2012-11-03 07:21:24

İktidarın Kendini Çarpan Çarkı

Jean Paul Sartre’ın Çark adlı senaryosuna ilişkin notlarından birini sayfada paylaşalım dostlar.

  • İktidara, 
  • insana, 
  • egemen güçlere, 
  • emperyal hesaplara, 
  • belki safça iyi niyete, 
  • ama kirlenmeye, 
  • yapılması icap edenlere, 
  • hiç yapılmaması gerekenlere, 
  • devrim idealleri ve süremine 
  • fakat bunun gerçekleşme koşullarına, 
  • yöntemlerine ilişkin çarpıcı bir hikâye Çark!

Çark için kısaca şöyle diyor Sartre:

Çark’ın senaryosu 1946’da yazıldı.

Başlangıçta ilgimi çeken, Anglosakson romancıların savaştan önce sık sık uyguladıkları bir tekniği ekrana aktarmaktı. Bakış açılarının çoğulluğu düşüncesinden esinlendim.

İmlediğim filmde zamandizin alt üst edilmekle kalmıyor, aynı kişi, Héléne, ondan söz eden kimsenin bakış açısına göre çok farklı görünümlerde sergileniyordu.

Düşündüm de,

Zengin petrol kaynakları olan küçük bir ülke,

Ve devrim yapmak niyetiyle iktidara gelen bir adamın durumu…

Sosyalizme gerçekten inanan namuslu ve açık yürekli bir kişiyi seçerek, sorununu kişiden ya da karakter yapısından kaynaklanmadığını göstermek istedim.

Yabancı güçlerin kuklalar aracılığıyla egemen olduğu bir ülkede, çürümüş olan, iktidarın kendisidir; iktidarı ellerinde tutanlar da tıpkı (hikâyenin kahramanı) Jean gibi, kendilerine rağmen cani olur.

Jean Paul Sartre

Kasım

1968

________________

Çark

Senaryo

Telos Yayınları

Ocak 1997

153 sayfa

Çeviren: Ela Gültekin

Yazar: Editor
2011-12-17 08:44:59

Filmler, Film Çevirmeler

 http://1.bp.blogspot.com/_qmgYVu_d8gc/Szn07URIxVI/AAAAAAAACnY/VBtJ3_EUGY4/s400/wounded-knee.jpg

Western filmlerinde beyaz adamın genel ırkçı tavrının yanında ve hatta daha çok Kızılderililerin uğradığı haksızlıklar görülebilir.

  • Toprağı, doğal hayatı, besin kaynakları elinden alınmış insanlar, 
  • beyaz adamın keyfi zulmüne de maruz kalır, hükümetinin bilinçli planlı örgütlü yok etme politikasının yanı başında… 
  • Her yerde, her zaman öldürülür yerli adam. “En iyi Kızılderili ölü Kızılderili.” lafı o politikanın eseridir. 
  • Nefsi müdafaaları ise vahşilik, barbarlık olarak nitelendirilir. 
  • Oysa onlar bir şekilde öğrendiklerini uyguluyorlardır. Örneğin kafa derisi yüzmek İspanyol işgalcilerin Kızılderililere yaptıkları bir işkencedir. 
  • Yerliler de bunu misilleme olarak yapmışlardır. 
  • Bir alay cani, Kızılderili katili daha sonra ulusal kahraman olarak Amerikan tarihine de geçmiştir. 
  • Örneğin General Custer böyle bir “katil kahramandır”.

Fakat dediğim gibi filmlerde Kızılderililere aslında haksızlık yapıldığı teması sıkça görülür. Bu filmleri iyi niyetli bağımsız sinemacılar da yapıyordur, ABD hükümet politikaları doğrultusunda iş yapan sinemacılar da. Bilinçli eylemler yani. Bakın biz ne kadar ileri demokratız, özeleştirimizi de yaparız boyaması.

