2014-11-05 16:54:55

Şimdi Proje Zamanı

Bu fena bütçeli takımlarla kapışmak zor. Bakın Osmanlısipor ufaktan gidiyor, bana sorarsanız çok gidemeyecek, tabi ki benimki de bir dilektir bu manada.

Ama işte Altınordu da var, bir uygulama takımı olarak, futbolun umut verici yanını temsil ediyorlar, dilerim önleri açık olur.

Ne diyeceğim, fantastik önerim şöyle, kulüpler, geleceklerini bu tercihlere göre bina etsinler:

Şu hükümet takımlarıyla, belediye takımlarıyla filan işimiz kolay değil. Adaletsiz bütçeler var, yarışamıyorsun, arada bir mucize olursa sıyrılırsın yoksa yer bitirirler adamı.

Bu yüzden derim ki;

  1. şu Ptt 1. lig 3 grupta oynansın.
  2. Her grupta 10 takım olsun.
  3. O 10'ar takım da kendi sınıflarına göre ayrılsın.

Şöyle bir şey teklif edeceğim bu ilk bölüm takımlarının kategorisi için, bilmem siz ne dersiniz, mantıksız bulursanır veya onaylarsanız fikir alışverişi neden omasın ;

  1. Çok bütçeli olanlar (misalen eski parayla 10 trilyon ve üstü), 
  2. kaşar futbolcu oynatanlar, 
  3. yabancı kontenjanı isteyenler, 
  4. belediyeciler ve 
  5. hükümet takımı olanlar bir gruba toplansın.
  6. bunların hepsini Osman Özköylü çalıştırsın, Tancu da yardımcısı olsun.

Örneğin Osmanlısipor, Antalyaspor, Urfaspor, Kayserispor, GaziantepBB, Demirspor vs... birbirleriyle mücadele etsin, lider olan takım o 10'lu grubun şampiyonu olarak Süper Lige çıksın, yolları da açık olsun. Bunlara Monşer Grubu diyelim.

Not: Bu takımların bütçeleri de federasyon ve maliye hatta UEFA tarafından denetim altında olsun, yani 5 gösterip aslında 15 trilyonluk takım kurulmasın, neyse o olsun. Kaçak göçek olmasın.
  1. Diğer grupta daha dar bütçeli takımlar olsun 
  2. ve bunların yabancı kontenjanı da sınırlı olsun, 
  3. yaş ortalaması da 27'yi geçmesin. 
  4. Alt yapıdan en az 5 futbolcu oynatma mecburiyeti olsun. 
  5. Bütçe de 6-9 trilyon aralığında olsun.

Örneğin; Adanaspor, Boluspor, Denizlispor, Karşıyaka kendi aralarında mücadele etsin, şampiyon olan ayakta alkışlansın. Bu gruba Halk Grubu diyelim.

  1. Öteki grup ise tamamen alt yapı takımları ile mücadele edenlerin grubu olsun. 
  2. Yaş sınırı 25'in altında kalsın. 
  3. Yabancı kontenjanı olmasın. 
  4. Bütçe 5 trilyonu aşmasın.

Örneğin Altınordu, Buca, Manisa gibi takımlar kendi aralarında kapışsın. Bunların adı da Gençler Grubu olsun. Burada şampiyon olanı başımızın üstünde tutalım.

Zagor'un sözü bu!

Oturup tartışsınlar, neticeyi bize bildirsinler.

Not:

Ben çok ciddiyim, makara yaptığım zannedilmesin. 

Yazar: Editor
2013-03-14 18:27:11

İnandırın Bizi

  • PFDK'ca Samsunspor Kulübü'ne taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle 
  • FDT'nin 53/2.maddesi uyarınca verilen 
  • 1 resmi müsabakayı kendi sahasında 
  • seyircisiz oynama cezasının, 
  • olayın oluşu ve temsilci raporunda bahsi geçtiği üzere 
  • itiraz eden kulüp taraftarlarının faile karşı tavrı dikkate alınarak 
  • 70.000.-TL para cezası şeklinde düzeltilerek onanmasına 
  • oyçokluğu 
  • ile…

Karar bu!

Hani korkumuz veya derdimiz değil Samsunspor’un bizim maçta seyircili oynaması filan. Kimse, hiçbir takım herhangi bir maçını, antrenman maçını bile seyircisiz oynamasın. Buna ilişkin gereken düzenlemeler, futbol prensipleri çerçevesinde ama taraftarın kendisi unutulmadan yapılsın.

Futbolun öznesi evet, futbolcudur, ama taraftarı olmayan bir futbol şöleni düşünen varsa beri gelsin, onlarla ayrıca tartışalım.

Mesele şu:

  • Futbol uzun zamandır 
  • AKP’nin egemenlik, 
  • iktidar, 
  • inisiyatif, 
  • müdahale, 
  • işgal, 
  • keyfiyet alanında.

Geçmişteki onlarca örneği hatırlayınız.

En son yaşananlara bakınız.

Egemen Bağış’ın ifadesiyle mübarek şehir Rize, anında hazırola geçip takımın başına gelen Mustafa Denizli’den tutun Trabzon 1461’den son anda aldığı topçulara kadar transferleriyle şapkaları uçurttu.

Samsunspor onlardan geri mi kaldı?

Nasıl bir sihirli değnek değdiyse…

Canına yandığımın

Şimdi biz yukarıdaki kararın, siyasi otoritenin uzaktan veya yakından herhangi bir etkisi olmadan alındığına mı inanacağız?

Hadi canım!

Safız ama salak değiliz muhteremler!

Bundan rahatsız olmayan, olur öyle şeyler diyen kamu vicdanının kendisi bizatihi vicdansızdır bre!

  • Her fırsatta adaletten, 
  • sosyal barıştan bahsedenler 
  • en azından bizim hissiyatımızda 
  • bu manada nasıl tesis edecekler o adalet ve barışı? 
  • Bize ihtiyaçları yok değil mi? 
  • Öyle olsun!

Alın, top da sizin saha da; oynayın oynayacağınız kadar. Eğlenin, şen olun, gülşen olun… Sizi yine vicdanlarınızla baş başa bırakıyoruz.

Ama hadi, hakikaten tarafsız olduğunuza inandırın bizi!

Zagor’un sözü bu!

Yazar: Editor
2013-03-09 11:00:17

Notlar

Nihat Doğan, Hugo Chavez'in cenaze törenine katılmak için Venezüella'ya Caracas'taki törene gideceğim dedi, gitti, ama törene yetişemedi.

Ve ben tüm bu aşamalarda Nihat Doğan’la dalga geçilecek herhangi bir şey göremedim dostlar.

Ne yani, al şu uçak biletini git de gündem değiştir mi dendi ona?

La Liga’da Sevilla’nın Celta Vigo’yu 4-1 geçtiği maçta 34 yaşındaki Enrique De Lucas mücadele sırasında bira içmiş.

E ne güzel.

Afiyet olsun.

Sıhhatimize de içsin.

Keşke bir sigara da yaksaydı yanına, hakikaten… Bizi sarmalayıp kuşatıp keyfi kalıplara sokan ve tarifi mümkün olmayan bir ahlak ve sağlık anlayışına mümkün olan her yerde bir tekme ne iyi oluyor.

*

Müslüm Gürses’in mezarı başında nöbet varmış. Gerekçe mezarın Adana veya Urfa’ya kaçırılması olasılığıymış. Hani aslında Müslüm Gürses’in son noktasının Urfa veya İstanbul değil de Adana olması daha mantıklı. Ama ölenleri yattıkları yerde huzur içinde bırakmak işin en mantıklı yanıdır. Gösteriyi abartmadan, kalbinizle hatıralarınızla sevin yahu.

*

Her gün gazetelerde illa ki bir şekilde Acun Ilıcalı ile Hülya Avşar’ı görmekten bıktım usandım. TV’de görmemek için onları, görünme ihtimalleri olan kanalların yanından bile geçmiyorum.

Ama işte az önce içeriğini bilmediğim bir haber resminde yine göründüler yine yine yine…

GS ve diğerleri umurumda bile değil; fakat Fatih Terim’in yeniliyor olmasından haince bir mutluluk duyuyorum.

Ve şöyle bitirelim öğle fırçasını,

Açıklamanın sahibini kendi haleti ruhiyesiyle baş başa bırakarak:

Başbakan Erdoğan'ın, milletvekili seçilmesinin 10'uncu yıl dönümünü, Siirtlilerin arasında geçireceğini  söyleyen AK Parti İl Başkanı,  "Siirt için ve siyaset tarihimiz için çok anlamlı bir olaydır. Dünya siyaset tarihi açısından da önemli bu olayın 10'uncu yıl dönümünü yaşıyoruz. Siirt halkı on yıl önce; yiğidi düştüğü yerden kaldırmış ve siyaset dünyamıza armağan etmişti. Vefakar Başbakanımız da bu önemli günde bizleri onurlandırdı. Biz de bu olayı muhteşem bir kutlama ve törenlerle bir kez daha yaşamak istiyoruz" dedi. 

Yazar: Editor
2013-02-28 17:37:32

Şaşırmak

Ülkede şaşıracak hiçbir şey kalmadı.

Örneğin, daha önce de temas ettiğim gibi, bir bakan, bakanlığının içeriği için umurumda değil, ilgilendirmiyor beni, türünde bir laf ediyor.

Dehşete düşmem gerekiyor.

Ama şaşırmıyorum bile.

Aydın Doğan, malum bir vazifeşinaslıkla "Biz bağımsız ve tarafsız yayıncılık derken, kimileri bunu militan gazetecilik için bir vize olarak gördü. Bazı medya mensupları kendilerini kurumlarının üzerinde, adeta bir hükmi şahsiyet olarak algılamaya başladı." deyip bir restorasyona gidiyor. Yani medyasını hükümetin keyfiyetine göre düzenliyor.

Ah vah edip ülkenin ileri demokrasi etiketine zarar gelmesi ihtimaline, ağlamam gerekirken, şaşırmıyorum bile.

Bir gazeteci çıkıp hala işaret fişeği oluyor, muktedire hedefler göstererek. Ben yine şaşırmıyorum ki.

Şaşıramıyorum.

Onca senedir bir 28 Şubat mağduriyetinin pespaye bir müsameresi sahneleniyor. Hani kimi almışlar, kimi götürmüşler  bilmem anlamam, lakin ne bitmez bir hesaplaşmaymış bu yahu, meğer ne dehşetengiz şeyler yaşanmış bu minvalde, deyip baygınlık geçirmem gerekiyor. Ama işte şaşırmıyorum, nasıl bir mevziiye çekilmişsem?

Egemen Bağış’ın veya başkasının değil, geçtim gittim teferruatı, ama Sayın Başbakanımızın bir hafta böyle sonraki hafta tam tersinde şöyle demesine…

Şaşıramıyorum abi, şaşırabilemiyorum.

Basiretim bağlandı, nutkum tutuldu, hissiyatım lal oldu.

Hay bin şaşkaloz bre!

Yazar: Editor
2013-02-22 10:25:44

Tablet mi Tabldot mu?

Hakikatte umurunda bile olmadığı AVRUPA Birliğinin Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, Fransa ziyaretinin ikinci gününde Türk eğitim sistemindeki yeni projeler hakkında Fransız muhataplarını bilgilendirmiş. Sonra da Hürriyet’in sorularını yanıtlamış Bağış, şöyle demiş:

“FATİH projesi kapsamında 16 milyon öğrencimize tablet dağıtacağız. Bu konudaki planlamalar devam ediyor. Öğrencilerimizin bu cihazlarla internete bağlanabilmesi konusunda da gelişmeler var. Siirt’teki bir öğrencinin internet sayesinde Japonya’daki bir projeyi takip edebilmesi, İzmirli bir kardeşimizin El Ezher müfredatına anlık erişmesi önemli”

Çok güzel.

Ben değil ama uzmanlar soruyor; diyorlar ki, peki o sınıflarda onca tabletten yayılan radyasyon ne olacak?

Ne olacak? Cevap, Türklere bir şey olmaz mı?

Eğitimimizin temel eksikliği o tabletler miydi?

Nitelik,  daha doğrusu niteliksiz eğitim o tabletlerle mi düzelecek?

Tabletler gelince o garip müfredat kendi kendine mi değişecek?

Hem İzmir’deki veya Adana’daki bir öğrenci El Ezher’in müfredatını niye takip etsin?

  • Japonya’daki proje bir tablet üzerinden Siirtli bir gencin ufkunu takdir-i ilahi ile mi açacak? 
  • Acaba bu işler bilimsel bir disiplinle yetişmiş kadroların işi değil midir? 
  • Öğretmeninin neredeyse sefilleri oynadığı bir eğitim sürecinde işi tabletlerle mi kotaracağız?
  •  Ne yani, sonraki hamle öğretmensiz okullar mıdır? 
  • Değil tabi ki! Bu, işin ironisi. 
  • Ama dostlar, öğretmeni yalnız ve mutsuz bir eğitim sisteminin can simidi değildir o tabletler. 
  • O tabletler işin sadece artistik yanıdır. 
  • El Ezher müfredatıymış, Japonya’daki projeymiş… 
  • Evet, ben de TV’den izliyorum Vedat Milor ve Mehmet Yaşın’ın yemek programlarında lokmaları o iri gövdelere indirmelerini, 
  • ama karnım hiç doymuyor ve hep deli bir açlıkla kalkıyorum TV başımdan, hay bin lokma diyerek.

Ama o çocuklara tabletten önce, örneğin, tabldot lazım. Daha gerçekçi bir hamle olur bu. Tabi bu da kömür dağıtma zihniyetinin siyasi yatırımı şeklinde değil, sosyal devletin gereği olarak.

Bir: Eğitim, teknoloji ile sadece süslenir.

İki: İnsana yatırım bir sonuç verir, cihazlara değil.

Üç: O tabletlere yapılan yatırım dolayısıyla öğrencilere yapılan bir yatırım, manasına gelmez. Meselenin karşılığı ithalat sonunda giden milyon dolarlardır.

Dört: Önce öğretmenleri yetiştir, geliştir, mutlu et, bilimsel disiplinlerle donat.

Beş: Öğrencileri dershane kumpasından ve benzeri mecburiyetlerden hadi kurtarın.

Altı: Öğrencilerin ailelerini belli bir refah seviyesine ulaştırın ki o tabletler insanların bir tür sığınağı olmasın.

Yedi: Öğrencileri tabletle donatmadan önce onları çevrenin ve koşulların kimi olumsuz etkenlerinden koruyacak çözümler geliştirin.

Sekiz: Başında olduğunuz bir süreç için, beni ilgilendirmiyor filan demeyin, azıcık olan inandırıcılığınız hepten gidiyor.

Sümer tabletleri adına...

Yazar: Editor
2013-02-17 09:54:52

Biliyoruz, Hiçbir Şey Umurunuzda Bile Değil

Başmüzakerecimiz Sayın Egemen Bağış demiş ki, Avrupa Birliği beni ilgilendirmiyor.

Pardon?

Bunu ben değil Avrupa Birliği Bakanı, yani ona benzer bir sıfatı olan bakan diyor bunu.

Hayt!

Şakanın dozu işte burada kaçar ve ortaya ustaca bir mizah çıkar.

Hani öyle böyle değil.

Ama bunun içinde başka bir samimiyetsizlik de çıkar dostlar.

Nedir o zaman oradaki varlığınızın veya öyle bir başmüzakereci sıfatının varlığı?

Düşünebiliyor musunuz, örneğin ben buradan diyorum ki, Adanaspor benim umurumda ile değil. Yani aldırış etmiyorum sözlük anlamıyla; önem vermiyorum, önemsemiyorum filan.

Hadi bu karşılaştırmalı analizi en alt düzeyde yapıyorum.

Dengi şöyle bir şey olabilir:

Fatih Terim dedi ki, GS umurumda bile değil. Aykut Kocaman ekledi; FB mi, bana ne canım. Samet Aybaba boş durmadı; Benim için ha kartal ha tavuk döner, diye çıktı.

Uzun zamandır memlekette işlerin derin riyalarla yürütüldüğünü biliyoruz az çok, ama bu kadarına pes canım. Hiç olmasa o asıl sureti başka bir bakan veya parti temsilcisi ne bileyim başka biri versin. Doğrudan, süreci sözde yöneten böyle deyince…

Yani şöyle bir sahne mi kuralım kafamızda, tabi ki mecazen yine, hakikatınden tenzih ederek yahu? 

Dedi ki; ekonomi umurumda bile değil, ben hayatıma bakarım ve kazanacağım paraya ve ikbalime ve istikbalime.

Dedi ki; ülke umurumda bile değil ben başkanlık hayalime bakarım.

Dedi ki; ne iç işleri, umurumda bile değil. Maaşı iyi mi maaşı?

Dedi ki; ben kültürden mültürden anlamam abi, zaten yeniyim, ileride ne olurum ben buna bakarım, hem umurumda bile değil turizm.

Dedi ki; sağlık umurumda bile değil, benim hastanelerim var zaten. Koruyucu sağlık politikası benden önce rahmetli olmuştu zaten.

Dedi ki; adalet ha! Humus tartarım terazisinde, umurumda bile değil.

Avrupa Birliği Başmüzakerecisi Egemen Bağış dedi ki; Avrupa Birliği umurumda bile değil.

E, benim de değil!

Yazar: Editor
2013-02-15 14:36:03

Üst Kimlik: Adanasporluluk

Rize’nin Göztepe’ye 5 atmasından sonra Kemal Kılıç fena konuşmuş.

Alışık olmadığımız tarzda bir konuşma olmuş üstelik bu.

Yani biz bu tür çıkışları futbol camiasından pek göremeyiz, herkes kaderine razı, herkes bana dokunmayan yılan tesellisinde, herkes bir ikbal peşinde, herkes bir sonra çalıştıracağı takımın hesabında, herkes hafismeşrephercai filan.

Ne demiş Kemal Kılıç?

Kısa ama net sözler aşağıda:

"Aleyhimize kolay kartlar çıktı. Benzer durumu Samsun'da da yaşadık. Siyasetçiler, transfer döneminde bazı kulüpler adına aktif rol aldı. Rize'de kalemize ikinci golü atan Cernat bizimle imzalayacakken Çaykur Rizespor'a nasıl gitti?" 

Geç söylenmiş olması bu sözleri anlamsızlaştırmaz.

Ne zaman söylenirse söylensin bu sözler kıymetlidir.

Türkiye’nin korunmuş kollanmış ayrıcalıklı futbol takımlarının analizidir bu.

Hepimiz adına utanç vericidir.

Nedir, ne olacaktır?

Süper Lig AKP’nin işaret ettiği takımlardan mı oluşacaktır?

Eşit mücadele olmayacak mıdır?

Bu AKP takımları işin ilelebet böyle devam edeceğini mi zannetmektedir?

AKP bir gün miyadını doldurunca Kasımpaşa, Rize, Mersin, İBB, Samsun, Kayseri, Erciyes, Konya, Eskişehir, Antalya, muktedirin alacakaranlık bahçesinde eyleşen diğer takımlar bunun hesabını nasıl verecektir?

Adanaspor’u bir Uzan macerası sonrasında kara tahtaya alanlar acaba süreçte hangi argümanlarla sahne alacaktır?

Hani Ömer Çelik Kültür Bakanı oldu ya! Şimdi aynı sahnenin Adana’da oynanmasını önerenler çıkıyor.

Utanç vericidir bu da.

Adanasporluluk adına utanç vericidir.

Tarihimiz boyunca korumasız kollamasız ama haysiyetiyle var olan yol alan biricik Adanaspor’u bir imtiyazlılar listesine dâhil etmeye çalışmak Adanasporluluk kültürüne ve etiğine terstir.

Eleştiririm ama bu yönetimin veya siyasi bir menfaate sığınmamış herhangi bir yönetimin gücünü kendinden ve Adanaspor taraftarından alan mücadelesine saygı duyarım.

Bir vekilin veya bakanın kollamasına gerek yok, vekil belediye başkanlarının lütfen vereceği desteğe gerek yok, geçmiş olsun başbakanım pankartı açmaya gerek yok, hakem kayırmasına gerek yok.

Gerek duyulan mertçe bir mücadeledir. Anadolu tarihinde tüm halkların temel prensibi olan o mertlik davranışına ihtiyaç var.

Ben Adanaspor’u bu yüzden çok ama çok seviyorum. Ben Adanaspor mücadelesini bu yüzden her mücadelenin önüne koyuyorum. Ben Adanasporluluğumu bu yüzden üst kimlik yapıyorum.

Hep söylediğimiz gibi, ötesinde futbolla işimiz bile olmaz!

Evet, bu konuda efkarlıyız, çünkü emeğin kutsallığa inanan bir Adanaspor Halkıyız!
Yazar: Editor
2013-02-05 11:57:19

Futbol ve Sol / I

 http://ec.l.thumbs.canstockphoto.com/canstock10203327.jpg

Dillendirilen bir sözdür; sol, futbola uzak kaldı ve o alanı boş bıraktı, son zamanlarda fark etti ve alana daldı, diye. İsabetli ve yerinde bir analiz midir?

Nedir?

  • Dünya ölçeğinde de acaba 
  • doğru bir sosyalist strateji midir futbolda bir gelecek aramak? 
  • Acaba o tribünler işçi sınıfının kurtuluş yeri midir? 
  • Bir nevi Eldorado mudur tribünler, 
  • yoksul ve ezilen halkların direniş kalesi filan, 
  • bir mabet olabilecek kutsal mekânlar mıdır, 
  • tribünler, 
  • acaba?

Ta en baştan yapılan hata bu muydu?

Marks acaba felsefesini bir futbol kulübü üzerinden mi yapmalıydı, örneğin Manifestospor diyerek?

  • Lenin, Emperyalizm’i yazmak için yüzlerce kaynağı boşuna mı didik didik etmişti acaba, 
  • sansür nedeniyle simgesel bir dil kurma zahmetine boş yere mi katlanmış? 
  • Acaba kitap bir tribünde de yazılabilir miydi? 
  • Futbol terim ve deyimleriyle filan…

Acaba Sovyetler, aslında futbol kulüplerini kaybettiği için mi ülkeyi kaybetti?

  • Castro ve Che, Küba’yı bir futbol maçında mı ele geçirdi? 
  • Muhteşem tribünleri ve taraftarıyla? 
  • Ve sonra Bolivya yenilgisi 
  • çekirdekçi tayfa yüzünden mi oldu, 
  • inanmamış on bir adam ve ruhsuz tribün?

Tribünlerde bir şehrin veya ülkenin gizli siyasi tercihleri mi saklıdır? Ulusların makûs talihi orada değişecek midir hakikatte?

  • Hakikaten sol, 
  • futbol tribünlerinde neden bu kadar sevimli görünür 
  • veya sosyalizmle uzaktan yakından ilgisi olmayan 
  • kişi ve kurumlarca maymun sever gibi sevilir de 
  • hayatın kendisinde, 
  • fabrikalarda, atölyelerde, meydanlarda sendikasızlaştırılır, 
  • taşeronlaştırılır, itibarsızlaştırılır, dönekleştirilir, 
  • asıl kaynağından uzaklaştırılır; 
  • copla, gazla, kelepçelerle, tutuklamalarla, hapishanelerle taltif edilir.

Muktedir, yeni solculuğu(!) tribün dışında bir yerde görmek istemediğinden mi?

Acaba tribün solcuları işyerlerinde, olağan hayatlarında, insan ilişkilerinde de icap eden bir sosyalist eylemlilikte midir? Yoksa maça sövmek için giden tayfa gibi bir iki atraksiyon, üç beş mecazlı pankarttan sonra, adeta devrimi sonunda gerçekleştirmiş bir iç huzurla mı sürdürmektedir kalan altı buçuk günü?

  • Sosyalizm, 
  • kapitalizm ve (Lenin’in deyişiyle) onun en yüksek aşaması olan emperyalizmin yöntemlerini, 
  • yayılma yağmalama taktiklerini, 
  • örgütlenme biçimlerini, kullandığı dili ve işgal ettiği alanları kullanmalı mı? 
  • Nasıl yani? Futbolu; sayısı, süresi, devreleri, keyfi tamamen farklı basketbol gibi mi oynayacağız?
Boşuna mı hapse girdi yüzbinlerce insan, keşke tribünlere girselermiş, neşeli deplasmanlar varken boşuna mı sürüldü... öldü, öldürüldü ne çok insan, o güzelim insanlar?

Sosyalist ahlak böylesi bir ikiyüzlülüğe müsait bir şey midir aslında? Evet, cevabı kendinde olan sorular bunlar. Biraz tecahül-i arif biraz da istifham yaptım, keyfe keder…

Bu, uzun uzadıya işlenecek bir konudur.

  • İlk bölümü şöyle bitirelim; 
  • devrim fabrikalardan mı, 
  • köylerden mi, 
  • üniversitelerden mi, 
  • beyaz yakalılardan mı nereden gelir bilmem ama devrimin tribünlerden çıkmayacağını garanti ederim. 
  • O tribünlerden, 
  • o manada, 
  • çıksa çıksa lümpenlik çıkar.

Meraklısına Not

Lümpen proletarya: Kapitalist toplumlarda, kendini koyvermiş, soysuzlaşmış, deklase elementler (serseriler, profesyonel dilenciler, hırsızlar, vb)

Politika Sözlüğü / Çeviren. Mazlum Beyhan / Sosyal yayınları/ Sayfa: 151

Deklase: Dejenere olup sınıfsal kimliğini kaybetme durumu ve kaybeden topluluk, toplumsal üretici emeğe katılmama...

Yazar: Editor
2013-01-16 06:45:34
ne?

Levent Altaylı

Bilerek attım o başlığı, Levent Kırca ve Fatih Altaylı’dan ilhamla…

  • Şimdi bu iki muhterem-i şahanenin bir programda iyice pespayeleşmesi söz konusudur.
  • Biri yılların televizyoncu gazetecisi,
  • diğeri yılların tiyatrocu televizyoncu sinemacı parodicisi olarak anılır.
  • Tabi, anılmak ayrı bir şeydir olmak ayrı bir şeydir.
  • Bir insan yıllarca tiyatroyla uğraştığı halde tiyatrocu veya sanatçı olamamış olabilir.
  • Aynı şekilde bir köşede yıllarca yazıp bir camda yıllarca konuşmak da
  • onu televizyoncu gazeteci yapmaz,
  • yapamaz, yapabilemez.

