiz sandığında unutuldu
Bir bir silindi yazılar
Ah, o aşk bitti
Herkes gitti…
İşte, mazimizden bir akşamüstü
Ben, Domdom Ali, Pusu Yusuf
‘atladık aşağı bahçenin çitini’
Portakal bahçesine daldık…
Bir düşteydik, biz hangi diyarda kaldık?
Sanki bin yıl sonra oturduk dut ağacının altında
‘ ve Efendimiz Dionysos şu koca şarap tanrısı’
Rakı içtik.
Terk edilmiştik hayat tarafından.
Ağlamadık.
Belki o yaz bitti;
Domdom Ali, Memed, Aliço, Pusu Yusuf
Ömürlerini alıp gitti…
Ama ayışığı…
Kendini yollara vurmuş devrim şarkılarıdır hala…
‘Dionysos Efendimiz, şu koca oyun Tanrısı
Efendimiz Dionysos, şu koca şarap Tanrısı
Bizi uçsuz bucaksız Frigya ovalarına saldı…’
Kaskas ya da Meşine Dönmüş Dünya
‘günler durmadan akıyor, çekip gidiyor
ama söyleyin nereye gidiyor?’
Daha bir delikanlıyken
İstanbul’a gittiğinde çalışmaya
70’in bilmem hangi senesinde
Geriye belki bir ‘bakış’ bırakıp…
Taksim Meydanında ama
Hayatın bir başka sevdasına dalıp…
Unutmuşlardı seni döndüğünde
Senin unutmadığın taş sokağın sonunda
Altında dut ağacının
Bir söz bizim hiç duymadığımız
Hayata dair;
Sahi, o vakitler aşkın tanımı yapılmış mıydı?
‘Köseleye dönmüş hayat
Sayası bozuk devran
Meşin kokuyor kahpe felek
Meşin kokuyor kahpe felek
Sokakları süpürürüm her sabah
Her gece doyurmaya çalışırım doymak bilmez dünyayı
Sökülmüş kunduraları yapıştırırım da
Kendim paramparça
Ki kadın teni hissetmez parmaklarım
Günler gidiyor
Çekip gidiyor ya
O da bilmez nereye gidiyor…’
Bir şarkıyı tam bilseydin
Okuyabilseydin bir şiiri
Parmaklarınla izleyebilseydin şahbeyiti
Gözlerinle, ah kalbinle…
Devrim marşları olurdu senin şarkıların
Sen, su gibi bilirdin Nazım’ı
Zira hikâye senin hikâyendir Kaskas
‘Şimdi ben şurada, Saydam Caddesinde
Yani Akkapı Mahallesinde
Asker Bilal’in eski kahvesi karşımda
Yazlık sinema olurdu yaşasaydı yanında
Hani önünde karpuz sergisi olurdu
Hani silahların ve okuyamadığım bildirilerin zulalandığı
Ama işte gecenin onunda on ikisinde
Siz tatlı kış gecesinde
Kömür kokusunda
Perdeler arkasında…
Ah, ömrüm… ömrümüz
Nereye gider ki?’
Hayatı sen biliyorsun Kaskas
Biz yalanını anlatıyoruz
Soru da sende cevap da
Biz bir bok bilmiyoruz
‘meşine dönmüş dünya’
Yaşıyoruz…
Kaskas/Sadık Uzunağaç
Şiirde bahsettiğimiz gibi 70’lerde Adana’dan çıkmıştı, döndüğünde de neredeyse unutulmuştu.
Kösele ustasıdır. Çirişçinin tekisin diye hala takılırız, kızar. Dönünce belediyede temizlik işlerine girdi, oradan emekli de oldu. Bunun yanında akşamları, hafta sonları mahallede aynı zamanda mekânımız olan küçük dükkânında köşkerlik de yapardı. Her akşam kenara şırdan tezgâhını da kurar bu ayrıca ek işi olurdu. Bilinen hikâye onunkisi; minnet etmeden evi geçindirmek. Hala aynı tarzda çalışır. Şiirde anlatılanlar kısmen onun hayatı. Okuma yazma bilmez. Öğret, dedi; beceremedim. Hala kızar bana: ))
Allahına kadar Adanasporludur!
Hakan Savlı’nın iki Şiirindeki Adana ve Hatırlattıkları
Ya da Bir şehrin Gizli Hikâyesi
Adanaspor sevdalısı işçiler, çıraklar, kalfalar;
yani Adanasporluluk bilincini edindiğimiz
o iyi, saf, içten, dalaveresiz insanlar…
70’li yılların Adana’sını az çok bilenler, özellikle şaire yaşça yakın olup o vakitlerde çocukluk dönemlerinde olanlar Kembo’da anlatılan, Sanşo Panza’nın Ölümü’nde de değinilen yerleri kendi anılarıyla da yaşayacaktır. O Adana, ömrümüzün en güzel yıllarını yaşayan Adana’dır. Küçüksaat Meydanı’nda sabahın en erken saatlerinden itibaren bekleşen ameleleri, onların Adana usulü pide ekmek içinde yine Adana usulü halka tatlıdan oluşan kahvaltılarını, Fikret Otyam’ın fotoğraflarında da gördüğümüz kasketli, kimi şalvarlı, yelekli duruşlarını hiç unutulmamıştır zaten onları belleğine kaydedenler. Bu dizelerle de geriye küçük bir dönüş olmuştur. “Küçüksaat’le Hurmalı arasında” (Kembo’dan) yani Kuruköprü Meydanında o yılların büyük mitinglerinden birinde; Ecevit’i solcu (!) sanıp onun ilericiliğine (!) aldanıp halkçılığıyla (!) umutlanıp şimdi yeri büyük bir otel olan, o zamanki Cumhuriyet İlkokulunun “babacan” müdürünün sol yumruğunu kaldırıp “Halkçı Ecevit” sloganlarına katılışını anımsadım okulun ön bahçesinde.