Biliyorsunuz bizde de öyle yönetmenler var…

  • Evet, özürler diliyorlar Kızılderililerden o filmlerle beyaz beyaz adamlar. 
  • Fakat dönüp baktığınızda geriye hiçbir şeyleri kalmamış bir ulus sonrası görülür. 
  • Beyaz odamın o özrü de yine siyasi bir manevra olmaktan öteye gitmez.
Peki Kızılderili adam ne diyor?
  • Benden özür filan dileme; 
  • verebiliyorsan tarihimi, 
  • kültürümü, 
  • topraklarımı, 
  • Ulu Manitunun yeşil çayırlarını, 
  • Buffalolarımı, 
  • mutlu zamanlarımı, 
  • güzel insanlarımı geri ver 
  • yoksa bas git!... 
  • diyor...

Nereden mi çıktı bu konu?

Az önce böyle bir film izledim de…

Not: Yukarıdaki fotoğraf Kasım 1890 tarihli. beyazların Kızılderilileri katletlettikleri son yer olan Wounded Knee (Yaralı Diz)'den...

Yazar: Editor
2011-10-24 06:45:30

Celal Tan ve Ailesinin ya da Altınkoza’nın Aşırı Acıklı Hikâyesi

Bereketli toprakların şehri Adana’nın Altınkoza’sı diyeceğim ama o Altınkoza’da Adana’ya veya bereketli topraklara dair bir şey kalmamıştır. Peki Adana’da, emeğin en eski şehrinde o Adana’yla ilgili bir iz kaldı mı ki? Görünen, bir hizmet şehrine dönüşmüş Adana’dır. Bakanı olmayan, mebusu uyuyan, seçmeni seçemeyen, bereketli toprakları AVM’lerin bereketine peşkeş çekilen, fabrikaları zaten gitmiş, havaalanı, istasyonu gider olan, yıllardır saklı duran ‘dünyanın en büyük köyü’ sıfatını özellikle son 10 yıllık bir akışta tam olarak yaşayan Adana. Adana, yalnızlığımızın şehri! İşte bu Adana’nın film şenliği de elbette payını alacaktır hayatın o akışından.

Altınkoza’nın 18.si gerçekleşti bu sene. İlki 1969’a denk gelir. 1973’e kadar sürer, sonra durur. 1992’de filan yeniden başladığında ise zombiye dönüşmüştür. Yılmaz Güney ile özdeşleşen Altınkoza, Adana’da sağcı belediyelerin elinde oyuncak olur; türlü bahanelerle ertelenir, ötelenir, iptal edilir. Şu haliyle de zaten yukarıda vurguladığım bir noktaya paralel olarak kendisi bir köy şenliğine dönüşür. Şu Altınkoza’ya bir kasaba festivali bile denemez. Adana’nın -aslında görevden alınan eski başkanın değil AKP’nin, Adanalıların vurguladığına göre Ömer Çelik’in bir tür vekilinin yönettiği- “ortak akıl” namlı belediyeciliğinin ufkundan, daha çaplı bir film şenliği beklemek biraz zalimce olur. Bu yüzden şimdilik geçiyorum burayı.

Umut’tan Hikâye’ye

1970’te ‘Umut’un, 1971’de ‘Ağıt’ın aldığı ödül 2011’de ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi’ne gitmiştir. Bu ‘sekans’ aynı zamanda son 40 senenin Türkiye’sinin ve de Adana’sının fotoğrafını verir. Yılmaz Güney’den “Afili Filintalar”a, ben derim ki, dramatik bir geçiş… Evet, savaş bitmeden teslim alınır olmak, hakiki bir acıklı hikâye…

Sarphan Uzunoğlu’nun o gruba dair bir cümlesini şuraya koyup devam edeyim: Anarşizm mi, AKP’nin uslu Türk çocukları olmak mı? Bahşedilen ile olunan arasındaki derin seçim.”

Şiirlerini sevdiğim, filmlerini içerdiği mistik ve fantastik unsurlar açısından tutarlı ve eğlenceli bulduğum Onur Ünlü son filminin bir kara mizah olduğunu belirtti. Kara mizah!