Niye varlar o zaman oralarda? Bir Hülya Avşar hayatımızda neden hala varsa bu muhteşem kaybetmeyenler de o yüzden var.

  • Yani, hakikatte mesleken, ahlaken vs kaybetmiş oldukları halde
  • sahadan hep galip ayrılmak da hayatın değil ama evrensel iktidar çarkının cilvesidir.
  • Her rejim, her ülke, her iktidar bu tip insanlara ihtiyaç duyar ve onları itinayla yetiştirip bir seviyede tutar,
  • o seviye her ne kadar deniz seviyesi olsa da!

Kralı en çok eleştiren ve kralın gazabına hiç uğramayan soytarılardır. Çünkü kral onu adam yerine koymaz! Ötesinde ince tahliller yapmaya zaman yok, haddizatında gerek de yok. Sahne son derece nettir.

İdeolojiler (hangisi olursa olsun) insanın belkemiğidir, o yoksa geriye bir et yığını, laf ebeliği ve de ekran kirliliği kalır.

Yazar: Editor
2013-01-15 06:36:43

Dilek ve Temenniler

15 gün geçti 2013’te de.

İyi yıl dileklerimiz sanırım yılbaşı konfetileri arasında unutulup gitti şimdiden. Çünkü hayatta dilemek veya temenni etmek yoktur der Çiko, hayatın acı gerçekleri vardır diye devam eder. Ve o akışı belirleyen de masum dileklerin ötesindeki emperyal ilişkilerdir.

Koşullar değişmedikçe sonuçlar da değişmez.

Egemen ekonomi ve siyasetin bölge üzerindeki uzun vadeli emelleri bitmeden bu civarda hiçbir yangın sönmez örneğin.

Öyle!

Onların amaç-sonuç süreci bizim neden-sonuç hüznümüz oluyor.

Nereye baksan tatsız bir sahne, nereye baksan en hazininden hakiki hayat sahneleri, nereye baksan Bizans’a hürmet ettiren oyunlar.

Dilek ve temennilerle düzelmez hiçbir fena şey. Ama ben yine de saf saf şöyle bitireyim sabah postasını dostlar: Keşke daha makul olsaydı hayat!

Herkes için…

Yazar: Editor
2013-01-13 11:55:53

Sosyal Merhamet II

Hani bunu derken, sosyal merhameti; kastım değildir devletin bizatihi yapması gereken işleri bir vicdan azabı hissiyatı yaratılıp da türlü bağışlar veya yardımlarla halkın yapmaya kalkışması- kalkıştırılması veya buna asist yapma filan vs.

  • Dediğimiz, acıyıp da sadaka faslında veya kışta kalmış kediyi sevme formatında bir meşgale olmaz tabi.
  • Örneğin Kızılay’a kan vermek farklı bir durumdur kanımca, ama çeşitli reklamlarla insanları bağışa adeta mecbur etmek.
  • Aklıma Deniz Feneri filan geliyor hep…
  • Depremde selde yine insanların duygularını sömürerek oradan bir gelir elde etmeye çalışmak…
  • Marmara depreminden sonra kurumsallaşıp kazıklaşan o vergiler aklımdan çıkmıyor hiç.

Nereye gittiği neye hizmet ettiği meçhul miktarlar…  Hakkaten, Ecevit hükümetinin bir defalığına koyduğu o vergiler nasıl da hayatımızın bir parçası oldu değil mi?

Yahu iktidar algısına göre sanki hep bir afet halindeyiz ülke olarak. İşe bakın!

  • Evsizlere barksızlara, 
  • yoksullara kimsesizlere, 
  • çaresiz kalmış insanlara, 
  • doğal afetlerde ve türlü felaketlerde zarar görmüş vatandaşa yardım etmek 
  • devletin en temel görevlerindendir. 
  • Her bir şeyi özelleştirip, 
  • bir vergi imparatorluğu kurup 
  • sonra da bahsettiğimiz o hizmetleri halka yıkmaya çalışmak, 
  • böyle bir ortam yaratmak, yaratır olmak, 
  • bu zihniyete hizmet etmek değildir o sosyal merhamet.

Memleketimde birçok kalemde,

Hakkı, hak sahibine teslim etmek!

Misalen o asgari ücretlere ve zamlarına tüm vatandaşlar olarak itiraz edebilmek.

Ne oluyoruz yahu, diyebilmek…

Acımayla değil,

Sadaka verme zihniyetiyle değil.

İnsanca,

Yaraşır bir biçimde,

İlelebet! 

Hay bin merhamet! 

Yazar: Editor
2013-01-10 06:47:42

Normal Anormal

 

Sayın Başbakanın Rize kökenli olması normal, ama Rizespor için özel çaba gösterme iması anormal.

Sayın Başbakanın Kasımpaşa semtine derin bir aidiyet duyması normal, ama Kasımpaşaspor için mühim hamleler yapmış olması veya bunun olmuş olması ihtimali anormal.

Milletvekillerinin memleketleri ve o memleketlerin futbol takımları için çaba göstermeleri normal ama bu çabanın etik kurallar dışında, eşit rekabet ötesinde bir fotoğraf vermesi anormal.

Sayın Suat Kılıç’ın spor bakanı olması normal, ama Samsunspor için “mahsusen” bir şeyler yapıyor gibi durması bile anormal.

Cumhurbaşkanının Kayserili olması normal ama “Kayserisporların” bu makama hürmeten korunup kollanıyor zannının yaratılır olması anormal.

Sayın Erk’in futbola ilgi duyması normal, ama futbolu da yönetmeye çalışmaları, çalışır olmaları, böyle bir gayret içinde görünmeleri anormal.

Bizim buralardan sitem etmemiz normal, bu sitemlerin, var olan koşullar içinde demokratik bir karşılık bulması anormal.

Ayrıca, "tüm ülkenin bakanı, başbakanı, cumhurbaşkanı olmak" edebiyatı filan da yapmayacağım dostlar.

Hay bin normalite!

Yazar: Editor
2013-01-08 06:58:21

Futbol ve İktidar

İktidar futbolu taraftardan da çok sever.

Çünkü futbol onlara istedikleri manada bir kontrol alanı sunar, bakmayın siz sporda şiddet yasasıdır, tribün terörüne son mavalına. Haddizatında en çok istedikleri de kitlelerin öyle eğlenmesidir.

İktidar futbolu taraftardan da çok sever.

Çünkü futbolda en ucuzundan halkçılık, en yavanından milliyetçilik rahatlıkla işlenebilir ve kullanılabilir.

İktidar futbolu taraftardan çok sever.

Çünkü futbol en sert gazları en güzel şekilde alır. En büyük sevinçler, en büyük üzüntüler hep oradadır. Ve işin muktedir için en güzel yanı, bir sonraki hafta yeni umutlarla yeni heyecanlar vardır. Veya en ideal heyecanlar. Örneğin GS&FB derbisi mi yoksa sınıf meselesi mi, vatandaş neye itibar eder?

İktidar futbolu taraftardan çok sever.

Çünkü orada ne çok para vardır. O deli paralar ayrıca kontrol edilmesi gereken bir trafik yaratır. O trafikte ise erk’in kendisine hep yeşil ışık vardır. O ışıkta geçenler arasında ne çok ekâbir vardır. Yoksa örneğin, Adanaspor Kasımpaşa şampiyonluk maçından az önce dudak uçuklatan bir yönetim listesinin start alması nasıl açıklanır? El eli yıkar el de yüzü…

İktidar futbolu taraftardan çok sever.

Çünkü hizmet aşkı vardır. Ama bu hizmet aşkı stratejik noktalara yoğunlaşır. Bakın AKP’den önce bir mahalle takımı olan Kasımpaşa süper lige kadar çıkar ve düşer ve her defasında yine çıkar derken yine düşer, derken transferler transferler ve transferler yine çıkar. Mersin bu strateji ile şampiyon olur. Antalya da bir hamle ile lige döner, hatırlayınız. Eskişehir aynı mutlu mesut süreci yaşar. Rize beceriksiz çıkar, onca çabayı boşa çıkarır.

Ben saymakla bitiremem siz aklınıza geleni ekleyiniz.

İktidar futbolu taraftardan çok sever, çünkü futbol onlara iktidarını bir başka mecrada yine yine verir.

Yazar: Editor
2013-01-03 06:55:31

Ahlaka Mugayir Olmak

Ne olduğu, kimden oluştuğu meçhul fakat niyeti malum bir edebi kurul John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar adlı romanının kimi bölümlerini sakıncalı bulmuş. Yani, okullarda önerilmesin, okutulmasınmış...

Demek ki okumuşlar.

Bu da güzel bir gelişme.

Lakin bunlar okuduklarını anlamamışlar demek. Yahu o romanın herhangi bir yerinde herhangi bir edepdışılık bulmak hakikaten mucitlikle eş değerdedir, bir icat lazım anlaşılan.

Eh, o edebi kurul mademki romanda sakıncalı sahneler icat etmiş, patentini de alsalardı bari. İşlerine yarardı belki.

Ne diyelim,

Durmak yok, yola devam…

Hay bin mugayir…

Yazar: Editor
2012-12-31 08:04:35

Orhan Pamuk Mektup Yaz

Örneğin hakemlere mektup yaz Orhan Pamuk, Türk Futboluna zulmediyorlar.

Başbakanımızın çağrısına göre Viranşehirliler kaçak elektrik kullanıyormuş, mektup yaz Orhan Pamuk, kullanmasınlar. Kaçak elektrik haramdır de.

Sigaraya yüzde bilmem kaç zam geliyormuş, mektup yaz da gelmesin o zam. Ama istersen sigarayı bırakın, içkiye tevbe edin mektubu yaz vatandaşa. Sen yaz, bakarsın ciddiye alan olur.

Bizim başkana mektup yaz, orta sahaya mutlaka iki adam alsın, hakkaten! Yoksa şampiyonluk zor virajlara girer.

Bakanlığa mektup yaz Pamuk biraderim, öğretmenlere de kıyafet serbestîsi olsun, usandık 12 Eylül mirası bu yönetmelikten.

Sonra Hilary Clinton hastaymış, hepimiz adına mektup yaz geçmiş olsun de be Orhan Abi.

Yaz birkaç mektup, bizim masum isteklerimiz işin şakası, ama nasıl olsa bir ara yine emperyalizmin hizmetinde olursun, yaz birkaç mektup hazırda dursun.

Yazar: Editor
2012-12-28 12:16:00

Haber:

“PFDK'dan Adanaspor Teknik Direktörü Levent Eriş'e Manisa karşılaşmasından dolayı 2 maç men cezası ve 10.000 TL para cezası verdiği açıkladı. İşte PFDK'nın açıkladığı karar:

ADANASPOR A.Ş. Kulübü Teknik Sorumlusu LEVENT ERİŞ'in, 22.12.2012 tarihinde oynanan MANİSASPOR-ADANASPOR A.Ş. PTT 1. Lig müsabakasında, taraftarlara yönelik sportmenliğe aykırı hareketleri nedeniyle takdiren 2 RESMİ MÜSABAKADA SOYUNMA ODASINA VE YEDEK KULÜBESİNE GİRİŞ YASAĞI ve10.000.-TL PARA CEZASI ile cezalandırılmasına karar verildi.”

Yorum:

Elbette Levent Eriş’i şu esnada savunmak bana düştü.

Nedir?

Sportmenliğe aykırı hareket nedeniyle 2 maç yasak ve ayrıca para cezası…

Peki, durup dururken mi sportmenliğe aykırı hareketler oluyor? Bilmiyorum, o hareketlere sebep olan Manisa taraftarına herhangi bir yaptırım var mı?

Saha kapatma filan?

Kısa ve net konuşacağım:

Bataklıkta gül yetiştirmeye çalışmayın efendiler.

Dünyanın en eski yasalarındandır kısasa kısas…

Küfredersen küfrü de yemeye hazır olacaksın.

Tek taraflı terbiye, demokrasilerin değil krallıkların işidir.

Bir hocadan örnek davranış, etiğe uygunluk bekliyorsanız önce elinizdeki futbol seyircisini ıslah edeceksiniz.

Değilse sadece yıkmış olursunuz.

Hay bin çelişki.

Yazar: Editor
2012-12-23 13:17:47

İşte Hakem/ler

-Ben hakemleri, bu safer ithafen pembe pembe, yazmaya devam ediyorum dostlar!-

İnsanlar doğal olarak yazı bekliyor; bir iki not, üç beş kelime, birkaç söz…

Ben de dolanıyorum sayfalarda efkârımı alacak bir şeyler…         

Peki, siz hatadan utanmayacaksınız anladık, biz de yazmaktan usanmayacağız! Anlayın.

Geç bile kalmış 3 penaltı çalınınca nedir, bitti mi sezon?

Ne olacak şimdi, ömür boyu iflahımızı mı gevreteceksiniz?

Ebemizi sizden köşe bucak kaçıracak mıyız?

Yahu ben de Kudiş iyi çocuktur diyordum kendi kendime, adam gibi maç yönetir, insan evladıdır, piyasaya düşen cinsten değildir!

Yanılmak yine bana mahsusmuş!

Bir tek rakı kadar temiz ve buz gibi golü verme, beraberlik golü üzerine dön ofsayttan golü ver!

Tüm düdüklerini ev sahibine öttür.

Offf!

Kimse iltimas beklemiyor, örneğin Karşıyaka’nın o golü golse verilsin! Ama öncesindeki penaltı da verilsin, sonraki penaltı ilk pozisyonda filan verilsin, malum kırmızı da gösterilsin.

Neyse,

FB’li Raul Meireles’in vardır bir bildiği yahu, ne bileyim, diyesi geliyor insanın!

Hay…

Yazar: Editor
2012-12-22 12:07:38

Patriyot

Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sında bir Patriyot Ömer vardı.

Hatırladığım kadarıyla cevval bir roman karakteriydi.

  • HBB diye bir kanal vardı vaktiyle, 
  • Yorgun Savaşçı’yı dizi yaptırıp oynatacaklardı da 
  • o zamanlar 
  • eserin başına gelmedik kalmamıştı.
  • Ne zor yılları aştık da günümüz ileri demokrasisine geldik biz. Ya!

Patriyotun Türkçesi, vatansever diye geçer.

Galiba Mel Gibson’un da aynı adla bir filmi vardı, Amerikan İçsavaşı ile ilgili.

Bir de ülkemizde Patriyot olarak anılan vatandaşlar da var. Bu alana girmeye gerek yok, yazıyı o kadar genişletmeyelim.

Öteden beri benim aklıma hep Patriyot Ömer gelir, bu sözcüğün anlam hareketi karşısında. Roman ilgimi nasıl çekmişse…

Ama şimdiki zaman kipinde Patriot, füze olup dalıyor gündemimize, iyi mi?

Başbakanımız o füzelerden birinin Adana’mıza yerleştirileceğini söylüyor.

Hatta bir gazetenin haberine göre o füze olan Patriot’un parçaları İncirlik’e gelmiş bile ABD’li kimi personelle…

Evet, füzelerin bir kısmı Adana’ya…

  • Ama keşke önce bize sorsalardı, 
  • bir referandum ile filan, 
  • yahu istiyor musunuz, 
  • kendinizi güvende hissetmiyor musunuz, 
  • hükümetinizin sizi düşman saldırılar karşısında koruyamayacağını mı düşünüyorsunuz da 
  • elin Amerikalısının silah tüccarlarının, 
  • bilmem neyine tenezzül ediyorsunuz 
  • veya etmiyorsunuz, 
  • ne bileyim işte böyle bir içerikte referandum cinsi bir şey ile 
  • soruverselerdi de 
  • söyleseydik.
  • Değil mi?

Hay bin füze’den başka diyecek bir şey bulamıyorum dostlar…

Yazar: Editor
2012-12-21 10:28:06

Sembolik Bir Şey!

FB’li Raul Meireles’ bir düzine ceza gelmiş.

Sebep?

  • Maçın birinde 
  • hakeme çemberin çapını işaret ettiği söyleniyor. 
  • Gerçi söyleniyordan öte 
  • fotoğraflar filan var, 
  • video kayıtları.

Daha önce de Engin Baytar böylesi bir ceza almıştı.

Neden?

Hakemin yakasına yapışmış.

Ee?

  • Yüzlerce kez yazdık, 
  • o neden sonuç ilişkisini gözetmeden 
  • cezalar yaratırsanız 
  • suçu önleyemezsiniz efendiler.
  • Lehte veya aleyhte, 
  • mesele bu değil; 
  • ama hakemlik denen o müessese ıslah edilmedikçe 
  • daha çok yapışacaklar onların yakalarına 
  • ve daha büyük çaplarda imlenecek o metaforik şey…

Siz de kendi iktidarınızı, o bir nevi İngiliz sömürge valilerinin sözde itibarı üzerinden koruyacağız diye uğraşın durun!

Hay bin çember... 

Yazar: Editor
2012-12-12 06:39:04

Orhan Pamuk Olmak

Hakikaten onu büyük yazar olarak karşılamıştım, ilk romanından son romanına kadar. Birçoğu birçok yönden eleştirse de intihaldir, dilbilgisi hatalarıdır, anlatım bozukluklarıdır diye, bu esnada onu hep anlayışla karşıladım, hatta savundum falan...

Aldığı Nobel ödülünü o zamanki birkaç sözüne bağlayanlar oldu, hayır dedim, yazarlık farklıdır tarihe kişisel bakış farklıdır filan…

  • Referandum sürecinde
  • o “evetçi” tavrı beni fena halde kıllandırdıydı.
  • İlk o zaman bir şeyler dank etti kafamda bir Orhan Pamuk gerçeğine dair.
  • Bir insan yazdıklarından öte biri olabilir mi?
  • Tabi ki olabilir!
  • Bir yazar Nobel ödülü de alsa bir aydın yavşaklığı yaşayabilir mi?
  • Evet, yaşayabilir.
  • Bir yazar, eserlerinin içeriğindeki birikime rağmen en cahil siyasi manevraları yapabilir mi?
  • Evet, yapabilir!
  • Özgürlükçü gibi görünüp emperyalizmin uşağı olabilir mi?
  • Evet, olabilir…

Ne yazarsa yazsın okurum, dediğim ve tüm kitaplarını okuduğum O. Pamuk’u, ne yazarsa yazsın okumamaya karar verdim feşmekan.

Zaten, bundan sonra anca bir parti programı yazar, diye düşünüyorum. Sanırım öyle bir şeyi de kimse okumaz.

  • Haddizatında
  • yarı Türk yarı Amerikalı
  • –beni ilgilendirmez ya- çokça Akpli Orhan Pamuk,
  • zannederim ki bir misyon adamıdır,
  • Sol’un vurguladığı gibi bence de tetikçidir.
  • İşbirlikçi Nazi yazarlarından bir farkı yoktur.

Mazlumun yanında görünen bir zalim efektidir.

Yazar: Editor
2012-12-11 06:58:23

Yakın Tarih’i YenidenYazmak

Hükümet, aşağıdaki şu alıntıya göre, yani benim anladığım, kendi 10. Yıl Marşını yazacak; örneğin “çıktık ak alınla 10 yılda her özelleştirmeden” diye.

Şöyle veczetmiş Başbakanımız:

  • Bizim her zaman ifade ettiğimiz bir gerçek var.
  • 10 yıldaki başarı bizatihi aziz milletin başarısıdır.
  • Biz hemen her alanda Cumhuriyet'in rekorlarını kırıyoruz diyorsak bunu cumhuriyet ve millet adına bir kazanım olduğunu ifade ediyoruz.
  • Rekorları elde etmiş olmamızdan kimse rahatsız olmasın.
  • Bundan herkes mutluluk duysun istiyoruz.
  • 79 yılda yapılanları elbette takdir ediyoruz ama artık şunun sorgulanmasını istiyoruz:
  • 79 yılda Türkiye'nin ulaşmış olduğu seviye 2002'deki seviye midir?”

Ne diyelim?

Allah, hükümetimize zeval vermesin.

Daha nice rekorlara…

Yazar: Editor
2012-11-27 06:45:56

1 TL’nin Dayanılmaz Hafifliği

Şimdi şu 1 TL meselesinde var ya, güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. En çok tedavülde kalan ve nerdeyse bir simgeye dönüşen, bazen 1 milyon TL bazen 1 TL olan demir paranın Mustafa Kemal silueti gitmiş yerine, Sayın Başbakanın sözlüğünden bir kelime ile söyleyeyim, tam bir ucube gelmiş: Türkçe Olimpiyatları 10. Yıl şeysi…

Türkçe Olimpiyatlarının ne tür bir şey olduğunu ayrıca konuşmaya gerek yok, adında zaten bir gariplik var, konumuz o değil ama Selim Temo’nun organizasyona ilişkin çarpıcı bir paragrafı var dilerseniz onu bir okuyunuz:

Türkçe Olimpiyatları: Bir dilin olimpiyatı olmaz ki. Hadi onu yaptın, olimpiyat dediğin şey tek dalda olmaz ki. Hadi onu yaptın, olimpiyat "her yıl" ve aynı ülkede yapılmaz ki. Hadi onu yaptın, senin dilin İstiklal Marşı ve Arif Nihat Asya'nın şiirlerinden mi ibaret? Hadi onu yaptın, hayvan yerine koyduğun bu çocukların karşısında niye ağlıyorsun? E hadi… ağladın, sen de iki kelime Swahilice öğrensene d.ayı! (Selim Temo)

Bakar mısınız neyi neyle eşleştiriyorlar.

Seversiniz, sevmezsiniz; beğenirsiniz, eleştirirsiniz veya kendi koşulları içinde ya da canınızın istediği yerden bakarsınız; fakat bir devlet kurmuştur Mustafa Kemal, dövüşerek, siyaset yaparak… Bunu devrim olarak niteleyenler de var. Dileyen bunu da tartışır. Ama şu tanık olduğumuz NeoOsmanlı egemenliğin şu tür hamleleri sakın ola devrimle filan namlandırılmaya, olsa olsa bir nevi manevi yağmadır olanlar, talan filandır mecazen…

Sonradan görmelerin bir hazin imparatorluğu...

Söz konusu lirayı bir dükkânda gördüm, masaya bırakılmış öylece. Önce kumarhane jetonu zannettim, bir de ne göreyim, NeoOsmanlı 1 TL’siymiş.

Hay bin ( Olimpiyatçı) TL…

Para değil adeta sahte para, cesaret edip de alamam dostlar.

Meraklısına Not:

Sahte Para, para değeri varmış gibi görünen, ama herhangi bir değeri olmayan, yapımına hile karıştırılmış ya da taklit edilmiş para anlamına gelmektedir. Bu parayı kullananların amacıysa alacaklıları paranın gerçek değeri konusunda aldatmaktır. Sahte para kullanılması, bu paranın piyasaya sürülmüş olduğu anlamına gelmektedir. Sahte para imalatı, piyasaya çıkarılması ya da çıkarılma amacıyla hazırlanması dünya genelinde suçtur.

Yazar: Editor
2012-11-21 06:59:44

Kapatın Alkışlayalım

Hep eleştir, hep eleştir olmaz!

Arada doğru hamle varsa onu yazmalı ki eleştirinin de bir anlamı olsun.

Geçenlerde gündeme gelmişti fakat gündem mezarlığı olan ülkede hiçbir konu ertesi güne kalamıyor.

Şu dershanelere getireceğim lafı.

Başbakan, dershanelerin kapatılacağını söylemişti.

İşte bu niyetlerini hakkaten alkışlarım, desteklerim.

Zira dershane dediğiniz ticarethaneler sadece öğretimin değil, eğitimin de katledildiği yerlerdir.

Bir nevi eğitim-öğretim korsanlığıdır.

Öğretmenlerin nesneleştirildiği, sömürüldüğü dükkânlardır.

Dershanelerin kapatılmasının ucunda başka bir çapanoğlu vardır yoktur, bu beni şu esnada ilgilendirmez. Yapın hamlenizi, ben şahsen destekliyorum.

Hem velileri, hem öğrencileri, hem de öğretmenleri bu sömürü girdabından çekip kurtarmalı. İstihdam filan dendiğinde de, dershane patronlarına, git başka bir dükkân aç diye bir yol gösterilmeli.

Daha ayrıntılı sözler edilebilir. Ama ne gerek? Meramımız anlaşılmıştır sanırım.

Yazar: Editor
2012-11-19 06:48:37
Güzel Pazartesi

Neresi güzel? Sadece kendimi motive ediyorum haftaya başlarken. Bir pazartesi işte, en az öncekiler kadar tatsız tuzsuz olan bir pazartesi. Her şeyiyle...

Bu ara gündemimiz İsrail’in Filistin’i bombalaması, en az 50 insanın katili olması, müttefik başkan Obama’nın da “İsrail’in kendini savuma hakkı var.” Demesi.

Tam bu sırada “Peki ya Suriye’nin kendini savunma hakkı?” diye sorasım var ama sormuyorum.

Başbakanımız da konuyla ilgili sert ve ayar verici, üslubu ve sonuçsuzluğu anlaşılmış klasik konuşmasıyla sanırım hem kendi vicdanını rahatlatıyor ve yine kendi kamuoyunun şerbet ayarını veriyor. Böyle!

Çok bağırınca sonuç alınmayacağını dünya âlem çoktan anladı. Güzel ülkemin de anlaması sanırım biraz daha zaman alacak.

Fırat Aydınus da fena halde gündemde. Onun için yazacağımızı yazdık, fazlasına gerek yok. Dilerim tez elden hakem emeklisi olur ve TV yorumculuğuna terfi eder. Belki orada bir şey öğrenir, birçok inceliğe dair.

Yazar: Editor
2012-11-13 06:38:35

Bana Reklâmcını Söyle...

Bir reklâm, Ali Ağaoğlu muhteremine dair, hani onun memleket hizmetlerine değil, direkt şahsın kedisine dair bir reklâm müsveddesinden bahsedeceğim. Diyeceksiniz ki yahu bir yazıyı birkaç saniyelik şimendifer aksamı hareketinden çıkarmak olur mu, uyar mı? Uysa da olur, uymasa da olur.

