2012-02-01 16:40:14

Sahi, Ne Olur?

          http://2.bp.blogspot.com/_N0TSGcQUzgU/SXYra5AChsI/AAAAAAAAAl4/MP15YvJr4Ac/s640/obama_hope.jpg  http://2.bp.blogspot.com/-yEKcSaShc_8/TkadMWLA4QI/AAAAAAAAA-Q/3snJmkMoAWU/s1600/austercollectedpoemscover.jpg

Paul Auster’ın hükümeti protesto eden açıklamasından sonra Başbakanımız cevap vermiş doğal olarak.

Şöyle demiş:

  • “ABD'li bir yazar,
  • Paul Auster verdiği röportajda
  • 'İçerideki yazarlar ve gazeteciler yüzünden
  • Türkiye'ye gelmiyorum'
  • demiş.
  • Yahu
  • gelsen ne olur
  • gelmesen ne olur.

Bu cevap nasıl yönetildiğimizin somut bir göstergesi oluyor.

  • Hiç özeleştiri yok,
  • yahu bizi neden eleştiriyorlar acaba, sorgusu yok.
  • Bir yerde bir hata var mı, kuşkusu yok.
  • Sadece kibir var.
  • Sorgusuz sualsiz iktidar olmanın kibri…
  • Yaptığımız her iş doğrudur ve ileri demokrasiye de uygundur, algısı ve bunun ifade edilmesindeki muktedir hali…
  • Hep "taraf – bertaraf" hali…
  • Memleket için bir tasası olan illa ki memleket düşmanı mıdır, nasıl bir hissiyattır oralardaki?

Obama’nın iltifatları elbette P. Auster’in eleştirilerinden yeğdir.

Bir yazarın, bir ABD başkanının yanında hükmü ne ki dert edilsin ve hükümetimizi eleştirmesinde haddi ne ki mesele kafaya takılsın(!)

“Yahu, gelsen ne olur gelmezsen ne olur!”

(Buradan, Obama gelsin yeter, manası çıkar mı acaba: ))

  • Bu cümle demokrasi ile ileri demokrasi arasındaki farkı vurgular.
  • Ama hakikaten öyle bir eli kolu bağlanmışlık var ki
  • bir Paul Auster
  • ülkemize gelse ne olur
  • gelmezse ne olur,
  • canına yandığımın 21. yüzyılında…
http://img.audible.com/audiblewords/content/bk/adbl/001224/lg_image.jpg
 
Kitap okumadığını (veya okuyaya fırsat bulamadığını) kendisi ifade eden Başbakanımız Paul Auster'ı tabi ki nereden bilecek!
Ama biri, örneğin Ay Sarayı'nı okuyup anlatsa, belki bilgi+fikir sahibi olunur bir Paul konusunda.

Yazar: Editor
2011-08-21 09:09:09

Adı: Pazar Yazısı

Konu: Falan Filan

Ana Fikir: Ağlamamak Elde mi ki?

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-97007/x.jpg

Ne?

Nihat Doğan Unicef temsilcisi mi olmuş?

Yapmayı ulan, bize bunlarla gelmeyin sabah sabah! Dengemizi bozmayın, maneviyatımızı sarsmayın, hayata küstürmeyin…

Bu örnek bile hükümetçi örgütlenmenin ne tür bir basirete ve hayat anlayışına ve çapa sahip olduğunu net olarak verir. Millet de bekliyor, bunlar ülkeyi kurtaracak.

O Unicef de gerçekten ciddi bir kurumsa o temsilciliği reddeder, değilse ben o Unicef’i reddediyorum. Bitersin benim için Unicef! O hareketinle kaybedersin beni!

Şu Ertuğrul Özkök denen var ya! Devamını getirmeyeceğim, ona bir sıfat bulmayacağım. Yahu memlekette neler oluyor, sen o köşende Sertap’ın olmayan güzelliğini kendine konu edinmiş milletle eğleniyorsun. Ulan o yüz güzelleşse ne olur, ki ne mümkün, ruhunuz iktidar koridorlarında zombiye dönüşmüş. Alayınıza hay bin zombi.

hürriyet.com.tr haber kanallarında tıklanmada Avrupa dördüncüsüymüş. O zaman hakkını verin o derecenin. Vatandaşa doğru düzgün bilgiler verin. Oynak işlerin hiç gereği yok. Hükümete kucak dansına hiç gerek yok! Biraz delikanlı olun.

YÖK başkanı ata binip motora atlayıp uçağa zıplıyormuş. Boş! O yaşta başta sahibinin sesi olduktan sonra sen Hürriyet gazetesiyle istediğin kadar kol kola girip bize özgür ruh imajı şırınga etmeye çalış. İnanmayız. O hikâyeler yalan ulan!

Şu Yılmaz Özdil kafası amma karışık adam ha!

Tutmuş Ayşe Kulin için muhteşem kalem demiş. Nasıl okumuşsa Vahdettinci hanımefendiyi?

Somali’ye insani yardım ha!

Buyurun külahım şurada, sizi dinlemeye hazır. Yani bir de kimlerle yardım; Ajda, Sertab, Muazzez, Nihat! Of ulan, yüreğim daraldı yine.

Ne?

Nihat Doğan’ı Unicef elçisi filan yaptıkları Hakkaten doğru mu?

T.şak geçmeyin benimle!

Yazar: Editor
2011-07-30 01:14:50

Ezelden beri Arjantin'de de Yunanistan'da da, Portekiz'de de ordunun zulmüne uğrayan hep sosyalistler olmuştur, ağırlıklı olarak. Operasyonlar daima sol hareketi yerle bir etmek için yapılmıştır, Nice genç insan, tertemiz yurtsever insanlar yok olmuştur, Denizler, Mahirler... Yüzlerce kitap yazılmıştır konuya ilişkin, o kadar derindir trajedi… Aşağı yukarı tüm dünyada böyledir.

Neyse, konumuz bu değil.

Şöyle geliştirebiliriz bu yazıyı: Yukarıda bahsettiklerimizin tam zıddını Akp zihniyetinin tüm o süreçte nasıl korunup kollandığını görerek yaşadık. Şimdi iktidar olan hareket ha deyince iktidar olmamıştır. Belli bir desteğin sonucunda ortaya bir Akp hükümeti çıkmıştır, daha önceleri çıkan tipik sağcı, muhafazakâr iktidarlar gibi. Çokça değindik meseleye… Örneğin 12 Eylülün hemen sonrasında darbecilerin, örneğin Kenan Paşalarının, ki o kendi paşalarıdır, evet kendi paşalarının konuyu somutça ortaya koyacak açıklamaları vardır. Tam karşılığında da cemaat önderlerinin darbeyi çılgınca alkışlayan açıklamaları unutulmuş değildir. Basit bir internet araştırmasıyla bahsettiğimiz açıklamalara ulaşılabilir. Ama, konumuz bu da olmayabilir...

           http://01resim.com/data/media/6/Bulent-Arinc-4dc99620c64b5.jpg http://www.yasamoykusu.com/images/galeri/Mehmet_Altan10_yasamgaleri.jpg

Şimdi?

Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları belli bir gerekçeyle istifa ediyor. İktidar erki ve madyadaki geniş kanadı süreci bir büyük şenlikle, baklava yer gibi türden bir keyifle karşılıyor. Örneğin Mehmet Altan, ki o da her dönemin en hızlı adamlarındandır, Sırasıyla Özalcı, Mesutçu, Tansucu, Erbakancı, Erdoğancı olmuşlardır kendileri ailecek, bir marazi ruh hali ile, bu güçlüden yana olma refleksinden hiçbir beis görmeden. Evet, o Mehmet Altan ağzının içini doldura doldura gülüp eğlenip konuşarak krizi bir büyük demokratikleşme aşaması olarak değerlendirmiştir, içinde yer aldığı çelişkiler yumağında hiç sıkılmadan. Bu çelişki noktasını da çokça yazdık. Tutukluluk süreleri, vekil seçilmişlerin hala içeride olması, yumurta eylemine dehşetengiz cezalar istenmesi, eğitim meslesine değinen gençlerin başına gelenler, sonu meçhul sorgular... çok yav... ortada zannedildiği gibi bir demokrasi olmadığına dair kuşku verici vaka çok...

İktidarın resmi kanadı da meseleyi bir ince alay üslubuyla paylaşmıştır kamuoyuyla. Örneğin Bülent Arınç’ın…"Allah korusun bu orduyla savaşa girecekmişiz... Aaa, ordu gitmiş..." açıklaması kendilerinin vakaya hangi ciddiyet ve ruh hali ile yaklaştıklarını net bir fotoğrafla göstermektedir. Yanlış anlaşılmaya, askerci bir takıntıyla yazmıyoruz bunları, ki gerekçemiz zaten ilk paragrafta var.

Ve fakat, sorun bizim canımızın vaktiyle ne kadar yandığıyla ilgili bir kan davası değildir, ülkenin istikbaline ilişkin duyduğumuz kaygılara dairdir ortada cascavlak duran sorun…

Her şey keyfinize göre olsun veya ne haliniz varsa görün, deme lüksümüz yok!

Hey hat ki korkarım, dur bakalım ne olacak, makamında oturup beklemekten de başka yapacak bir şeyimiz yok... Çün, su başları fena tutulmuş... öyle değil mi yoksa....

Yazar: Editor
2011-07-26 20:34:00

Erman ve Bağırsaklar ve de Temizlik

http://www.yediincitemizlik.com/urun_resimleri/Battal%20%C3%87al%C4%B1%20S%C3%BCp%C3%BCrge.jpg

Şike soruşturması kapsamında spor yorumcusu Erman Toroğlu, ifade vermek için İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gider olmuş. Toroğlu adliyedeki ifade işlemi tamamlandıktan sonra yaptığı açıklamada; Türk futbolunun bağırsaklarının temizlenmesi gerekir, demiş.