Hak verilir ki kara mizah iktidarın gölgesinde bir yerlerde durarak yapılmaz. Şöyle güneşe, açığa, ayaza, fırtınaya filan çıkmak lazım, öyle icap eder. Sinema veya sanat tarihi, ya da insanlık tarihi mizahın karasını galiba böyle kaydeder, kaydederse. Kanımca mizah, -hangisi olursa olsun- erk’in karşısında bir yer bulur kendine. Bildik sebepleri yazmayacağım buraya. Hele bu “kara” bir mizah ise yerleşik değer ve kuralları, bilmem neleri çok da iplemez herhalde. En azından bir sistem eleştirisi vardır bre; günlük hayatın, egemen siyasetin, sanatın kendi köhne eğilimlerinin, alışkanlıklarının, bilmem neyinin eleştirisi…

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi’ne gelecek olursak; öylece bakınca apolitik bir kara mizah olarak duruyor. Arada bir iki küfür ki ben o filmdeki küfürleri yarım saat içinde kullanır ve tüketirim, bu noktada eleştirmiyorum filmi. O mistik fantastik unsurlardan dolayı bir kara mizahsa söz konusu olan, o zaman böyle bir şey beni aşar. Ama filmin kahramanının işi üzerinden ve filmin bir mekânıyla kurulan bir kara mizahsa bu, o zaman tam burada bir iki noktaya değinirim. Filmin kurgusuna, diyaloglarına, temposuna, belki senaryodan kaynaklanan çelişik durumlarına bakmayacağım, beni aşsın gitsin o konular da. Fakat bir seyirci olarak takıldığım meseleye bir iki laf edeceğim.

Sinopsis Niyetine

Celal Tan bir hukukçudur, genç eşini kıskançlık sonucu öldürür. Bir başka hukukçu arkadaşından suçu üstlenmesini ister ki o da zaten ölümcül hastadır vs. Öteki de bunun karşılında dini konularda pek yetersiz olduğunu belirtip kendisini ‘münkir ile nekir’in sorgusuna hazırlamasını ister falan. Sonra birbirlerini satarlar.

Filmin politik(!) arka planında şöyle bir şeyler görülür: Bir anayasa hukukçuları derneği (AHUD) vardır, orada bir balo filan vardır, baloda bir orkestra vardır, o orkestranın çaldığı ‘eski cumhuriyet’in bir marşı vardır. Marşa eşlik eden ‘dinozorların’ ellerinde bayraklar ve üzerinde derneğin Türkiye haritasına yani ülkeye inmiş adeta yıldırım saçan bir tür tokmağı olan flamalar vardır. İki hukukçu arkadaşın meseleyi konuştuğu kanepenin yanında, dernek girişinde filan bir çiftetelli oynamayı bile beceremeyen hukukçu ordusu vardır (ki orası bir hukukçular derneğidir). Arada koltuk sevdalısı dekan vardır (dekandı herhalde). Bildiğiniz rezillik! O zaman yıkılın ulan, takoz olmanın ne âlemi var hızla ilerleyen ülkenin önünde! Bu minvalde bir kara mizah figürü…

Yaşasın Yeni Cumhuriyet

Anlamak için Alin Taşçıyan olamaya gerek yok! Evet, filmde bariz bir eleştiri yapılmıştır ‘eski cumhuriyet’in hukukuna ve hukukçularına ilişkin: Adeta dinsizdirler ve en basit konularda bile imandan bihaberdirler, namaz kitabını yere atacak kadar duyarsızdırlar. Ellerinde bayraklarla bir salonda salınıp dururlar, kös kös otururlar, birbirlerine sebepsizce ödüller verirler, koltuk düşkünüdürler, bir mekânda eğlenmekten bile acizdirler ki çiftetellidir, miskettir, halaydır, bunu bile oynamayı beceremezler. Bunlar bu halleriyle mi ülkenin kaderini belirlemeye ortak olacaklardır? Tamam, bu eleştirilere eyvallah! İmzamı da atayım altına, hadi. Lanetleyelim uyuşuk sistemin tüm köhne kurumlarını… Lakin bu “kara mizah”ın şimdiki zamandaki gereği ve orijini pek düşündürücüdür. (Hadi, böyle bir eleştiri örneğin sekiz on sene önce yapılsaydı yine gözlerimizi yaşartırdı. Şu enstantane sadece nekrofilidir.