B sınıfı Holivut ürünlerine isnat bir şeyle, evet bir şeyle, zuhur ediyor hazret. Bu değil, bu da değil, bu hiç değil, diyor. Ben anladım aslında ebemizi arıyor kendisi, muzlum bir milletin henüz bakir kalan kulak arkasının yumuşaklığında. Sonra masayı darmadağın ediyor rulolarıyla. Ben o sahneleri bahsettiğim Holivut filmlerinden tanıyorum. Birazdan, boşalan o masanın üzerinde bir hafifmeşrebin ifadesi alınacak. Ama bu Ağaoğlu’nun meselesi ne? Birazdan o masaya kim yatacak, neden yatacak ve nasıl yatacak? Kimini yatacağı aşağı yukarı malumumuzdur. Neden ve nasıl yatacağı da bir muamma değil. Keyfe keder soruyorum işte. Fakat neden o masa RTÜK’lü bir milletin TV’lerinde o şehvetengiz bir sahne ile boşalır.

Ağaoğlu, ama bize bunlarla gelme.

Neymiş, Tarih hayal edenleri değil, gerçekleştirenleri yazarmış.

Yazsın.

Ama o tarih aç sınıfın lanetini de yazar, okumamış olabilirsiniz.

Ama o tarih işbirlikçi savaş zenginlerini de yazar, bilumum şekildeki savaş zenginlerini…

Ama o tarih marabaları da yazar Ağaoğlu! Şahsınızda bir Ağaoğlu olabilirsiniz pek ala, lakin biz marabaoğullarının da bir hayali var ve tarih o hayalin sonuçlarını da yüzyıllardır yazar.

Ve Sayın Ağaoğlu, fakirin yanında para sayılmaz. Öyle eksantrik hayaller, sonra masa devirmeler, derken ata binip dörtnala yoksulluğumuza doğru şahlanmalar… Kim için o işler, bir marabaoğlu olarak sorarım izninizi olursa: O evlerden birini alma ihtimalim sizce nedir 20 senedir soluksuz çalışan bir âdemoğlu maraba olarak? Şimdi o soktuğumun tarihi beni nasıl yazacak? Gerçekleştiremiyorum işte. Yani ben o tarihinizin sayfalarında yoklar hanesinde mi olacağım. Ama yaşadım, erikler şahidimdir, portakal ağaçları, o güzelim kokuları, sevdiğim kadınlar, unutmadığım sevgileri…

Ağaoğlu, memleket gerçekleri o masayı devirmedeki fantastik hareketle örtüşmez ama. Evet, “paraya batmış” olabilirsiniz efendimiz, lakin muhterem şahsınızı ister istemez tenzih ederek söylerim ki, mesele bir bezirgân saltanatında paraya batmakta değildir, boka batmamaktadır bütün mesele. Bakınız, bir alıntı yapacağım o tarihin yazacağı hayallere dair. Dudaklarınıza dikkat edin de uçuklanmasın marabalar:

“Ali Ağaoğlu yeni projesi olan Ağaoğlu Maslak 1453 projesinin reklâm filminde oynadı. 5 Ekim'de satışa çıkan Ağaoğlu 1453 Maslak projesinde 4 bin 700 konut yer alıyor. Projede 1+0'dan 4+1'e kadar farklı tipte konut projeleri bulunuyor. 

Konutların Aralık 2015'te teslim edileceği Maslak 1453'te 1+0'ların alanları 55 ila 70 metrekare arasında ve fiyatları 268 bin TL'den başlıyor ve 347 bin TL'ye kadar yükseliyor. 

Proje kapsamında yer alan 1+1-dubleks ve loft dubleksler ise 77 ila 166 metrekarelik alanlara sahip ve fiyatları 353 bin TL'den başlıyor ve 867 bin TL'ye kadar çıkıyor. 

Maslak 1453'teki 1,5+1 konutların alanları 93-132 metrekare ve fiyatları ise 418 ila 527 bin TL arasında değişiyor. 2+1 konutların alanları 136 ila 244 metrekare arasında ve fiyatları 555 bin TL ila 949 bin TL arasında; 2,5+1'lerin alanları 143 ila 326 metrekare ve fiyatları 559 bin TL ila 1 milyon 215 bin TL arasında; 3+1'lerin alanları 169-405 metrekare ve fiyatları 693 bin TL ila 1 milyon 405 bin TL arasında değişiyor.”

Lan!

Bunlar ya saymayı bilmiyor ya da sopa yememiş!

Bu değil, bu değil, bu hiç değil. Çağ atlamak, diyor tam bu esnada ben Özal’ı hatırlıyorum efkârla. Memleketin yozlaşmasını efkârıyla tabi, demokrasi yıldızları kabilesinden olduğunu iddiasının rahmet okuyan efkârıyla filan değil, aman. Beni anlamıyorsunuz diye ekliyor. Beni anlamıyorsunuz. Beni anlamıyorsunuz. Beni anlamıyorsunuz. Ama Sayın Ağaoğlu, siz bizi hiç anlamıyorsunuz. Yukarıdaki fiyatlara bakınca da aslında bizi anlamak için hiçbir çaba da sarf etmediğinizi anlatıyorsunuz. Biraz empati lütfen.

Maslak diyor bir ses, 1453 diyor arada.

Maslak’ı anladığımı farz ediyorum. Ne ki, o 1453’ü anlamakta zorlanıyorum ve parçanın o bölümündeki enstantaneyi gerçekten anlamıyorum. Özür! Belki anlıyorum da salağa yatıyorum.

Sahi!

Nedir o 1453?

Bir işgalin metaforu mu?

İşgal ettiğiniz topraklara adeta bir mübadele milletini habitat etmenin NeoOsmanlı siyasetinin çağrışımı mı? Biat eden kul bir kitlenin ebcet hesabı mı? Niye ki o? Evet, cevabı belli bir soru daha sordum dostlar.

İnsanların daha mutlu olacağı bir şey istemek…

Farklı bir şey istemek…

Sıradan olmayanı istemek…

Herkesin istemediğini istemek…

Daha güzel olanı istemek…

Muhterem!

Sonuçların koşullara göre değişmesi meselinde, bir yeni Osmanlı saltanatının netameli kucağında bunları ne İstanbul’un tam göbeğinde verebilirsiniz bize ne de Adana’nın ortasında!

Geçen yazıda Hulusi Kentmen fenomeninden bahsetmiştik. Şuraya bir güzel Münir Özkul’u almadan olmaz. Hani o filmde, gider bir patrona postayı koyar ya Usta! O patron var ya, Hulusi Kentmen patron formatı değildir, tam olarak bir Ağaoğlu modelidir!

Sahte hümanist, yalan yurttaş, numaradan halkçı, osuruktan tayyare, selam söyle o hayale!

Aç sınıfın laneti adına!

Yazar: Editor
2012-11-11 09:42:43

Taraftarlık

Taraftar çoğu zaman günah keçisidir.

Türkiye’de futbol kargaşasında faturanın çoğu zaman taraftara kesildiği aşikârdır.

  • Çoğu zaman taraftar suçsuzken de haksızdır.
  • Çoğu zaman böyledir bu.
  • Ama taraftar aslında çoğu zaman bir izan sahibidir.
  • Kritik zamanlarda çarpıcı tepkiler verir.
  • Bireyselde değil, 
  • özellikle topluca gösterilen tepkilerde, 
  • yapılan protestolarda; 
  • övgülerde, takdirnamelerde tam isabet kaydeder.

Dün de (Adanaspor - Rizespor maçında) böyle olmuştur.

Örneğin;

Başkan olamayan Belediye Vekili tam bir isabetle protesto edilmiştir.

Ve eski futbolcumuz Fahri Tatan da güzel bir vefa ve taraftarlık fotoğrafında alkışlanmıştır.

Taraftar, bir tepki mekanizmasını topluca harekete geçiriyorsa orada tespit edilmiş bir mesele vardır ve buna kulak verilmelidir.

Evet!

____________________

Meraklısı için not:

Nedir günah keçisi?

Kaynaklar şöyle diyor sözün kendisi ve hikâyesi için:

I.

Günah keçisi, suçsuz olduğu halde başkalarının suçunu yüklenen kişi ya da topluluğa verilen isimdir.

Günah keçisi kavramına çeşitli toplumlarda değişik zamanlarda rastlanır. Örneğin Antik Yunanistan'da veba ve benzeri afetleri hafifletmek ya da önleme amacıyla günah keçisi olarak insanlar kullanılırdı. 

Atinalılar, Thargelia Şenliği'nde bir kadın ve bir erkek seçerler, şölenden sonra bu çifti kentte dolaştırılır, ince yeşil dallarla dövülür sonra da kent dışına sürülür orda büyük olasılıkla taşlanırlardı. Böylece kentin bir yıl boyunca kötü talihten korunacağına inanılırdı.

II.

Köylüler her sene iki keçi getirirmiş adak yerine. Birisine bütün günahlarını yüklerlermiş.
Saf ve temiz olan tanrıya adanır, kurban edilirmiş. Köyün tüm günahlarını yüklendiği için artık değil tanrıya adanmak, fakir fukaraya bile yedirilmeyecek kadar kirlenen "Günah Keçisi" de, çöle salınırmış, alsın günahları, gözden kaybetsin diye.

Yazar: Editor
2012-11-08 06:59:04

Basından Alıntı veya Ben Demiştim

 

Şöyle bir haber:

“Obama'nın zafer nutku, Erdoğan'ın konuşması gibiydi”

Haberin ilham kaynağı kim?

Kim olacak, müzakere edemeyen AB bakanı.

Neymiş?                   

AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, ABD'deki başkanlık seçimi sonuçlarını twitter hesabından değerlendirmiş.

"Obama'nın, Başbakanımızın balkon konuşmasını andıran zafer nutku etkileyiciydi. Sonuçlar ABD halkına ve bütün insanlığa hayırlı olsun." demiş Bağış, "Amerikan halkının "istikrar ve değişime devam" mesajının dünya gidişatı için de belirleyici olduğuna dikkat çekmiş.

Bağış, "Bu umut ve heyecan muhafaza edilmelidir. Bu umudu canlı tutmanın yolu yeni dönemde Türkiye ile 'model ortaklığın' küresel meselelerde de 'model işbirliği'ne dönüşmesinden geçiyor." ifadelerini kullanmış.

Egemen Bağış’ın kısa açıklamalarından etiketler:

 

  • Başbakanımız-Obama
  • balkon, 
  • zafer, 
  • etkilenmek, 
  • ABD, 
  • bütün insanlık, 
  • istikrar, 
  • değişim, 
  • umut, 
  • heyecan, 
  • model-ortaklık-işbirlikçilik
  • küresel mesele…

 

O işbirlikçilik dikkatimi çekti dostlar…

Şöyle diyeceğim, "Egemen" olmakta değil, egemen doğmaktadır bütün mesele...

Hay bin sömürge!

Yazar: Editor
2012-11-07 06:43:41

ABD Seçimi veya Santurun Tokmağı

Şuradan bana ne diyeceğim ABD’nin başkanlık seçiminden. Ama diyemiyorum zira gündeme öyle bir sokuyorlar ki çıkarabilene aşk olsun.

  • Ülke muktedirleri ve avenesi açısından da bakınca 
  • o gündeme sokma meselesine, 
  • ağababanın düğününü görmezden gelmek 
  • veya yok saymak vahim sonuçlar doğurur. 
  • Elleri mahkum. 
  • İktidarları belli bir iktidara bağlı.

Gemi azıya alıp işi bir memleket derdinden de öteye götürüp bir biat mertebesine(!) yükseltenler de yok değil hani. Hak veriyorum, çünkü adamların gerçek başkanı seçilecek, her zaman süpürülme ihtimali olan değil.

  • Memlekette iktidarın top yekûn eğilimi 
  • Mr. Obama’yı işaret ediyor. 
  • Galiba oradaki balkon konuşmasını da Obama yapacak. 
  • Belki bizimki bir “kucaklama” metaforunda, 
  • yazıcılarından aldığı aklı Obama’ya verir. 
  • Eğlenceli de olur: 
  • Komançi’ler, 
  • Siu’lar, 
  • Apaçi’ler, 
  • Navaho’lar, 
  • Latin kökenli dostlarım, 
  • AfroAmerikalı kardeşlerim, 
  • hepinizi kucaklayacağız silah tüccarlarıyla ve bilumum türevleriyle. 
  • Fonda da Yalın’ın “Kasma, kasma, kasma böyle” şarkısı çalar. 
  • Ne güzel...

Bitireyim.

Hep söylenir, çocukluğumdan beri duyarım; ABD’de kimin başkan olduğu önemli değil, mesele sistemi kimin yürüteceğindedir, diye.

  • O yüzden 
  • onların başkan matruşkasının sihrinde 
  • Kendi sınıfının değil, bir Bush’un içinden o Obama çıkar. 
  • Rengine filan bakmayınız muhteremlerin.

Ve bir iktidar yazarının vaktiyle dediği gibi hepsi Obama gibi gelir neticede Bush gibi olur…

  • Sen santurun tokmağı kimde, 
  • ona bak!
Yazar: Editor
2012-10-25 22:34:44

Son Tahlilde

Aldığımız “takımı yazmama” kararından sonra ziyaretçi sayımız doğal olarak üçte iki oranında düştü. Sonuçta izleyiciler sayfamızı gerçekte Adanaspor’u takip etmek için ziyaret ediyor. Adanaspor dışındaki yazıları da ilgisini çekerse okuyordur. Ana yemeğin yanında atıştırmalık bir şeyler niyetine…

  • Beklediğimiz bir sonuçtu izleyici sayımızın azalması. 
  • Biraz üzüldük, 
  • ama şaşırmadık.
  • Elbette herkes daha çok okunmak, izlenmek ister. 
  • Bu, bir heyecan verip 
  • beraberinde işe daha sıkı sarılmayı getiriyor.
  • Ki, bu izlenme oranımız da gayet mutluluk vericidir. 
  • Yazma işinden tamamen vazgeçip 
  • inzivaya çekilmeye de engel oluyor.

Kaplanpenche okurlarının ilgisi devam ettikçe biz de yazmaya devam edeceğiz.

Derken,

  • Bir nevi kurumsallaşma derdinde olan Kaplanpenche 
  • bir başka hamle ile de 
  • somut bir şekilde görünebilir 
  • örneğin “Karavelli Sahafhane” olarak. 
  • Zaten sanat ve edebiyat dergimiz olan “Haydut”u 
  • hayata geçirmede son aşamadayken…
Gelişmeleri paylaşacağız.
Yazar: Editor
2012-10-23 12:20:47

Keşke

Cartoon Tv Clip Art

Keşke şu memlekete tuzukuru taifesinden olsaydık bir müddet,

Bir müddet sakin bir kafa ile sürseydi hayat,

Çok değil, üç beş zaman. Nasıl olurdu acep?

Keşke tek şikâyet ölümden olsaydı Cahit Sıtkı’nın dediği gibi şu devranda.

Keşke muktedirler kadar…

Yok,

Muktedirler kadar veya onlarla ya da onlar gibi olmaz.

Bize düşen mücadele etmek ise yapacağımız da ondan başkası değildir.

Şu TV’lere bakıyorum da…

Bre, nasıl bir kuşatmadır bu? Nasıl bir pervasızlık, nasıl bir aymazlık, nasıl bir kibir…

İktidarın gölgesinde nasıl bir rahatlık… ve nasıl ürküten bir kin korkutan bir nefret!

Ve aynı havayı soluyoruz.

Nuray Mert’ten bir alıntıyı paylaşayım hemen, tam isabet olsun:

Ben Türkiye'de muhalif olma talihsizliğine sahip olanlardan biriyim. Benimkinin en büyük talihsizlik olduğunu iddia etmiyorum - Türkiye'de birçok kişi farklı hükümetler ve politikalar döneminde, ama benzer bir otoriterlik altında yıllar boyunca eziyet gördü. Doksanlı yıllarda insanlar tam bir cezasızlık ortamında hapsedildi, işkence gördü ve öldürüldü.

Durum şimdi böyle değil. Zaman değişti ve umuyorum ki o karanlık günlere bir daha geri dönmeyeceğiz. Ama içinde bulunduğumuz vaziyetin de büyük bir gelişme olduğunu söyleyemeyiz. Bugün, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ordunun hegamonyasını ortadan kaldırdıktan sonra, artık "ileri demokrasi"de yaşadığımız söyleniyor. Oysa bu tanımın altında AK Parti, daha hafif biçimde ve farklı usullerde otoriter politikalar üretiyor. Ben böylesi politikaların son kurbanlarından biriyim...

Lafın yolu uzun, şimdilik bu kadar!

Yazar: Editor
2012-10-16 16:20:41

Hakim Olamayan Hakemlerin Acıklı Hikayesi

 

Bu hafta Urfa’da bir hakem vakası yaşanmış.

Kartlar uçuşmuş, sahaya girmeler, falan filan derken maç tatil olmuş.

Bu esnada hakem haklıdır, Urfaspor masumdur, münferit bir olaydır, görmek istemediğimiz sahnelerdir, kara lekedir muhabbetine girmeyeceğim. 

Hakem faciaları münasebetiyle sıradanlaşan bir vaka var ortada. Bunun karşısında taraftarın yaratacağı faciaların da sıradanlaşması temennilerle önlenecek gibi değil.

Diyeceğim şudur:

Hakemlerden yakınmayan mı var?

Hangi forma girseniz ne inciler düzüldüğünü görürsünüz hakemlere.

Taraftarın sahaya girmesinin suç olduğu yasa koyucular tarafından tehdit ve yaptırımlarla, cezalarla bilmem nelerle ilan edilmiş. Bilmeyen yok. Adalet mülkün temelidir, mantığıyla futbol simsarlarının mülkünü korumak içinse de aslında, o spor yasalarına uymaktan başka seçeneğimiz yok.

Bir neden sonuç ilişkisinin olay örgüsüne hiç bakmadan her zaman taraftar suçlu ilan edilir. Siz hiç yaptığı hatalar sonucu para cezasına çarptırılan veya gözaltına alınan hakem gördünüz mü? (Şike ve saire arızalarını hariç tutuyorum. Dinlendirmekten bahsetmiyorum. Kısasa kısas özeti çekiyorum!)

Ben de görmedim.

  • Oysa örneğin 
  • muhterem Fırat Aydınus’u, 
  • maçın gidişatını olumsuz yönde 
  • bile isteye ya da taksirle de olsa 
  • etkilemek 
  • ve de 
  • bir kulübün istikbaliyle oynamak suçundan 
  • paslı parmaklıklar arkasında görmek 
  • ne kadar eğlenceli olurdu. 
  • Müebbet filan. 
  • Görüş günlerinde ziyaretine giderdik 
  • tütün ve tespih alıp. 
  • Şaka deyip geçelim... Ama...

Urfa’da taraftar sahaya girmiş. Gözaltına alınmış.

Durup dururken mi?

Keyfe keder bir eylem!

Nerede tahrik unsuru?

Tamam, müşteri her zaman haklıdır mantığının ters işlediği meyanda taraftar her zaman haksız olsun. Peki onca sahada, onca maçta hakemlerden şikayetçi olmak bir aczin suçlaması mıdır hep? İşin içinden çıkamayan yönetici, hoca, futbolcu kurban mı seçer hakemleri? Yoksa hakkaten hakemler, hakemlerimiz kötü müdür? Antrenmansız mıdır? Savsaklamaktalar mıdır işlerini? Yoksa federasyonun vs'nin onlara verdikleri olağanüstü yetkileri, yeşil çimenler ülkesinde bir krallığın ilanı olarak mı algılamışlardır?

Öyle, sahaya girmek suçtur, ayıptır, günahtır; kabulümüzdür.

Ama şak diye sorar Nasrettin Hoca; yahu, hırsızın hiç mi suçu yoktur?

Hakemlerin kendilerine çeki düzen vermeleri için hepsinin başına ille de bir musibet gelmesi mi gerekecek? Bunlar kendi başlarına adil olmayacak mı?

Nedir bu fettan hal bre?

Hay bin şaplak!
Yazar: Editor
2012-08-05 08:20:26

2.Bölüm

Ancak Tanrılar Ebedi Olarak Yaşar

  • Enkidu cisimden yoksun bir hayalet, 
  • hafif bir soluk gibi yeryüzüne çıkar ve başına neler geldiğini soran Gılgamış’a: 
  • ‘Otur da ağla.’ der, 
  • ‘şu kıymetli bedenim şimdi eski bir giysi gibi, börtü böceğe yem oldu.”

Ya! Bu dehşet, Gılgamış’ı, öyle bir efkâra sokar ki. Neden yaşamak, saltanat neden, duvarlar, sedir ağaçları. Sahi, tüm hayatı boyunca hissettikleri neydi?

Hayat, artık onun bildiği hayat, şenlikli bir coşku değildi artık. Oysa güneş aynı yerden doğuyor, yine de battığı o yerden batıyordu. Yani yoktu aslında yaşamda değişen… Hassiktir ulan! Ne yani her şey hep aynıyken, öylece ölüp bitecek miydi Kral Gılgamış?

  • Aslında sorun, bildiğimiz, hep hissettiğimiz, çaresini bulamadığımız, kendisinden kaçamadığımız… 
  • Her şeye alışmış, her şeyi benimsemiş insan, yahu bir ölümü kabullenememiş, anlayamamış, hazmedememiş. 
  • Hayatın da en ağır yükü de bu değil mi bre! 
  • Ve 5000 Yıllık bir destanı da ölümsüz kılan yine aynı çelişki. 
  • İ.Ö. 3000 sıralarında yaratılmış bir hikâyenin İ.S. 21. yy’da yaşayan insanlara da nispeten hitap edebilmesi böylesi evrensel bir ‘korku’yu işlemesi ve Tanrıların insan âlemine biçtiği sonu ölüm olan role şöyle bir itiraz etmesindendir.

Peki ya ölümsüzlük…

“Oturmuş bir ağacın altına düşünüyordu / Canı sıkkındı sanki ölümsüz Utnapiştim’in / Belki de düşünecek bir şey kalmamıştı, ondan / Şaştı beni görünce, ne, ölümsüzlük mü, niçin? / Taşları kazıyıp altında yazılar arama / Süreklilik yoktur, bir söz yok sonsuza geçerli.” (Ölümsüzlük Ardında Gılgamış / Melih Cevdet Anday)

“Arayışı bitince insan da biter. Yaşamak yalnızca bir ağır yük olur. İşte bedeli ödenecek bir günah. Oysa ne güzeldir yağmur; üşümek ne güzel, ısınmak! Güneş ne güzel parlar, sonra portakal çiçeklerinin kokusu…”

  • Veya bir bakarsın 21. yüzyılın bir yerinde, 
  • mazisinde ne güzel şathiyeler olan halkın karşısında,  
  • iktidarın göbeğinde, sanatın muhafazakârlaşmayla olan imtihanında sınıfta kendi kendine kalan, 
  • muhafazakârlaşmaya (yoksa g.tü sağlama almaya mı desem) teşne sanatçı avatarlı kimi beberuhilerin gölge oyununda ne şenliklidir yaşamak. 
  • Nasıl olsa dönecek yer çok! 
  • (Bilmem, şu anlatacağım bir şeyin ölçüsü olur mu? Hatırlıyorum da, dandikten bir yarışma programında usta-hoca sanatçı(!) Yılmaz Erdoğan muhterem; Melih Cevdet’i en bilinen şiirinden bile tanıyamamıştı, “Bir çift güvercin havalansa, yanık yanık koksa karanfil” diye giden dizelerinde. Neyse!) 
  • Bu yazıyı, yine Melih Cevdet Anday’ın Ölümsüzlük Ardında Gılgamış, adlı şiirinin son dizeleriyle toparlayayım:

“Kayıkçı, sağ ol, getirdin beni kentim Uruk’a / Dilerim kendi yerine esenlikle dönersin / Çekmediğim acı kalmadı, bilmez misin / Yürüyen yıldız gibi insan, gökyüzü bitmek ki / Ölümsüzlüğü aramışım, laf, nasıl yaşardım / Aramasam, ö ölümsüz denen yaşıyor mu sanki / Ardışık günleri zaman sanmışım...” (Ölümsüzlük Ardında Gılgamış / Melih Cevdet Anday)

Sanat Devrimcidir

  • Muhafazakâr adam olur, 
  • muhafazakâr kadın da olur, 
  • muhafazakâr aileler olur, bu hayat tercihine saygısızlık yapan insan değildir! 
  • Biranın alkolsüzü gibi şenliklerin de muhafazakârı olur; 
  • muhafazakâr gazete olur, 
  • muhafazakâr radyolar olur, 
  • muhafazakâr bakanlar kurulu olur, başbakanlar olabildiğince muhafazakâr olur; muhafazakâr cumhuru reis, valiler kaymakamlar emniyet müdürleri polisler jandarmalar olur; demokrasinin bile muhafazakârı olur abiler; 
  • ama muhafazakâr sanat olmaz. 
  • Sanat, tabiatı gereği devrimcidir
  • bunu idrak edemeyen de bildiğin gericidir! 
Ne yani, bir meseleyi anlayabilmeleri için bütün bir sanat tarihini özet mi geçeceğiz hazretlere? 
Hay bin kunduz!
  • "Hep bizden, tanrılardan bilinir başa ne gelse 
  • Ölümsüzlüğü araması da mı bizden peki, 
  • Akıntıyla derin sulara ulaştı şimdi de
  • Dibe daldı, ayağına ağır taşlar bağlayıp
  • Kopardı dikenli bitkiyi, kana boyandı su
  • Buz gibi kuyuda yıkandı ve dinlendi sonra
  • Biz göndermedik yılanı çiçeğin kokusuna
  • Kaptığı gibi kaçtı deri değiştirip hayvan 
  • İkinci kez ağladı kral, öğrenmişti artık
  • Kendim için istemedim, yemin ederim, dedi
  • Götürecektim onu Uruk’un yaşlılarına
  • Bizi de şaşırttı bu söz, bunca eziyete katlan
  • Çölü, dağı aş, yaşlan, neymiş, yaşlılar içinmiş.” (Ölümsüzlük Ardında Gılgamış / Melih Cevdet Anday)

Böylece ikinci kez ağlar insan Gılgamış, kendi için değil, Uruk’un yaşlıları için ağlar; onların amansız derdine derman olamadığı için...