Doğrudur.

Fakat bunu eksik bir ima ile söylemiş sayın üstadım.

O bağırsak temizliği içinde muhteremin kendisi gibi bir kamyon hakem ve futbolcu artığı ve kiminin cehaleti diz boyu, kiminin densizliği kol boyu olan sözde spor yorumcularının ilk başta ve en önde cıbırrrt hattı oluşturması gerekiyor; serhatından sergenine hıncalından sinanına, ahmetinden rehasına, ermanından alayına…

Bu söküp atma için bir tür ilaç varsa sevgili Ali Cem’e başvururuz, tedarikinde mutlaka yardımcı olur ; ))

Hayrına…

Yazar: Editor
2011-07-16 11:36:45
http://hizliresimyukle.com/showoriginal-80220/wm.jpg

Tribünden, tribüne oynamak tam da böyle bir şey galiba.

Takımdaki şüpheli isimler şike iddiasında aklanana kadar Türkiye Kupası iade edilecekmiş veya mesafemi ne konacakmış. Basın, yazarlar, çizerler ve saireler mal bulmuş mağribi gibi zıpladılar bu açıklama üzerine, neredeyse metinden dolayı Nobel edebiyat veya o hareketten ötürü insanlık ödülü filan verilecek. Alkışlar, övgüler, saygılar ama işte körlerle sağırlar birbirini ağırlar. Ugh…

Evet, şık bir açıklama yapılmış. O sözlere kim itiraz edebilir ki? Ama işte bu sahne bile kendi başına ironik ve ibretlik bir sahnedir, oysa “Ahmet dursundu, Seba gitsindi” ya da bir başkanın kendi tribününe girememesi dün gibi aklımızda… Böyleyken tribünler, yöneticilerin de bin bir türlü dalavere içine girme mecburiyeti hâsıl oluyor, adeta… Yoksa “ben gurbette değilim, gurbet benim içimde” yabancılaşması yöneticisi olduğu tribünde adamı bir başına bırakır. Ya da futbolun mukadderatı kendi takımının maçını evinde TV’den izlettirir.

Ve lakin şık hareket şöyle de olurdu kanımca; yargının sonucunu beklemek!

Önyargıyla bakılmıyor, arkalarından da peşi sıra gidilmiyor; ama maun da ilan ediliyor, kupa iadesiyle mahkûm da ediliyor. Hay bin kunduz, benim için fazla karışık! Ki belki Çarşı kafa karışıklığına da karşı(!)

Yani, ne olduğu hala meçhul iddialarla bir infazı da tribünden yapmamak da şık olurdu. Ne ki işler orada fazla teatral bir ortamda ve hissiyatta seyrediyor. Enteresan… Tribün işe bu kadar karıştıkça futbol o kadar kirlenecektir, çünkü “en büyük taraftar futbolcular sahtekâr” söylemi her zaman bir tek koşulda kayda geçmiştir, takımın başarısız olup vahim sonuçlar aldığı anlarda; değilse, tribün sadece “başarıyla gurur duyar”… Ötesi fantastik bir “duruş” edebiyatıdır. Buna da karnımız toktur, inanmaya niyetimiz değil, mecalimiz yoktur.. Ki yukarıda düştük maziye dair iki notu…

Sahi adaletin o gözü bağlı kadını, tarafsızlığı mı temsil eder, yoksa biri onun gözlerini bağlamıştır da, o kılıç “kör tuttuğunu öper” misali mi girer?

Yahu, yoksa ben bu işlere hiç mi bulaşmasaydım… Neticede futbol da malum futbol muktedirlerinindir,  varsa o kirler de yine o muktedirlerindir… Bize buradan ne oluyor ki; ))

Yazar: Editor
2011-07-12 12:27:00

Cengiz Çandar Olmak

http://www.odatv.com/images/2011_03/2011_03_12/cengiz-candar-odatvyi-neden-sevmez-1203111200_l.jpg

Ama Bir Cengiz Çandar almak sadece gazeteci olmak değildir, orada bambaşka meziyetler ve münasebetler aşikârdır. Hiçbir gazeteciye nasip olmayacak mevki ve makam Akp tarafından ona cömertlikle ihsan eylenmiştir. Örneğin Dışişleri Bakanıyla yan yana olup Suriye Devlet Başkanı ile görüşme yapacak yetki ve salahiyet vardır onda. Kendisi de bu görüşmeleri zaten TV’lerde kebap yer gibi iştah ve keyifle anlatıyor.

Sahi kimdir Cengiz Çandar?

  • TV tartışmalarının pervasız adamı, cesaretini nerden aldığını bilmediğim gazeteci…
  • Talas Amerikan okulunda okumuş ortaokulu.
  • Sonra lise Tarsus Amerikan Kolejinde bitmiş.
  • 1970 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Diplomasi ve Dış Münasebetler Bölümü'nü bitirmiş.
  • Kısa bir süre ODTÜ İdari İlimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde asistan olarak görev yapmış.
  • 68 kuşağı gençlik hareketlerine katılması ve Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrenci Derneği Başkanı olarak faaliyetlerde bulunduğundan 12 Mart Askeri Müdahalesi'nin sakıncalıları arasına girmiş.
  • Yurtdışına kaçmış. Filistin direnişi çerçevesinde Şam’da, Beyrut’ta ve daha sonra sırasıyla Cenevre, Paris ve Amsterdam’da yaşadıktan sonra 1974 yılında Türkiye’ye dönmüş.

Sonra gazetecilik, en soldan en sağa kayan bir istikbal… Danışmanlıklar ve saireler…

Ki "dönek yazar çizer" geleneğinin en güçlü ve en tipik örneği; Mehmet Barlas, Oral Çalışlar filan yanında talebe kalır.

Zahmetli, meşakkatli, emek ve sabır isteyen bir meslek Cengiz Çandar olmak…

12 Eylülden önce, yani solculuğun moda olduğu zamanlarda solcu, Özal’ın moda olduğu zamanlarda Özalcı, derken Çillerci ve malum şimdi fanatik Akpci… Bir de sıkı bir Fenerbahçeliymiş, bunu öğrendik şu süreçte. (Yani iyi ki Fenerbahçeli değilmişim, dedim kendi kendime…)

 

Bakın Akşam'da O. Eğin vaktiyle şöyle yazmış onun için (şimdi ne yazar bilmiyorum):

‘Kimdir ve neye hizmet eder’

“Yabancı gazetelere bakıyorsunuz, hiç şaşmadan ondan demeç kullanıyorlar. Türkiye’ye yerleşen yabancı gazetecilere ilk olarak onun adı veriliyor. ’Gidin görüşün’ diye ’kuşaktan kuşağa’ iletişim bilgileri aktarılıyor.
Diplomatlar, büyükelçiler ilk olarak onu ağırlıyor. Davetlerin baş konuğu...
Burs alıp Amerika’ya davet edilen de o, Filistin kamplarında eğitim gören de. Hem de Avrupa Birliği için parasıyla makale yazan...
Parti kuruluşunda yer alıp, siyasetçilik oynayan o. Cumhurbaşkanı Özal’a özel danışman olarak görev yapan...
Hem Amerikancı, hem Humeynici... Hem sağcı, hem solcu... Daha neler
neler...
Gazetecilik dışındaki bütün enerjisini diplomasi trafiğiyle geçiriyor. Yabancıları bilgilendirmek konusunda kendisini tek temsilci atamış, belli ki.
’Siz başkalarını boş verin, beni dinleyin yeter’ diye ikna ediyor. İyi İngilizce konuşuyor.
En son Amerikan Büyükelçisi’ne had bildirmeye kalkmış, hükümetin bir görevlisi gibi konuşmaya, devam eden soruşturmalar hakkında çarpıtılmış yorumlar yapmış.
Belli ki sıradan, bildiğimiz anlamda bir gazeteci değil. Sanki bir misyonu var. Ya da hayatı boyunca değişen misyonlar ediniyor.
Cengiz Çandar tam olarak kimdir ve ne yapar? Son zamanlarda onun hakkında daha fazla düşünüyorum.”


Şöyle bağlayacağım. Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım sorgu sürecinin fena muhalifi. Bu sorgu yöntemini adil bulmuyor (hemfikiriz bu konuda). Bu işte bir terslik var diyor (Bizce de terslik var evet.) Ama aynı nitelikteki malum davaları sonuna kadar destekliyor.

Başbakan’ın ilk seçildiğinde uygulanan yasa ayarlamasına gık etmiyor, Chp’nin yemin boykotuyla fena gırgır geçiyor. Yani aynı ipte farklı oyunlar sahneleyebilecek kadar pratik ve kıvrak bir siyasi manevraya sahip. Sanırım Akp onu, önce mebus sonra bakan yapma konusunda, henüz fark edemedi. Ve sanırım kendisi de bir dışişleri bakanlığını pek güzel hayal etmiştir. Ama kısmet işte…

Özetle, zor iş be Cengiz Çandar olmak, şu kargaşada. Şahsen ben hiç istemezdim.Bilgi birikimim ve cesaretim ve tecrübem yetmez ve yüreğim dayanmaz zaten... böylesine...