“Oradaydım 1979’un bir yaz gecesi” (Kembo’dan)
Oradayım 1975’in kışında, Cumhuriyet İlkokulunda öğrencilerin; otelin, okulu satın alıp alanına dâhil etmesine karşı yaptıkları “direnişte”... Kembo!
“Cırlak sesli, palavracı, yaşlı kebapçı
Küçüksaat’le Hurmalı arasında, kebap arabasının önünde iki çocuk
Mossat ajanlarıyla savaşını dinlerdik;
Dansöz Züleyha’nın şifrelerini nasıl çözmüş dünyanın en güzel şiirlerini o yazmış Bir gün küçük bey lanet edip yaktım hepsini...” (Kembo’dan)
Yine Küçüksaat’le Hurmalı arasında, Kuruköprü’den Dörtyol ağzına Doğru; Maksim’in Yeni Pavyon’un Pamuk Palas’ın bir alt sokağı, 70’li yılların Adana’sının en renkli mekânlarından biri olan Asri Sinema Sokağı’nda... Asri Sinema Sokağı, filmciler sokağı... Onlarca film şirketinin bulunduğu yer. Artık hayallerde bile olmayan insanlar... En az Kembo kadar ilginç kebapçı Selahattin Usta, yardımcısı Moiz...
Adanaspor’ sevdalısı işçiler, çıraklar, kalfalar; yani Adanasporluluk bilincini edindiğimiz o iyi, saf, içten, dalaveresiz insanlar…
Sonra bir esnafla tavla olmayan Bilal İnci, sokağın ucunda ilk ve son kez gördüğüm Yılmaz Güney, oraları mesken tutan çiftçiler, küçük ağalar, viranelerde oturan kadınlar, Sıdıka Bacı, torunlarının top oynarken kırdıkları mağaza camının önünde tüm hafta sonu, gece gündüz bekleyen seksenlik Ayşe Kadın, sokağın orta yaşlı erkeklerinin kalbini titreten Terzi Süreyya... Sonra Avni Usta...
Ne çok zaman geçmiş ne çok insan...
Kedi gibi miyavladığı için eğlendiğimiz, kâğıt toplayıcısı yaşlı adam... Onun, biz kulle (misket) oynarken bir süre bizi izleyip “Bir zamanlar bizde oynardık! Ama şimdi yalan oldu!” deyişi... Söyledikleri kadar konuşmasına da şaşırdığımız adam. Oysa o sadece miyavlar ve kâğıt toplardı... Biz öyle sanırdık.
“Dayıoğlu öldüğünde işemeye giderken
düşüp damdan bir beyaz gecesi
kasabın duvarına yağlı boyayla yazdı
Adanalılar evlerin tepelerinde uyunmaz …” (Kembo’dan)
Yine Asri Sinema Sokağında Kebapçı Nuri’nin ikinci karısından olan oğlu Sinek Muhittin’in uçurtma uçururken evin damından düşüp ölmesi... Terliklerin günlerce duvar kenarında kalışı...
Sonra o çocuk dünyamla âşık olduğum genç kız, elektronikçi Ergün’ün nişanlısı... Varlığımdan haberi var mıydı ki?
“Herkesle kavgalıydı, bütün mahalleyi ilıbar etmişti
Bu aşağıda adı yazılı olan şerefsizler kaçak elektrik kullanmaktadır
kendini de yazmış çakılmasın diye ama belediyeciler gidince,
doğruca linç etmeye kalktı komşular...” (Kembo’dan)
Terzi Coşkun’un; “Şerefsiz doktor, öldürdü bizi iki dakkada. Bu kalple üç ay yaşayamazmışım...” deyişi ve bir ay sonra ölüşü... Ve onun anlattığı bir intihar hikâyesi : “Çocuk aşktan delirmiş gibiydi, Allah var yakışıklıydı. İçerdi ama... Usta, çıktı evin damına indiremediler. Kibrit çöplerinin kavlarını koparıp koparıp yedi...” bunları bir, bir hatırlatan dizelerle dolu Kembo. Hayatın tam içinden dizeler... Şimdi ne o eski Adana var ne de o insanlar. “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler.”(...)
“Hep alay konusuydu, sinir içinde, ama bizim dostumuz iki çocuktuk, birimiz denizci olduk, kıvırcık saçlı
bense bu odalarda onun hayaletiyle geceleri
Kembo gitti dediler, kalpten, gülmek tuttu ikimizi
...ama Çomar’ı öyle görünce...
O saygıdeğer canlı bir evdeki kadından daha iyi anladı.
Oradaydım 1979’un bir yaz gecesi
Bir adam balkonda bağırıyordu, pijaması delikli fanilasıyla
Bir gün bu yıldızlara hayatı götüreceğiz!
Söyleniyordu karısı, komşular
Duymuyordu, dalıp gitmişti.