Kaynak:

Melih Cevdet Anday/ Ölümsüzlük Ardında Gılgamış/ Adam Yayınları/ 1.Baskı/ 1981/ İstanbul

Gılgamış Destanı/ N.K. Sandars/ Çev: Sevin Kutlu, Teoman Duralı/  Hürriyet Y./ 1.Baskı/ Eylül 1973/istanbul

Yazar: Editor
2012-07-27 08:44:42

Herkesin Adınızı Bildiği Yer

Konumuz yasaklar.

İleri demokrasinin muhafazakâr iktidarı, memleketi bir yasak sarmalına almıştır gidiyor.

  • Yanı başında olanlara bir politika üretemeyenler 
  • işi yasaklarla götürme hesabında. 
  • Kifayetsiz adamların keyfiyetinde yaşıyoruz. 
  • Özellikle dış politikadaki 
  • ve devamında iç meselelerdeki, 
  • ekonomideki, 
  • eğitimdeki 
  • ve ticari sağlıktaki açmazlar derinleştikçe 
  • bu yasaklar da o oranda artacaktır, 
  • korkarım ki!

Hani şu içki ve sigara yasağına fena muhalefet ediyorum ya. Açıklama ihtiyacı hissettim. Bir mekân işletmiyorum, vallahi! Bir paket sigarayı da 1 haftada anca içerim, fazlasına zaten boğaz sağlığım elvermiyor. İçki dersen, şişenin dibini gördüğüm vaki değildir. Yahu zaten buna bütçem de elvermez dostlar. Benim derdim bir yasağın bir başka yasağı toplumsal kanıksamalarla, alışmalarla bir zincirleme trafik kazası gibi başımıza bela etmesinde. Hayat tarzlarına müdahalede… Öyle bir şey!

  • Şöyledir gözlemim, 
  • genel olarak
  • barlar kafeler publar içkili restoranlar filan öyle şer yuvaları değildir. 
  • Oralar ekmeğinin peşinde olan işletmelerdir, insanlar çalışır, insanlar oturur. 
  • Elbette o tür yerlerin makbul olmayanları da vardır, 
  • her meslekte olduğu gibi; 
  • rüşvetçi polis, özel dersçi öğretmen, 
  • 12 Eylülcü asker
  • yandaş medya,
  • siyasi iradenin elindeki yargı,
  • sarı sendika,
  • iş bilmez belediye,
  • ortak akıl,
  • bıçak parası doktor, işini bilen memur 
  • meslek ahlakı olmayan HAKEM, (örneğin FA)
  • misali. 
  • Evet, toparlayalım
  • İçmeyi bilmeyene içki verilmez, 
  • rahatsızlık verene masa açılmaz, 
  • işletmeye uymayana kapı tutulmaz. 
  • Her mekân kendi prensipleriyle yürütür işini.
  • Aslında oralarda içki hakkaten bahane!
  • Veya diyeyim ki gittiğim yerler böyle...

Bu kadar reklam ve teşvik yeter.  

1982 tarihli bir dizi vardı, 1993’e kadar sürmüştü. Hayal meyal hatırlardım adını, izlemişliğim bile yoktu. Geçenlerde aklıma takıldı aradım buldum. Dizinin adı “Cheers” yani Şerefe. İlk kez izledim. Sitcomlar bağlamında, bir hazine bulmuş gibi oldum, o kadar güzel!

Tek mekânda geçiyor olaylar, Boston’da bodrum katta bir barda. Çalışanlar, müdavimler ve gelip gidenler…

Hani, bir nevi hayat okulu desem yeridir. Bağlantısını veriyorum, http://www.dizimag.com/cheers-1-sezon-1-bolum-izle-dizi.html , bir 25 dakikanızı ayırın ve örneğin ilk bölümü izleyin, kararınızı kendiniz verin.

Şunlar da dizi şarkısının sözleri:

“Bu günlerde hayat insanı bitirip tüketiyor.

Ama ilaç gibidir bazen tüm dertlerinden uzaklaşmak.

Sen de istemez miydin uzaklaşabilmek.

Bazen herkesin seni tanıdığı bir yere gitmek istersin.

Seni görünce daima sevinen insanların yanına...

Çünkü orada anlarsın aslında tüm dertler ortak.

Çünkü orada bilirler aslında tüm insanlar aynı.

Ve sen herkesin seni tanıdığı o yerde olmak istiyorsun.”

Yazar: Editor
2012-07-26 08:18:29

Başbakan Erdoğan bir konuda şunları söylemiş:

”Festival yapılacak üniversitede bulunan restoranlar Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu’ndan alkollü içki satışı izni almış. Bir üniversitenin içinde, restoranlarında alkollü içki satılmasına müsaade edilebilir mi?

Biz bunu Bakanlar Kurulu’nda da görüştük. Üniversitenin içinde böyle bir şey nasıl olur? Öğrenci alkol alıp kafayı mı bulacak yoksa ilmi alıp kendini mi bulacak?

Üniversitenin dışında gider alkolünü alır ki meyhane falan kapattığımız yok. Ben de oranın yönetimini aradım ’Nedir bu hal, üzülüyoruz’ dedik.

Onlar da o ana kadar işin farkında olmadığını söylediler. İlla içecekse onun da yerleri var ki ben onu da teşvik eden biri değilim, ondan da rahatsızım.

Çünkü gencimin bu noktada alkolik bir genç olarak yetişmesinden yana değilim.” 

Sonuçlar

  1. İçki içen herkes alkoliktir.
  2. Bakanlar kurulu kendi iradeleri dışındaki tüm yaşam tarzlarını oturur konuşur.
  3. Meyhanelerin kapatıldığı falan yok!
  4. Kurul, ne yaptığını bilmeden izin verir ama o izin iptal de edilir.
  5. Üniversiteler aranır aba altından sopa gösterilir.
  6. Üniversite idaresi iradesiz insanlardan oluşmaktadır.
  7. İnsan üzülünce üniversite yönetimini arar.
  8. Üniversite yönetenler genellikle işin farkında değildir, birilerinin arayıp onlara bir ayar vermesi gerekmektedir.
  9. Kafa, içkiyle değil “ilim”le bulunur.
  10. Veya kafayı bulan kendini kaybeder, kendini bulan kafayı kaybeder.
  11. Zaten içki ve ilim karşılaştırılabilecek kavramlardır ve aynı kefede tartılabilirler.
  12. Zannederim ki üniversitelerde o gençler 365 gün 6 saat nonstop, deliler gibi, hiç bitmeyen Dionyzos şenlikleri misali hep içmektedirler.
  13. Hem, üniversiteler bitmeyen bir festival halindedir. Hep festival hep festival...
  14. Başbakan içmez ve içmeye de teşvik etmez. Buna göre, içki Başbakanımızı rahatsız ediyor. Hayır, içmesi değil içilmesi…
  15. İçki ruhsatı almış üniversite restoranlarında sadece öğrenciler oturur içki içer, zaten paraları da çoktur üniversitelilerin, öğle ve akşam yemeklerini o restoranlarda Petrus şarabı eşliğinde mideye indirirler.
  16. Üniversite hocaları filan üniversite restoranlarına hiç girmezler. Bu açıklamaya göre girmeleri de bundan böyle caiz değildir bir içki içme niyetinde, haddizatında yemez! Yemez, çünkü onlarda bu açıklamaya karşı çıkacak bir mecal yoktur.
  17. Festival dediğin illaki Salih Amel kıvamında olmalıdır.
  18. Her üniversiteli genç 1. tekil kişide, Başbakanımızın gencidir.

Başbakan Erdoğan, “Cumhurbaşkanlığına aday olma!” diyen Kemal Kılıçtaroğlu’na çıkışmış, “Sen kimsin?” diye.

İşte bu konuda sonuna kadar haklıdır Başbakanımız, “Sen kimsin efendi sen kimsiz? Bir adaylık konusunda çıkmışsın telkinlerde bulunuyorsun!”

Anamız mısın, babamız mısın?

Hay bin duble!

Yazar: Editor
2012-07-19 00:44:38

Film/ler

Western filmlerinde beyaz adamın genel ırkçı tavrının yanında ve hatta daha çok Kızılderililerin uğradığı haksızlıklar görülebilir.

  • Toprağı, doğal hayatı, besin kaynakları elinden alınmış insanlar, 
  • beyaz adamın keyfi zulmüne de maruz kalır, hükümetinin bilinçli planlı örgütlü yok etme politikasının yanı başında… 
  • Her yerde, her zaman öldürülür yerli adam. “En iyi Kızılderili ölü Kızılderili.” lafı o politikanın eseridir. 
  • Nefsi müdafaaları ise vahşilik, barbarlık olarak nitelendirilir. 
  • Oysa onlar bir şekilde öğrendiklerini uyguluyorlardır. Örneğin kafa derisi yüzmek İspanyol işgalcilerin Kızılderililere yaptıkları bir işkencedir. 
  • Yerliler de bunu misilleme olarak yapmışlardır. 
  • Bir alay cani, Kızılderili katili daha sonra ulusal kahraman olarak Amerikan tarihine de geçmiştir. 
  • Örneğin General Custer böyle bir “katil kahramandır”.

Fakat dediğim gibi filmlerde Kızılderililere aslında haksızlık yapıldığı teması sıkça görülür. Bu filmleri iyi niyetli bağımsız sinemacılar da yapıyordur, ABD hükümet politikaları doğrultusunda iş yapan sinemacılar da. Bilinçli eylemler yani. Bakın biz ne kadar ileri demokratız, özeleştirimizi de yaparız boyaması.

Biliyorsunuz bizde de öyle yönetmenler var…

  • Evet, özürler diliyorlar Kızılderililerden o filmlerle beyaz beyaz adamlar. 
  • Fakat dönüp baktığınızda geriye hiçbir şeyleri kalmamış bir ulus sonrası görülür. 
  • Beyaz odamın o özrü de yine siyasi bir manevra olmaktan öteye gitmez.
Peki Kızılderili adam ne diyor?
  • Benden özür filan dileme; 
  • verebiliyorsan tarihimi, 
  • kültürümü, 
  • topraklarımı, 
  • Ulu Manitunun yeşil çayırlarını, 
  • Buffalolarımı, 
  • mutlu zamanlarımı, 
  • güzel insanlarımı geri ver 
  • yoksa bas git!... 
  • diyor...

Nereden mi çıktı bu konu?

Az önce böyle bir film izledim de…

Yazar: Editor
2012-07-18 08:29:21

Çizgi Roman

Önceleri çizgi romanlar “zararlı neşriyat”tan sayılıyordu. Anneler, babalar bu tür kitapların okunmasında yana değildi. Bu yüzden de çocukların çizgi romanları ders kitapları arasına saklayıp okuduğu birer tatlı anı olarak hep anlatılır.

  • Zamanla bu aile içi yasak unutuldu; 
  • çünkü o arada çizgi romanlar da unutuldu. 
  • Televizyonlar yoğun olarak hayatımıza girmişti. 
  • Elbette romanlar, öyküler ve şiirler de; 
  • hatta tiyatrolar, sinemalar bu değişimden etkilenmişti.

Zamanla taşlar yerine oturdu, sinema eski günlerine döndü, tiyatro belli bir ilgiyle izlenmeye devam etti ve çizgi romanlar da çeşitlenerek raflardaki yerini alır oldu.

  • Kitap okuma alışkanlığının oluşmasında çizgi romanların önemli bir katkısı olduğunun altı ayrıca çizildi. 
  • Dönüp baktığımızda elimizdeki ilk kitapların bu çizgi romanlar olduğunu ve okuma alışkanlığımızın temellerini attığını görürüz.

Zamanın çizgi romanları ( ki bunlar Teksas-Tommiks diye adlandırılır kabaca ) daha çok İtalyan çizerlerin eserleriydi. Martin Mistere ( diğer adı Atlantis’tir ), Teks Willer, Zagor, Kaptan Swing, Mister No, Mandrake, Tom Branks, Conan, Red Kit o dönemin en popüler çizgi roman kahramanlarıydı. ( Bu arada bizim çizgi romanları da unutmamalı: Tarkan, Karaoğlan, Yüzbaşı Volkan… ) 

  • Şimdilerde Amerikan kaynaklı birçok kahraman boy göstermekte, 
  • biz onları her ne kadar pek tanımasak da…
  • Bu çizgi romanlar kahramanlarının sinemaya transfer edildiklerine de zamanla tanık olduk.

Şimdi ne diye ettik bu kadar lafı? Çizgi roman iyidir. Okunur. Okunmalı. Edebi romanlardan yorulduğumuzda, dinlenmek için arada bunları okuyabiliriz.

  • Hayır, 
  • küçümseme değil. 
  • Sadece resimlerin getirdiği kolay okumaya ilişkin bir öneridir bu. 
  • Tembelleştirmez, 
  • bir alışkanlığı diri tutar. 
  • Bizim için şu yaz günlerinin bir başka başucu kitaplarıdır bunlar. 
  • Peki, bizim kahramanımız kim, diye sorulacak olursa 
  • yanıt tabi ki 
  • Baltalı İlah; yani Zagor’dur.
Yazar: Editor
2012-07-17 09:35:25

Parti Seçmeni Olmayan da Halktır

Şöyle dedim kendime acaba muktedir olan, ölü kentler mi istiyor?

  • Sosyal hayatı bitik, 
  • akşamları fersiz ve geceleri cansız, 
  • sokakları ışıksız,  
  • caddeleri ışıltısız, 
  • televizyonkolik, 
  • gazete okumayan, 
  • zaten gazetesi kendi sazından olan, 
  • aslında hiçbir şey okumayan, 
  • duymayan, 
  • bilmeyen, 
  • görmeyen, 
  • söylemeyen, 
  • dinlemeyen, 
  • inlemeyen 
  • hayır inleyen, inim inim inleyen 
  • ama bunun farkında bile olmayan, 
  • aslında derin bir yasaklanma girdabında 
  • ve üzerine sos olarak kanıksama bulamacının içinde kaybolduğunun farkında olmayan şehirler… 
  • Ölü şehirler…

Tabi işin yasal boyutları nedir belediyecilik, şehir yönetimi, yetki sınırı ve saire açısından bilmiyorum, fakat şunu da düşündüm yahu -insan aklı her şeyi düşünüyor işte- artık belediye seçimlerine de gerek olmayacak gibi.

  • Zira devletin değil 
  • hükümetin valileri 
  • erişilemeyen belediyelerde 
  • bu erişme-yönetme açığını bir şekilde kapatıyor zaten, 
  • eldeki kuşlara da moral motivasyon takviyesini hallediveriyor.
  • Yürümek yasak, oturmak yasak, toplanmak yasak...
  • Devekuşu Kabare'nin yani Zeki Alasya ile Metin Akpınar'ın "Yasaklar" adlı oyununu hatırladım bre...

Örneğin deniyor ki Adana Ziyapaşa mekânlarındaki malum yasağın temelinde valilik var. Olabilir, mümkün, şaşılacak bir durum yok. Yasalar çerçevesinde buna bir şekilde hakkı da olabilir. Vardır mutlaka orada bir yerde kılıfa uyan bir madde.

  • Ama herhangi bir yasakçı maddenin olup olmadığında değil mesele, 
  • mesele onu hangi amaç ve idealler, 
  • dogmalar ve stratejiler çerçevesinde kullanıldığındadır.

Halkla birlikte mi halka rağmen mi? Zira partili seçmenlerin dışında da ciddi bir halk kitlesi vardır memlekette. Onlar da halktır.

Evet, sabah sabah bunları düşündüm, aslında gece transfersizlik yüzünden uykusuzluk çekerken düşündüm bunları. Fakat kalkıp yazmaya üşendim. imdi yazdım. Ve işte şunu da düşünürken anladım, transfersizlik uykusuzluk yapıyor, yılgınlaştırıp tembelleştiriyor da. Böyle.

  • Bunu da şimdi teşhis edip anladım: )) 
  • Yani Adanaspor uykusuzluğunda 
  • düşünce düşünceyi açarken 
  • bakın nerede iskele etmişiz böyle. 
  • Başımızı beleya sokacak bu hal dostlar, 
  • transfer olsa da 
  • biz de böyle anarşik şeyler düşünmekten uzak kalıp 
  • güzel güzel şampiyonluk hayallerini konuşsak: ))
Yazar: Editor
2012-06-12 23:15:49

Ortak Akıl Değil Ortak Takıl

Keşke şu kentte gerçekten bir ortak akıl olsaydı!

 

  1. Belki o zaman ülkenin en yoksul şehri olmazdık.
  2. Belki o zaman ülkenin en işsiz şehri olmazdık.
  3. Belki o zaman ülkenin kredi kartında en mağdur şehri olmazdık.
  4. Belki o zaman ülkenin en büyük köyü olmazdık.
  5. Belki o zaman her köşe başında seçilmemiş bir vekil başkanın egosuna hizmet eden bir tür taciz afişleri ve saireleri olmazdı.
  6. Belki o zaman peyzaj belediyesi olarak kalmazdı.
  7. Belki o zaman şehre hâkim bir belediye olurdu.
  8. Belki o zaman hakkaniyetli bir yerel yönetim olurdu.
  9. Belki o zaman bunca öfkemizin somut bir gerekçesi olmazdı.
  10. Belki o zaman şu şehre hala bir inancımız ve itimadımız ve nazarımızda şu şehrin bir itibarı olurdu.
  11. Belki o zaman Bizans Belediyesi demek zorunda kalmazdık.
  12. Belki o zaman hakkaten halkın belediyesi olurdu, Adana halkının.
  13. Belki o zaman şu şehrin en asli unsurlarıyken şehre yabancılaşmazdık.
  14. Belki o zaman bir keyfiyetin şehri olmazdık.
  15. Belki o zaman o park paralarıyla tekrar tekrar soyulmazdık bize hiçbir şey vermeyen ama hep alan belediyecilik tarafından.
  16. Belki o zaman iktidarın siyasasını kollayan değil esnafının çıkarlarına çalışan bir belediye olurdu. Örneğin Ziyapaşa esnafı tacize uğramazdı.
  17. Belki o zaman şu yazının başlığı Ortak Takıl temalı olmazdı.
  18. Belki o zaman… Belki o zaman…
  19. Ne bileyim belki o zaman mutlu bir çehresi olurdu be şehrin.

 

Bir süre daha ortak ortak takılsınlar bakayım! Zira bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış!

Zagor'un Sözüdür Bu! 

Evet, şu yazıda diyeceğim bunlardır dostlar!

Yazar: Editor
2012-06-08 07:29:42

Politika

Politika denen şey lanetli bir alandır. Aslında vatandaş politikacıyı da politika yapanı da sevmez pek. Çünkü politika dediğimiz şey, bir amaca varmak için karşısındakilerin duygularını okşamak, zayıf noktalarından yararlanmak veya aradaki uyuşmazlıklardan kendine bir menfaat sağlamaktır.

Yani makbul bir şey değildir politika yapmak. Dolayısıyla makbul biri değildir politikacı. Zira o politikacı da karşısındakinin duygularını okşayarak gemisini yürüten bir zattır. Ama kaptan filan değildir o gemide, ilk hamlede o gemiyi farelerle terk etmek için kaptan değildir, bir çapsızlıktan öte.

Ama bakın “Siyasa” bundan bir miktar farklıdır. Siyasa dediğimiz şey, amaca ulaşmada tutulan ‘ölçülü yol’dur. Örneğin Mevlana’nın siyasa’sı özetle ‘ne olursan ol gel’dir! Dadaloğlu'nun siyasası "Ferman padişahınsa dağlar bizimdir." olarak kaydedilmiştir.

Bir siyasası olmayan adamcağız ancak politikacı olur, siyasetçi yani menfaatçi! Tarih de onları öylece kaydetmiştir!

Bunlar son derece aciz ve eyyamcı adamlardır. Rüzgâra göre yön alacak kadar omurga yoksunudurlar. Zulmün yanındadırlar hep, sözde halkçı gerçekte halk düşmanıdırlar. Onlar ortadaki karşıtlıklardan kendilerine bir ikbal sağlayan veya sağlamaya çalışan belki sağladıklarını zanneden İbiş’lerdir. Dostlar, bu adamları gayet iyi tanıyorsunuz. Bunlar hep iktidarın kucağındadır, başka yerde durabilecek kadar güçlü karakterleri yoktur.

Şöyle şahıslar karşımıza gazeteci maskesiyle de çıkabilir, başkan, vekil veya başka şey olarak. Ama illa ki vardırlar.

Halk adamı, memleket adamı olarak meselesini devam ettiren insan evlatları yok mu? Var tabi, az da olsa var!

Fakat olmayınca da olmuyor.

Adam vekil. Üstelik sosyal demokrat partiden. Memleketinin takımı iktidarının zulmüne uğramış ama adamcağızın gıkı çıkmamış. Hayır, Adanasporlu olmak zorunda değilsiniz. Lakin bir Siyasa adamı olsaydınız, bir ilke ile “hop”” derdin, orada ne oluyor?” Ama diyemezsiniz. Zira sizin de işiniz gücünüz var, bir tür gemiciğiniz var yürüttüğünüz, yüreğin yetmez. Üstelik siz ülkenin en eli kanlı adamıyla dava arkadaşlığı yağmışsınız, onun belediye başkan adayı olarak saflarda gedik açmışsınız. Belleksiz partiler particiler bunları unutmuş olabilir ama biz unutmayız efendi.

Evet, böyle bir yürekliliği gösteremezsizin memleketinizin bir takımı için. Daha kolayını yaparsınız, muktedirlerle bir tayyareye binip şenlik fotoğrafına kafayı uzatırsınız. Siz bir politika hesabı ile bugün bunları yaparken, yarın bu yaptıklarınızı unutursunuz; nasıl ki devrimcilik günlerinizi unutup bir Mehmet Ağar ile aynı safta mücadele ettiyseniz…

Ama biz unutmayız efendi! Seçim bölgenizde, ki bir daha aday olursanız, Adanasporlular olarak kabusunuz olacağız. Bölgenizden bizden oy alamayacaksınız.

Bu da buraya 8 Haziran 2012 itibariyle not düşüle!

Yazar: Editor
2012-02-01 16:40:14

Sahi, Ne Olur?

          http://2.bp.blogspot.com/_N0TSGcQUzgU/SXYra5AChsI/AAAAAAAAAl4/MP15YvJr4Ac/s640/obama_hope.jpg  http://2.bp.blogspot.com/-yEKcSaShc_8/TkadMWLA4QI/AAAAAAAAA-Q/3snJmkMoAWU/s1600/austercollectedpoemscover.jpg

Paul Auster’ın hükümeti protesto eden açıklamasından sonra Başbakanımız cevap vermiş doğal olarak.

Şöyle demiş:

  • “ABD'li bir yazar,
  • Paul Auster verdiği röportajda
  • 'İçerideki yazarlar ve gazeteciler yüzünden
  • Türkiye'ye gelmiyorum'
  • demiş.
  • Yahu
  • gelsen ne olur
  • gelmesen ne olur.

Bu cevap nasıl yönetildiğimizin somut bir göstergesi oluyor.

  • Hiç özeleştiri yok,
  • yahu bizi neden eleştiriyorlar acaba, sorgusu yok.
  • Bir yerde bir hata var mı, kuşkusu yok.
  • Sadece kibir var.
  • Sorgusuz sualsiz iktidar olmanın kibri…
  • Yaptığımız her iş doğrudur ve ileri demokrasiye de uygundur, algısı ve bunun ifade edilmesindeki muktedir hali…
  • Hep "taraf – bertaraf" hali…
  • Memleket için bir tasası olan illa ki memleket düşmanı mıdır, nasıl bir hissiyattır oralardaki?

Obama’nın iltifatları elbette P. Auster’in eleştirilerinden yeğdir.

Bir yazarın, bir ABD başkanının yanında hükmü ne ki dert edilsin ve hükümetimizi eleştirmesinde haddi ne ki mesele kafaya takılsın(!)

“Yahu, gelsen ne olur gelmezsen ne olur!”

(Buradan, Obama gelsin yeter, manası çıkar mı acaba: ))

  • Bu cümle demokrasi ile ileri demokrasi arasındaki farkı vurgular.
  • Ama hakikaten öyle bir eli kolu bağlanmışlık var ki
  • bir Paul Auster
  • ülkemize gelse ne olur
  • gelmezse ne olur,
  • canına yandığımın 21. yüzyılında…
http://img.audible.com/audiblewords/content/bk/adbl/001224/lg_image.jpg
 
Kitap okumadığını (veya okuyaya fırsat bulamadığını) kendisi ifade eden Başbakanımız Paul Auster'ı tabi ki nereden bilecek!
Ama biri, örneğin Ay Sarayı'nı okuyup anlatsa, belki bilgi+fikir sahibi olunur bir Paul konusunda.

Yazar: Editor
2011-08-21 09:09:09

Adı: Pazar Yazısı

Konu: Falan Filan

Ana Fikir: Ağlamamak Elde mi ki?

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-97007/x.jpg

Ne?

Nihat Doğan Unicef temsilcisi mi olmuş?

Yapmayı ulan, bize bunlarla gelmeyin sabah sabah! Dengemizi bozmayın, maneviyatımızı sarsmayın, hayata küstürmeyin…

Bu örnek bile hükümetçi örgütlenmenin ne tür bir basirete ve hayat anlayışına ve çapa sahip olduğunu net olarak verir. Millet de bekliyor, bunlar ülkeyi kurtaracak.

O Unicef de gerçekten ciddi bir kurumsa o temsilciliği reddeder, değilse ben o Unicef’i reddediyorum. Bitersin benim için Unicef! O hareketinle kaybedersin beni!