Yazar: Editor
2011-07-09 00:08:46

“Delil Yok    Şüphe Var

http://galeri.uludagsozluk.com/8/sus-isareti_28285.jpg

Adımız enteresan bir şekilde ve çok ilgisiz iki maçta şike iddiasında yer aldı. Hala bir anlam verebilmiş değilim bu işe, zaten bize dair iddianın inandırıcılığı bende sıfır, bizden ötesine de kuşkuyla yaklaşıyorum. Yine enteresan bir biçimde bu yargı öncesi süreci canı gönülden, gözü kara destekleyen kesim malum kesim. Yani Akp eylemlerini her koşulda alkışlayanlar bu meseleyi de aynı şeklide kırbaçlıyor. Şaşırtıcı! Düşündürücü! Manidar! Falan filan… Bu iş keyif kaçırıcı bir noktada bu yüzden…

  • Federasyonun yeni başkanı süreç için çarpıcı bir açıklama da yapıyor zaten.
  • Bakın, delil yok şüphe var diyor.
  • Bu kargaşayı en güzel özetliyor bu sözler Ama yarın ne denir onu bilemem…
  • Malum…

Ama formlarda yorumlarda bazı taraftarlar bir türlü örnek bir taraftarlık dirayeti gösteremiyor. Çok garip. İlle de bir kuşku duyacaklar takımdan, bir şeylerden. Hep bir eleştirileri var…

  • Yahu ortada olanı federasyon başkanı bile söylemiş delil yok şüphe var diye.
  • Bayram Başkana,
  • futbolculara vurmak isteyenler bilmeden Adanaspor’a vuruyor.
  • Ama belki de bunu bile bile yapıyorlar,
  • ne bileyim.
  • İnsanın bir sevdaya inancını kaybetmesine neden olabilecek laflar klavyelerde şuursuzca dolanıyor.
  • Yazık!

Bir ton iddianın altında kalan Fenerbahçe 30 milyonla arkandayız diyor, ama bizim çokbilmiş kimi taraftar yargılayıp mahkûm ediyor insanları, isim de vererek. Orada ne idüğü belirsiz bir iddia var, o kadar. Ha, suç kanıtlanır, yargı kararını verir o zaman çekeriz kılıçları.

  • Ama şimdi yapmayın bunu yahu.
  • Bu kadar kolay mı harcamak insanları?
  • Bildiğiniz bir şey varsa gidin savcılığa ihbar edin.
  • Değilse susun.
  • Adanasporluluğunuz artık tartışılır,
  • onun hatırına susun diyemeyiz; 
  • ama insaniyet için susun.
  • Bir vicdana istinaden susun.

Basından, sürece ilişkin şu haberi paylaşalım:

“Emniyet Açıklama Yapamaz”

  • Cumhuriyet Gazetesi'nin haberine göre, sporda yaşanan şike olaylarına ilişkin emniyetin açıklamasını değerlendiren Spor Hukuku Enstitüsü Genel Sekreteri avukat Emin Öztürk,
  • İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün “tespit edildi”, “delillendirildi” gibi net ifadeler kullanarak açıklama yapma yetkisinin olmadığını söyledi.
  • Öztürk, “Bu olay soruşturma aşamasında. Bu tür konular çok önemli, bunlara dikkat edilmesi gerekli.
  • Açıklama soruşturma açısından biraz sıkıntı yaratabilir” dedi. Öztürk, şöyle devam etti:
  • “Emniyetin bu tür ifadeleri kullandıktan sonra açıklamasının kesin bir karar niteliği taşımadığını da söylemesi gerekliydi.
  • Öncelikle emniyetin basına açıklama yapma gibi bir yükümlülüğü yoktur.
  • Asıl problem emniyetin elinde olan teknik takip, bilgi, belge ve fotoğrafları basına sızdırmasıdır.
  • Bu durum yargının doğru bir şekilde yürütülmesini engeller.
  • Bazı kişiler çeşitli fotoğraflarla günlerdir basında zaten peşinen suçlu ilan edildi.”


“Gizlilik İhlal Edildi”

İstanbul Barosu Spor ve Spor Hukuku Komisyonu Yönetim Kurulu Üyesi avukat Turgay Demirci ise yürütülen soruşturmada gizlilik kararı olduğunu, Emniyetin bunu ihlal ettiğini ve haklarında suç duyurusunda bulunulabileceğini söyledi.

Demirci, “Emniyet yetkilileri ellerindeki deliller net olsa dahi söylememeliler. Bu yanlıştır.” dedi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulunabileceğine de dikkat çeken Demirci, “Emniyet Müdürlüğü federasyona açıklama yapacaksa bile cumhuriyet savcılığının yetkisi dâhilinde bunu yapabilir” dedi.

“Savcılık İnceleme Başlatmalı”

  • Spor hukukçusu avukat Gurur Gaye Günal ise polisin şike soruşturması kapsamında “deliler tespit edildi” yönündeki açıklamasının hukuka aykırı olduğunu vurguladı.
  • Günal, şunları söyledi:
  • “Polisin açıklama yapması ve basına bilgilerin sızdırılması konusunda savcılık gerekli incelemeyi başlatmalı.
  • 5237 sayılı Türk Ceza Kanu’nun 285 No’lu maddesinde gizliliğin ihlali maddesi gereği 1 ile 3 yıl arasında cezalandırma yapılır.
  • Bunu basın yoluyla işlerlerse ceza yarı oranında arttırılır.
  • Suçluluk karinesi göz ardı edilerek suçlu olarak gösterilirlerse de 2 yıl hapis cezası verilir.”
 
 
Yazar: Editor
2011-07-06 23:45:46

 Ne      Olmalı      ?

http://www.eansiklopedi.net/wp-content/uploads/2011/01/sabun.jpg

Çok konuşuluyor şike süreci.

Fikirler çarpışıyor.

Olağandır, çünkü konu futbol, herkesin bir fikri var zaten.

On yıllardır gündemde futbolda şike, hatır şikesi veya teşvik…

Yabancısı olmadığımız konular.

Şimdilik merkeze FB ve başkanı konmuş, yükleniliyor.

Birçok söz iddia düzeyinde henüz... Kanıtlar medyaya yansıtılan içerikte. Ama medya gereken kamuoyu desteğini bu yolla sağladı bile. Olağandır bu da, epeydir işler böyle yürüyor, belli bir üçgende bilinen paslaşmalar kabak gibi ortada.

Ama futbolun masum bir etkinlik olmadığını elimiz kalem tuttuğundan beri dile getiriyoruz.

Bu işin inandırıcı olması için yapılması gereken bizce, daha önce defalarca dile getirdiğimiz gibi, siyasilerin bir şekilde müdahale ettiği takımların ve o isimlerin de en azından bir iki soruyla gündeme gelmesi. Biliyorsunuz konuyu.

Dayanamayıp tekrar edeceğim;

Efendim eski bakan veya görevdeki bakanlara da bir şeyler sorulmalı; falanca ve filanca takımlara nasıl ve neden aleni destekler verildi makamlarda imza attırmalarla, açıklamalarla, niyet belirtmelerle, basın önünde fotoğraflar çektirmelerle… Yoksa bu işin hiçbir inandırıcılığı olmaz, olamaz, olabilemez…

İş oraya uzasın biz de helal size diyelim, temiz futbola hakikaten gidiliyor, diyelim… diyelim ama…

Şimdi siyasilere de yönelecek o farazi hamleden sonra ayrıca ne olmalı?

Alın bizden 21 öneri, isteyen kendi eklemesini yapar içerik doğrultusunda:

  1. Profesyonel futboldan vazgeçilmeli.
  2. Dolayısıyla menajerlik sistemi şutlanmalı.
  3. Bahis oyunları tamamen kaldırılmalı.
  4. Yabancı futbolcu transferi olmamalı.
  5. Kulüpler kendi alt yapı kaynaklarıyla mücadele etmeli.
  6. Kulüpler arası transferler de zorlaştırılmalı.
  7. İlle de transfer olacaksa da bir futbolcunun transfer ücreti bir memurun yıllık gelirinin örneğin üç katından fazla olmamalı. Veya futbolculuk ek iş, hobi olmalı.
  8. Emekli futbolcunun sağlık, sosyal, ekonomik güvenceleri olmalı.
  9. Böylece futbolcular sendikalaşmalı. Ama o, sarı sendika olmamalı.
  10. Maç yayınları tamamen açık kanallardan olmalı.
  11. Maç biletleri, kombineler asgari ücretlilerin alım gücünün bir futbol maçına düşen payına göre ayarlanmalı.
  12. Kulüp ürünleri vicdan ölçülerinde fiyatlandırılmalı.
  13. Profesyonel spor yazarlığı olmamalı.
  14. Futbol kulüplerinin yöneticileri o kulübün kendi iç dinamiklerinden oluşmalı.
  15. Taraftar, sadece taraftar olarak kalmalı; salt bir başarıyı, şampiyonluğu filan değil ille de takımını sevmeli, şartsız koşulsuz.
  16. Gazetelerin spor sayfaları tek yaprağın bir yüzünden ibaret olmalı.
  17. Formalar reklâmsız olmalı.
  18. Sponsorluk olmamalı.
  19. Spor kanalları iptal olmalı.
  20. TV’lerde maç özetlerinin dışında herhangi bir yorum vs programları olmamalı.
  21. Taraftar gereken yorumları internet üzerinden kendi arasında yapmalı.

Var mısınız böyle bir futbol dünyasına; futbolun resmi yöneticileri, sorgucuları, düşünürleri…

…Bir an sessizlik olur!

“Eski tas eski hamam bize iyiymiş be” mi diye geçiyor içinizden? Paşa gönlünüz nasıl bilirse...