Kembo... (Kembo’dan)
Kembo’daki “kıvırcık saçlı”yı Sanşo Panza’nın Ölümü’nde de görürüz.
Önceki şiirdeki denizci, Sanşo Panza’nın kendisidir bu şiirde.
“Ona sınıfta Sanşo Panza derlerdi/ Siyah boncuk gözlü, kıvırcık saçlı
Dostum derdik birbirimize/ Akşamları fabrikalar dağılır
Yemeklerini yiyip/ Uyurdu dünyalılar... İkimiz camda
Göz kırpardık el/ fenerleriyle.../ buradayım/ dostum
ben de/ buradayım” (Sanşo Panza’nın ölümünden)
Yakın Arap köylerinde gidilir, o mahzun çocuklardan jilet atma öğrenilir... Sonra... İlk “yara’ların” mutlulukların edinildiği eski Adana genelevi... İç içe girmiş izbe binalar, etrafta hamamlar, seks sinemaları, tatlıcılar, kahvehaneler, çayhaneler... Filmlerden düşmüş karelerde mekânlar, yüzler...
Hurmalı mahallesindeki eski istasyon, raylar, giden trenler...
Gidenler...
“Kuruköprü’nün arka sokaklarında
sokak kedilerinden Seyhan’a kadar
çaycılar, ameleler, simitçilerle... Dostluk biz bunu herkes anlamaz...
giderek nasıl oldu? Fark edemedim
bu Bukowski pislikleri, alkol ve serserilik
dostum, yenilip yitirdi karanlıkta el fenerini
...artık ışık/ yok ordan ama
Buradaydım/ ben buradayım” (Sanşo Panza’nın Ölümü’nden)
70’li yılların (ve daha öncesinin) Adana’sından bugüne... Gidenler... El fenerini yitirenler... “Daha güzel bir dünya”nın idealindeyken şimdi yolunu yitirenler...
“Tatlı hayat” düşkünleri... Biraz hüzünlü, biraz yenilmiş...
Artık her yerde el fenerini yitirmiş Sanşo Panza’lar...
“...ağlama dostum... Hadi ağlama...”
(Sanşo Panza’nın Ölümü’nden)
Ölmeden ölenler...
Bu iki şiirle Hakan Savlı bir dönem Adana’sına (belki Türkiye’sine) hiç yitirmediği el feneriyle (küçük bir kesitte de olsa) ışık tutmaktadır.
Şiirsel değeri, yeteneği bir yana bırakıp bu yönüyle baksak da şiirler, Hakan Savlı önemlidir.
“siz bunlara gülen küçük beyler
var oluşunuzu gerçekleştirebildiniz mi? (Kembo’dan)
Altay ve Adanaspor
İstatistikler futbolun vazgeçilmez argümanlarındandır. Hem “futbolda dün yoktur” sakızı çiğnenir hem de geçmişe dair bir ton belge, sonuç paylaşılır maçlardan önce. Korkunç bir sektörün ucundaki kırıntıları toplayanlara, gazetelere, televizyonlara, yazıcılara ve yorumculara da malzeme lazım, değil mi?
Biz de bir istatistik araştırması yaptık ve Adanaspor-Altay maçlarının son on sonucuna ulaştık. Paylaşalım yakın tarihten uzak tarihe doğru:
03–04–2005 / 1.lig: Adanaspor - Altay: 3–2
31–10–2004 / 1.lig: Altay - Adanaspor: 1–0
20–04–2003 / Süper lig: Adanaspor – Altay: 5–2
02–11–2002 / Süper lig: Altay – Adanaspor: 0–4
23–02–2002 / 1.lig: Adanaspor - Altay: 6–1
15–09–2001 / 1.lig: Altay – Adanaspor: 1–1
07–05–2000 / Süper lig: Adanaspor – Altay: 1–0
08–01–2000 / Süper lig: Altay - Adanaspor: 2–1
16–05–1999 / Süper lig: Adanaspor – Altay: 2–0
06–12–1998 / Süper lig: Altay – Adanaspor: 3–2
Altay’la son 10 yılık ve 10 maçlık maceramız böyle. Biz Altay’ı hem futboldaki duruşu hem de onlara tutan şansımız için seviyoruz. Özellikle ikinci nedenden dolayı bu hafta itibariyle de sevmeye devam etmek istiyoruz: ))
BİR ROMAN BİR HİKÂYE
ROMAN
Hiç de radikal olmayan bir gazetenin kitap ekinde Ayşe Kulin son romanı ‘Veda’ üzerine bir şeyler söylüyor. Arada da ‘ Resmi tarihten gına geldi.’ diyor. Fakat Kulin’e gına getirten nokta ayrı bir ‘hassasiyetin’ masalını anlatıyor. Yani yazar, resmi tarihin bize dayattıklarının ancak bazılarından mustarip ve bu minval üzere gına getiriyor. Sözü de Osmanlı’nın son maliye nazırı ve de büyük dedesi Ahmet Reşat’a ve Vahdettin’e bağlıyor:
‘Şunu bil ki Kemal (Ahmet Reşat’ın yeğeni) Sultan bugüne kadar gelmiş geçmiş sultanların çoğundan daha kötü değildir. Kötü olan zavallının kaderidir. Bu uğursuz işgal onun zamanına denk geldi. Sultan, altı yüz yıllık tahtı korumak için elinden geleni yapıyor.’ dedirtiyor Ahmet Reşat’a.