Şu Ertuğrul Özkök denen var ya! Devamını getirmeyeceğim, ona bir sıfat bulmayacağım. Yahu memlekette neler oluyor, sen o köşende Sertap’ın olmayan güzelliğini kendine konu edinmiş milletle eğleniyorsun. Ulan o yüz güzelleşse ne olur, ki ne mümkün, ruhunuz iktidar koridorlarında zombiye dönüşmüş. Alayınıza hay bin zombi.

hürriyet.com.tr haber kanallarında tıklanmada Avrupa dördüncüsüymüş. O zaman hakkını verin o derecenin. Vatandaşa doğru düzgün bilgiler verin. Oynak işlerin hiç gereği yok. Hükümete kucak dansına hiç gerek yok! Biraz delikanlı olun.

YÖK başkanı ata binip motora atlayıp uçağa zıplıyormuş. Boş! O yaşta başta sahibinin sesi olduktan sonra sen Hürriyet gazetesiyle istediğin kadar kol kola girip bize özgür ruh imajı şırınga etmeye çalış. İnanmayız. O hikâyeler yalan ulan!

Şu Yılmaz Özdil kafası amma karışık adam ha!

Tutmuş Ayşe Kulin için muhteşem kalem demiş. Nasıl okumuşsa Vahdettinci hanımefendiyi?

Somali’ye insani yardım ha!

Buyurun külahım şurada, sizi dinlemeye hazır. Yani bir de kimlerle yardım; Ajda, Sertab, Muazzez, Nihat! Of ulan, yüreğim daraldı yine.

Ne?

Nihat Doğan’ı Unicef elçisi filan yaptıkları Hakkaten doğru mu?

T.şak geçmeyin benimle!

Yazar: Editor
2011-07-30 01:14:50

Ezelden beri Arjantin'de de Yunanistan'da da, Portekiz'de de ordunun zulmüne uğrayan hep sosyalistler olmuştur, ağırlıklı olarak. Operasyonlar daima sol hareketi yerle bir etmek için yapılmıştır, Nice genç insan, tertemiz yurtsever insanlar yok olmuştur, Denizler, Mahirler... Yüzlerce kitap yazılmıştır konuya ilişkin, o kadar derindir trajedi… Aşağı yukarı tüm dünyada böyledir.

Neyse, konumuz bu değil.

Şöyle geliştirebiliriz bu yazıyı: Yukarıda bahsettiklerimizin tam zıddını Akp zihniyetinin tüm o süreçte nasıl korunup kollandığını görerek yaşadık. Şimdi iktidar olan hareket ha deyince iktidar olmamıştır. Belli bir desteğin sonucunda ortaya bir Akp hükümeti çıkmıştır, daha önceleri çıkan tipik sağcı, muhafazakâr iktidarlar gibi. Çokça değindik meseleye… Örneğin 12 Eylülün hemen sonrasında darbecilerin, örneğin Kenan Paşalarının, ki o kendi paşalarıdır, evet kendi paşalarının konuyu somutça ortaya koyacak açıklamaları vardır. Tam karşılığında da cemaat önderlerinin darbeyi çılgınca alkışlayan açıklamaları unutulmuş değildir. Basit bir internet araştırmasıyla bahsettiğimiz açıklamalara ulaşılabilir. Ama, konumuz bu da olmayabilir...

           http://01resim.com/data/media/6/Bulent-Arinc-4dc99620c64b5.jpg http://www.yasamoykusu.com/images/galeri/Mehmet_Altan10_yasamgaleri.jpg

Şimdi?

Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları belli bir gerekçeyle istifa ediyor. İktidar erki ve madyadaki geniş kanadı süreci bir büyük şenlikle, baklava yer gibi türden bir keyifle karşılıyor. Örneğin Mehmet Altan, ki o da her dönemin en hızlı adamlarındandır, Sırasıyla Özalcı, Mesutçu, Tansucu, Erbakancı, Erdoğancı olmuşlardır kendileri ailecek, bir marazi ruh hali ile, bu güçlüden yana olma refleksinden hiçbir beis görmeden. Evet, o Mehmet Altan ağzının içini doldura doldura gülüp eğlenip konuşarak krizi bir büyük demokratikleşme aşaması olarak değerlendirmiştir, içinde yer aldığı çelişkiler yumağında hiç sıkılmadan. Bu çelişki noktasını da çokça yazdık. Tutukluluk süreleri, vekil seçilmişlerin hala içeride olması, yumurta eylemine dehşetengiz cezalar istenmesi, eğitim meslesine değinen gençlerin başına gelenler, sonu meçhul sorgular... çok yav... ortada zannedildiği gibi bir demokrasi olmadığına dair kuşku verici vaka çok...

İktidarın resmi kanadı da meseleyi bir ince alay üslubuyla paylaşmıştır kamuoyuyla. Örneğin Bülent Arınç’ın…"Allah korusun bu orduyla savaşa girecekmişiz... Aaa, ordu gitmiş..." açıklaması kendilerinin vakaya hangi ciddiyet ve ruh hali ile yaklaştıklarını net bir fotoğrafla göstermektedir. Yanlış anlaşılmaya, askerci bir takıntıyla yazmıyoruz bunları, ki gerekçemiz zaten ilk paragrafta var.

Ve fakat, sorun bizim canımızın vaktiyle ne kadar yandığıyla ilgili bir kan davası değildir, ülkenin istikbaline ilişkin duyduğumuz kaygılara dairdir ortada cascavlak duran sorun…

Her şey keyfinize göre olsun veya ne haliniz varsa görün, deme lüksümüz yok!

Hey hat ki korkarım, dur bakalım ne olacak, makamında oturup beklemekten de başka yapacak bir şeyimiz yok... Çün, su başları fena tutulmuş... öyle değil mi yoksa....

Yazar: Editor
2011-07-26 20:34:00

Erman ve Bağırsaklar ve de Temizlik

http://www.yediincitemizlik.com/urun_resimleri/Battal%20%C3%87al%C4%B1%20S%C3%BCp%C3%BCrge.jpg

Şike soruşturması kapsamında spor yorumcusu Erman Toroğlu, ifade vermek için İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gider olmuş. Toroğlu adliyedeki ifade işlemi tamamlandıktan sonra yaptığı açıklamada; Türk futbolunun bağırsaklarının temizlenmesi gerekir, demiş.

Doğrudur.

Fakat bunu eksik bir ima ile söylemiş sayın üstadım.

O bağırsak temizliği içinde muhteremin kendisi gibi bir kamyon hakem ve futbolcu artığı ve kiminin cehaleti diz boyu, kiminin densizliği kol boyu olan sözde spor yorumcularının ilk başta ve en önde cıbırrrt hattı oluşturması gerekiyor; serhatından sergenine hıncalından sinanına, ahmetinden rehasına, ermanından alayına…

Bu söküp atma için bir tür ilaç varsa sevgili Ali Cem’e başvururuz, tedarikinde mutlaka yardımcı olur ; ))

Hayrına…

Yazar: Editor
2011-07-16 11:36:45
http://hizliresimyukle.com/showoriginal-80220/wm.jpg

Tribünden, tribüne oynamak tam da böyle bir şey galiba.

Takımdaki şüpheli isimler şike iddiasında aklanana kadar Türkiye Kupası iade edilecekmiş veya mesafemi ne konacakmış. Basın, yazarlar, çizerler ve saireler mal bulmuş mağribi gibi zıpladılar bu açıklama üzerine, neredeyse metinden dolayı Nobel edebiyat veya o hareketten ötürü insanlık ödülü filan verilecek. Alkışlar, övgüler, saygılar ama işte körlerle sağırlar birbirini ağırlar. Ugh…

Evet, şık bir açıklama yapılmış. O sözlere kim itiraz edebilir ki? Ama işte bu sahne bile kendi başına ironik ve ibretlik bir sahnedir, oysa “Ahmet dursundu, Seba gitsindi” ya da bir başkanın kendi tribününe girememesi dün gibi aklımızda… Böyleyken tribünler, yöneticilerin de bin bir türlü dalavere içine girme mecburiyeti hâsıl oluyor, adeta… Yoksa “ben gurbette değilim, gurbet benim içimde” yabancılaşması yöneticisi olduğu tribünde adamı bir başına bırakır. Ya da futbolun mukadderatı kendi takımının maçını evinde TV’den izlettirir.

Ve lakin şık hareket şöyle de olurdu kanımca; yargının sonucunu beklemek!

Önyargıyla bakılmıyor, arkalarından da peşi sıra gidilmiyor; ama maun da ilan ediliyor, kupa iadesiyle mahkûm da ediliyor. Hay bin kunduz, benim için fazla karışık! Ki belki Çarşı kafa karışıklığına da karşı(!)

Yani, ne olduğu hala meçhul iddialarla bir infazı da tribünden yapmamak da şık olurdu. Ne ki işler orada fazla teatral bir ortamda ve hissiyatta seyrediyor. Enteresan… Tribün işe bu kadar karıştıkça futbol o kadar kirlenecektir, çünkü “en büyük taraftar futbolcular sahtekâr” söylemi her zaman bir tek koşulda kayda geçmiştir, takımın başarısız olup vahim sonuçlar aldığı anlarda; değilse, tribün sadece “başarıyla gurur duyar”… Ötesi fantastik bir “duruş” edebiyatıdır. Buna da karnımız toktur, inanmaya niyetimiz değil, mecalimiz yoktur.. Ki yukarıda düştük maziye dair iki notu…

Sahi adaletin o gözü bağlı kadını, tarafsızlığı mı temsil eder, yoksa biri onun gözlerini bağlamıştır da, o kılıç “kör tuttuğunu öper” misali mi girer?

Yahu, yoksa ben bu işlere hiç mi bulaşmasaydım… Neticede futbol da malum futbol muktedirlerinindir,  varsa o kirler de yine o muktedirlerindir… Bize buradan ne oluyor ki; ))

Yazar: Editor
2011-07-12 12:27:00

Cengiz Çandar Olmak

http://www.odatv.com/images/2011_03/2011_03_12/cengiz-candar-odatvyi-neden-sevmez-1203111200_l.jpg

Ama Bir Cengiz Çandar almak sadece gazeteci olmak değildir, orada bambaşka meziyetler ve münasebetler aşikârdır. Hiçbir gazeteciye nasip olmayacak mevki ve makam Akp tarafından ona cömertlikle ihsan eylenmiştir. Örneğin Dışişleri Bakanıyla yan yana olup Suriye Devlet Başkanı ile görüşme yapacak yetki ve salahiyet vardır onda. Kendisi de bu görüşmeleri zaten TV’lerde kebap yer gibi iştah ve keyifle anlatıyor.

Sahi kimdir Cengiz Çandar?

  • TV tartışmalarının pervasız adamı, cesaretini nerden aldığını bilmediğim gazeteci…
  • Talas Amerikan okulunda okumuş ortaokulu.
  • Sonra lise Tarsus Amerikan Kolejinde bitmiş.
  • 1970 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Diplomasi ve Dış Münasebetler Bölümü'nü bitirmiş.
  • Kısa bir süre ODTÜ İdari İlimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde asistan olarak görev yapmış.
  • 68 kuşağı gençlik hareketlerine katılması ve Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrenci Derneği Başkanı olarak faaliyetlerde bulunduğundan 12 Mart Askeri Müdahalesi'nin sakıncalıları arasına girmiş.
  • Yurtdışına kaçmış. Filistin direnişi çerçevesinde Şam’da, Beyrut’ta ve daha sonra sırasıyla Cenevre, Paris ve Amsterdam’da yaşadıktan sonra 1974 yılında Türkiye’ye dönmüş.

Sonra gazetecilik, en soldan en sağa kayan bir istikbal… Danışmanlıklar ve saireler…

Ki "dönek yazar çizer" geleneğinin en güçlü ve en tipik örneği; Mehmet Barlas, Oral Çalışlar filan yanında talebe kalır.

Zahmetli, meşakkatli, emek ve sabır isteyen bir meslek Cengiz Çandar olmak…

12 Eylülden önce, yani solculuğun moda olduğu zamanlarda solcu, Özal’ın moda olduğu zamanlarda Özalcı, derken Çillerci ve malum şimdi fanatik Akpci… Bir de sıkı bir Fenerbahçeliymiş, bunu öğrendik şu süreçte. (Yani iyi ki Fenerbahçeli değilmişim, dedim kendi kendime…)

 

Bakın Akşam'da O. Eğin vaktiyle şöyle yazmış onun için (şimdi ne yazar bilmiyorum):

‘Kimdir ve neye hizmet eder’

“Yabancı gazetelere bakıyorsunuz, hiç şaşmadan ondan demeç kullanıyorlar. Türkiye’ye yerleşen yabancı gazetecilere ilk olarak onun adı veriliyor. ’Gidin görüşün’ diye ’kuşaktan kuşağa’ iletişim bilgileri aktarılıyor.
Diplomatlar, büyükelçiler ilk olarak onu ağırlıyor. Davetlerin baş konuğu...
Burs alıp Amerika’ya davet edilen de o, Filistin kamplarında eğitim gören de. Hem de Avrupa Birliği için parasıyla makale yazan...
Parti kuruluşunda yer alıp, siyasetçilik oynayan o. Cumhurbaşkanı Özal’a özel danışman olarak görev yapan...
Hem Amerikancı, hem Humeynici... Hem sağcı, hem solcu... Daha neler
neler...
Gazetecilik dışındaki bütün enerjisini diplomasi trafiğiyle geçiriyor. Yabancıları bilgilendirmek konusunda kendisini tek temsilci atamış, belli ki.
’Siz başkalarını boş verin, beni dinleyin yeter’ diye ikna ediyor. İyi İngilizce konuşuyor.
En son Amerikan Büyükelçisi’ne had bildirmeye kalkmış, hükümetin bir görevlisi gibi konuşmaya, devam eden soruşturmalar hakkında çarpıtılmış yorumlar yapmış.
Belli ki sıradan, bildiğimiz anlamda bir gazeteci değil. Sanki bir misyonu var. Ya da hayatı boyunca değişen misyonlar ediniyor.
Cengiz Çandar tam olarak kimdir ve ne yapar? Son zamanlarda onun hakkında daha fazla düşünüyorum.”


Şöyle bağlayacağım. Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım sorgu sürecinin fena muhalifi. Bu sorgu yöntemini adil bulmuyor (hemfikiriz bu konuda). Bu işte bir terslik var diyor (Bizce de terslik var evet.) Ama aynı nitelikteki malum davaları sonuna kadar destekliyor.

Başbakan’ın ilk seçildiğinde uygulanan yasa ayarlamasına gık etmiyor, Chp’nin yemin boykotuyla fena gırgır geçiyor. Yani aynı ipte farklı oyunlar sahneleyebilecek kadar pratik ve kıvrak bir siyasi manevraya sahip. Sanırım Akp onu, önce mebus sonra bakan yapma konusunda, henüz fark edemedi. Ve sanırım kendisi de bir dışişleri bakanlığını pek güzel hayal etmiştir. Ama kısmet işte…

Özetle, zor iş be Cengiz Çandar olmak, şu kargaşada. Şahsen ben hiç istemezdim.Bilgi birikimim ve cesaretim ve tecrübem yetmez ve yüreğim dayanmaz zaten... böylesine...

Yazar: Editor
2011-07-09 00:08:46

“Delil Yok    Şüphe Var

http://galeri.uludagsozluk.com/8/sus-isareti_28285.jpg

Adımız enteresan bir şekilde ve çok ilgisiz iki maçta şike iddiasında yer aldı. Hala bir anlam verebilmiş değilim bu işe, zaten bize dair iddianın inandırıcılığı bende sıfır, bizden ötesine de kuşkuyla yaklaşıyorum. Yine enteresan bir biçimde bu yargı öncesi süreci canı gönülden, gözü kara destekleyen kesim malum kesim. Yani Akp eylemlerini her koşulda alkışlayanlar bu meseleyi de aynı şeklide kırbaçlıyor. Şaşırtıcı! Düşündürücü! Manidar! Falan filan… Bu iş keyif kaçırıcı bir noktada bu yüzden…

  • Federasyonun yeni başkanı süreç için çarpıcı bir açıklama da yapıyor zaten.
  • Bakın, delil yok şüphe var diyor.
  • Bu kargaşayı en güzel özetliyor bu sözler Ama yarın ne denir onu bilemem…
  • Malum…

Ama formlarda yorumlarda bazı taraftarlar bir türlü örnek bir taraftarlık dirayeti gösteremiyor. Çok garip. İlle de bir kuşku duyacaklar takımdan, bir şeylerden. Hep bir eleştirileri var…

  • Yahu ortada olanı federasyon başkanı bile söylemiş delil yok şüphe var diye.
  • Bayram Başkana,
  • futbolculara vurmak isteyenler bilmeden Adanaspor’a vuruyor.
  • Ama belki de bunu bile bile yapıyorlar,
  • ne bileyim.
  • İnsanın bir sevdaya inancını kaybetmesine neden olabilecek laflar klavyelerde şuursuzca dolanıyor.
  • Yazık!

Bir ton iddianın altında kalan Fenerbahçe 30 milyonla arkandayız diyor, ama bizim çokbilmiş kimi taraftar yargılayıp mahkûm ediyor insanları, isim de vererek. Orada ne idüğü belirsiz bir iddia var, o kadar. Ha, suç kanıtlanır, yargı kararını verir o zaman çekeriz kılıçları.

  • Ama şimdi yapmayın bunu yahu.
  • Bu kadar kolay mı harcamak insanları?
  • Bildiğiniz bir şey varsa gidin savcılığa ihbar edin.
  • Değilse susun.
  • Adanasporluluğunuz artık tartışılır,
  • onun hatırına susun diyemeyiz; 
  • ama insaniyet için susun.
  • Bir vicdana istinaden susun.

Basından, sürece ilişkin şu haberi paylaşalım:

“Emniyet Açıklama Yapamaz”

  • Cumhuriyet Gazetesi'nin haberine göre, sporda yaşanan şike olaylarına ilişkin emniyetin açıklamasını değerlendiren Spor Hukuku Enstitüsü Genel Sekreteri avukat Emin Öztürk,
  • İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün “tespit edildi”, “delillendirildi” gibi net ifadeler kullanarak açıklama yapma yetkisinin olmadığını söyledi.
  • Öztürk, “Bu olay soruşturma aşamasında. Bu tür konular çok önemli, bunlara dikkat edilmesi gerekli.
  • Açıklama soruşturma açısından biraz sıkıntı yaratabilir” dedi. Öztürk, şöyle devam etti:
  • “Emniyetin bu tür ifadeleri kullandıktan sonra açıklamasının kesin bir karar niteliği taşımadığını da söylemesi gerekliydi.
  • Öncelikle emniyetin basına açıklama yapma gibi bir yükümlülüğü yoktur.
  • Asıl problem emniyetin elinde olan teknik takip, bilgi, belge ve fotoğrafları basına sızdırmasıdır.
  • Bu durum yargının doğru bir şekilde yürütülmesini engeller.
  • Bazı kişiler çeşitli fotoğraflarla günlerdir basında zaten peşinen suçlu ilan edildi.”


“Gizlilik İhlal Edildi”

İstanbul Barosu Spor ve Spor Hukuku Komisyonu Yönetim Kurulu Üyesi avukat Turgay Demirci ise yürütülen soruşturmada gizlilik kararı olduğunu, Emniyetin bunu ihlal ettiğini ve haklarında suç duyurusunda bulunulabileceğini söyledi.

Demirci, “Emniyet yetkilileri ellerindeki deliller net olsa dahi söylememeliler. Bu yanlıştır.” dedi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulunabileceğine de dikkat çeken Demirci, “Emniyet Müdürlüğü federasyona açıklama yapacaksa bile cumhuriyet savcılığının yetkisi dâhilinde bunu yapabilir” dedi.

“Savcılık İnceleme Başlatmalı”

  • Spor hukukçusu avukat Gurur Gaye Günal ise polisin şike soruşturması kapsamında “deliler tespit edildi” yönündeki açıklamasının hukuka aykırı olduğunu vurguladı.
  • Günal, şunları söyledi:
  • “Polisin açıklama yapması ve basına bilgilerin sızdırılması konusunda savcılık gerekli incelemeyi başlatmalı.
  • 5237 sayılı Türk Ceza Kanu’nun 285 No’lu maddesinde gizliliğin ihlali maddesi gereği 1 ile 3 yıl arasında cezalandırma yapılır.
  • Bunu basın yoluyla işlerlerse ceza yarı oranında arttırılır.
  • Suçluluk karinesi göz ardı edilerek suçlu olarak gösterilirlerse de 2 yıl hapis cezası verilir.”
 
 
Yazar: Editor
2011-07-06 23:45:46

 Ne      Olmalı      ?

http://www.eansiklopedi.net/wp-content/uploads/2011/01/sabun.jpg

Çok konuşuluyor şike süreci.

Fikirler çarpışıyor.

Olağandır, çünkü konu futbol, herkesin bir fikri var zaten.

On yıllardır gündemde futbolda şike, hatır şikesi veya teşvik…

Yabancısı olmadığımız konular.

Şimdilik merkeze FB ve başkanı konmuş, yükleniliyor.

Birçok söz iddia düzeyinde henüz... Kanıtlar medyaya yansıtılan içerikte. Ama medya gereken kamuoyu desteğini bu yolla sağladı bile. Olağandır bu da, epeydir işler böyle yürüyor, belli bir üçgende bilinen paslaşmalar kabak gibi ortada.

Ama futbolun masum bir etkinlik olmadığını elimiz kalem tuttuğundan beri dile getiriyoruz.

Bu işin inandırıcı olması için yapılması gereken bizce, daha önce defalarca dile getirdiğimiz gibi, siyasilerin bir şekilde müdahale ettiği takımların ve o isimlerin de en azından bir iki soruyla gündeme gelmesi. Biliyorsunuz konuyu.

Dayanamayıp tekrar edeceğim;

Efendim eski bakan veya görevdeki bakanlara da bir şeyler sorulmalı; falanca ve filanca takımlara nasıl ve neden aleni destekler verildi makamlarda imza attırmalarla, açıklamalarla, niyet belirtmelerle, basın önünde fotoğraflar çektirmelerle… Yoksa bu işin hiçbir inandırıcılığı olmaz, olamaz, olabilemez…

İş oraya uzasın biz de helal size diyelim, temiz futbola hakikaten gidiliyor, diyelim… diyelim ama…

Şimdi siyasilere de yönelecek o farazi hamleden sonra ayrıca ne olmalı?

Alın bizden 21 öneri, isteyen kendi eklemesini yapar içerik doğrultusunda:

  1. Profesyonel futboldan vazgeçilmeli.
  2. Dolayısıyla menajerlik sistemi şutlanmalı.
  3. Bahis oyunları tamamen kaldırılmalı.
  4. Yabancı futbolcu transferi olmamalı.
  5. Kulüpler kendi alt yapı kaynaklarıyla mücadele etmeli.
  6. Kulüpler arası transferler de zorlaştırılmalı.
  7. İlle de transfer olacaksa da bir futbolcunun transfer ücreti bir memurun yıllık gelirinin örneğin üç katından fazla olmamalı. Veya futbolculuk ek iş, hobi olmalı.
  8. Emekli futbolcunun sağlık, sosyal, ekonomik güvenceleri olmalı.
  9. Böylece futbolcular sendikalaşmalı. Ama o, sarı sendika olmamalı.
  10. Maç yayınları tamamen açık kanallardan olmalı.
  11. Maç biletleri, kombineler asgari ücretlilerin alım gücünün bir futbol maçına düşen payına göre ayarlanmalı.
  12. Kulüp ürünleri vicdan ölçülerinde fiyatlandırılmalı.
  13. Profesyonel spor yazarlığı olmamalı.
  14. Futbol kulüplerinin yöneticileri o kulübün kendi iç dinamiklerinden oluşmalı.
  15. Taraftar, sadece taraftar olarak kalmalı; salt bir başarıyı, şampiyonluğu filan değil ille de takımını sevmeli, şartsız koşulsuz.
  16. Gazetelerin spor sayfaları tek yaprağın bir yüzünden ibaret olmalı.
  17. Formalar reklâmsız olmalı.
  18. Sponsorluk olmamalı.
  19. Spor kanalları iptal olmalı.
  20. TV’lerde maç özetlerinin dışında herhangi bir yorum vs programları olmamalı.
  21. Taraftar gereken yorumları internet üzerinden kendi arasında yapmalı.

Var mısınız böyle bir futbol dünyasına; futbolun resmi yöneticileri, sorgucuları, düşünürleri…

…Bir an sessizlik olur!

“Eski tas eski hamam bize iyiymiş be” mi diye geçiyor içinizden? Paşa gönlünüz nasıl bilirse...

Yazar: Editor
2011-07-05 23:17:10

Yan Futbol Yan        :

http://www.ufodigest.com/news/1008/images/fireball.jpg
  • Şu son sahneler bence biraz eksik çekilmiş bir filmin kareleri gibi.
  • İşin içinde bahis oyunları varken,
  • şapka uçurtan TV gelirleri varken,
  • müthiş transfer paraları varken,
  • profesyonellik varken bre,
  • ülke sathında genel taraftarın şartsız şurtsuz şampiyonluk beklentisi varken,
  • borsalar,
  • ürünler,
  • müşterileştirilmiş taraftarlar varken,
  • ulan akla zarar hırslar varken
  • bu şike operasyonunu bir veya birkaç takımla sınırlı tutmak
  • sadece kamera şakası gibi duruyor.

Yani aslında bu kadar mı temiz futbolumuz?

Sadece adı geçen takımlar ve şahıslar mı bu kara çarkın içinde?

Ya ötesi?

Daha çok ateş!

Yan ulan kararmış karanlıklaşmış, evrilmiş ve endüstrileşmeyi evvelden tamamlayıp siyasallaşmış  futbol yan! ...zaten paraya kul olmuşsun... hem de kendi ateşinle yan!

Yazar: Editor
2011-06-26 09:10:57

Ana yasa                         :

http://www.haber34.com/hr/anayasa-icin-halkoylamasi-suresi-60-gune-indi-20571.jpg

Başbakanımız demiş ki,

“1982 Anayasası’nı kaportası yamulmuş, motoru sürekli tekleyen, elektrik aksamı güven vermeyen bir araba gibi. Bu arabayı bırakalım ve sıfır kilometre yepyeni bir araçla yolumuza devam edelim.”