Yazar: Editor
2011-07-05 23:17:10

Yan Futbol Yan        :

http://www.ufodigest.com/news/1008/images/fireball.jpg
  • Şu son sahneler bence biraz eksik çekilmiş bir filmin kareleri gibi.
  • İşin içinde bahis oyunları varken,
  • şapka uçurtan TV gelirleri varken,
  • müthiş transfer paraları varken,
  • profesyonellik varken bre,
  • ülke sathında genel taraftarın şartsız şurtsuz şampiyonluk beklentisi varken,
  • borsalar,
  • ürünler,
  • müşterileştirilmiş taraftarlar varken,
  • ulan akla zarar hırslar varken
  • bu şike operasyonunu bir veya birkaç takımla sınırlı tutmak
  • sadece kamera şakası gibi duruyor.

Yani aslında bu kadar mı temiz futbolumuz?

Sadece adı geçen takımlar ve şahıslar mı bu kara çarkın içinde?

Ya ötesi?

Daha çok ateş!

Yan ulan kararmış karanlıklaşmış, evrilmiş ve endüstrileşmeyi evvelden tamamlayıp siyasallaşmış  futbol yan! ...zaten paraya kul olmuşsun... hem de kendi ateşinle yan!

Yazar: Editor
2011-06-26 09:10:57

Ana yasa                         :

http://www.haber34.com/hr/anayasa-icin-halkoylamasi-suresi-60-gune-indi-20571.jpg

Başbakanımız demiş ki,

“1982 Anayasası’nı kaportası yamulmuş, motoru sürekli tekleyen, elektrik aksamı güven vermeyen bir araba gibi. Bu arabayı bırakalım ve sıfır kilometre yepyeni bir araçla yolumuza devam edelim.”

Doğrudur doğrudur da,

  • şu saltanatınızın temel kaynağı ve sebebidir o 12 Eylül anayasası.
  • O anayasa olmasaydı
  • 1980’den bugüne uzanan ve sonu ezici bir iktidar olan örgütlenmeniz mümkün olabilir miydi?
  • O işbirlikçi,
  • o Amerikancı,
  • F tipi,
  • o derin muhafazakâr,
  • tipik sağcı,
  • deli özelleştirmeci,
  • o Neo Osmanlı mirası devralıp şu malum karşıdevrimi gerçekleştirebilir miydiniz efendim?
  • Biraz hürmet o “ana” yasaya!

Bir de bekliyoruz, örneğin yapacağınızı vaat ettiğiniz o anayasada işçilerin, memurların hür örgütlenmesi olacak mı? Çalışanlar emeklerinin karşılığını alabilecek mi?

Yoksa kredi kartlarının sarmalında, borç batağında, hâlâ sadaka tadında “daha beter olmasın biz bu batağın dibine de razıyız” mevzisinde mi tutulacak vatandaş?

Sanırım, korkarım, hey hat; galiplerin anayasası yine kendi keyiflerine göre olur.

Yazar: Editor
2011-06-22 02:19:40

“Kendim için bir şey istiyorsam namerdim”

Tamam, biz arada polyannapençeyiz, fakat taraftarın transfer konusundaki sıkıntısını da bu iyimserliğimize dâhil edemeyiz. Bize ulaşan tepkileri ve kulüpten bu konudaki beklentileri de yok sayamayız, duymazdan gelemeyiz!

http://3.bp.blogspot.com/_gJYO-Lt4_S4/SaZ_5BASDWI/AAAAAAAAAvs/mtnZ_tKH8vw/s400/pollyanna.jpg

Evet,

  • Transferler geciktikçe hoşnutsuzluk hat safhaya çıkıyor.
  • Tamamdır
  • transfer piyasası çok yüksektir ve sairedir,
  • ama millet alıyor o futbolcuları.
  • Örneğin Veli gitti Bolu’ya attı imzayı.
  • Acaba ne kadar fark vardı arada?
  • Veli gibi bir “nokta” oyuncuyu hangi farka kaçırdık.
  • Ya da diğer oyuncuları...
  • İnsan ürküyor haliyle, durum bu kadar mı vahim maddi anlamda?

Piyasayı yükselten takımların olduğu söyleniyor. Bu da doğrudur. Hepimiz anlayışla karşılıyoruz var olan durumu, evet! Ama taraftarız sonuçta, madem hedef şampiyonluk, üstelik transfer politikamız nokta’ya dayalı, az adam alacağız, bari can alıcı isimleri kaçırmasak elden, örneğin Veli neden şampiyonluk mücadelesinde en önemli rakibe gitsin ki?

Hay bin kunduz!

Bizi “razı olmanın en geri saflarına” itmeyin lütfen!

Ve harici yani yerel basın bağlantılı vs unsurlara fırsat da vermeyin malum meseleden dolayı...

Hadi ama... Transfere vira!

Yazar: Editor
2011-06-11 08:14:57

Acaba kimler gelecek, acaba gelenler isabetli transferler olacak mı, acaba süper ligden mi olacak gelen isimler yoksa alt liglerde macera aramaya devam mı edeceğiz, acaba gerçekten şampiyonluk kadrosu  kurulacak mı?

http://hizliresimyukle.com/showoriginal-65692/ac.jpg
  • Acaba oluşturulan kadro şampiyonluğu kovalayabilecek mi,
  • acaba bu arada rakipler ne yapacak,
  • acaba bu sezon bir galibiyet serimiz olacak mı,
  • nur topu gibi, 7–6 haftalık filan,
  • acaba ligin en çok gol atan takımı olabilir miyiz,
  • peki acaba ligin en az gol yiyen takımı olabilir miyiz,
  • acaba Tolgahan hatalı goller yiyecek mi yine, ama acaba Tolgahan’ın hatalı gol yemesinin bekleyecek Adanasporlular olacak mı,
  • acaba Bülent kadroda olacak mı,
  • öyle olursa acaba ben Bülent’in hata yapmasını bekleyecek miyim “ulan ben demiştim” demek için?

Acaba bilet fiyatları ne âlemde olacak, acaba Adanaspor taraftarının alım gücüne hitap edecek mi, yahu acaba bu sezon en azından maraton kombinelerini bitirebilecek miyiz, acaba maraton tribün kazandığı o ivmeyi sürdürebilecek mi, acaba daha aktif daha canlı daha yaratıcı grubumuz olacak mı?

  • Acaba ilk ikiye dalacak mıyız,
  • yoksa play off’lara mı mecbur kalacağız yine,
  • fakat acaba bir kümede kalma mücadelesi daha mı vereceğiz bre,
  • acaba orta sıralarda dolanan tatsız tuzsuz bir takım mı olacağız?

Bu sezon bir açılış maçı olur mu acaba? İsimli bir takımla?

Yeni sezonun hazırlık maçları nasıl olur acaba, o maçlar sezonun fotoğrafını verir mi acaba?

  • Ligin ilk maçı Adana’da olur mu acaba,
  • acaba kimle açarız sezonu
  • hangi takımla kapatırız sezonu?

Şampiyonluk maçı Adana’ya mı denk gelir acaba?

Yazar: Editor
2011-06-10 08:14:05
http://www.antalyatv.com/wp-content/uploads/2009/12/tar%C4%B1m-ve-k%C3%B6y-i%C5%9Fleri-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-k%C3%B6yl%C3%BC-tar%C4%B1m-i%C5%9F%C3%A7isi-hayvanc%C4%B1l%C4%B1k-ziraat-bitki-hasat-aletleri-makinalar%C4%B1-tohum-g%C3%BCbre-zirai-ila%C3%A7-ba%C5%9Fak-bu%C4%9Fday-meyve-manav-hal-organik-resimleri-fotolar%C4%B1-tarla-nadas-%C3%BCr%C3%BCn-29.jpg

“Ulan seçecek mecal mi bıraktın bende!”

Kapıdaki şu seçime istinaden bu yazıda da bir iki alıntı yapsam sözlüklerden, oradan buradan? Başlıyorum o zaman.

Seç(mek); anlam içeriği: ayıklamak, ayırmak, dizilemek, önem kazanmak, yükselmek, saygınlık kazanmak, değerli olmak. Anadolu halk ağzında: yığın(seç), koyun, kuzu ayırma yeri(saçak), ayna(seçence), iyi okunaklı yazı(seçgel), frengi-belsoğukluğu(seçime), ayırma-katma(seçim, katılım) [Türkçe Kökler Sözlüğü/ İsmet Zeki Eyuboğlu / Remzi Kitabevi]

Seç(mek); (1)benzerleri arasından hoşa gideni iyi olanı, üstün bulunanı almak ya da yararlanmak üzere bir yana ayırmak. (2) Birine oy vererek bir göreve getirmek, seçim yapmak. (3)İyi, nitelikli, üstün bularak yeğlemek. (4)Ne olduğunu anlamak, görmek, fark etmek. (5)Genellikle yiyecekler için yemek ya da yememek, ayırmak. [Türkçe Sözlük / Ali Püsküllüoğlu / Doğan Kitap]

Seçim; Osmanlıcada ihtiyar (hani “gayri ihtiyari” denir ya), benzerleri arasından ayırma, Seçme sözcüğüyle anlamdaş olduğu gibi parlamenter sistemdeki oylama dizgesi, Osmanlıcada Hakkı İntihap… [Felsefe Ansiklopedisi / Orhan Hançerlioğlu / Remzi Kitabevi]

Seçim; toplumsal ve ruhsal koşullanma sonucu uyarıcıların kimilerinin seçilerek algılanması ve kimilerininse görmezlik ve duymazlıktan gelinmesi. [ Özer Ozankaya / Toplumbilim Terimleri Sözlüğü / TDK]

Seçim; algılamada uyaranlar alanından kimilerinin seçilip kimilerininse görmezlikten gelinmesidir. [Mithat Enç / Ruhbilim Terimleri Sözlüğü / TDK]

Bazı reklâm metinlerine göre seçmek diğerlerinden vazgeçmektir.