Bilinen bir haldir her ‘dönemin’ kendi insan tipini ve bu tipe inceden bir istikamet verecek yazarçizer takımını yetiştirmesi. Yüzyıllardır böyledir bu. Elbette bugünün Türkiye’si de iktidar yapısına uygun, işaret edilen mecralardan akabilecek titreklikte ve kıvamda sanatçılar, edebiyatçılar, karikatüristler, akademisyenler, hukukçular, gazeteciler, televizyoncular, komedyenler, öğretmenler, aktörler… bulmuş, yaratmış, ehlileştirmiş, olmadı dönüştürmüştür. Yoksa TV’lerde, gazetelerde, edebiyat çevrelerinde arz-ı endam eyleyen muhteremlerin varlığını; yani Mehmet’lerin, Cengiz’lerin, Hasan’ların niceliğini, kimi dizilerin İslami motifli ince ayarlarını, Sunay Akın’ın Mahya Işıkları altındaki masum Ramazan sunumunu, kandan beslenen ve güncelleşen faşizmi, kıvırtmacaları, kaytarmacaları, TRT’nin samanyoluna tahavvül etmesini ve daha bir alay entrikayı nasıl izah edebilirdik…
AKP’cilerin ağzıyla konuşmak, son dönem ‘demokrat’ yazarlarının genel arızası oldu. Çünkü bir şeylerle didişmeden, evet didişmeden, suya sabuna dokunmadan yaşamak, görüp yazmamak, kafayı kuma gömüp ötesini tepeye dikmek kolaydır ve güvenlidir.
HİKÂYE
Biz yazını başına dönelim. Evet, resmi tarihten gına geldi. Onu reddediyoruz. Ayşe Hanım da reddediyor. Ama bakın ardından neyi bina ediyor, hangi resmiyetin gayri resmi tarihini sunuyor:
‘Artık geriye bakıp çok yakın tarihimizi iyi irdelemeliyiz. Bir padişaha vatan haini denmesi doğru değil.’ Ve ekliyor:
‘Olsa olsa beceriksiz bir padişahtı.’ Kendince çarpıcı bir somutlaştırmayla da devam ediyor:
‘Asla sadece siyah ve beyaz yoktur. Ara renkler de vardır ve kimse sadece iyi ya da kötü değildir. Tüm bunları kabul edip (yakın tarihimizle) barışmamız gerekiyor.’ Gazetenin kitap ekinde buna benzer şeylerle devam ediyor yazar.
Gittik kitabı aldık. Ezbere konuşmamak için de zaman ayırıp okuduk. Bir romancının tarihçi gibi davranmasını beklemiyoruz. Kuru bir nesnellikle yazılan tarihsel romanların belgesel düzeyinde olması elbette kaçınılmazdır. Yaratıcı yazar olayları kendi evreninden geçirecektir. Ayıklayacaktır karakterleri, onlara bir ayar çekecektir biraz da keyfince, olmadı yeni yeni karakterler halk edecektir. Sonuçta romancı yarattığı dünyanın tanrısıdır ve kullarını belli bir hizaya sokacaktır. Ama ‘Veda’ adlı romanda da olduğu gibi, okurunun belleğinde (yukarıda andığımız noktalar itibariyle) gedikler açan, zihinleri bulandıran, gafletleri önemsiz beceriksizlikler olarak nitelendiren ve en sakin ifadesiyle ‘dönemin yazarı’ olan bir romancı da olmayacaktır.
Genel olarak Ahmet Reşat’ın konağında geçen romanın bu mekânı adeta bir melekler evidir. Gerek ana gerekse yardımcı karakterler arasında bir tane fena insan ara ki bulasın. Hepsi ayrı bir cevher, hepsi fedakâr, hepsi iyi niyetli… Bir romanda ille de kötü karakterler olacak demiyoruz. Ama vaziyet, Ahmet Reşat’ı aklama çabasında olan yazarın bunu yaparken diğer karakterlere de irili ufaklı melek kanatları takma mecburiyeti ve mahcubiyetiyle hareket ettiği düşüncesini doğuruyor. ‘Madem büyük dedem aslında masum bir görev adamı, yanı başındakiler de en az onun kadar masumdur. Günahları ve sevapları padişahına ve milletine bağlı bir muvazzafın günahları ve sevaplarıdır. Ne yaptıysa imparatorluk için yaptı.’ diye mi düşündü acaba? Büyük dedeyi, Vahdettin gibi, kaderin cilvesine maruz kalmış bir gizli vatanperver olarak resmederken romana da kötü bir karakter yerleştirmeye vicdanı mı elvermedi acaba?
Kısa keselim. Romandaki dil yanlışlarına hiç girmeyeceğiz; ama mutluluğun ‘kanıksanan bir kavram’ olduğunu da ilk kez bu romanda gördük. Hani sabun köpüğü denir ya, öyle bir roman. Samimiyet fakiri, dolayısıyla inandırıcılık da oluşamamış. Dört yüz sayfada bir roman derinliği yok. Upuzun bir hikâye desek daha doğru. Sonuçta o paraya (16 ytl) başka bir kitap alabilirdik. Ne bileyim, Yaşar Kemal’in herhangi bir romanını alıp bir arkadaşa hediye edebilirdik veya onunla iki tek de atabilirdik.( Yaşar Kemal demişken, Ayşe Hanım’a Sarıkamış betimlemeleri için büyük yazarın ‘Bir Ada Hikâyesi’ adlı nehir romanın yayınlanan kitaplarını okumasını şiddetle öneririz.)