Doğrudur doğrudur da,

  • şu saltanatınızın temel kaynağı ve sebebidir o 12 Eylül anayasası.
  • O anayasa olmasaydı
  • 1980’den bugüne uzanan ve sonu ezici bir iktidar olan örgütlenmeniz mümkün olabilir miydi?
  • O işbirlikçi,
  • o Amerikancı,
  • F tipi,
  • o derin muhafazakâr,
  • tipik sağcı,
  • deli özelleştirmeci,
  • o Neo Osmanlı mirası devralıp şu malum karşıdevrimi gerçekleştirebilir miydiniz efendim?
  • Biraz hürmet o “ana” yasaya!

Bir de bekliyoruz, örneğin yapacağınızı vaat ettiğiniz o anayasada işçilerin, memurların hür örgütlenmesi olacak mı? Çalışanlar emeklerinin karşılığını alabilecek mi?

Yoksa kredi kartlarının sarmalında, borç batağında, hâlâ sadaka tadında “daha beter olmasın biz bu batağın dibine de razıyız” mevzisinde mi tutulacak vatandaş?

Sanırım, korkarım, hey hat; galiplerin anayasası yine kendi keyiflerine göre olur.

Yazar: Editor
2011-06-22 02:19:40

“Kendim için bir şey istiyorsam namerdim”

Tamam, biz arada polyannapençeyiz, fakat taraftarın transfer konusundaki sıkıntısını da bu iyimserliğimize dâhil edemeyiz. Bize ulaşan tepkileri ve kulüpten bu konudaki beklentileri de yok sayamayız, duymazdan gelemeyiz!

http://3.bp.blogspot.com/_gJYO-Lt4_S4/SaZ_5BASDWI/AAAAAAAAAvs/mtnZ_tKH8vw/s400/pollyanna.jpg

Evet,

  • Transferler geciktikçe hoşnutsuzluk hat safhaya çıkıyor.
  • Tamamdır
  • transfer piyasası çok yüksektir ve sairedir,
  • ama millet alıyor o futbolcuları.
  • Örneğin Veli gitti Bolu’ya attı imzayı.
  • Acaba ne kadar fark vardı arada?
  • Veli gibi bir “nokta” oyuncuyu hangi farka kaçırdık.
  • Ya da diğer oyuncuları...
  • İnsan ürküyor haliyle, durum bu kadar mı vahim maddi anlamda?

Piyasayı yükselten takımların olduğu söyleniyor. Bu da doğrudur. Hepimiz anlayışla karşılıyoruz var olan durumu, evet! Ama taraftarız sonuçta, madem hedef şampiyonluk, üstelik transfer politikamız nokta’ya dayalı, az adam alacağız, bari can alıcı isimleri kaçırmasak elden, örneğin Veli neden şampiyonluk mücadelesinde en önemli rakibe gitsin ki?

Hay bin kunduz!

Bizi “razı olmanın en geri saflarına” itmeyin lütfen!

Ve harici yani yerel basın bağlantılı vs unsurlara fırsat da vermeyin malum meseleden dolayı...

Hadi ama... Transfere vira!

Yazar: Editor
2011-06-11 08:14:57

Acaba kimler gelecek, acaba gelenler isabetli transferler olacak mı, acaba süper ligden mi olacak gelen isimler yoksa alt liglerde macera aramaya devam mı edeceğiz, acaba gerçekten şampiyonluk kadrosu  kurulacak mı?

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-65692/ac.jpg
  • Acaba oluşturulan kadro şampiyonluğu kovalayabilecek mi,
  • acaba bu arada rakipler ne yapacak,
  • acaba bu sezon bir galibiyet serimiz olacak mı,
  • nur topu gibi, 7–6 haftalık filan,
  • acaba ligin en çok gol atan takımı olabilir miyiz,
  • peki acaba ligin en az gol yiyen takımı olabilir miyiz,
  • acaba Tolgahan hatalı goller yiyecek mi yine, ama acaba Tolgahan’ın hatalı gol yemesinin bekleyecek Adanasporlular olacak mı,
  • acaba Bülent kadroda olacak mı,
  • öyle olursa acaba ben Bülent’in hata yapmasını bekleyecek miyim “ulan ben demiştim” demek için?

Acaba bilet fiyatları ne âlemde olacak, acaba Adanaspor taraftarının alım gücüne hitap edecek mi, yahu acaba bu sezon en azından maraton kombinelerini bitirebilecek miyiz, acaba maraton tribün kazandığı o ivmeyi sürdürebilecek mi, acaba daha aktif daha canlı daha yaratıcı grubumuz olacak mı?

  • Acaba ilk ikiye dalacak mıyız,
  • yoksa play off’lara mı mecbur kalacağız yine,
  • fakat acaba bir kümede kalma mücadelesi daha mı vereceğiz bre,
  • acaba orta sıralarda dolanan tatsız tuzsuz bir takım mı olacağız?

Bu sezon bir açılış maçı olur mu acaba? İsimli bir takımla?

Yeni sezonun hazırlık maçları nasıl olur acaba, o maçlar sezonun fotoğrafını verir mi acaba?

  • Ligin ilk maçı Adana’da olur mu acaba,
  • acaba kimle açarız sezonu
  • hangi takımla kapatırız sezonu?

Şampiyonluk maçı Adana’ya mı denk gelir acaba?

Yazar: Editor
2011-06-10 08:14:05
http://www.antalyatv.com/wp-content/uploads/2009/12/tar%C4%B1m-ve-k%C3%B6y-i%C5%9Fleri-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-k%C3%B6yl%C3%BC-tar%C4%B1m-i%C5%9F%C3%A7isi-hayvanc%C4%B1l%C4%B1k-ziraat-bitki-hasat-aletleri-makinalar%C4%B1-tohum-g%C3%BCbre-zirai-ila%C3%A7-ba%C5%9Fak-bu%C4%9Fday-meyve-manav-hal-organik-resimleri-fotolar%C4%B1-tarla-nadas-%C3%BCr%C3%BCn-29.jpg

“Ulan seçecek mecal mi bıraktın bende!”

Kapıdaki şu seçime istinaden bu yazıda da bir iki alıntı yapsam sözlüklerden, oradan buradan? Başlıyorum o zaman.

Seç(mek); anlam içeriği: ayıklamak, ayırmak, dizilemek, önem kazanmak, yükselmek, saygınlık kazanmak, değerli olmak. Anadolu halk ağzında: yığın(seç), koyun, kuzu ayırma yeri(saçak), ayna(seçence), iyi okunaklı yazı(seçgel), frengi-belsoğukluğu(seçime), ayırma-katma(seçim, katılım) [Türkçe Kökler Sözlüğü/ İsmet Zeki Eyuboğlu / Remzi Kitabevi]

Seç(mek); (1)benzerleri arasından hoşa gideni iyi olanı, üstün bulunanı almak ya da yararlanmak üzere bir yana ayırmak. (2) Birine oy vererek bir göreve getirmek, seçim yapmak. (3)İyi, nitelikli, üstün bularak yeğlemek. (4)Ne olduğunu anlamak, görmek, fark etmek. (5)Genellikle yiyecekler için yemek ya da yememek, ayırmak. [Türkçe Sözlük / Ali Püsküllüoğlu / Doğan Kitap]

Seçim; Osmanlıcada ihtiyar (hani “gayri ihtiyari” denir ya), benzerleri arasından ayırma, Seçme sözcüğüyle anlamdaş olduğu gibi parlamenter sistemdeki oylama dizgesi, Osmanlıcada Hakkı İntihap… [Felsefe Ansiklopedisi / Orhan Hançerlioğlu / Remzi Kitabevi]

Seçim; toplumsal ve ruhsal koşullanma sonucu uyarıcıların kimilerinin seçilerek algılanması ve kimilerininse görmezlik ve duymazlıktan gelinmesi. [ Özer Ozankaya / Toplumbilim Terimleri Sözlüğü / TDK]

Seçim; algılamada uyaranlar alanından kimilerinin seçilip kimilerininse görmezlikten gelinmesidir. [Mithat Enç / Ruhbilim Terimleri Sözlüğü / TDK]

Bazı reklâm metinlerine göre seçmek diğerlerinden vazgeçmektir.

Seçim; Solon’a göre, halk meclisini yeniden canlandırarak aşağı sınıflara hükümette oy hakkı vermek; devletin baş yetkililerini kısmen oyla, kısmen de kur’ayla seçmek. [İlk Filozoflar / George Thomson / Payel yayınları]

Kızılderililerde seçimler daha çok o liderin veya lider adayının vasıflarına bağlı bir iş; cesaret, bilgelik, dürüstlük, kabilenin çıkarlarını gözetme… (Nereden mi biliyorum? Onca kovboy filmini boşuna mı izledik? Zagor’ları, Teks Willer’leri boş yere mi okuduk…) Örneğin Şavni şefi Tecumseh şöyle bir şey der: “Hiçbir kabilenin, değil yabancılara, birbirlerine bile yurtlarını satmaya hakkı yoktur.” Muhtemelen bu cümle ona seçim de kazandırmıştır. Ama emsallerine göre namuslu bir kazanmadır bu!

Yalnız, yukarıdaki alıntıların birindeki ifade dikkatimi çekti; seçmek fiiliyle, Anadolu halk ağzında koyun, kuzu ayırma yerini, saçağı ilişkilendiriyor. Ne isabetli bir ilişkilendirme! Gerçi keyfi bir iş değil bu, etimoloji böyle diyor. Neymiş? Koyun, kuzu ayırma yeri. İleri demokrasili şu vekil seçme sistemimize bakınca yasaklı, lider odaklı şu sürece, hakkaten de tam olarak öyle bir anlam sonucu çıkıyor. Vay güzelim “seç(mek)” fiili!

Kimleri nasıl seçtiğimizi bilmeyen yok. Bu yüzden bu kulvarda kelime koşturmaya da pek niyetim yok. Ben bizim mahalleden devam edeyim mevzuya. Şimdi efendim bu meyanda Ustura Kemal’i artık tanımayan kalmamıştır sanırım. Mahalle meşhurlarımızdan… Bir de Rızkı var. Mahallenin manavı, üstelik en şenlikli adamlarından. Yerel Nasrettin Hocalardan, Bekri Mustafa cinsinden, biraz da Namlı Kemal…

Rızkı, mahallenin manavı ya (Laf aramızda biraz pahalı satar. Yahu Rızkı abi, şu tarlalar, bahçeler arasında hangi vicdanla bu kadar pahalı satıyorsun otu hıyarı, diye sızlandığımızda; siz kazık yemeye alışmışsınız, ben ne yapayım, ekin evinizin önünü, diye bırakır lafı yamacımıza.) Ustura Kemal’in de nevaleye ihtiyacı olur haliyle. Domatestir, salatalıktır, yeşil soğandır; rakı masasına ne icap ederse artık. Orada kavun da vardır mevsimi dışında, pahalıdır da. Ustura, iskeleden yanaşır kavuna. Doğrudan gelemez. Nedir, ne değildir, bakar ki ürün pek fahiş fiyatta seyreder. Nedir bu Rızkı Ağa, der? Kavundur Kemal kardeşim! Bilirim o kadarını, fakat fiyatların pek latif.

Lakin usturadır bu, lafı uzatmaya da pek gelmez.

Ta İran’dan gelir, ama lezzet yumağıdır. Seç al Usta.

Ustura Kemal ağzının içinde yuvarlar lafı: Ulan seçecek mecal mi bıraktın bende!

Haddizatında ileri demokrasimizdeki tüm seçimleri tahlil edip özetleyen bir ifadedir Ustura Kemal’in bir kavun üzerinden ettiği laf.

Vaktiyle Abderalılar da (Şöyle bir alıntı yapayım, yeterince aydınlatıcı olur: Kim miydi Abderalılar? Özetle; çok budala insanlardı. Herkesi ilgilendiren konuları uzun uzun tartışırlar ve sonunda seçeneklerin en kötüsüne karar verirlerdi, üstelik her seferinde… İçecek suyu zor buldukları günlerde olimpik bir havuz yapmışlardır örneğin. Dolayısıyla doldurup doya doya yüzememişlerdir.”) bir tür seçim işine girişirler; eşeğin gölgesi de eşeği kiralayanın mıdır, yoksa eşeğin o gölgesi eşeğin kendisinden bağımsız mıdır, ayrı bir kira mı gerektirir? Evet, bir memleket meselesine dönüşen bu ikilemi çözmek için epey uğraşır Abderalılar. (Abderalılar /Roman/ C. M. Wielan)

Bilmiyorum, acaba diyorum en vatandaş ve en masum halimle, ulan bunlar oradan bir eşeğin gölgesi mevzusu mu çekiyorlar bize? Hayt!

Seçmekmiş, seçimmiş…

Yazının başındaki o ilk tanıma döneceğim. Diyor ki “frengi-belsoğukluğu(seçime)”! Seçmek fiilinden türetilmiş. Yani? O zaman, etimolojik tarihle sabittir tecrübe; seçimi iyi yapmazsan “seçime” kapıdadır, belsoğukluğu yani, frengi! Tabi mecazen bu laflar, ama mecazen olmayan bir şey var ki o da bizi Abderalılara dönüştürür olan şu tarz seçimler ve süremleridir.

Yine bir alıntıyla veda ediyorum bu yazıya öyleyse:

Seçim sistemi;

*Temsil organlarıyla devlet hükümranlığını kullanacak organların seçimlerini yapma

ve örgütleme düzeni.

Seçim sistemi devlet tarafından saptanır.

*Kapitalist ülkelerde

sömürücü azınlığın çıkarlarına hizmet eden

ve onların egemenliğini temsil eden organları seçme

ya da bu organlara temsilci olarak seçilme hakkı.

Sınırlı seçim sistemleri emekçilerin politik haklarını kullanmalarını engellemekte

ve seçim sonuçlarının çoğunlukla sömürücülerin,

egemen sınıfların yararına olmasını sağlamaktadır. 

[Politika Sözlüğü / N.S. Aşukin / Sosyal Yayınları]

Yazar: Editor
2011-06-09 08:24:01

Seçimde son düzlüğe girildi. Seçime ilişkin fikrimiz ortada. Partilere dair fikrimiz de anlaşılmıştır. Bu yüzden şu sıralarda yazdığımız memleket yazıları bir seçim manevrası olarak algılanmasın. Haddizatında şu seçim denen şeyle işimiz olmaz. En iyi ifadeyle seyirlik bir köy oyunudur şu seçimler.

http://haberpan.net/haber/11/01/14/3239/yurtdisinda-da-oy-sandigi-kurulacak.jpg

Yalanın bini bir para.

Hakaretin iltifata dönüştüğü bir lafazanlık.

Kifayetsiz muhterislerin delice at koşturduğu meydanlar, televizyonlar.

Ülke de çok çok mahalle bakkalı olabilecek yöneticiler.

Kültür düzeyi adeta deniz seviyesinde olan çeşitli düzeyde partililer, adaylar ve saireler.

Sokakların, caddelerin çöplüğe dönüşmesi, kafamızı belleyen propaganda bilmem neleri.

Neyse…

Ama sonuç olarak şunu diyebilirim kendi hesabıma; bir seçimle ülkenin makûs talihi değişmeyecek, yani piyangodan büyük ikramiye bize asla ve kat’a çıkmayacak, lakin şu işbirlikçi iktidardan, onların ve bilumum yandaşlarının görgüsüz kibrinden, ideolojisiz ve salt menfaate dayanan yan yanalıklarından, o her güzel şeyi biz yaptık, biz olmazsak ülke olmaz hallerinden, ilelebet varız pozlarında pek sıkıldım bre.  

Yazar: Editor
2011-06-08 07:58:52

12 Eylülcülere bazı sorular yöneltiliyormuş. Güzel. Sorulsun elbet. O 12 Eylül cuntacıları, olmazsa da o fikriyat, o fikriyatın devamı, mirasçıları vs mahkûm edilsin.

http://platformhaber.net/wp-content/uploads/2009/09/2009_0911_12eylul.jpg

Şimdi biz de birkaç soru soralım onlara buradan gıyaben.

  • Amerikalıların, o zamanki başkanları Carter’ a “bizim çocuklar sonunda başardı” mesajındaki o çocuklar siz miydiniz?
  • Peki, siyaseten sizin çocuklarınız kimdir şimdi?
  • Yaptığını darbe, ülke sınırları içine kimleri ihya etti, kimlerin siyasi istikbalinin önünü açtı?
  • O darbeyi “Allah’ın işi olarak niteleyen kimdi?
  • “12 Eylül darbesi hayırlara vesile olmuştur.” diyen hangi zattı?
  • O darbeden sonra zorunlu din dersleri neden kondu?
  • O zorunlu din derslerinden sonra sizi (Kenan Evren’i) kim adeta cennetlik ilan etti?
  • Şimdi Akp partizanı olmuş hangi isimler ve hangi gazeteciler o zaman size de alkış tutmuş sizin de partizanınız olmuştu?
  • Kimler avukatlığınızı yaptı? O avukat şimdi hangi partide siyaset yapmaktadır?
  • Darbeden sonra oluşturduğunu sosyal ve siyasi ortam kimlerin sosyal ve siyasal zemini oldu?
  • Yani hakikatte kime hizmet ettiniz?
  • Darbeciler için “Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihalelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.” diyen kimdi?

Sorular belli!

Cevaplar da belli!

Bunlar bizimle eğleniyor şu pespaye seçim öncesinde.

Yazar: Editor
2011-05-13 11:03:19

Dikkat,

Şu Altay maçının sonucuna göre düşme ihtimalimiz olağanüstü rastlantılara bağlıdır ancak.

Asla istemediğimiz bir yenilgi bile küme düşmemizin tek sebebi olamaz. Denklemleri hepimiz biliyoruz lige veda etme hesabında, tekrara gerek yok.

Asıl tehlike Altay’a yenilmemiz değildir bence, aslı tehlike o maç esnasında yaşanabilecek bazı tatsızlıklardır.

O tatsızlıklar ki bizi durduğumuz yerde küme düşürebilir birtakım cezalarla. Bu sebeptendir ki bizim o 90 dakikayı sadece takımımızı desteklemekle geçirmemiz herhangi bir puan kadar önemlidir.

Başımıza örülecek çorap düşük bir ihtimalle hızını alamayan bir grup taraftarımızdan da gelebilir, ama böyle bir atmosferde buna gerçek taraftarın organize bir hareketi olarak ihtimal vermiyorum.

Asıl tehlike kendini birkaç gündür yerel basın denen en kalitesiz kâğıt parçalarında gösteriyor.

http://images.all-free-download.com/images/graphicmedium/man_toilet_paper_roll_clip_art_25034.jpg

Böyle bir haftada Adanaspor’u yıpratmak için pervasızca öyle işlere kalkışan bu cenah pek ala puan silmeye bile vardıracak cezalar almamıza sebep olacak unsurları, tahrikçi tutmaları tribüne sızdırabilir.

Maçı olası tahriklere kapılmadan tamamlamak zorundayız, evet bir mecburiyettir bu.

Üstelik tam şu şırada, anlaşılıyor ki, Adanaspor’un düşmanı Altay veya başka bir takım değildir artık. Defalarca sahne aldığı gibi asıl düşmanımız o sayfalarda kendini tüm çıplaklığıyla göstermektedir. Bizim gardımızı Altay’a değil asıl onlara almamız lazımdır.

Şu lanetli sezonu tribünde kazasız kapatmamız bir Adanasporluluğun, Adanaspor’a borcudur, görevidir, sorumluluğudur.
Yazar: Editor
2011-05-12 17:48:36

Şöyle bir hikâye hatırlıyorum, bir tür kıssadan hisse;

 

http://ngfl.northumberland.gov.uk/clipart/nursery%20rhymes/images/3%20blind%20mice_jpg.jpg

Efendim üç fare vardır ve bu zatlar kuyruklarından birbirine bağlanır. Bunların karşılarına da birer dilim, neyse artık miktarı, peynir konur.

O üç fare ayrı ayrı, önlerindeki peynire ulaşmaya çalışır. Hepsi birbirini hemen hemen aynı güçle çektiklerinden önlerindeki peynire bir türlü ulaşamazlar. Kuyruklarından dolayı çektikleri acı da cabası…

Sonra efendime söyleyeyim, hatırladığım kadarıyla biri şu üç fareye akıl verir; “lan oğlum, bir araya gelin öyle yiyin peynirleri, yani birlikte hareket edin yoksa ya açlıktan öleceksiniz ya da kuyruktan olacaksınız.” şeklinde...

Öyle,

Sonra üç fare aynı anda saldırmaya başlar ve önlerindeki peynirleri mideye yuvarlarlar.

  • Hikâye bu,
  • ama gerçek hayat öyle değil;
  • o peynir o fareciklerin midesine oturur,
  • bu işin hazmı kolay değildir.

Mesele, fareleşmeyi bir işbirliği ile içine sindirebilme meselesidir. Adanalılık ve adamlık tam da oradaki bir hür iradede saklıdır!

Yazar: Editor
2011-05-07 11:08:58

“Boluspor Başkanı Emin Semercioğlu'nun, zorlu karşılaşma öncesi, ‘Bolu'nun bakanı mı olması gerekiyor?’ sözleri Mersin camiasını kızdırdı.

Bu açıklamalara yanıt vererek, ‘Bizi töhmet altında bırakıyorlar.’ sözleriyle Boluspor Başkanı'na sitem eden Mersin İdman Yurdu Kulüp Başkanı Ali Kahramanlı'ya, Semercioğlu'ndan yine cevap geldi.

Kahramanlı'nın açıklamaları yanlış anladığını söyleyen Semercioğlu, ‘Boluspor olarak Mersin'deki siyasilerden taraftarına kadar her türlü güç odağının birlik ve beraberliği, şampiyonluk yolunda nasıl sağladığını gördük. Bunun neden Boluspor için söz konusu olmadığı yolunda kendi kendimize öz eleştiri anlamında bu açıklamayı yaptık. Burada kesinlikle hiçbir şahıs ve kurum töhmet altında bırakılması gibi bir durum söz konusu değildir.’ dedi.”

Haber ajansspor’dan yorum bizden.

Boluspor Başkanı Emin Semercioğlu'nun ilk açıklaması aslında son derece nettir ve isabetlidir ve ülkemizdeki futbola dair bir yaraya parmak basıyordur. Bu sözünde yanlış hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla bu açıklamanın düzeltilmesine de gerek yoktur.

Mersin güzel futbol oynayabilir, kaliteli futbolcuları ve ne yaptığının bilen yetenekli bir hocası da olabilir, şehir doğal olarak şampiyonluk havasına girmiştir, olabilir. Tüm bunlarla Mersin şampiyonluğu fazlasıyla da hak etmiş olabilir.

http://www.medya73.com/images/contents/bakan-caglayandan-mersine-destek-72203-489380.jpg

Fakat,

Ta 2B’den beri özellikle Kürşat Tüzmen ile başlayan bir siyasi manevra Mersin’in şampiyonluğunu B.A. 1. lige çıkışlarında da töhmet altında bırakmıştır. Bu sezon da Cumhurbaşkanının, bakanların, vekillerin, yine Kürşat Tüzmen’in, bilumum Akp kadrolarının Mersin’i süper ligde görmek istiyoruz, yolundaki açıklamaları bu hak edilmiş şampiyonluğu töhmet altında bırakır, bırakmıştır da…

Geçen sezonlarda örneğin Mehmet Ali Şahin’den dolayı Antalyaspor’un süper lige çıkışı hala töhmet altındadır, Kemal Unakıtan’dan dolayı Eskişehir’in şampiyonluğu hala töhmet altındadır. Herhangi bir siyasinin bulaştığı her şampiyonluk töhmet altındadır.

Diyeceksiniz ki bu modern zamanların futbolunda, bir deli paranın döndüğü bu futbol piyasasında, iddianın şu şenlikli spora bulaşmasından sonra, bir halk sporunun çok yüksek meblağlı kombine biletlerle, şifreli futbol kanallarıyla maçlarla ‘parası olana bir tür hizmet’e dönüştüğü, dönüştürüldüğü günümüzde, binlerce futbolculu piyasanın kaymağını çok düşük yüzdedeki futbolcunun yediği futbol devrinde, teşvikin şikenin hiç durmadan konuşulduğu şu saatlerde töhmet altında kalmayan hiçbir futbol neticesi yoktur... diyeceksiniz.

E haklısınız!

Ama töhmet altında kalmaya veya kalmamaya izin verip vermemek yine de camiaların elindedir. Bir şaibeyi içinize sindirip sindirmeme aşamasında...

Yazar: Editor
2011-05-04 08:42:20

Ama Bunun Adı Faşizmdir Efendiler

22 Ağustos'ta yürürlüğe girecek yönetmelikle Türkiye'de internet kullanıcılarına filtre zorunlu olacak, hangi sitelere girilebileceğine devlet karar verecek!

http://katipler.net/wp-content/uploads/2010/03/yasak.jpg

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu'nca (BTK) hazırlanan "İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar" 22 Ağustos 2011 tarihinde yürürlüğe girecek. Bu uygulamayla kullanıcılar BTK'nın belirlediği 4 internet filtresinden birini seçmek zorunda bırakılacak.

  • Filtreyi aşmak suç sayılacak.
  • Filtre kıstasları ise tamamen BTK'nın keyfine göre belirlenecek.
  • Ayrıca internet servis sağlayıcıları filtrelerin aşılmasını engellemekle sorumlu tutulacak,
  • aksi halde onlara da ağır para cezaları uygulanacak.

 

Bilindiği gibi şu an isteyen kullanıcı, bilgisayarına "çocuk filtresi" olarak basit programlar vasıtasıyla filtreler yükleyebiliyor. Bu filtre, yükleyen kişinin istemediği sitelere o bilgisayardan erişilmesini engelliyor. 22 Ağustos'tan sonra "devlet baba" da tüm Türkiye vatandaşlarına böyle bir filtre uygulayacak.