Seçim; Solon’a göre, halk meclisini yeniden canlandırarak aşağı sınıflara hükümette oy hakkı vermek; devletin baş yetkililerini kısmen oyla, kısmen de kur’ayla seçmek. [İlk Filozoflar / George Thomson / Payel yayınları]

Kızılderililerde seçimler daha çok o liderin veya lider adayının vasıflarına bağlı bir iş; cesaret, bilgelik, dürüstlük, kabilenin çıkarlarını gözetme… (Nereden mi biliyorum? Onca kovboy filmini boşuna mı izledik? Zagor’ları, Teks Willer’leri boş yere mi okuduk…) Örneğin Şavni şefi Tecumseh şöyle bir şey der: “Hiçbir kabilenin, değil yabancılara, birbirlerine bile yurtlarını satmaya hakkı yoktur.” Muhtemelen bu cümle ona seçim de kazandırmıştır. Ama emsallerine göre namuslu bir kazanmadır bu!

Yalnız, yukarıdaki alıntıların birindeki ifade dikkatimi çekti; seçmek fiiliyle, Anadolu halk ağzında koyun, kuzu ayırma yerini, saçağı ilişkilendiriyor. Ne isabetli bir ilişkilendirme! Gerçi keyfi bir iş değil bu, etimoloji böyle diyor. Neymiş? Koyun, kuzu ayırma yeri. İleri demokrasili şu vekil seçme sistemimize bakınca yasaklı, lider odaklı şu sürece, hakkaten de tam olarak öyle bir anlam sonucu çıkıyor. Vay güzelim “seç(mek)” fiili!

Kimleri nasıl seçtiğimizi bilmeyen yok. Bu yüzden bu kulvarda kelime koşturmaya da pek niyetim yok. Ben bizim mahalleden devam edeyim mevzuya. Şimdi efendim bu meyanda Ustura Kemal’i artık tanımayan kalmamıştır sanırım. Mahalle meşhurlarımızdan… Bir de Rızkı var. Mahallenin manavı, üstelik en şenlikli adamlarından. Yerel Nasrettin Hocalardan, Bekri Mustafa cinsinden, biraz da Namlı Kemal…

Rızkı, mahallenin manavı ya (Laf aramızda biraz pahalı satar. Yahu Rızkı abi, şu tarlalar, bahçeler arasında hangi vicdanla bu kadar pahalı satıyorsun otu hıyarı, diye sızlandığımızda; siz kazık yemeye alışmışsınız, ben ne yapayım, ekin evinizin önünü, diye bırakır lafı yamacımıza.) Ustura Kemal’in de nevaleye ihtiyacı olur haliyle. Domatestir, salatalıktır, yeşil soğandır; rakı masasına ne icap ederse artık. Orada kavun da vardır mevsimi dışında, pahalıdır da. Ustura, iskeleden yanaşır kavuna. Doğrudan gelemez. Nedir, ne değildir, bakar ki ürün pek fahiş fiyatta seyreder. Nedir bu Rızkı Ağa, der? Kavundur Kemal kardeşim! Bilirim o kadarını, fakat fiyatların pek latif.

Lakin usturadır bu, lafı uzatmaya da pek gelmez.

Ta İran’dan gelir, ama lezzet yumağıdır. Seç al Usta.

Ustura Kemal ağzının içinde yuvarlar lafı: Ulan seçecek mecal mi bıraktın bende!

Haddizatında ileri demokrasimizdeki tüm seçimleri tahlil edip özetleyen bir ifadedir Ustura Kemal’in bir kavun üzerinden ettiği laf.

Vaktiyle Abderalılar da (Şöyle bir alıntı yapayım, yeterince aydınlatıcı olur: Kim miydi Abderalılar? Özetle; çok budala insanlardı. Herkesi ilgilendiren konuları uzun uzun tartışırlar ve sonunda seçeneklerin en kötüsüne karar verirlerdi, üstelik her seferinde… İçecek suyu zor buldukları günlerde olimpik bir havuz yapmışlardır örneğin. Dolayısıyla doldurup doya doya yüzememişlerdir.”) bir tür seçim işine girişirler; eşeğin gölgesi de eşeği kiralayanın mıdır, yoksa eşeğin o gölgesi eşeğin kendisinden bağımsız mıdır, ayrı bir kira mı gerektirir? Evet, bir memleket meselesine dönüşen bu ikilemi çözmek için epey uğraşır Abderalılar. (Abderalılar /Roman/ C. M. Wielan)

Bilmiyorum, acaba diyorum en vatandaş ve en masum halimle, ulan bunlar oradan bir eşeğin gölgesi mevzusu mu çekiyorlar bize? Hayt!

Seçmekmiş, seçimmiş…

Yazının başındaki o ilk tanıma döneceğim. Diyor ki “frengi-belsoğukluğu(seçime)”! Seçmek fiilinden türetilmiş. Yani? O zaman, etimolojik tarihle sabittir tecrübe; seçimi iyi yapmazsan “seçime” kapıdadır, belsoğukluğu yani, frengi! Tabi mecazen bu laflar, ama mecazen olmayan bir şey var ki o da bizi Abderalılara dönüştürür olan şu tarz seçimler ve süremleridir.

Yine bir alıntıyla veda ediyorum bu yazıya öyleyse:

Seçim sistemi;

*Temsil organlarıyla devlet hükümranlığını kullanacak organların seçimlerini yapma

ve örgütleme düzeni.

Seçim sistemi devlet tarafından saptanır.

*Kapitalist ülkelerde

sömürücü azınlığın çıkarlarına hizmet eden

ve onların egemenliğini temsil eden organları seçme

ya da bu organlara temsilci olarak seçilme hakkı.

Sınırlı seçim sistemleri emekçilerin politik haklarını kullanmalarını engellemekte

ve seçim sonuçlarının çoğunlukla sömürücülerin,

egemen sınıfların yararına olmasını sağlamaktadır. 

[Politika Sözlüğü / N.S. Aşukin / Sosyal Yayınları]

Yazar: Editor
2011-06-09 08:24:01

Seçimde son düzlüğe girildi. Seçime ilişkin fikrimiz ortada. Partilere dair fikrimiz de anlaşılmıştır. Bu yüzden şu sıralarda yazdığımız memleket yazıları bir seçim manevrası olarak algılanmasın. Haddizatında şu seçim denen şeyle işimiz olmaz. En iyi ifadeyle seyirlik bir köy oyunudur şu seçimler.

http://haberpan.net/haber/11/01/14/3239/yurtdisinda-da-oy-sandigi-kurulacak.jpg

Yalanın bini bir para.

Hakaretin iltifata dönüştüğü bir lafazanlık.

Kifayetsiz muhterislerin delice at koşturduğu meydanlar, televizyonlar.

Ülke de çok çok mahalle bakkalı olabilecek yöneticiler.

Kültür düzeyi adeta deniz seviyesinde olan çeşitli düzeyde partililer, adaylar ve saireler.

Sokakların, caddelerin çöplüğe dönüşmesi, kafamızı belleyen propaganda bilmem neleri.

Neyse…

Ama sonuç olarak şunu diyebilirim kendi hesabıma; bir seçimle ülkenin makûs talihi değişmeyecek, yani piyangodan büyük ikramiye bize asla ve kat’a çıkmayacak, lakin şu işbirlikçi iktidardan, onların ve bilumum yandaşlarının görgüsüz kibrinden, ideolojisiz ve salt menfaate dayanan yan yanalıklarından, o her güzel şeyi biz yaptık, biz olmazsak ülke olmaz hallerinden, ilelebet varız pozlarında pek sıkıldım bre.  

Yazar: Editor
2011-06-08 07:58:52

12 Eylülcülere bazı sorular yöneltiliyormuş. Güzel. Sorulsun elbet. O 12 Eylül cuntacıları, olmazsa da o fikriyat, o fikriyatın devamı, mirasçıları vs mahkûm edilsin.

http://platformhaber.net/wp-content/uploads/2009/09/2009_0911_12eylul.jpg

Şimdi biz de birkaç soru soralım onlara buradan gıyaben.

  • Amerikalıların, o zamanki başkanları Carter’ a “bizim çocuklar sonunda başardı” mesajındaki o çocuklar siz miydiniz?
  • Peki, siyaseten sizin çocuklarınız kimdir şimdi?
  • Yaptığını darbe, ülke sınırları içine kimleri ihya etti, kimlerin siyasi istikbalinin önünü açtı?
  • O darbeyi “Allah’ın işi olarak niteleyen kimdi?
  • “12 Eylül darbesi hayırlara vesile olmuştur.” diyen hangi zattı?
  • O darbeden sonra zorunlu din dersleri neden kondu?
  • O zorunlu din derslerinden sonra sizi (Kenan Evren’i) kim adeta cennetlik ilan etti?
  • Şimdi Akp partizanı olmuş hangi isimler ve hangi gazeteciler o zaman size de alkış tutmuş sizin de partizanınız olmuştu?
  • Kimler avukatlığınızı yaptı? O avukat şimdi hangi partide siyaset yapmaktadır?
  • Darbeden sonra oluşturduğunu sosyal ve siyasi ortam kimlerin sosyal ve siyasal zemini oldu?
  • Yani hakikatte kime hizmet ettiniz?
  • Darbeciler için “Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihalelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.” diyen kimdi?

Sorular belli!

Cevaplar da belli!

Bunlar bizimle eğleniyor şu pespaye seçim öncesinde.