BİZE DE GINA GELDİ
Yakın tarihle barışmak at izini it izine mi karıştırmaktır? Sonra gına getirip öteyi beriyi çitilemek midir? Derken Adnan Menderes’i demokrasi yıldızı yapmaktır, Deniz’leri dönüp dönüp bir daha asmaktır değil mi? Tescilli katilleri ‘aslında iyi bir adammış, şu kaosla da ne ilgileri varmış, yahu ne yaptıysa memleket aşkıyla yaptı’larla mı eşlemektir? Demirel’i bir iki sene içinde, kısmet olursa, komüncü mü yapmaktır?
Türkiye’yi ABD’nin kucağına atanları ülkenin sahibi yapmaktır aynı zamanda, yakın tarihle barışmak.
Siz barışın kendi yakın tarihinizle, gına da gelsin. İstediğiniz her kişinin de kara sayfalarını temize çekin. Bizim derdimiz o cephede değil, varın eğlenin. (Aşağıda adlarını sayacağımız güzel insanların AKLANMAK gibi eyleme hiçbir ihtiyaçları olmadığını önemle belirtip devam edelim…)
Ama beride Mustafa Suphi ne oldu?
Sabahattin Ali hep fail-i meçhul mü kalır?
Nazım Hikmet vatan haini olamaya devam mı eder?
Hep yakılacak adam mıdır Aziz Nesin?
Ruhi Su taammüden öldürülür mü hala?
Yılmaz Güney yine uzaklarda mı ölsün?
Dirilip de yine linç mi edilsin Ahmet Kaya?
Neyse…
Hep siz olun iktidarda, vatanı hep siz bizden çok sevin, âlem keyfinizce seyretsin. ’Sadece görevinizi yaparken’ elinizi vicdanınıza hiç koymayın, ülkesini gerçekten seven insanların kanına girerken, ‘ben milletin geleceğine dair ne fenalıklar yaptım, nelere-kimlere araç oldum’un muhasebesini hiç yapmayın. Ve fakat o 6.Filo da ömrü billâh ruhunuzda demirlesin.
Şu zalim karanlıkta bize kalan;
Yılmaz Güney hüznü bakışlar,
Eve Şarlo dönüşler,
Misketler ceplerimizde,
Kayışlarımızda kızıl sapanlar… olsun…
Sonunda Oldu
Bu başlığı atmayı, bu yazıyı yazmayı çok bekledik. Düşünün bir, 6 haftada 1 puan… O fena seri adeta maneviyatımızı bozmuştu. Neler oldu o zaman zarfında:
Daha bir sürü şey oldu. Adanaspor’umuz da 5 yenilgi aldı. Olacak gibi değildi, ama oldu o kötü sonuçlar. “En kötü ne olur” diye bir tahmin yürütseydik o 6 hafta için, “1 tek puan” en kötümserimizin bile aklına gelmezdi herhalde. Ama işte bizi hayata bağlayan, önceki yazımızda da bahsettiğimiz gibi, bizi komadan çıkaran galibiyet sonunda geldi, üstelik bir deplasmandan geldi.
Şimdi yine şampiyonluk şarkıları mı çalınacak? Hayır, son üç hafta daha sıkı geçecek! 1 deplasman, 2 iç saha… Bunlardan en çok puanı alabilmek için daha çok mücadele edilecek. Ama önümüzdeki maçın rakibi Karabük, “ne olursa olsun” Adana’dan puansız gönderilecek. Bunun için hem takım, hem tribün gereken hazırlığı mutlaka yapacaktır.

Hani kahramanımız film boyunca türlü eziyetlere katlanır ya; ezilir, itelenir, ötelenir, haksızlığa uğrar. Biz de bunları hem üzülerek izleriz hem de sabırla.
Üzülürüz, kahramanımızın (buradaki kahramanın anlamı "karakter" olarak belirlenmiştir) o içler acısı hali kanımıza dokunur çünkü. Sabrederiz, biliriz ki o önünde sonunda son sözünü söyleyecektir. Yoksa hikaye eksik kalır.
Kalkıp bir tokat atacaktır çatıştığı karaktere, kasabaya dalıp haydutları silkeleyecektir, "Baba" gelip hesap soracaktır ailesini dağıtanlardan bir Yılmaz Güney filminde, ne bileyim en azından maraba Kemal Sunal puşt ağa Şener Şen'e bir çift laf edecektir. Belki nallayacaktır onu... Öyledir işler, hikayenin gereği budur.
Silkinip düze çıkacaktır da ,işte, Adanaspor... Başka türlüsü eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama biraz sabır, filmin sonunu beklemeli, değil mi!

Emrah Bedir antrenmanda sakatlanmış ve birkaç hafta takımda yer alamayacakmış.
Maçtaki sakatlanmaları anlamak mümkün, ama işte antrenmandaki sakatlıklar hakikaten biraz "sakat". Ne diyelim, demek takım hazırlık aşamasında bile çok hırslı. Böyle deyip teselli bulalım.