Oysa güzel memleketim bir kara mizah cennetidir. Aç tavuğun darı ambarıdır, rüyasız ve riyasız:) 'riyasız'ı uyak için yazdım ama güzel oldu:) Ve de ‘Afili Filintalar’ cemaatinin bir tür eylemi olarak görünür olunca bu, işte o kara mizah yandaş mizaha dönüşür. Kimin ne yaptığı pek sırıtır. Bir köhneliğin eleştirisi, bir başka köhneliğin bina edilmesi sürecinin propaganda filmini ortaya çıkarır. Bu noktada Onur Ünlü’nün benim için, Tansu Çiller’e yönetmenlik yapan bir Sinan Çetin’den hiçbir farkı kalmaz. Toplama baktığımda da, ta 1836’da bile Meksikalılar Alamo Kalesinin, Teksaslılardan aldıklarında o kalenin yıkıntıları üzerinde bu kadar zıplamamışlardır tüm orduları, topları tüfekleri, şairleri, yazarları, destancıları ve gazeteleri vs ile...

Tefecilerin eline düşüp iflas etmiş bir esnaftan gayri hiçbir alacağınızı tahsil edemezsiniz. Ya da zaten filelere girmiş bir topa bir daha vurup orada aynı pozisyonda ikinci golü hanenize yazdıramazsınız. Böyle hareketler iktidarın tribününe oynamaktır. Haddizatında bir kara mizah değildir, mizahın kara paradoksudur, bir manada kavgayı ayırma numarasında karşıdakinin ellerini tutmak, arkadaki kudretli ağabeyin rahat yumruklar atmasında böylece taraf olmaktır (ve zaten kendisi uyarmıştı kitleyi, taraf-bertaraf teması ile).

Muktedirlerin argümanlarıyla, o sığınakta sanat yapmak… Bu kötü bir şeydir, kötü!

Evet, şu tarz ve içerikle kara mizah yaparak “piyasada” tutunabilirsiniz, ödüller alabilirsiniz; ama sinema tarihinde, örneğin ‘Şarlo Diktatör’ filminde dünya temalı balonla oynayan ‘Hitler Şarlo’nun o üç saniyelik sekansı kadar yer alamazsınız. Ve Sanırım egemenlerin egemenlik alanında bir kara mizah da olmaz, çok çok ‘Afili Filintalar’ın AKP balanslı felsefelerinin kara mizahı çıkar. Sonuca bağlamak için Altınkoza’ya dönecek olursak;

Altınkoza denen müsamere, AKP devlet erkânının bir şenliğidir gayri. Bize dair bir incelik, biz iz kalmamıştır. Kendileri çalıp kendileri oynamıştır. Onlar kendi dünyalarının keyfindedir.

Sonuç? 12 Eylül 2010 referandumu itibariyle bu da bir dönem filmidir. Yeni bir 12 Eylül sürecine sinema üzerinden “Afili” bir destektir.

AKP’nin uslu Türk çocukları” kara mizahı kararında yaptıkça ödül ve ödüller almaya devam edecektir.

Yazar: Editor
2011-10-09 10:21:34

http://photos2.fotosearch.com/bthumb/UNC/UNC341/u29952216.jpg

 

Bir Pazar yazısında ne olmalı? Eğlenceli, şen konular! Ama bir Pazar gününde ne olmalı?