Yazar: Editor
2011-05-13 11:03:19

Dikkat,

Şu Altay maçının sonucuna göre düşme ihtimalimiz olağanüstü rastlantılara bağlıdır ancak.

Asla istemediğimiz bir yenilgi bile küme düşmemizin tek sebebi olamaz. Denklemleri hepimiz biliyoruz lige veda etme hesabında, tekrara gerek yok.

Asıl tehlike Altay’a yenilmemiz değildir bence, aslı tehlike o maç esnasında yaşanabilecek bazı tatsızlıklardır.

O tatsızlıklar ki bizi durduğumuz yerde küme düşürebilir birtakım cezalarla. Bu sebeptendir ki bizim o 90 dakikayı sadece takımımızı desteklemekle geçirmemiz herhangi bir puan kadar önemlidir.

Başımıza örülecek çorap düşük bir ihtimalle hızını alamayan bir grup taraftarımızdan da gelebilir, ama böyle bir atmosferde buna gerçek taraftarın organize bir hareketi olarak ihtimal vermiyorum.

Asıl tehlike kendini birkaç gündür yerel basın denen en kalitesiz kâğıt parçalarında gösteriyor.

http://images.all-free-download.com/images/graphicmedium/man_toilet_paper_roll_clip_art_25034.jpg

Böyle bir haftada Adanaspor’u yıpratmak için pervasızca öyle işlere kalkışan bu cenah pek ala puan silmeye bile vardıracak cezalar almamıza sebep olacak unsurları, tahrikçi tutmaları tribüne sızdırabilir.

Maçı olası tahriklere kapılmadan tamamlamak zorundayız, evet bir mecburiyettir bu.

Üstelik tam şu şırada, anlaşılıyor ki, Adanaspor’un düşmanı Altay veya başka bir takım değildir artık. Defalarca sahne aldığı gibi asıl düşmanımız o sayfalarda kendini tüm çıplaklığıyla göstermektedir. Bizim gardımızı Altay’a değil asıl onlara almamız lazımdır.

Şu lanetli sezonu tribünde kazasız kapatmamız bir Adanasporluluğun, Adanaspor’a borcudur, görevidir, sorumluluğudur.
Yazar: Editor
2011-05-12 17:48:36

Şöyle bir hikâye hatırlıyorum, bir tür kıssadan hisse;

 

http://ngfl.northumberland.gov.uk/clipart/nursery%20rhymes/images/3%20blind%20mice_jpg.jpg

Efendim üç fare vardır ve bu zatlar kuyruklarından birbirine bağlanır. Bunların karşılarına da birer dilim, neyse artık miktarı, peynir konur.

O üç fare ayrı ayrı, önlerindeki peynire ulaşmaya çalışır. Hepsi birbirini hemen hemen aynı güçle çektiklerinden önlerindeki peynire bir türlü ulaşamazlar. Kuyruklarından dolayı çektikleri acı da cabası…

Sonra efendime söyleyeyim, hatırladığım kadarıyla biri şu üç fareye akıl verir; “lan oğlum, bir araya gelin öyle yiyin peynirleri, yani birlikte hareket edin yoksa ya açlıktan öleceksiniz ya da kuyruktan olacaksınız.” şeklinde...

Öyle,

Sonra üç fare aynı anda saldırmaya başlar ve önlerindeki peynirleri mideye yuvarlarlar.

  • Hikâye bu,
  • ama gerçek hayat öyle değil;
  • o peynir o fareciklerin midesine oturur,
  • bu işin hazmı kolay değildir.

Mesele, fareleşmeyi bir işbirliği ile içine sindirebilme meselesidir. Adanalılık ve adamlık tam da oradaki bir hür iradede saklıdır!

Yazar: Editor
2011-05-07 11:08:58

“Boluspor Başkanı Emin Semercioğlu'nun, zorlu karşılaşma öncesi, ‘Bolu'nun bakanı mı olması gerekiyor?’ sözleri Mersin camiasını kızdırdı.

Bu açıklamalara yanıt vererek, ‘Bizi töhmet altında bırakıyorlar.’ sözleriyle Boluspor Başkanı'na sitem eden Mersin İdman Yurdu Kulüp Başkanı Ali Kahramanlı'ya, Semercioğlu'ndan yine cevap geldi.

Kahramanlı'nın açıklamaları yanlış anladığını söyleyen Semercioğlu, ‘Boluspor olarak Mersin'deki siyasilerden taraftarına kadar her türlü güç odağının birlik ve beraberliği, şampiyonluk yolunda nasıl sağladığını gördük. Bunun neden Boluspor için söz konusu olmadığı yolunda kendi kendimize öz eleştiri anlamında bu açıklamayı yaptık. Burada kesinlikle hiçbir şahıs ve kurum töhmet altında bırakılması gibi bir durum söz konusu değildir.’ dedi.”

Haber ajansspor’dan yorum bizden.

Boluspor Başkanı Emin Semercioğlu'nun ilk açıklaması aslında son derece nettir ve isabetlidir ve ülkemizdeki futbola dair bir yaraya parmak basıyordur. Bu sözünde yanlış hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla bu açıklamanın düzeltilmesine de gerek yoktur.

Mersin güzel futbol oynayabilir, kaliteli futbolcuları ve ne yaptığının bilen yetenekli bir hocası da olabilir, şehir doğal olarak şampiyonluk havasına girmiştir, olabilir. Tüm bunlarla Mersin şampiyonluğu fazlasıyla da hak etmiş olabilir.

http://www.medya73.com/images/contents/bakan-caglayandan-mersine-destek-72203-489380.jpg

Fakat,

Ta 2B’den beri özellikle Kürşat Tüzmen ile başlayan bir siyasi manevra Mersin’in şampiyonluğunu B.A. 1. lige çıkışlarında da töhmet altında bırakmıştır. Bu sezon da Cumhurbaşkanının, bakanların, vekillerin, yine Kürşat Tüzmen’in, bilumum Akp kadrolarının Mersin’i süper ligde görmek istiyoruz, yolundaki açıklamaları bu hak edilmiş şampiyonluğu töhmet altında bırakır, bırakmıştır da…

Geçen sezonlarda örneğin Mehmet Ali Şahin’den dolayı Antalyaspor’un süper lige çıkışı hala töhmet altındadır, Kemal Unakıtan’dan dolayı Eskişehir’in şampiyonluğu hala töhmet altındadır. Herhangi bir siyasinin bulaştığı her şampiyonluk töhmet altındadır.

Diyeceksiniz ki bu modern zamanların futbolunda, bir deli paranın döndüğü bu futbol piyasasında, iddianın şu şenlikli spora bulaşmasından sonra, bir halk sporunun çok yüksek meblağlı kombine biletlerle, şifreli futbol kanallarıyla maçlarla ‘parası olana bir tür hizmet’e dönüştüğü, dönüştürüldüğü günümüzde, binlerce futbolculu piyasanın kaymağını çok düşük yüzdedeki futbolcunun yediği futbol devrinde, teşvikin şikenin hiç durmadan konuşulduğu şu saatlerde töhmet altında kalmayan hiçbir futbol neticesi yoktur... diyeceksiniz.

E haklısınız!

Ama töhmet altında kalmaya veya kalmamaya izin verip vermemek yine de camiaların elindedir. Bir şaibeyi içinize sindirip sindirmeme aşamasında...

Yazar: Editor
2011-05-04 08:42:20

Ama Bunun Adı Faşizmdir Efendiler

22 Ağustos'ta yürürlüğe girecek yönetmelikle Türkiye'de internet kullanıcılarına filtre zorunlu olacak, hangi sitelere girilebileceğine devlet karar verecek!

http://katipler.net/wp-content/uploads/2010/03/yasak.jpg

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu'nca (BTK) hazırlanan "İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar" 22 Ağustos 2011 tarihinde yürürlüğe girecek. Bu uygulamayla kullanıcılar BTK'nın belirlediği 4 internet filtresinden birini seçmek zorunda bırakılacak.

  • Filtreyi aşmak suç sayılacak.
  • Filtre kıstasları ise tamamen BTK'nın keyfine göre belirlenecek.
  • Ayrıca internet servis sağlayıcıları filtrelerin aşılmasını engellemekle sorumlu tutulacak,
  • aksi halde onlara da ağır para cezaları uygulanacak.

 

Bilindiği gibi şu an isteyen kullanıcı, bilgisayarına "çocuk filtresi" olarak basit programlar vasıtasıyla filtreler yükleyebiliyor. Bu filtre, yükleyen kişinin istemediği sitelere o bilgisayardan erişilmesini engelliyor. 22 Ağustos'tan sonra "devlet baba" da tüm Türkiye vatandaşlarına böyle bir filtre uygulayacak.

  • AKP Türkiye'sinde bu uygulamanın nerelere varacağını kestirmek zor değil.
  • Zira yakın zamana kadar uzun süre Youtube yasaklı kalmıştı.
  • Bu süreçte Başbakan Erdoğan, "Ben giriyorum siz de girin" diyerek, birtakım "kaçak" yollarla Youtube'a girilebileceğini söyleyerek trajikomik bir savunma yapmıştı.
  • Fakat 22 Ağustos'tan itibaren bu "kaçak" yollar da kapalı olacak. Yani Erdoğan da -tekrar yasaklanırsa- Youtube'a giremeyecek.

Doç. Dr. Altıparmak bianet’in Danıştay’a taşıdığı “İnternetin Güvenli Kullanımına Dair Usul ve Esaslar Taslağı”nın baştan sona hukuksuz ve öngörülemez olduğu görüşünde.

  • Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak,
  • bianet’e yaptığı açıklamada bu düzenlemede hukuk devleti olmanın asli koşullarının ihlal edildiğini,
  • düzenleme ile gelecek filtrelemenin ifade özgürlüğü,
  • iletişim özgürlüğü
  • ve özel hayat önünde engel oluşturacağını söyledi.

İncisözlük 22 Ağustos için AİHM'ye gidiyor


İnternetin aykırı sözlük sitesi incisözlük 22 Ağustos 2011 tarihinde başlayacak olan filtre uygulamasına karşı öncelikle olarak iç hukuka başvurmaya sonuç alınamazsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gidileceğini açıkladı.

Sitede iki plan geliştirildi.

  • İlk planda AİHM'ye başvurmak için tüm iç hukuk yollarının tüketilmesi gerektiğinden yola çıkılarak öncelikle Türk mahkemelerinde hakkın aranması kararı verildi.
  • İkinci planda tüm iç hukuk yollarının tükendiği varsayılarak AİHM'ye başvurulması planlanıyor. Bunun için yapılması gerekenleri toplayarak bir araya getiren İncisözlükçüler bununla ilgili yol haritasını da web sitelerinden yayınladı.


22 Ağustos İnternet Darbesine HAYIR


Yaşanan bu süreci 'internet darbesi' olarak adlandıran kullanıcılar ise eyleme geçmeye hazırlanıyor.

Facebook, twitter gibi sosyal ağlarda "22 Ağustos İnternet Darbesine HAYIR"  sloganıyla bir araya gelen on binlerce internet kullanıcısı 22 Mayıs pazar günü sansüre karşı yürüyecek.

(CNNTürk'te Sercan Tezcanoğlu imzasıyla yayınlanan haberden.)

Kaynak: BirGün

Yazar: Editor
2011-05-03 10:51:39

Son kullanma tarihi geçer ve kullanılmaz olur kullanma tarihi geçenler, meyve suları, çikolatalar, ambalajlanmış yiyecekler, sütler, tereyağları, yoğurtlar ki son kullanma tarihi geçen konserveler de kullanılmaz elden çıkarılır.

http://rutgersscholar.rutgers.edu/volume04/sobrbirg/fig4.gif
  • Biz bunu Batıdan öğrendik,
  • yoksa ne biliriz biz böyle tüketim inceliklerini,
  • suyun da son kullanma tarihi vardır denir,
  • ilaçların, serumların; köselenin, metalin bile son kullanma tarihi var diyor bilenler,
  • bak şu maşanın bile son kullanma tarihi var, diyor
  • hiçbir nesne sonsuz bir ömre sahip değildir, değil mi ki insan işi…

Ama sadece nesnelerin mi, biz insanların da yok mu ki son kullanma tarihleri; bankacıların, dershane öğretmenlerinin, ilaç mümessillerinin,  işçilerin evet işçilerin de son kullanma tarihi vardır, gerçi onlara ödenen “ücret” zalimce az olduğu için onların son kullanma tarihleri pek ötelenmiş durumda, neredeyse Allah’a bırakılmış işçilerin son kullanma tarihi. Fakat vardır bir son kullanma tarihi aşkların, aşıkların, şehirlerin, denizlerin, göllerin...

  • Neticede yemin billah, her şeyin ve herkesin bir son kullanma tarihi vardır;
  • vekillerin, bakanların, başkanların, başbakanların, kralların, kral gibi yaşayanların,
  • öylece hüküm sürenlerin, şeyhlerin, liderlerin, önderlerin,
  • ana şirketlerin veya taşeronların,
  • insanı yok sayan her bir iradenin, ideolojisiz idarelerin her saltanatın
  • ve her bir zulmün elbette bir son kullanma tarihi vardır ve böylece tarih onları sayfalarına alır.
  • Ladin’in, Saddam’ın, Mübarek’in, Bush’un, Obama’nın…
  • Efendimiz, inanın sizin de bir son kullanma tarihiniz var…

Çünkü Batı demokrasisi böyledir, ki ileri demokrasidir, buna “tüketici hakları” da dâhildir, tüketmenin ve tüketenin en zalim mecazi anlamlarında ve her şeyin bir son kullanma tarihi vardır…

Yazar: Editor
2011-04-29 09:00:51

Kars’taki İnsanlık Anıtı gitti gidiyor. Heykellerin kafası niyeyse tekbirlerle kesilmiş, partizan AKP’liler sanırım bunu öyle bir mesele olarak algıladılar.

http://haberpan.net/haber/11/04/17/fa99/insanlik-aniti-yikiliyor.jpg

Peki, bu esnada kültürün pek bakanı ne yaptı? Bilmediğimden soruyorum. Gazetelerde, TV’lerde bir şey göremedim. Lakin hiçbir şey yapamamıştır. Sessizliği de o partideki iktidarsızlığındandır, hem o muktedirlik nasıl olsun ki…

Orada bir dolgu malzemesi olduğunu kendisi hepimizden iyi biliyor. Bir unvan için şu hale bak! Bizim sokağın kadim kadınlarından Güllü Ana böyle trajik sahneler için sadece bir “vah” derdi. Vah!

Ben onun yerinde olsaydım ne yapardım? Misalen…

  • Aslında heykel yıkılmıyor, yıkanıyor derdim.
  • Kesilen başlar Kars Çarşı Berberine gidecek,
  • ense tıraşından sonra yerlerine tekrar konacak, derdim.
  • Hayır, sökülmüyorlar,
  • sadece yönleri değişiyor,
  • güneye bakacaklar birlikte, derdim.
  • O Emir Kustarica var ya,
  • diye eski bir defteri açardım.
  • Dikkati o mekândan almak için.
  • Belki, yav zaten o heykel bence de ucubeydi,
  • diye tornistan ederdim, alışıldığı üzere…

Ama şöyle bir şey beklenirdi belki olağan koşulların olağan bir kültür bakanından,

  • ben bir anıtın arkasında duramadım,
  • inandığım bir meseleyi savunamadım bile,
  • egemenlik alanımda hükmüm geçmedi,
  • bakanlığımı tek adamcı particiliğe ezdirdim.
  • Ama kendimi ezdirmem,
  • giderim.

Bu tarafımızca kurgulanmış son sözler de günün en komik lafları olsun o zaman…

Ezdirmem sana kendimi, giderimmiş… Pöh!

Yazar: Editor
2011-04-26 07:53:43
http://www.firmaekle.com/firmalogo/13530.jpg
 
  • Bu maç için bu yazıda, şimdilik, ama yazma hakkımı saklı tutarak
  • bir şey yazmayacağım,
  • o kaleyi yıllardır teslim ettiğimiz o kaleci için
  • bir şey yazmayacağım,
  • yere göğe sığdıramadığımız Hoca için
  • bir şey yazmayacağım,
  • o kaptan için
  • bir şey yazmayacağım
  • hele o hakem müsveddesi için
  • bir tür herif-i naşerif için
  • hiçbir şey yazmayacağım…
  • Ulan…
Yazar: Editor
2011-04-23 12:25:04

2009’da Türkiye genelinde 6 bin 964 çocuk ve genç işçi tespit edildiği, çocuk ve genç işçi ayrımı yapılarak gerçekleştirilen bu yılki teftişlerde ise 6 bin 116 çocuk, 3 bin 165 genç işçi saptandığı kaydedildi. Bu, hükümet rakamları. Ama hakikat, (6 - 17 yaş arası)çocuk işçilerin bir milyon civarında olduğunu söylüyor.

http://www.unicef.org/turkey/sy21/img/cp45.jpg

2006’da yapılan bir başka araştırmada 6–17 yaş arası 16 milyonu aşkın çocuktan 958 bininin çalıştığını ortaya çıktı. Anket çocukların yüzde 41’inin tarım, yüzde 28’inin sanayi, yüzde 21’inin ticaret alanında çalıştığını göstermişti. Biz buna 2011 itibariyle ekleyelim ekleyeceğimizi. Ve emimin bu satırları okuyanların yüzde 90’ı çocuk işçi olarak geçirmiştir ömrünün belli bir dönemini…

UİD-DER’den bir alıntı yapalım o zaman:

“Türkiye’de ve dünyada çocuk işçilik sorunu kapitalizm var olduğundan beri var aslında. Peki, neden bu kadar işsizlik varken yetişkinleri değil de küçücük çocukları çalıştırmayı tercih ediyor patronlar? Çünkü çocuklar savunmasızdır, sömürü karşısında sesini çıkaramayacak kadar küçüktür. Ailesini geçindirmek durumunda olan bir yetişkinin alacağı ücretten çok daha düşük ücret almaya razıdırlar. Peki ya çocukların zihinsel, fiziksel ihtiyaçları? Onların henüz gelişmekte olan bünyelerinin zarar görüyor olması? Ömürlerinin kısalması, psikolojilerinin bozulması? Bütün bunların patronlar için bir önemi var mı? Niye olsun ki! İşçi dediğin patronların gözünde birer konuşan makine! Bozuldu mu, hemen gönder yenisi gelsin!”

Buna sokak çocuklarını veya çocuk tacizlerini, o reklâmlardaki çocuk istismarını eklemedik bile…

Alın size bu iktidarla bir de çocuk bayramı…

Yazar: Editor
2011-04-20 08:28:47

*AKP’nin ekmeğine yağ sürmeye çalışan YSK kararları haftaya damgasını vurdu. Böyle taktikleri beklememek sadece safdillik olur. Konuyla ilgili kıssadan hissemiz şöyledir; Mevlana penceresinden dışarıya bakıyormuş, ötelerde leylek ile kuzgunun yan yana durduğunu görmüş, bu iki farklı kuşu bir araya getiren nedir ki, diye düşünmüş, olara doğru yaklaştığında ikisinin de topal olduğunu görmüş. Öyle…

http://www.clipartpal.com/_thumbs/pd/holiday/halloween/Raven_on_Red.png

*Başbakan, ÖSYM’yi protesto eden gençler için şöyle bir yorum yapmış, demiş ki biz de onların karşısına 5 bin, 10 bin genç çıkarırız.