Futbol gibi takım oyunlarında bir sporcu tek başına muhakkak ki "her şey" değildir. Bir önem taşıyan futbolcu takım arkadaşlarıyla vardır. Sonuçta on birin bir parçasıdır o, hatta tüm kadronun. Bu yüzden böyle sporlarda "kahramanlık" kavramı biraz romantik kalıyor yorumlarda, yaklaşımlarda.
Ve fakat Emrah Bedir'in galibiyetlerimizdeki katkısını da bu "antikahraman tezi" içinde görmezden gelmek ayıp kaçar. Yokluğuna üzüldük, dileriz takım olarak üzülmeyiz bu süreçte, netice itibariyle.
Bir an önce iyileşip takıma dönmesi dileğiyle...Geçmiş olsun Emrah Bedir.
Ekonomik gidişata dair her yerden tedirginliğin sesleri çıkıyor. Bazısı iflaslar olur diyor, kimisi işsizliğin daha da büyüyeceğini vurguluyor, bunlar daha iyi günlerimiz diyenler az değil.
Her kriz bir de yönetim ister. Onu iyi idare edebilecek bir yönetim ister. Bu da bir basiret işidir. İyi yönetilmezse o kriz bu defa yönetimin kellesini ister.
Başbakanımız her durumu futbolla somutlaştırır. Biliniyor. Biz de aynısını yapalım. Bir futbol takımında işler kötü giderse o takımın ya oyuncusu, ya hocası, ya da yöneticisi gider. Bu kötü gidişin saha koşullarıyla, hakemlerle, talihle, dış güçlerle vesaire ile ilşkilenirilmesi bile bu hesap vermeyi o ekibin kendisi açısından kaçınılmaz kılar. Ee, taraftarı değiştiremeyeceğimize göre, yani taraftarı ülke dediğimiz tribünden uzaklaştıramayacağımıza göre...
Bunca zamanın gösterdiği de ortada. Bizi yöneten bu teknik kadro (yani Akp hükümeti) bizim ülkenin yükünü çekebilecek çapta değildir. Bu gerçek her geçen gün yüzümüze adeta haykırmaktadır. Bir kısım taraftarı satın almak (yani bildiğiniz o seçim rüşvetleri) işleri çözmez, sorunu gizleyemez, yok sayamaz; mühim olan tüm tribünün (Türkiye'nin) memnuniyetidir. Hiçbir alanda iki pas yapamayanlarla "bu yolda daha fazla yürünemez". Ekonomik, siyasal, tolumsal, sanatsal... manada küme düşmemek için idari bir değişikliğin vakti gayri gelmiştir ve de geçiyordur.
Kongre zamanını bekliyoruz. Nedir o zaman slogan: Taraftar uyuma, takımına sahip çık: ))


Türk tiyatrosunun en önemli araştırmacısı Metin And da öldü. Sanat dünyasının tartışılmaz "büyük isimleri" ne acıdır ki, onlarca yılın emeği, bilgi ve birikimiyle çekip gidiyorlar aramızdan. ne güzel ki geriye eserleri kalabiliyor.
Bu bir iki ay içinde İlhan Berk, Fethi Naci ve işte Metin And aramızan ayrılan çok önemli isimler oldu...Yerlerinin doldurulması umuduyla...


Bildiğiniz gibi bu akşam rakip Kayseri'nin Erciyes'i. Her maç gibi bu da zahmetli olacak. Daha önceleri vurguladığımız gibi bu lig her sonuca müsait. Ama galibiyetten zerre kadar şüphemiz yok.
Gelelim bu yazının asıl sebebine. Son Diyarbakır maçı da gösterdi ki rakip kuzey kale arkası "bir şekilde" rakip taraftarlarca doldurulunca kısmen de olsa; bu vaziyet bizim tribünleri de hareketlendiriyor. Yani karşı eylem aslında bizim işimize yarıyor: )) Turbeyler daha da susmaz oluyor, daha bir ateşli oluyor, maraton hem gruba daha çok uyuyor hem de inisiyatif kullanıyor, gereken müdahaleleri yapıyor... Özü, daha şenlikli bir tribünümüz oluyor. İş şiddete ve küfre dökülmedikçe hakikaten eğlenceli oluyor bu. ( Şiddet demişken, konuyla ilgili yazı hakkımızı saklı tutuyoruz!)
Hem bu sefer renkler de müsait:)) Hadi o zaman...

Daha önce bir yazımızda ön liberoyu (ne demekse) deniz fenerine benzetmiştik. O mevkide oynayan futbolcu deniz feneri gibi olacak, doğru yerde doğru ışık verecek, takımına bir rota çizecek, gibisinden laflar etmiştik.
Yani o zamanlar biz bunları söylerken, mecazi anlamda bir deniz feneri vakası yaşanacağını bilmiyorduk. Hani bu anlamda bir şeylerin olabileceğini elbette ki kestiriyorduk her vatandaş gibi; lakin sanığın bir deniz feneri ve gıyaben aslında hamileri, abileri, saz arkadaşları, enstrümanları olacağını bilmiyorduk.
İmdi doğrudan deniz fenerine getiriyoruz lafı. Şu bildiğimiz deniz feneri. Karanlıkta kalan gemicilere güvenli bir limanı işaret eden ışıklı, romantik, fantastik, bol simgeli bina... Deniz fenerinin denizin karanlığında kalanlar için ne kadar önemli olduğu bilinir. Bunu konuşmaya gerek yok. Karaya oturma, kayalıklara vurma ihtimali bu binayı gerekli ve önemli kılıyor.