Uyanınca bir yatak keyfi, sonra hazır bir kahvaltı, anne eliyle… Kahvaltıda mutlaka zeytin olmalı. Ötesi bütçeye göre zenginleşebilir. Bir de pide ekmek iyi olur. Sonra TV’de mutlaka sabah 10 civarında bir western filmi olmalı. Hatta şimdi 1954 yapımı: ) Sidney Salkow imzalı bir Kızılderili / kovboy filmi var. Oturan Boğa orijinal adıyla Sitting Bull. Kızılderili hakları için savaş veren bir vali, General Custer’i katliam yapmaktan alıkoymaya çalışacak. İzliyorum, dilerim başarılı olur bu halkın valisi. Zannederim ki o zamanlarda da pek zormuş halkın bir valisine rastlamak. Dilerim filmin ilerleyen sahnelerinde Beyaz Saray o valiyi merkeze almaz.

Filmden sonra veya film esnasında kısa bir şekerleme olmalı, mevzudan kopmamalı ama.

Sonra? Tabi ki bir Adanaspor maçı olmalı. Sonra galibiyet kutlaması Gümüşat’ta veya Nargile kafede… Birkaç bira ve maç sonu analizi filan.

Bir Pazar gününde güzel şeyler olmalı neticede, pazartesi sendromuna yakalanmadan günü yine güzel bir filmle bitirmeli. Bir romantik komedi de olabilir bu.

Bu arada kaleden bir subay “Kızılderilileri ıslah olsunlar diye aç bırakıyoruz.” dedi. Bu işe canı sıkılan bizim adam olaya müdahale etti, ama işi zor. Zagor’a haber salsam da olaya müdahale etse!

Neyse ki Kızılderililer kaleden kaçmaya başladılar. Kale kumandanı ateş emri istedi, bizim adam buna engel oluyor. Hadi bre yerli dostlar: ) Hakikatte işiniz, işimiz kadar zor. 

Yazar: Editor
2011-07-14 16:55:57
http://www.thejakartapost.com/files/images/sp13-g_0.jpg

Şöyle bir söz,

bir Fransız atasözü veya özdeyişi ya da filmin hikayecisinin akış içindeki bir cümlesi; iyilik perisi Amelie’nin sergüzeştinde gelişen olayların bir noktasında düğümü çözen latif bir aforizma ve de bunu istediğimiz yere koyabiliriz hayatın ve hakikatlerin ortasında metaforik bir mola yeri gibi, diyelim şu malum şike şamatasına bir gönderme ya da siz nasıl isterseniz; der ki filmde bir çocuk adamımıza, onu olay akışında doğru yere çekmek için

“parmak gökyüzünü gösterirken aptallar parmağa bakar.”

Evet, bu da böyle bir yazı oldu: ))

Lakin, izlemediyseniz öneririz “Amelie”yi, ne güzel bir filmdir…

Yazar: Editor
2011-01-09 03:20:49

Onur Ünlü’den enfes bir şiiri paylaşalım burada. Kendisi aynı zamanda Bankaysa 1.Lig Günlüğünün yapımcısıdır. Yönettiği filmlerle ödüller almıştır. En son Beş Şehir adlı filmiyle Altın Koza’da en iyi senaryo ödülüne layık görülmüştür. Ah Muhsin Ünlü takma adıyla bir şiir kitabı vardır: Gidiyorum Bu

Buyurun “enfes” diye övdüğüm şiiri… hakikaten enfes…

_______________________ 

Resulullah İle Benim Aramdaki Farklar 

Resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim.
Resulullah yolda Ebu Bekir’i görse ‘Es Selamu Aleyküm Ya Sıddık’ derdi,
ben yolda Ebu Bekir’i görsem tanımam.
Resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
Ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.

Resulullah Azrail’i yolda görse tanırdı;
ben Azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.

Resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey Allah’ın Resulü;
fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?

Resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki ‘Kızım ha gayret!’;
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ‘Anneciğim ölmesen…’

Ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki ‘Anneciğim seni ben…’;
Annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.

Resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.

Ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının

Anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf…

Resulullah çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o küçücüktü;
benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.

Annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!

Olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
Verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
Resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
Nasıl olsa Resulullah da ölü annem de ölü.

 

Ah Muhsin Ünlü [Onur Ünlü]


Yazar: Editor
2011-01-03 13:45:07

2 Film Birden

Nasıl desem? 2 film, 2 durum, 2 yapıt 2 Türkiye!Birinci film Recep İvedik 3! Biliyorum, gına geldi bu mevzudan insanlara. Ama iki laf etmeden de olmuyor. Ctesi, TV’nin birinde Recep İvedik 3 gösterildi. Gişe rekoru kırmış yine. “Lan acaba bu sefer bir şey oldu mu, baksana necip sinema seyircisi(!) yine ihya etmiş” diyerek oturup izledim. Rezilliğin dibi bir kez daha görülmüş o film demeye hicap ettiğim şeyde. Kepazelik diz boyu.

  • Peki, bir tahlil çıkar mı böyle işlerden?
  • Bence çıkar.
  • Recep İvedik gibi bir ucubeye ilgi gösteren kitle var bu ülkede.
  • Benzer yapımlara da aynı tahammül gösteriliyor.
  • TV’lerde en pespaye diziler çılgınlar gibi izleniyor.
  • Yıllarca izleniyor.
  • İnsanlar ne yaptığını bilmeden ülkenin kaderini bir biçimde etkileyen referandumda onay vermiştir malum gidişata.
  • Bir parti olağanüstü oylar alarak ömrümüze nüfuz etmektedir. Yıllardır.

Sanattaki genel şarlatanlığın kabul görmesi… Futboldaki şiddeti geçtim, bahis skandalları, simsar antrenörler-aktif veya eski futbolcular… Evet, konumuz hala R.İvedik.

  • Bir de Özcan Alper’in ödüllü bir filmi var.
  • İlk filmlerden. Sonbahar.
  • Sinema sanatının tüm gerekenleri özenle yer bulmuş kendine
  • ve en doğal bir anlatımla.
  • Uzatmayayım, övülecek o kadar çok ayrıntısı var ki…

Sonuç? Bırakın rekor gişe hâsılatını gösterim için bile zar zor salon bulduydu.

Şimdi ne diyelim buna? Zevktir, milletin tercihidir, pazarlamadır, popüler kültürdür, halkın kendini ifade biçimidir, sanattır, özgür iradedir, eğitimdir, iki ayrı fotoğraftır, ikisi de Türkiye’dir, ikisi de gerçektir, biri hazin diğeri hüzündür. Hüzün de bize kalandır.

Yazar: Editor
2010-03-25 10:11:26

1960’lardan 2010’a/Taş Ocağından Futbola

Sosyalistlerin 2010 Dünya Kupasındaki Emeği

http://www.filmdizizle.com/resimler/romantik/bir-oyundan-fazlasi.jpg

1961’de Güney Afrika’da sosyalist mahkûmların tutulduğu Robben Adasında başlar hikâye. Taş ocağında kayaları taşa, taşları çakıllara dönüştürmeye mahkûm siyasiler satranç, dama, kızmabirader, kâğıt oyunları ellerinden alınınca önce buruşturdukları kâğıtlarla sonra bezlerden yuvarladıklarıyla koğuşlarda futbol oynamaya başlarlar. Hapishane yönetiminden futbol oynama izni almaya çalışırlar. Bu mücadele ancak dört yılda sonuç verir. Sonunda bir futbol topu edinebilirler. Ve böylece ucu 2010’a varan macera başlar; siyasilerin engel tanımaz direnci, inadı ve prensipleriyle…

Belli bir becerisi ve disiplini olan sosyalist mahkumlar bu işi belirli kurallar çerçevesinde yapmaya karar verirler. Siyasal mücadeledeki ilkeler, doğrular Robben Adasındaki futbol organizasyonuna yansıtılır. Titiz, düzenli, kararlı, hakkaniyetli, prensipli olunacaktır.