  • AKP Türkiye'sinde bu uygulamanın nerelere varacağını kestirmek zor değil.
  • Zira yakın zamana kadar uzun süre Youtube yasaklı kalmıştı.
  • Bu süreçte Başbakan Erdoğan, "Ben giriyorum siz de girin" diyerek, birtakım "kaçak" yollarla Youtube'a girilebileceğini söyleyerek trajikomik bir savunma yapmıştı.
  • Fakat 22 Ağustos'tan itibaren bu "kaçak" yollar da kapalı olacak. Yani Erdoğan da -tekrar yasaklanırsa- Youtube'a giremeyecek.

Doç. Dr. Altıparmak bianet’in Danıştay’a taşıdığı “İnternetin Güvenli Kullanımına Dair Usul ve Esaslar Taslağı”nın baştan sona hukuksuz ve öngörülemez olduğu görüşünde.

  • Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak,
  • bianet’e yaptığı açıklamada bu düzenlemede hukuk devleti olmanın asli koşullarının ihlal edildiğini,
  • düzenleme ile gelecek filtrelemenin ifade özgürlüğü,
  • iletişim özgürlüğü
  • ve özel hayat önünde engel oluşturacağını söyledi.

İncisözlük 22 Ağustos için AİHM'ye gidiyor


İnternetin aykırı sözlük sitesi incisözlük 22 Ağustos 2011 tarihinde başlayacak olan filtre uygulamasına karşı öncelikle olarak iç hukuka başvurmaya sonuç alınamazsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gidileceğini açıkladı.

Sitede iki plan geliştirildi.

  • İlk planda AİHM'ye başvurmak için tüm iç hukuk yollarının tüketilmesi gerektiğinden yola çıkılarak öncelikle Türk mahkemelerinde hakkın aranması kararı verildi.
  • İkinci planda tüm iç hukuk yollarının tükendiği varsayılarak AİHM'ye başvurulması planlanıyor. Bunun için yapılması gerekenleri toplayarak bir araya getiren İncisözlükçüler bununla ilgili yol haritasını da web sitelerinden yayınladı.


22 Ağustos İnternet Darbesine HAYIR


Yaşanan bu süreci 'internet darbesi' olarak adlandıran kullanıcılar ise eyleme geçmeye hazırlanıyor.

Facebook, twitter gibi sosyal ağlarda "22 Ağustos İnternet Darbesine HAYIR"  sloganıyla bir araya gelen on binlerce internet kullanıcısı 22 Mayıs pazar günü sansüre karşı yürüyecek.

(CNNTürk'te Sercan Tezcanoğlu imzasıyla yayınlanan haberden.)

Kaynak: BirGün

Yazar: Editor
2011-05-03 10:51:39

Son kullanma tarihi geçer ve kullanılmaz olur kullanma tarihi geçenler, meyve suları, çikolatalar, ambalajlanmış yiyecekler, sütler, tereyağları, yoğurtlar ki son kullanma tarihi geçen konserveler de kullanılmaz elden çıkarılır.

http://rutgersscholar.rutgers.edu/volume04/sobrbirg/fig4.gif
  • Biz bunu Batıdan öğrendik,
  • yoksa ne biliriz biz böyle tüketim inceliklerini,
  • suyun da son kullanma tarihi vardır denir,
  • ilaçların, serumların; köselenin, metalin bile son kullanma tarihi var diyor bilenler,
  • bak şu maşanın bile son kullanma tarihi var, diyor
  • hiçbir nesne sonsuz bir ömre sahip değildir, değil mi ki insan işi…

Ama sadece nesnelerin mi, biz insanların da yok mu ki son kullanma tarihleri; bankacıların, dershane öğretmenlerinin, ilaç mümessillerinin,  işçilerin evet işçilerin de son kullanma tarihi vardır, gerçi onlara ödenen “ücret” zalimce az olduğu için onların son kullanma tarihleri pek ötelenmiş durumda, neredeyse Allah’a bırakılmış işçilerin son kullanma tarihi. Fakat vardır bir son kullanma tarihi aşkların, aşıkların, şehirlerin, denizlerin, göllerin...

  • Neticede yemin billah, her şeyin ve herkesin bir son kullanma tarihi vardır;
  • vekillerin, bakanların, başkanların, başbakanların, kralların, kral gibi yaşayanların,
  • öylece hüküm sürenlerin, şeyhlerin, liderlerin, önderlerin,
  • ana şirketlerin veya taşeronların,
  • insanı yok sayan her bir iradenin, ideolojisiz idarelerin her saltanatın
  • ve her bir zulmün elbette bir son kullanma tarihi vardır ve böylece tarih onları sayfalarına alır.
  • Ladin’in, Saddam’ın, Mübarek’in, Bush’un, Obama’nın…
  • Efendimiz, inanın sizin de bir son kullanma tarihiniz var…

Çünkü Batı demokrasisi böyledir, ki ileri demokrasidir, buna “tüketici hakları” da dâhildir, tüketmenin ve tüketenin en zalim mecazi anlamlarında ve her şeyin bir son kullanma tarihi vardır…

Yazar: Editor
2011-04-29 09:00:51

Kars’taki İnsanlık Anıtı gitti gidiyor. Heykellerin kafası niyeyse tekbirlerle kesilmiş, partizan AKP’liler sanırım bunu öyle bir mesele olarak algıladılar.

http://haberpan.net/haber/11/04/17/fa99/insanlik-aniti-yikiliyor.jpg

Peki, bu esnada kültürün pek bakanı ne yaptı? Bilmediğimden soruyorum. Gazetelerde, TV’lerde bir şey göremedim. Lakin hiçbir şey yapamamıştır. Sessizliği de o partideki iktidarsızlığındandır, hem o muktedirlik nasıl olsun ki…

Orada bir dolgu malzemesi olduğunu kendisi hepimizden iyi biliyor. Bir unvan için şu hale bak! Bizim sokağın kadim kadınlarından Güllü Ana böyle trajik sahneler için sadece bir “vah” derdi. Vah!

Ben onun yerinde olsaydım ne yapardım? Misalen…

  • Aslında heykel yıkılmıyor, yıkanıyor derdim.
  • Kesilen başlar Kars Çarşı Berberine gidecek,
  • ense tıraşından sonra yerlerine tekrar konacak, derdim.
  • Hayır, sökülmüyorlar,
  • sadece yönleri değişiyor,
  • güneye bakacaklar birlikte, derdim.
  • O Emir Kustarica var ya,
  • diye eski bir defteri açardım.
  • Dikkati o mekândan almak için.
  • Belki, yav zaten o heykel bence de ucubeydi,
  • diye tornistan ederdim, alışıldığı üzere…

Ama şöyle bir şey beklenirdi belki olağan koşulların olağan bir kültür bakanından,

  • ben bir anıtın arkasında duramadım,
  • inandığım bir meseleyi savunamadım bile,
  • egemenlik alanımda hükmüm geçmedi,
  • bakanlığımı tek adamcı particiliğe ezdirdim.
  • Ama kendimi ezdirmem,
  • giderim.

Bu tarafımızca kurgulanmış son sözler de günün en komik lafları olsun o zaman…

Ezdirmem sana kendimi, giderimmiş… Pöh!

Yazar: Editor
2011-04-26 07:53:43
http://www.firmaekle.com/firmalogo/13530.jpg
 
  • Bu maç için bu yazıda, şimdilik, ama yazma hakkımı saklı tutarak
  • bir şey yazmayacağım,
  • o kaleyi yıllardır teslim ettiğimiz o kaleci için
  • bir şey yazmayacağım,
  • yere göğe sığdıramadığımız Hoca için
  • bir şey yazmayacağım,
  • o kaptan için
  • bir şey yazmayacağım
  • hele o hakem müsveddesi için
  • bir tür herif-i naşerif için
  • hiçbir şey yazmayacağım…
  • Ulan…
Yazar: Editor
2011-04-23 12:25:04

2009’da Türkiye genelinde 6 bin 964 çocuk ve genç işçi tespit edildiği, çocuk ve genç işçi ayrımı yapılarak gerçekleştirilen bu yılki teftişlerde ise 6 bin 116 çocuk, 3 bin 165 genç işçi saptandığı kaydedildi. Bu, hükümet rakamları. Ama hakikat, (6 - 17 yaş arası)çocuk işçilerin bir milyon civarında olduğunu söylüyor.

http://www.unicef.org/turkey/sy21/img/cp45.jpg

2006’da yapılan bir başka araştırmada 6–17 yaş arası 16 milyonu aşkın çocuktan 958 bininin çalıştığını ortaya çıktı. Anket çocukların yüzde 41’inin tarım, yüzde 28’inin sanayi, yüzde 21’inin ticaret alanında çalıştığını göstermişti. Biz buna 2011 itibariyle ekleyelim ekleyeceğimizi. Ve emimin bu satırları okuyanların yüzde 90’ı çocuk işçi olarak geçirmiştir ömrünün belli bir dönemini…

UİD-DER’den bir alıntı yapalım o zaman:

“Türkiye’de ve dünyada çocuk işçilik sorunu kapitalizm var olduğundan beri var aslında. Peki, neden bu kadar işsizlik varken yetişkinleri değil de küçücük çocukları çalıştırmayı tercih ediyor patronlar? Çünkü çocuklar savunmasızdır, sömürü karşısında sesini çıkaramayacak kadar küçüktür. Ailesini geçindirmek durumunda olan bir yetişkinin alacağı ücretten çok daha düşük ücret almaya razıdırlar. Peki ya çocukların zihinsel, fiziksel ihtiyaçları? Onların henüz gelişmekte olan bünyelerinin zarar görüyor olması? Ömürlerinin kısalması, psikolojilerinin bozulması? Bütün bunların patronlar için bir önemi var mı? Niye olsun ki! İşçi dediğin patronların gözünde birer konuşan makine! Bozuldu mu, hemen gönder yenisi gelsin!”

Buna sokak çocuklarını veya çocuk tacizlerini, o reklâmlardaki çocuk istismarını eklemedik bile…

Alın size bu iktidarla bir de çocuk bayramı…

Yazar: Editor
2011-04-20 08:28:47

*AKP’nin ekmeğine yağ sürmeye çalışan YSK kararları haftaya damgasını vurdu. Böyle taktikleri beklememek sadece safdillik olur. Konuyla ilgili kıssadan hissemiz şöyledir; Mevlana penceresinden dışarıya bakıyormuş, ötelerde leylek ile kuzgunun yan yana durduğunu görmüş, bu iki farklı kuşu bir araya getiren nedir ki, diye düşünmüş, olara doğru yaklaştığında ikisinin de topal olduğunu görmüş. Öyle…

http://www.clipartpal.com/_thumbs/pd/holiday/halloween/Raven_on_Red.png

*Başbakan, ÖSYM’yi protesto eden gençler için şöyle bir yorum yapmış, demiş ki biz de onların karşısına 5 bin, 10 bin genç çıkarırız.

Nasıl yani?

Hazır kıtalar mı var? Doldurulmuş mevziler? Otobüslerle taşınan kitleler? Alışveriş çekleriyle ayartılan güruh? Bir lafınızla harekete geçecek tetikçiler? Meydanları siparişle dolduranlar? Kendi ‘SS’leriniz? Bu işler sizin orada böyle mi yürüyor, diye sorarlar adama hem burada hem Avrupa’da hem de ahirette. Ya…

Oysa o gençler bir türlü tatmin ve ikna olmamış hür iradeleriyle çıkmışlardı meydanlara, o direnci kendi özel kolluk kuvvetlerinizle mi kırmayı düşündünüz bir an? ne fena bir düşüncedir bu? Ne tehlikeli bir histir!

*Hani şifreci bir ÖSYM başkanı var ya, muhtemelen orada sipariş üzere duruyor olan. Adamcağız bir de intihalci imiş! Yani? Yanisi şu, bir başkasının eserini kendi eseriymiş gibi yayımlayıp oradan bir akademik kariyer bina etmiş kendine. Yok, bu şifrelemeden de basit bir iş; alıyorsun metni, yazarının adını silip kendi adını yazıyorsun ve bunu da kendi eserinmiş gibi sunuyorsun! Şifre ne zahmetli bir iştir oysa!

Peki, nasıl yırtmış bu rezilce işten? Bir özür yazısıyla! Şimdi bu bey, AKP’nin ÖSYM’sinin başında! Yakışır.

*Kültür Bakanımız demiş ki, “Türkiye’nin genelinde macera temalı kitapların okunuyor olması araştırmacılığı teşvik eder. Bu iyi bir gelişmedir.”

Tiyatroda sakız çiğnenmesi de süreçte tiyatroların kapanmasına sebep olur. Bu kötü bir gelişmedir, diye tamamlayalım biz!

Yazar: Editor
2011-04-15 09:03:48

“İlerde gelecek soru şudur: Devlet hâlâ bu kurumu taşımak zorunda mıdır? Bugünkü Türkiye’de devletin kadrolu sanatçısı olması gerekir mi? Bunu bütünüyle özel kurumlara terk etsek harcadığımız cari gideri doğrudan sivil toplumun bu organizasyonlarına mı versek? Sanatın yoğunluğu bu şekilde artar. Özel tiyatrolara yardım veriyoruz. Cari giderlerden kurtulsak sivil toplumun faaliyetlerine destek versek daha faydalı olur. Yılda 100 milyon TL cari masraflar var oysa 50 milyon TL’yi özel tiyatrolara dağıtsak her yer tiyatro sahnesi olur”

http://www.dijitalpr.net/resim/muppet.jpg

Üstelik eski arkadaşları tarafından tarihin en büyük döneği sıfatıyla anılan kültürün bakamayanı başbakanın kızının bir oyunu terk etmesi üzerine adeta padişahım çok yaşa nidalarıyla ortalığı velveleye vermektedir. Tabi padişahım çok yaşa derken bundan saray erkânı cemili cümle olarak sebeplenecektir, hazretin bakma eylemini aşıp bir başka mevziye yerleştiği de ayrıca görülmektedir.

Elem verici bir durum...

Tarihin bu en büyük döneği, ki bunu ben demiyorum arkadaşları diyor, bir sanat komiseri tavrıyla hem ders veriyor hem de tehdit ediyor. Tehdit ediyor, devlet tiyatrolarını kapatırız, diyor. İşte tam da size yakışacak bir davranış.

Size bahane mi yok ülkeyi orta çağa götürmek için. Bu bahane başbakanın kızı olabilir, başka bir şey de olabilir. Evet, bir sebeple siz devlet tiyatrolarını da kapatın, hatta sebepsiz kapatın bu daha dürüstçe bir iş olur! yekten yapın bunu yapacaksanız, öyle dolambaçlı yollara ne gerek!

Bir oyuncunun herhangi bir tavrından ki bu tavır ayrıca sorgulanır bir kusur varsa onun muhatabı yasalar da vardır, (galiba o oyuncu da neticede 657’ye tabidir). Ama bu, üstelik kendilerinin her yobaz kalkışmadan savunmaya geçtikleri gibi ziyadesiyle münferit olan bu olayda Türkiye Cumhuriyetinin kültür bakanının vardığı nokta, bu olaydan çıkardığı mesaj ne “manidardır”.

Bir yuh çeksem karşıki dağlar yıkılır mı ki?

Kartları açık oynayın efendiler, deyin ki biz devlet tiyatrolarının kapatacağız. Yerine yarı fiyatına kendi tiyatrocularımızı, topluluklarımızı bina edeceğiz, ama bu sanat olur veya başka bir şey olur, bir belediye başkanınızın da buyurduğu gibi tüküreyim böyle sanatın içine olur, bilmem ne olur, ama zannederim ki heyhat sizin paşa gönlünüz hoş olur.

Diyor ki hazret,

Seyirciye bakmayacaksın, oyununu oynayacaksın.

Öyle değil efendi, sizin dediğiniz çadır tiyatrosunda bile olmaz, bir ülkeden bahsediyoruz burada, her ne kadar arızaları olsa da bir devletten ve onun geleneklerinden ve onun en can alıcı ve kurumsallaşırken ne badireler atlatmış bir sanat kolundan bahsediyoruz. Bir kabile değil bu ülke, seyircinin de uyması gereken bir takım “nezaket” kuralları vardır.

Diyor ki hazret,

İnsan ağzında boğaz pastili veya çiklet taşıyabilir. Patlatmadıktan sonra buna kim niye karışabilir.

Olmasa efendim, tiyatrodan bahsediyoruz, sizin seçim mitinglerinizden değil. Sizin bu hoş gördüğünüzü olağan bir tiyatro seyircisi yapmaz, ama hangi kitle, kimler yapar? Siz bunun cevabını biliyorsunuz.

Diyor ki hazret,

Kaldı ki biz niye sahneyi aydınlatıyoruz da seyirciyi karartıyoruz. Sen seyirciye bakmayacaksın, oyununu oynayacaksın.

Vay be! Sadece bu sebepten de olsa o karatma ve aydınlatma, yine de seyircinin adabınca oyunu izleme mecburiyeti vardır, bu mecburiyet yasalarca sabitlenmiş olmasa da… Ama hadi sizin dediğiniz gibi olsun, padişahım çok yaşa…

Yine yazıyorum. Bu olay bir oyuncu ve seyirci arasındaki (o oyuncu kim olursa olsun, o seyirci kim olursa olsun) bir nezaket veya nezaketsizlik meselesidir. Ama bu ülkenin kültür bakanı kendine bu sıradan durumdan müthiş bir vazife çıkarmıştır. Bir hazin profilin analizini pek net veren şu sözleri buyurmuştur, ötesi kendilerinin de içinde olduğu bir kukla gösterisidir.

Diyor ki hazret,

“İlerde gelecek soru şudur: Devlet hâlâ bu kurumu taşımak zorunda mıdır? Bugünkü Türkiye’de devletin kadrolu sanatçısı olması gerekir mi? Bunu bütünüyle özel kurumlara terk etsek harcadığımız cari gideri doğrudan sivil toplumun bu organizasyonlarına mı versek? Sanatın yoğunluğu bu şekilde artar. Özel tiyatrolara yardım veriyoruz. Cari giderlerden kurtulsak sivil toplumun faaliyetlerine destek versek daha faydalı olur. Yılda 100 milyon TL cari masraflar var oysa 50 milyon TL’yi özel tiyatrolara dağıtsak her yer tiyatro sahnesi olur”

Vah!

Yazar: Editor
2011-04-11 21:25:34

"Nasreddin Hoca merhum, bir gün mezarlığa dolaşmaya gider. Orada gezerken boş bir mezar görüp içine ölü gibi yatar. Bizim Hoca: Bakalım sorgu melekleri gerçekten gelecekler mi? diye düşünür. Derken bir fincancı kervanı kabristanın yanındaki yoldan geçmeye başlar. Hoca, şakır şukur giden bu şey de neymiş diye başını çukurdan çıkarıp bakınca katırlar karşılarında bir şeyin belirmesi ile ürkerler ve kaçışmaya başlalar, fincanlar kırılır vs. Kervanın sahipleri hocayı yakalarlar.
Bre kimsin, diyerek sıkıştırmaya başlarlar.
Hoca: Ben ölüyüm, aman etmeyin eylemeyin, dese de dinlemezler, güzel bir dayak atarlar.
Başı gözü kan içinde kalan Hoca eve gelir. Karısı kapıyı açtığında şaşırır:
Be Hoca bu hâl ne, diye sorar. Hoca: Öldüm de mezardan geliyorum. Başıma bu hâl ondan geldi, der. Hocanın hanımı, saf saf: Vay Hocam, peki öbür dünyada ne var ne yok, diye sorunca Hoca şöyle cevaplar:
Vallahi Hanım, fincancı katırlarını ürkütmezsen hiç bir şey yok."

http://images.christmastimeclipart.com/images/2/1175730466784_252/img_1175730466784_2521.jpg

Kara mizah ne olabilir? Olağan insan hallerinden hazin vaziyetler çıkarmak olabilir mi? Güleceğine ağlayacak gibi olmak, belki ağlamak… Mizahın karası… Ayrı bir beceri ister, her yiğidin harcı, her kalemin işi değil. Yapanına gıpta ederim.

Üniversite zamanlarında, evde Murat’la Selahattin tavla oynardı. Selahattin kahvehane nedir bilmez bir adam. Hani tavlada “aldığın pulu oynayacaksın” geyiği var ya, Murat da Selahattin’i kızdırmak için abartıp “baktığını da oynayacaksın” derdi. Tabi, Selahattin küplere binerdi; olur mu öyle şey? Arkadaşlar da muhabbetine “kahve kuralı böyle Selahattin, baktığını oynayacaksın” diye devam ettirirdi mevzuyu. Eğlenceli günlerdi…

Şimdi Selahattin acaba o zamanları hatırlar mı? “baktığını yapmak, aklından geçen pulu oynamak…” Nereden nereye yani…

Yayımlanmamış bir kitap, olmayan bir şey, bir tahayyül belki veya kâğıt tomarı, bir bilgisayarda birkaç bin kelime, ama kitap olacak/ken bir gece baskınıyla… Hani bir suikast veya soygun veya ihtilal ya da devrim daha ne bileyim taslağı, şablonu, projesi, kurgusu vs de değil, bir kitap, araştırma inceleme kelamından…

Abdülhamit döneminde baskının, jurnalin, gözaltıların, sürgünün bini bir para… Yasak kelimelerle boğuşur millet, yazar, gazeteci…

Döndük mü hazretlerin hep hasret duydukları zamanlara…

Şimdi yeni suç tanımları ve önlemleri yerine illa ki önerileri olacak;

F ve Tip ses simgeleri bir tamlamaya dönüştürülüp belli bir ima için kullanılamayacak, Orhan Veli’nin “düşünme arzu et sade, bak böcekler de böyle yapıyor” dizeleri bir hicivden bir idare tarzına dönüştürülecek. Bıyık, bademinden olacak. Güneşli havalarda gölgeler kalabalık yapmayacak, mümkünse gölgesiz dolaşılacak ya da sadece gölgeler salınacak ki sureti aslı olacak. Bir kültür devrimiyle Elif, Cengiz, Şamil, Hasan, Mehmetler okunacak; Nihat Doğan dinlenecek, Mahzun izlenecek, İbo sevilecek, Sezen övülecek, Müslüm… Vah be Müslüm Baba, sen de mi teşne olacaktın bu düzene, bir isyan temasından çıkıp tevekkül kapılarında mı yatacaktın? Sana da neyse? Yolun açık ola…

Zaten o kitap tutuklamasında bir gözdağı da veriliyor, tehdit mi desek; elinde kitabın kopyaları olan bunları teslim etmezse gözaltına alınacak. Vay be… Yani? Kitabın içeriğini düşünen soruşturulacak, kitap adını telaffuz eden tutuklanacak, aklından geçiren itelenecek, yetmez ama yeter diyen ötelenecek, lan oğlum şimdi ne oldu diye içinden geçiren kovuşturulacak, adaletten kuşku duyan araştırılacak, güvenmeyen karıştırılacak, inanmayan kalmayacak, direnen yanacak…

Adam ne anlattı da bunca ürktü fincancı katırları… Ne ola ki o kitapta? Yayını durdurma ve basma yasağı verilmiş imamın alperenlerine dair kitap taslağına. Belki bir tahayyüle, imgeye, bir bulut parçasına veya aradan sızan güneşe, pencere önündeki saksıya; birkaç damla suya karanfile, nergise, begonyaya; sigara ve rakıya zaten, ama sarımsaklı bir süzme yoğurta, zeytinyağlı ezme salataya, dürümün üzerine sıkılacak limona, üç beş adamın bile değil bir iki cümlenin, üç beş tamlamanın, sekiz on kelimenin bir araya gelmesine kontrol, memlekete üzerinde bir iç korku ile otokontrol, sonrası sonra… Ama Mısır’a, Libya’ya, Tunus’a buradan ileri demokrasi ayarları… Ula ben ne diyorum? Yahu, ben ne dediğimi biliyor muyum, yazıyorum işte, bir öbek kelimeden öyle anlamlar oluşturmaya çalışmadan, bir yamalı bohça, bir düzensiz çeşnileme… Ya, düşer miyim tongaya!

Vaktiyle Devekuşu Kabare’nin bir seri oyunu vardı, bunlardan biri de “Yasaklar”dı. Zeki/Metin başrolde... Enteresan yasaklar vardı orada da, ayrıca 12 Eylül dönemini de veletlerini de hicvedeninden, 80’lerden; ama o bir seyirlik oyundu, yani oyundu işte bre, eğlencelik bir şeydi… Şimdi geldik mi post modern 12 Eylül günlerine, yav tam da 12 Eylülü referandumlamışken… miş iken… yapmış gibi olup… Acı hakikatin kendisine geldik, geliverdik mi?

Benim şu yaptığıma ne demeli? Yaz sade suya tirit şu futbolu be, bak gündelik işine, siyaset de ne demek, değil mi ki bize bir tatlı huzur gerek…

Ama ondan önce Goethe’nin çekip gitmeden az evvel dediği gibi; Işık, Biraz Daha Işık… Bulutsuz havalar, ışıltılı güzelim turunculu günler, evlerde pencere aralamalar, oda havalandırmalar, tül perdeler, efkârlı türküler, güzelim şarkılar, balkon oturmaları, sokak muhabbetleri, sebepsiz yolculuklar, asabi kargalar, gezgin kırlangıçlar, evcimen serçeler, yıldızlı geceler, pamuk prenses ve yedi cüceler de alınmadan… gözaltına…

Yazar: Editor
2011-04-06 08:45:21

Ortadaki iddia yeterince vahim; bu son YGS’de (açılımı; Yandaş Gençlere Sınav) belli bir şifreleme olduğu gayet de açık, en azından Emmanuelle filmleri kadar açık; )) Bu açıklık da herkese yeter icabında.

http://cdn1.iofferphoto.com/img/item/194/271/528/emmanuelle-a-hard-look-documentary-sylvia-kristel-6e889.jpg
 
  • Böyle şaibeli bir tablo varken,
  • savcılık da vakayı incelerken
  • belli bir mevki ve makam adeta delilleri karartıyor
  • veya savcılığı yönlendiriyor
  • ya da bir şekilde topa basıyor.
  • kim bilir daha neler yapılıyor...