Eski korsanların hüküm sürdüğü dönemlerde (ki yeni korsanların atalarıdır onlar ve günümüz korsanlarından daha ilkeli oldukları eldeki bilgilerle sabittir. Bakınız, Karayip Korsanları'ndan Jack Sparrow: )) karadaki işbirlikçiler gerçek ve ideal bir amaca hizmet eden hakiki deniz fenerini ele geçirir, onun fenerini söndürür, sığ sularda ya da kayalıklarda dev ateşler yakarak sahte bir deniz feneri oluştururlarmış.Tahmin edebileceğiniz gibi bu sahte deniz fenerine yönelen gemiler kendilerini kayalıklarda bulurmuş. Böylece bir şekilde savunmasız kalırmış.
Artık o gemi yağmalanmaya müsait bir vaziyettedir!
Efendim, anafikir kendi kendine oluştu; sahte deniz fenerleri fenadır, çok fenadır! Onların tezgahını kuran, bu tezgaha bir çivi çakan, bunların oluşmasına ortam ve imkan ve de ihtiyaç yaratan da fenadır! Çok fenadır!
Bunların sahte fenerlerinin sönmesini, "onların" gemiciklerinin karaya oturmasını, işbirlikçilerin gemi ambarlarına hapsedilmedini, bu yağmanın bir gün artık bitmesini, bu yağmaya katılanların yağlı direğe tırmandırılmasını diliyor, umuyor, bekliyor, istiyoruz.
Haydi bakalım!
Adanaspor sabırsızlıkla Kasımpaşa maçını bekliyor. Ligin başlamasına kısa bir süre kala çok ciddi 2 hazırlık maçı oynayacak olan Turuncu Beyazlı takım çalışmalarını sürdürüyor.

K.Erciyesspor'dan centilmenlik örneği
Kayseri'de maç sabahı kısa bir idman yapan takıma, K.Erciyesspor başkanı ve yöneticileri tesisleri açarak centilmenlik örneği sergilediler. Yöneticiler takımın kamp yaptığı otele de gelerek teknik direktör Hüsnü Özkara ile bir akşam yemeği yediler. Adanaspor'un siyahi oyuncusu Kibong'un sakatlığının tamamen geçmesi ve tam kapasite ile çalışmaya başlaması teknik heyeti sevindirirken Almanya'da ameliyat olan ve Adana'ya dönen Habip'inde 4 hafta sonra antrenmanlara katılabileceği açıklandı.
Ahmet Şahin'den gol şov
Trabzonspor'dan transfer edilen tecrübeli file bekçisi Ahmet Şahin, Kayseri'de yapılan idmanda attığı şık gollerle göz doldurdu. Kaleci antrenörü Atilla Uzancan'ın yaptığı ortalara isabetli şutlar atan Ahmet Şahin forvet oyuncularının zorlukla yaptığı vole vuruşlarda da ne kadar yetenekli olduğunu gösterdi. Takım arkadaşları da başarılı kaleciyi sık sık alkışladılar.
Her bölgede rekabet üst düzeyde
Lig öncesinde Adanaspor takımında her mevkide büyük rekabet yaşanıyor. Kasımpaşa maçı öncesi teknik patron Hüsnü Özkara'da kadro kurmakta zorlanırken kamuoyu kimlerin 18 kişilik kadronun dışında kalacağını da merak ediyor. Özkara, kurmayları ile sürekli toplantılar yaparak kafasındaki 11'i oluşturmaya çalışıyor. K.Erciyes ve Tarsus maçlarında kadronun belirli bir şekil alacağı belirtiliyor.
Adanaspor Kasımpaşa maçına Dorukkaya'da hazırlanacak
Turuncu Beyazlılar ligin ilk maçı olan Kasımpaşa maçına Bolu Dorukkaya'da hazırlanacak. Cumartesi oynanacak olan Tarsus maçının ardından 1 gün izin yapacak olan takım Pazartesi akşam Bolu'ya hareket edecek .Kafile Perşembe sabah ise İstanbul'a geçerek çalışmalara orada devam edecek.




“Garip” şiir akımının -yaşadığı dönemde- en önemli ismi olan Orhan Veli’nin dergisidir “Yaprak”. Adından da anlaşılacağı üzere gerçekten de tek yapraktı bu dergi. Diğer Garipçiler Oktay Rifat ve Melih Cevdet dışında dönemin birçok önemli edebiyatçısı bu “hacimsiz” ama “yoğun” derginin “2″ sayfasında yer almıştı.1949 yılında - bilgilerimize göre - 30 sayı kadar çıkmış ve Orhan Veli’nin erken ölümüyle, o da edebiyat dünyasındaki kısa yaşamına veda etmiştir. Aşağıda gördüğünüz Yaprak’ın son sayısıdır. Orhan Veli’nin anısına çıkarılmıştır.
Şöyle der Orhan Veli bir şiirinde, bilirsiniz:

Rıfat Ilgaz 7 Temmuz 1993'te ölmüştü. Onu çoğumuz "Hababam Sınıfı" ile tanır. Bunun yanında birçok roman ve şiiriyle de edebiyat dünyamızda önemli bir yere sahiptir Rıfat Ilgaz. Sıvas acısı ile öldüğü bilinir.
İşte "Son Şiirim" dediği eseri:
Elim birine değsin,
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım!