Makana Football Assocaition/Makana Futbol Derneği kurulur. Başkanlığına da şimdinin (2007) Güney Afrika Cumhuriyeti Adalet Bakanı yardımcısı olan Dikkana Maseneka geçer. İş ciddidir. Öncelikle futbolla orada hayata tutunulacaktır, bayatın bir parçası olmaktan vazgeçilmeyecektir.

Şöyle ifade eder Sedick İsaacs duygularını: “Futbol sayesinde hem kendimizi daha iyi tanıdık, hem de insanlığımızı ifade ettik.” Antony Suze, “Formaları giyince kendimizi dışarıda hissederdik.” diye hatırlar o zamanları. “Futbol oynarken güneşi hissetmek harika bir duyguydu.” der İndres Naido.

FİFA nasıl örgütlenmişse Robben Adasında da öyle örgütlenilecektir. Bir futbol tüzüğü, kurallar haritası çıkarılacaktır evvela. FİFA kuralları yanında yoldaşlık kuralları da ihmal edilmeyecekti tabi ki. Yoksa futbolu toplumun hizmetinde olan bir organizasyona dönüştürmek mümkün olamayacaktır. Bunu şöyle ifade eder Sedick İsaacs: “Hayat tüm yönleriyle toplumun hizmetinde olmalıydı. Birey de… Toplum da öyle...”

Futbolun tüm komiteleri kurulur. Üç ayrı lig oluşturulur. A Liginde üç takım vardır. Bu, en iyilerin olduğu ligdir. B Liginde de üç takım olacaktır, burası bir alt yeteneğe hitap edecektir. C Liginde ise iki zayıf takım mücadele edecektir. Çünkü herkesin futbol oynamaya hakkı vardır, yeter ki istesin. A Ligindeki takımların başkanı olacaktır, bu bir zorunluluktur. Ve bu başkanlar da üzerlerindeki tek başkana bağlanacaklardır.

Başkanlar eğitimlerinden çok liderlik yeteneklerine göre belirlenir.

İtiraz kurulları itirazları değerlendirir, pozisyonları tek tek tartışır ve en tarafsız kararını gerekçesiyle verir.

Elbette hakemler belirlenir, maç raporları tutulur, hakem kurullarında güzel futbolu korumak amacıyla sert oyuna izin vermeme kararı alınır. Buların başında Haryy Gwala vardır.

Bu arada orada olmalarının “neden-sonuç ilişkisini” unutmadan siyasi tartışmalar ve seminerler de devam eder. Marx, Kapital başucu kitaplarıdır. Ve muhakkak ki hayat bunlardan ibaret değildir, hafta sonları yine futbola geçilir.

Takımların adları, hayranlar, fanatikler, logolar, sloganlar, bayraklar, tribün atışmaları da bir olay örgüsü içinde kendini gösterir. Bu arada mahkûmlar adasının konuklarından Mandela da uzaktan bu maçları arkadaşlarıyla izler. Bizimkiler Mandela’yı fark edince bir başka şenlik olur. Ama sonra Mandela ve arkadaşları bir daha görünmez olur oralarda, hatta araya bir duvar örülür, o kadar korkulur ki o ilgiden...

Taş ocağı ile futbol sahası arasındaki iki ayrı hayat akmaya da devam eder, futbolun tüm halleriyle. Ve futbola bakış orada orijinal ifadelerini de bulur. Örneğin şu saptamayı yapar Lizo Sitoto:”Bir kaleci için en zor şey rakibin topla geldiğini görmek ve sonra o topu kaleden çıkarmaktır.”

Takım listeleri çıkar, bu listelere itirazlar olur tartışmalar hiç eksik olmaz.