Bir iddia var, bırakalım da araştırılsın ne ise ortaya çıksın, demiyor kimseler. O zaman bu olayın arkasında da belli birileri var, diye düşünüyor insan; açıklanamayacak birileri, camia olarak pek güçlü birileri… Bakınsanıza KPSS vakası hala faili meçhul bir eylem skandal olarak duruyor. Hatta Deniz Feneri de deniz feneri olarak durmakta…

Hani bağımsız yargıydı, süreçti, müdahale olmamalıydı, etki falan ve de filan.

  • Cemil Çiçek ve onun kendi cumhurbaşkanı ikna oluyor,
  • dönüyor Milli Eğitim Bakanı böyle belirsiz bir olayda
  • ve muhatabı yasalarca belli olan bir durumda 
  • “Şifreleme yok.
  • Bu soruşturmadan bir şey çıkmayacak” diyor.
  • Böyle diyor da,
  • savcıların anladığı şöyle bir şey olabiliyor,
  • “aman ha, bir şey çık-ma-ya-cak!”…
  • Tam bu sırada yandaş medya bir Meksika dalgasına başlıyor.

Gariptir, bu olayda neden yine aynı cephe bir ağız birliği yapıyor? Niye hiç soru işaretleri yok bu efendilerin? Belki bu sıvadaki şifrelemeyi o komünistler yaptı, durun bir araştırılsın, netice belli olsun, ne ise ortaya çıksın. Değil mi ama! Ne bu cevval hal böyle?

Nasıl bir Çin festival dragonudur bu, baştaki nasıl dönerse dipteki de öyle kıvrılıyor…

http://newsimg.bbc.co.uk/media/images/42342000/jpg/_42342941_dragon203ap.jpg

Alayınız ikna olsun, ben ikna olmadım! Ve yazımızın ana fikri;

İkna olma, ikna oldukça sıra sana gelecek…

Zagor'un sözü bu!

Yazar: Editor
2011-04-04 10:39:05

Haftaya Başlarken birkaç kelam edelim ve bir an önce futbol gündeminden uzaklaşalım hafta sonuna kadar arada Ordu’yu nasıl yeneriz soruları sorarak, el cevaplar arayarak, ama memleket meselelerini hiç unutmayarak…

http://www.gemlikzeytini.com/wp-content/uploads/2008/10/zozellik.jpg

Kötü başladık futbolda, her şey iyi gider gibi görünürken son dakika golüyle takke yine düştü kel yine göründü…

Yine iddialar sınava dair, şaibeli bir manzara var ortada. Şifrelemeler filan... Ben orada her türlü dalaverenin döneceğine inananlardanım. Adamlar son derece pervasız, çünkü başlarına bir şey gelmeyeceğini gayet iyi biliyorlar… Bir katakulliyle önce YÖK ele geçirildi, imha edilmesi gereken YÖK’ü istihkam eylediler… Sonra ÖSYM yine belli bir “organize işler”in sonucunda ele geçirildi, o organize işlerin ne kaynaklı olduğu hala anlaşılamadı, anlaşılabilemedi…

Yani KPSS vakası orada öylece duruyor…

İmamın Ordusu hâlâ internette, okunmaya müsait.

En vahimi, bunu da yeni duyduk, Çukurova Üniversitesinin 35 yıllık Zeytin Gen Bahçesindeki zeytin ağaçları okul yaptırtmak için kesilmiş, özellikle vali yardımcısının erkiyle yapılmış bu iş… Vali yardımcısı “orası zeytinliğin gen bahçesi değildir” diyormuş, Ziraat fakültesi dekanı da açıklıyor, Türkiye’nin ikinci büyük zeytin ağacı gen bahçesi olduğunu söylüyor ve bahçede 386 tür zeytin ağacı geninin barındırıldığını vurguluyor. 35 yıllık emek ve 386 tür zeytin ağacı… O okulu tepeme yapsanız da güzelim zeytinlik yok olmasa… idi mi desem, iş işten geçti mi ki…

http://goldolives.com/images/tarihi.jpg

Vah güzelim zeytin ağaçları… kutsal ağaç, insanlığın evriminin bir başka tanığı…

Not: Maç fotoları hâlâ foto-yorum'da...

Yazar: Editor
2011-03-28 10:03:51

Bu sezon 64 olmak… En üstteki takımın puanı sanırım 47, Samsunspor’un. Kalan maç sayısı 7. 3x7=21. Toplamda 68 olur. Olursa o da. 7’de 7 ihtimalinde… Diğer takımların bunu yakalaması mümkün görünmüyor zaten.

Yani? Ah be…

 http://profile.ak.fbcdn.net/hprofile-ak-snc4/41605_69696951671_3949_n.jpg

Pazar gecesi oynanan GBB-MİY maçında özellikle Ramazan’a dikkat ettim sonra Kenan’a, geçen sezon devre arasında mı ne adları geçmişti, Buca’dan ayrıldıklarında, sonra GBB’ye gittiler. Oranın kaderini değiştirdiler. Geçen sezon ya da bu sezon Kenan ile Ramazan bizde olsaydı, bizim kaderimiz değişirdi.

Yani? Bari önümüzdeki sezon bu ikili bizim formamızı giyse, zor olmasa gerek böyle bir transfer…

Rize – Altay maçından sonra Coşkun Demirbakan bir konuştu pir konuştu… Valla güzel laflar etti, ağır da laflar etti. Öteden beri duyduğumuz şeyleri söyledi canlı yayında:

 “Biz futbolcumuza ’nasıl yere yatılır’ öğretmeyeceğiz; ‘Türk futbolu nasıl gelişir’ bunu öğreteceğiz. Altay takımı bugün adam gibi top oynadı. Herkesten bunu istiyoruz. Türk futbolu gelişsin diye futbolculara dürüst şeyler öğretelim. Futbol dışı işlerle kimse uğraşmasın. Alo ile malo ile oralara buralara gitmesin kimse. Bunu herkes anlamıştır. Ben Coşkun Demirbakan’ım. Daha bunlar bu işe başlamadan, ben Süper Lig’de çalışıyordum. Ama hiç kimseye tavassutla, ’şunu bunu yapayım’ diye Ahmet, Mehmet’i aramadım, aramam da, aratmam da. Herkes beni arar. Ne demek istediğimi Türkiye biliyor.”

Öte yandan cevap veren Ümit Kayıhan şunları dedi: “Coşkun Hoca halüsinasyon gören bir hocadır. Bütün Türkiye bunu böyle bilir. O bakımdan çok yanlış. Teknik direktörü yaralayıcı laflar bunlar. Bizim meslektaşlarımız arasındaki imalayıcı konuşmalar. Ümit Kayıhan’ı da onu da herkes tanıyor”

Yani? Bana sorarsanız Coşkun Demirbakan derim bu mevzuda, o Ümit Kayıhan bizde hocayken de pek tekinsiz gelmişti bana, o deli kadroyu şampiyon yapamamış en son Şekerspor karşısında penaltı atışlarına sıra geldiğinde işi duayla çözmeye çalışmıştı. Tabi penaltı atışlarında süper ligi kaçırmıştık.

Peki, bu akşam?

Ben bir puana razıyım arkadaşlar!

(Totem yapıyorum:))

Yazar: Editor
2011-03-25 15:37:37

Ama maç berabere giderken, takım son 20 dakikada diri kalmışsa rakibin gol baskılarının karşısında ve rakip böylece yorulmuşsa, o zaman, işte o zaman bir Karşıyaka mağlubiyetinin telafisi olur. Nasıldı? Son 20 dakikaya diri girerek ve avantajlı diyebileceğimiz bir skorla… Öyle…

             http://us.123rf.com/168nwm/pauloresende/pauloresende0903/pauloresende090300024.jpg    http://ul.gcg.me/files/2010-02/tiger_clipart_4.gif

_____________________

Denizlispor’u yeneceğiz, demem zor. önceleri esip gürlüyorduk. Şimdi daha ağırdan almaktayız iddialarımızı, en azından ben öyle yapıyorum. Bu maçtan itibaren, evet öyle yapacağım. İzliyoruz takımı. Futbol güzel ama sonuç yok. Bir de gol pozisyonunda sefilleri oynuyoruz.

  • Şimdi ben nasıl derim ki gideriz yeneriz geliriz.
  • Ne kadar zor şeyler bunlar.
  • Doksan dakika ve artısında, ilk golü atacaksın ve bunu korumaya çalışacaksın.
  • Ya da yediğin golü gollerle çıkarmaya çalışacaksın. Kinaye filan yapmıyorum.
  • Ama zor işler bunlar.
  • Karşıyaka hariç herkesin bir tür iddiası meselesi var bu ligde,
  • aslında Karşıyaka’nın da var iddiası.
  • Orada bir yerde kayda hazır 24 puan var daha onlar için…

Zor, çok zor bu maçlar. Sadece bize değil, her takıma.

  • Ben şahsen
  • şu Denizlispor maçında bir puana çoktan razıyım.
  • Bu da nasıl olur?
  • Maç başladığı gibi biter.
  • Veya öne geçeriz onlar eşitlerler. 
  • Peki,
  • Ya Onlar öne geçerse?
  • Yoklar hanesindeyiz o zaman bu hafta da.

Ama maç berabere giderken, takım son 20 dakikada diri kalmışsa rakibin gol baskılarının karşısında ve rakip böylece yorulmuşsa, o zaman, işte o zaman bir Karşıyaka mağlubiyetinin telafisi olur. Nasıldı? Son 20 dakikaya diri girerek ve avantajlı diyebileceğimiz bir skorla… Öyle…

Bu ligde olmaz diye bir şey yok, her şey olur, yeter ki o maçın taktiği doğru kurulsun…

Yazar: Editor
2011-03-23 18:01:23
http://lib.fit.edu/documents/content/librarydisplays/200607/clipart%20fire.jpg
_________________

Bir takım iyi futbol oynarken de küme düşer. Haftalar bir bir gidiyor ve bir korku tünelinden hala çıkabilmiş değiliz. Bir an önce aşmamız gereken bir eşik vardır ve o alçak eşik de gelip gırtlağa dayanmıştır.

_____________________

Her tasanın bittiği, tek tasanın aslolana dönüştüğü bir yerdeyiz. Bir güzel Adanaspor’un saflarında meseleyi hayatta kalma meselesi olarak tarif ettiğimiz bir makamdayız.

  • Öyle olmasını kimse istemezdi,
  • tartışmaya bile gerek yok,
  • ama öyle oldu.
  • Ve işte şu an kümede kalamama kaygısı ciddi bir kaygıdır.
  • Futbol tarihinde kötü futbol oynayarak şampiyon olan takımlar kayda geçmiştir.
  • Bunun klasik örneği Yunanistan’ın Avrupa şampiyonluğudur. Geçen yıllarda Sivasspor’un o çıkışı da kötü futbolun zirveyi bile zorladığına bir başka örnektir, Tavşanlı Linyit’in şimdiki pozisyonu bundan çok farklı değildir.
  • Hatta biz bile geçen sezon, çoğunda iyi futbol oynamadan skora gitmiş şampiyonluğu kıl payı kaçırmıştık.

Bu sebeptendir ki, bir takım iyi futbol oynarken de küme düşer. Haftalar bir bir gidiyor ve bir korku tünelinden hala çıkabilmiş değiliz. Bir an önce aşmamız gereken bir eşik vardır ve o alçak eşik de gelip gırtlağa dayanmıştır.

Peki, bunun önlemini kim alacak?

Taraftar bu sezon üzerine düşeni gereğince hatta biraz da fazlasıyla yapmıştır. Bu konuyu sezon sonu panoramasında en çıplak ve keskin ve yalın ve açık ve hatta sert ve hazin bir içerikte tartışacağız. Fakat şimdiden bu sezonun kahramanın taraftar olduğunu ilan edebiliriz.

  • Evet, önlemi kim alacak?
  • Ben almayacağıma göre;
  • dernek, adanaspor.org, adanaturuncudur.com, kaplanpenche, platform bu sorunda kendi başına bir çözümün mutlak muhatabı, kapısı, kendisi olamayacağına göre…
  • Adres önce Bayram başkanı göstermektedir,
  • sonra futbolcuların bizatihi kendisini göstermektedir…
  • Biz küme düşmeyiz, demekle kümede kalınır mı ki?…
  • Galibiyetlere olan ihtiyacımız aşikar bir gerçektir…
Bir kapandık tek seneden 10 yıl geriye gittik,
bir de küme düşersek bir on yıl daha geriye gideriz.

Böyle bir lüksümüz yok. Açığı kapayamayacak bir ters açıya düşeriz ki efkârımızı bastırmaya rakı masalarının mecali yetmez…

Kendi turuncu ateşimizle yanmayalım haddizatında...

Yazar: Editor
2011-03-18 09:41:03

Ülkenin ve hatta dünyanın hakiki gündemlerinden kaçmak kafayı kuma gömmektir. Sorunları yok saymak, onların gerçekten yok olduğu anlamına gelmez. Dertler orada ortada öylece duruyor.

_______________________________

http://www.openclipart.org/image/250px/svg_to_png/nuclear_power_-_no_thanks.png

Bir köşe yazarının da dediği gibi, dünya neyi konuşuyor biz neyi konuşuyoruz. Bir ülke önce doğal afetlerden sonra kendi hatasından, ki nükleer enerji hatasıdır bu, kabuslar yaşar ve yaşatırken biz meseleli bir türkücünün meselesine düşmüşüz. Ne güzel gündem!

Ülkede asıl gündem bu esnada yine toz duman…

Gazeteciler hala terörist,

İşsizlik hala tavan,

Yoksulluk kader oldu,

Bağımsız yargı mevta,

Muhalif her hareket kıskaçta,

Benzin fiyatları dalgalanmada,

Yandaşlar gazda,

Cahillik iktidarda…

 

Başbakanımız nükleer eleştiriye evdeki tüplerle karşılık veriyor. Böylece de muhtemel tehlikeyi eşitliyor, kendi hesabında. Çözüm önerileri harika, zannedersin ki bir kabile devletiyiz ve liderimiz bize bozkır veya çöl hayatının tecrübeleriyle öğütler veriyor, yaşamda kalma dersleri filan. İçki yerine meyve öneriyordu… Üç çocuk diyordu, hani kabile savaşlarında eli silah tutan her bir insana ihtiyaç var ya…

Ülkenin ve hatta dünyanın hakiki gündemlerinden kaçmak kafayı kuma gömmektir. Sorunları yok saymak, onların gerçekten yok olduğu anlamına gelmez. Dertler orada ortada öylece duruyor. Bunlara kafa yormak, bunları tartışmak, başkasının evrensel derdini de kendimize dert etmek insani davranışlardır gibi geliyor bana.

Japonya örneğinden sonra, nükleer enerji daha bir tartışılır oldu. Doğru bir tartışmadır. Bunu tartışmayıp da neye odaklanacağız? Şahsi ilişkilerinin ne cinste olduğunu bilemediğimiz bir şöhretliyi mi yerleştireceğiz ülke sorunlarının ortasına?

Nükleer risklerle enerji elde etme sürecini masum eylemler silsilesi gibi göstermeye çalışmak önce cahillikse sonra mutlaka gaflettir. Hele bizim gibi bir ülkede, doğanın muhteşem güzelliğinde ve idarenin basiretsizliğinde, olsa olsa intihardır.

Yetmez, ama size de hayır nükleerinize de hayır…

Yazar: Editor
2011-03-16 09:38:00

"Eyyamcılık Oportünizm Her Devrin Adamı Olmak Gemisinin Kurtaran Kaptan Canım Ben mi Kurtaracağım Memleketi Ya Ama Adamlar Çok Güçlendiler Çok Dön Baba Dönelim" Üzerine Çeşitlemeler

http://freevectorku.com/wp-content/uploads/cartoon/Courage/courage002.jpg

Ya da

Her İkmalin Bir İkbali Vardır

 

Evet, bu kez nezih bir yazı yazacağım. Hep hükümeti eleştir, hep giydir adamcağızlara, hep muhalefet… Canım, bu insanların yaptığı, yapmaya çalıştığı, yapmayı tasarladığı iyi bir şey hiç mi yok? Ben bu yazıda işte o iyi şeylerden bahsetsem. Neticede adamlar bu memleket için seferber olmuş ellerinden geleni yapıyorlar. Bunları yazsam artık, bundan sonra böyle yazılar yazsam? Ha, ne dersiniz?

Aman Canım

Neye kadar muhalefet? Hem ben bu memleketi o insanlardan daha mı çok seviyorum veya bir ben mi seviyorum ülkemi? Bu cefa çeker insanların hiç mi emeği yok bu memleket üzerinde, onlarca yılın silsilesi içinde? Ben bunları yazayım değil mi? Yazayım yazayım… Ama ne yazayım?

Adaleti yazarım, kalkınmayı yazarım. İleri demokrasiden bahsederim. Adil yargılamalardan, bu süreçten, “anti keyfiyetten” bahsederim. Cengiz, Hasan, Mehmet, Engin Beyefendiler gibi; Gülay, Nazlı Hanımefendiler gibi sağduyulu analizlere de meyledebilirim. Değil mi, vakti zamanı geldi çünkü. Hem bozguncu muyum? Örneğin insan sağlığı için türlü düzenlemeler yapılır sigaraya, içkiye karşı (zaten kötülüklerin anası içki değil mi, sigara da onun baş yandaşı, rezil yandaş şey; içtiğimin değil paketine geri soktuğumun yandaş sigarası…) uygulanır, yasaksa yasak, zamsa zam… Neymiş efendim aslında bunların derdi hayat tarzlarına müdahaleymiş. İçki ve sigara düzenlemeleri bunun içinmiş. Bu necip insanlar memleket için daha ne yapsın? Gerçi ne yaparlarsa yapsınlar o memnuniyetsiz muhalifler hiçbir şeyden hoşnut olmaz. Yani olmazdım ben de eskiden, şimdi ak gerçekleri görme zamanı.

Memleket Yönetmek

Hem kolay mı memleket yönetmek? Milyon farklı insanı memnun et. Canım mümkün mü böyle bir şey? Mümkün değil tabi… O zaman, isteyen memnun olsun, istemeyen olmasın, ama sussun, otursun, can sıkmasın…

Yok yandaş gazete, yandaş TV, yandaş yazar, yandaş yönetmen, yandaş şarkıcı, yandaş türkücü, yandaş oyuncu, yandaş futbolcu, yandaş yorumcu, yandaş işadamı. Ne bu be? İnsanların hiç mi özgür iradesi yok? Yani… Buna cevap vermek zor. Aman efendim, bu kesimin işleri fena halde tıkırındaymış, pek tıkırındaymış, tıkır tıkırmış. Karşılıklı menfaat münasebetiymiş… E, ne var bunda para kazanmak günah mı? Hem “hür ticaret, ister cesaret”… Cesur insanlar vesselam. Gıpta edeceğimize kıskanıyoruz. Kıskanıyorlar. Ben değil. Gayri… Erdim ak gerçeklere. Bakın, eremeyen gazeteciler filan bir bir içeri alınıyor. İçeri alınma değil de birer örgüt mensubu oldukları anlaşılıyor. Oluşmakta olan suça müdahale… Ya! Her ileri demokrasinin de kendi demokrasisini koruma kollama hakkı vardır. Yok mudur?

Menfaat

Torba yasaya bile muhalefet etmek… Nasıl bir gaflettir bu. Orada millet çıkarlarını göremiyor mu insanlar. Nankörlük böyle bir şey! Millet ne güzel menfaatlenir oluyor o yasadan. Ne güzel bir sürü af vs. Sen, siz şahsen o düzenlemelerden yararlanmamış, yararlanmayacak olabilirsin, olabilirsiniz. Ama insaf lütfen, ne kadar bencilsiniz, bunun da mı sorumlusu olacak bu iyi niyetli insan evlatları? Faydalansaydınız!

İşçilerin haklarıymış… Yani fabrikalarda robotların, makinelerin çağı tümden başladı başlayacak, ne yani o zaman da makine-robot hakları mı denecek? Güldürmeyin Allah aşkına! Yok torba yasası milletin kafasına torba geçirmekmiş! Akılları sıra gönderme yapıyorlar! Bu kadar mı kör olunur onca hizmete? Sorarım! Efendimiz stat yaptırır, tamam kendi parasından değil ama yaptırır, şükran duyacağına onu yuhala; küçük beyimiz dünya starlarını getirir konsere onu da yuhala; bir diğeri huzurun sağlanması için iki arada bir derede kalmayı göze alıp yabancı damat muamelesine maruz kalır; eleştir; yani ben kendim bile yaptım bunu, kendimden hicap ediyorum; o "muhteşem araştırmacı bilimadamı munazaracı hatip uzman gezgin seyyah siyasetçi siyasetbilimci devletadamı çelik politik politikacı" muhtereme çamur atma çabasında ol… Bilemediğiniz şudur, o güzelim surette çamur bile iz bırakamaz… Nereye kadar, nedir bu bivefalık?

İkmal ve İkbal Meselesi

Bir başka adamcağız vaktiyle Sivas’ta otelde mutfak yangını sebebiyle ölen insanların ölümünden sorumlu tutulan vatandaşlarımızın avukatlığını yapmış. Adamcağız da şimdi bakan’mış. E, ne olmuş? Ticaret yapmak yasak mı, suç mu? Günah olmadığı kesin. Hem ne diyor kendisi: “Savunmayı ayıplamak hiç kimsenin hakkı ve haddi değildir.”

Bir hukuk devletinde herkes istediğini istediği duygularla savunur. Değil midir ki her ikmalin bir ikbali vardır… Diğer muhterem de Kenan Paşacığın avukatıydı. E, ne olmuş, darbe destekçisi mi oldu? Üstelik para neyin bir şey de almamış.

Basın özgürlüğü de yokmuş bilmem ne. Açıkladı muhterem bakanımız, bizdeki basın özgürlüğü Amerika’da bile yok diye. Şimdi kime inanmalı? Sorun bir çocuğa örneğin, öğretmenine mi inanırsın, yoksa yoldan geçen birine mi? Tabi öğretmenine inanacak! Tamam mı?

Biz Olmuşuz Bir Saltimbanco

Şu da var, hür teşebbüsçü vatanseverlerimiz örneğin Kanadalı topluluk Cirque du Soleil’i İstanbul’a getirmek için 2 senedir ter döküyorlarmış. Sergileyecekleri gösterinin adı da İtalyancadan uyarlama; Saltimbanco imiş, anlamı da “bankın üzerinde zıplamak”mış. Topluluk farklı hünerleri bir araya getirebiliyormuş. Ne de hoş. Ama kendi öz kaynaklarımıza neden bakmıyoruz ki? Neden onca paramızı dışarıya akıtıyoruz, akıtacak onca yan mecra varken... Bankın üzerinde zıplamak da ne iş ki? Bir bakınsak etrafta bir koltuk, mevki, makam, program, maaş, kıyak üzerinde envai çeşit hüner sergileyen ne çok personel görünürdü. İki sene beklemeye ne hacet? Üstelik bu personel bir ömür burada sadece sekiz on gün değil… İşte bu bakarkörlüğümüz, kendi değerlerimizden bihaber olmamız bizi geriye götüren o statükoculuklardan biri değil mi? Yazık ama.

Evet!

Bak Ne Babacan

Sonra dünya babacanı bakanımız ne güzel çalışıyor, düşünüyor, uyguluyor. Kendi için mi? Öyle düşünen hem kör hem nankördür, hizmet düşmanıdır. Bakın nasıl düşünür bizi; diyor ki, akaryakıtta ÖTV indirimi söz konusu değildir. Neden peki? Açıklıyor kendisi; çünkü diyor, indirdiğimiz vergiden çok daha fazlası yüksek faiz olarak vatandaşa döner. Bütçe açık verir, bedelini vatandaş öder. Ya! Vatandaştan başka kim düşünülür ki? Şimdi buna bile itiraz gelir. İlle de eleştirilecek ya adamcağızlar; tutup “zaten her bedeli her halükarda vatandaş ödüyor, siz düşürün o ÖTV midir nedir bilmem neyini, biz bedel ödemeye başka türlü devam edelim, hem o açığın gerçek müsebbibi mi kapatıyor açığın kendisini?” şeklinde şeyler denir. Günahtır, bu kadar da menfi olunmamalı. İyi düşünelim ki iyi olsun. Ha, oradaki sebep sonuç ilişkisini ben açıklayamam ekonomist miyim ki, haddim değil ama bakan mıyım ki, petrolcü müyüm ki? Ne bileyim? Ama bu ilişkileri benden iyi bilen ak fikirli iyi niyetli arkadaşlarımız, savunma demeyeyim de bir analiz yapar elbet. Krala ne gerek! Değil mi, her şeyde de onları mı yormalı, hem icraat yap hem de dön bu icraatları bozgunculara karşı savun. Liberal arkadaşlık ne güne duruyor?

Efendimiz

Ve Efendimiz bir şehirdeki konuşmasında şöyle diyor:

"Bizim siyasetimizde korku yok, korkutmak yok. Bizim siyasetimizde dedikoduyla, sanal korkularla, sanal tehditlerle ayakta kalma çabası yok. Başkalarının yaşam tarzına müdahale, yasaklama, kısıtlama yok. Bizim siyasetimizde istismar yok, kutsal değerleri, hassasiyetleri siyasete alet etmek yok. Bizim siyasetimizde karnından konuşmak, çark etmek, nabza göre şerbet vermek yok."

Şimdi buna da mı inanmayacağız? O zaman, yahu biz ne fena insanlarız!

 

Not:

Böyle yazarım ben abiler, başka türlü yazamam, orta yerde konuşamam, düşünemem bile. Onlar ne düşündüğümü bile anlayıp fırsatını kollayıp ebemi belleyip… Korkarım, korkmazsam bile tırsarım, tırsaki olurum, tedirgin, ürkek… Ama bana sadece bir tatlı huzur gerek: ))

 

http://us.123rf.com/168nwm/sababa66/sababa660906/sababa66090600011.jpg

 

Öyleyse ben Cenap Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nden biri ile kapatayım Tırsaki Sözleri’mi:

Gerçeklik güneşini örten tek bulut, menfaattir…

Böyle diyor…

Yazar: Editor