Adanaspor Kulüp Başkanı Bayrak Akgül, Teknik direktör Hüsnü Özkara ile birlikte düzenlediği basın toplantısında Adanaspor'un Bank Asya 1.Liginde hedefinin şampiyonluk olduğunun altını çizdi.

"Bu Ligde Kalıcı Değiliz"
Adanaspor Kulüp Başkanı Bayram Akgül, Çukurova Gazeteciler Cemiyeti'nde düzenlediği basın toplantısında bugüne kadar dış transferde 4 futbolcuyu renklerine bağladıklarını söyledi. Akgül, Gebzespor'dan Engin, Giresunspor'dan Cem, Samsunspor'dan Hakkı ve Tokatspor'dan ismini açıklamak istemediği genç bir oyuncuyu transfer ettiklerini belirtti. Bayram Akgül, Tokatspor kulübü ile bir takım sorun yaşadıklarını anlaştıkları oyuncunun ismini Pazartesi günü açıklayacaklarını ifade ederek, "Teknik direktörümüz Hüsnü Özkara'nın vereceği rapor doğrultusunda 2–3 transfer daha yapacağız." dedi.
"Altan Konusu"
İç transferde Cem'in dışında bütün futbolcular ile anlaştıklarını belirten Akgül, "Altan Aksoy ile bugüne kadar görüşmedik. Basında çıkan haberler gerçeği yansıtmamakta. Bu tür haberler kulübümüze zarar veriyor. Bunun zorluğunu iç transferde yaşadık. Bugüne kadar kendi başıma hiç transfer yapmadım. Hep hocalarımın verdiği rapor doğrultusunda transferler yaptım. Bank Asya 1. Ligine kalıcı olmaya gelmedik. Bu ligde geçici olacağız. Oluşturacağımız kadro ile şampiyon olarak süper lige çıkmak istiyoruz. İç transferde Cem ile parasal anlamda ufak pürüzler kaldı. Bu futbolcumuz ile tekrar anlaşacağız." dedi.
"Hüsnü Özkara"
Teknik Direktör Hüsnü Özkara ise Adanaspor gibi büyük bir camiada görev almaktan son derece mutluluk duyduğunu belirterek, "Adanaspor Türk Futbolunda önemli bir yeri olan kulüp. Başkan Bayram Akgül adeta bu kulübü yoktan var etmiştir. Yeni sezonda Adanaspor'u arzulanan hedefe ulaştırmak için elimden geleni yapacağım. Her şeyden önemlisi aile havası içerisinde Adanaspor'u hak ettiği noktaya ulaştıracağız. Tüm Adanaspor'a gönül veren taraftarlar bize inansın ve güvensin." dedi.
Müthiş bir son 15 dakika mücadelesinden sonra yine müthiş bir gelibiyet geldi ve milli takım Çekleri (2-0'ın devamında) 3-2 yenip çeyrek finale yükseldi. Bu bize o Kartal maçını hatırlattı. Adanaspor da son 10 dakikaya 3-0 yenik girmişken skoru 3-3'e getirip rakibi penaltılarla elemişti.

Hoş görün, lafı ille de Adanaspor'a bağlayacağız ya... Ne yapalım, kanımıza işlemiş...
Not: Fotoğraf hürriyet.com'dan alınmıştır. Dileriz kızmazlar: ))
"haftaya dair"


cuma
VI. şiir
bir yerlere gitmeli bugün
bir yerlerde kaybolmalı
özlemeli bir yerleri ...
bugün kar yağmalı kapanmalı yollar
soğuk, ansızın pusu kurmalı
evlerde mahsur kalınmalı
görmemeli kimse kimseyi
kimse kimseden haber almamalı
yolculuk olmamalı hiç
ama bir yerlere gitmeli bugün
veya solmalı ...
zeyl
“sanki yanımda bir yerdesin
burda mısın, nerdesin ...
sessizlik mi, ben mi duymuyorum
bir görünüyor, bir görünmüyorsun ...
kalbimin, zırhını kuşandığı gün bugün
‘aşkı terk edeceğim’ günü terk edilmeleri gizlediğim
bugün seni unuttum adını, sesini , kederini
yüzünün...
telefonunu sildim defterden
bugün son sözlerimi dedim sana; kendi içimde
son mektubu yırttım, bu şiiri yazdım
kendi kendime
soğuktu, kardı
bugün uzun bir yola çıktım ...”
(Cumaydı , yılın en beklemiş günü ...
...
Yaşlı adam doğru çeşmeye gitti,
Elini yüzünü yıkadı konuşarak
Kendi kendine, duasız, bir tanrı gibi.)

Yolunu Kaybeden Şehir

iki sokak sonra kaybolmuş
bitip gitmiş/falında...
“bir derin boşlukta yok olacaksın...”
- ayrılığa ilaç arama -
bir kır lokantasında/bir yağmurda
akşam karanlığında unutmuş/patikalarda yürümüş
asmalar/çalılar/bağ evi/rüzgar sesi
biraz tütün/birkaç soru/unutmayı çare sanmış
ama..bir başka acıya sığınmış-
ah, tek kalmış...birkaç sözcük, çizgi roman, biraz şarkı
kesik uykularda kalmış/ki-
rüyasında ölüvermiş
“çıkarsam karşına ansızın
beni yollar saldı sana bil...”
demiş
sokaklarda kaybolmuş/bitmiş/gitmiş...