Sezon sonunda karma bir lig oluşturulur. Tek ligle yetinemezler, top yuvarlanmaya başlamıştır bir kere. Bu ligde futbolcular karışır. Seçilmiş takımlar ligidir burası. En iyi futbolcular Atlantic Raiders adlı takımda bir araya gelir bir şekilde. Atlantic Raiders burnu havada bir takım olarak nitelenir süreçte. Bir de Blue Rocks diye bir takım vardır bu ligde. Blue Rocks genelde yaşlılardan oluşmuştur ve ligin en zayıf takımıdır. Ve bu iki takım mutlaka karşılaşacaktır. Favori bellidir. Maçın başlarında Blue Rocks tartışmalı bir gol atar ve kelimenin tam anlamıyla etten bir duvar örerek, kale önüne maç sonuna kadar daimi bir baraj kurarak o golün üstüne yatar. Maç sonrasında itirazlar olur, kural hatasından bahsedilir, FİFA kuralları referans gösterilir, maçın tekrarı istenir, protestolar olur, saha işgal edilir, hapishane yönetimi işe karıştırılmaz bu arada, yenilen taraf bunu bir türlü hazmedemez ve bu tatsızlık taraftarın tansiyon hastalıkları, hiddeti, can sıkıntısı içinde, bir ayrışma gerginliğinde 5 ay sürer. En nihayetinde olaylar, bu müthiş organizasyon arıza göstereceği sırada, durulur. Her şey tatlıya bağlanır. Çünkü organizasyonun en önemli ilkelerinden biri ağırlığını koyar gecikmeli de olsa: SAYGI!

Tüm bu mücadeleler taş kırma aylığı olan 25 sentlerin gücüyle olur…

Derken 1973’e gelinir, gözde futbolcular yaşlanır, kimileri yönetici, kimileri hakem olur, hakemliği tercih edenler futbolculuklarında en koyu hakem düşmanı olanlardır.

Bu esnada Güney Afrika’da olaylar devam etmektedir, her ne kadar Robben Adasında sosyalist bir futbol cumhuriyeti kurulmuş olsa da… Tutuklanan devrimci öğrenciler “ada futbolunun” alt yapısını oluştururlar.

Ve kurucu nesil için ayrılık vakti gelmiştir. Yeterince yaşlandıklarından korkulacak bir tehlike arz etmemektedir o zamanın ırkçı Güney Afrika hükümetince. Salıverileceklerdir.

“Sahaya çıktığımda kendimi evimde hissediyorum. Sanki o adadan uzaklaşıyorum.” diyen Antony Suze şöyle noktalar duygularını: “Belki çelişkili gelecek, ama benim için hayatımın en üzücü günü adadan ayrıldığım gündü. Çünkü geride ne çok şey bırakmıştım.”

Bir başkası: “Nereye gidiyorum ve ne yapacağım?” diye kaygılanır. Elbette bu esarete âşık olma değildir. Antony durumu özetlemiştir, geride çok şey bıraktık, diyerek. Diğeri: “Ailem nasıl insanlar oldu acaba, arkadaşlarım yaşıyor mu?” diye sorar kendi kendine.

Mark Shinners uzaklaşırken adadan, şöyle mırıldanır: “Miras olarak futbolu bırakmıştık onlara. Bu az şey değildi.” Elbette ki bu sosyalizmin futbola bıraktığı haysiyetli izlerle olmuştu.

Derken 2007’de FİFA Makana Football Assocaition’a ödülünü ayrıca verir futbola katkılarından dolayı.

Ve en son şöyle bir not düşer perdeye: “Dünya Kupası 2010’da Güney Afrika’da…”

“Bir Oyundan Fazlası” diye çevrilmiş bu hikâyenin anlatıldığı yapıt.

“More Than Just A Game”

(2007)

Yönetmen. Junaid Ahmed

Enfes bir belgesel/sinema… Oysa ben bu esere kadar, en güzel futbol filminin sonradan “Zafere Kaçış” diye uyarlanan “Cehennem Arasında İki Devre” olduğunu zannederdim…
Yazar: Editor