Nasıl yani?

Hazır kıtalar mı var? Doldurulmuş mevziler? Otobüslerle taşınan kitleler? Alışveriş çekleriyle ayartılan güruh? Bir lafınızla harekete geçecek tetikçiler? Meydanları siparişle dolduranlar? Kendi ‘SS’leriniz? Bu işler sizin orada böyle mi yürüyor, diye sorarlar adama hem burada hem Avrupa’da hem de ahirette. Ya…

Oysa o gençler bir türlü tatmin ve ikna olmamış hür iradeleriyle çıkmışlardı meydanlara, o direnci kendi özel kolluk kuvvetlerinizle mi kırmayı düşündünüz bir an? ne fena bir düşüncedir bu? Ne tehlikeli bir histir!

*Hani şifreci bir ÖSYM başkanı var ya, muhtemelen orada sipariş üzere duruyor olan. Adamcağız bir de intihalci imiş! Yani? Yanisi şu, bir başkasının eserini kendi eseriymiş gibi yayımlayıp oradan bir akademik kariyer bina etmiş kendine. Yok, bu şifrelemeden de basit bir iş; alıyorsun metni, yazarının adını silip kendi adını yazıyorsun ve bunu da kendi eserinmiş gibi sunuyorsun! Şifre ne zahmetli bir iştir oysa!

Peki, nasıl yırtmış bu rezilce işten? Bir özür yazısıyla! Şimdi bu bey, AKP’nin ÖSYM’sinin başında! Yakışır.

*Kültür Bakanımız demiş ki, “Türkiye’nin genelinde macera temalı kitapların okunuyor olması araştırmacılığı teşvik eder. Bu iyi bir gelişmedir.”

Tiyatroda sakız çiğnenmesi de süreçte tiyatroların kapanmasına sebep olur. Bu kötü bir gelişmedir, diye tamamlayalım biz!

Yazar: Editor
2011-04-15 09:03:48

“İlerde gelecek soru şudur: Devlet hâlâ bu kurumu taşımak zorunda mıdır? Bugünkü Türkiye’de devletin kadrolu sanatçısı olması gerekir mi? Bunu bütünüyle özel kurumlara terk etsek harcadığımız cari gideri doğrudan sivil toplumun bu organizasyonlarına mı versek? Sanatın yoğunluğu bu şekilde artar. Özel tiyatrolara yardım veriyoruz. Cari giderlerden kurtulsak sivil toplumun faaliyetlerine destek versek daha faydalı olur. Yılda 100 milyon TL cari masraflar var oysa 50 milyon TL’yi özel tiyatrolara dağıtsak her yer tiyatro sahnesi olur”

http://www.dijitalpr.net/resim/muppet.jpg

Üstelik eski arkadaşları tarafından tarihin en büyük döneği sıfatıyla anılan kültürün bakamayanı başbakanın kızının bir oyunu terk etmesi üzerine adeta padişahım çok yaşa nidalarıyla ortalığı velveleye vermektedir. Tabi padişahım çok yaşa derken bundan saray erkânı cemili cümle olarak sebeplenecektir, hazretin bakma eylemini aşıp bir başka mevziye yerleştiği de ayrıca görülmektedir.

Elem verici bir durum...

Tarihin bu en büyük döneği, ki bunu ben demiyorum arkadaşları diyor, bir sanat komiseri tavrıyla hem ders veriyor hem de tehdit ediyor. Tehdit ediyor, devlet tiyatrolarını kapatırız, diyor. İşte tam da size yakışacak bir davranış.

Size bahane mi yok ülkeyi orta çağa götürmek için. Bu bahane başbakanın kızı olabilir, başka bir şey de olabilir. Evet, bir sebeple siz devlet tiyatrolarını da kapatın, hatta sebepsiz kapatın bu daha dürüstçe bir iş olur! yekten yapın bunu yapacaksanız, öyle dolambaçlı yollara ne gerek!

Bir oyuncunun herhangi bir tavrından ki bu tavır ayrıca sorgulanır bir kusur varsa onun muhatabı yasalar da vardır, (galiba o oyuncu da neticede 657’ye tabidir). Ama bu, üstelik kendilerinin her yobaz kalkışmadan savunmaya geçtikleri gibi ziyadesiyle münferit olan bu olayda Türkiye Cumhuriyetinin kültür bakanının vardığı nokta, bu olaydan çıkardığı mesaj ne “manidardır”.

Bir yuh çeksem karşıki dağlar yıkılır mı ki?

Kartları açık oynayın efendiler, deyin ki biz devlet tiyatrolarının kapatacağız. Yerine yarı fiyatına kendi tiyatrocularımızı, topluluklarımızı bina edeceğiz, ama bu sanat olur veya başka bir şey olur, bir belediye başkanınızın da buyurduğu gibi tüküreyim böyle sanatın içine olur, bilmem ne olur, ama zannederim ki heyhat sizin paşa gönlünüz hoş olur.

Diyor ki hazret,

Seyirciye bakmayacaksın, oyununu oynayacaksın.

Öyle değil efendi, sizin dediğiniz çadır tiyatrosunda bile olmaz, bir ülkeden bahsediyoruz burada, her ne kadar arızaları olsa da bir devletten ve onun geleneklerinden ve onun en can alıcı ve kurumsallaşırken ne badireler atlatmış bir sanat kolundan bahsediyoruz. Bir kabile değil bu ülke, seyircinin de uyması gereken bir takım “nezaket” kuralları vardır.

Diyor ki hazret,

İnsan ağzında boğaz pastili veya çiklet taşıyabilir. Patlatmadıktan sonra buna kim niye karışabilir.

Olmasa efendim, tiyatrodan bahsediyoruz, sizin seçim mitinglerinizden değil. Sizin bu hoş gördüğünüzü olağan bir tiyatro seyircisi yapmaz, ama hangi kitle, kimler yapar? Siz bunun cevabını biliyorsunuz.

Diyor ki hazret,

Kaldı ki biz niye sahneyi aydınlatıyoruz da seyirciyi karartıyoruz. Sen seyirciye bakmayacaksın, oyununu oynayacaksın.

Vay be! Sadece bu sebepten de olsa o karatma ve aydınlatma, yine de seyircinin adabınca oyunu izleme mecburiyeti vardır, bu mecburiyet yasalarca sabitlenmiş olmasa da… Ama hadi sizin dediğiniz gibi olsun, padişahım çok yaşa…

Yine yazıyorum. Bu olay bir oyuncu ve seyirci arasındaki (o oyuncu kim olursa olsun, o seyirci kim olursa olsun) bir nezaket veya nezaketsizlik meselesidir. Ama bu ülkenin kültür bakanı kendine bu sıradan durumdan müthiş bir vazife çıkarmıştır. Bir hazin profilin analizini pek net veren şu sözleri buyurmuştur, ötesi kendilerinin de içinde olduğu bir kukla gösterisidir.

Diyor ki hazret,

“İlerde gelecek soru şudur: Devlet hâlâ bu kurumu taşımak zorunda mıdır? Bugünkü Türkiye’de devletin kadrolu sanatçısı olması gerekir mi? Bunu bütünüyle özel kurumlara terk etsek harcadığımız cari gideri doğrudan sivil toplumun bu organizasyonlarına mı versek? Sanatın yoğunluğu bu şekilde artar. Özel tiyatrolara yardım veriyoruz. Cari giderlerden kurtulsak sivil toplumun faaliyetlerine destek versek daha faydalı olur. Yılda 100 milyon TL cari masraflar var oysa 50 milyon TL’yi özel tiyatrolara dağıtsak her yer tiyatro sahnesi olur”

Vah!

Yazar: Editor
2011-04-11 21:25:34

"Nasreddin Hoca merhum, bir gün mezarlığa dolaşmaya gider. Orada gezerken boş bir mezar görüp içine ölü gibi yatar. Bizim Hoca: Bakalım sorgu melekleri gerçekten gelecekler mi? diye düşünür. Derken bir fincancı kervanı kabristanın yanındaki yoldan geçmeye başlar. Hoca, şakır şukur giden bu şey de neymiş diye başını çukurdan çıkarıp bakınca katırlar karşılarında bir şeyin belirmesi ile ürkerler ve kaçışmaya başlalar, fincanlar kırılır vs. Kervanın sahipleri hocayı yakalarlar.
Bre kimsin, diyerek sıkıştırmaya başlarlar.
Hoca: Ben ölüyüm, aman etmeyin eylemeyin, dese de dinlemezler, güzel bir dayak atarlar.
Başı gözü kan içinde kalan Hoca eve gelir. Karısı kapıyı açtığında şaşırır:
Be Hoca bu hâl ne, diye sorar. Hoca: Öldüm de mezardan geliyorum. Başıma bu hâl ondan geldi, der. Hocanın hanımı, saf saf: Vay Hocam, peki öbür dünyada ne var ne yok, diye sorunca Hoca şöyle cevaplar:
Vallahi Hanım, fincancı katırlarını ürkütmezsen hiç bir şey yok."

http://images.christmastimeclipart.com/images/2/1175730466784_252/img_1175730466784_2521.jpg

Kara mizah ne olabilir? Olağan insan hallerinden hazin vaziyetler çıkarmak olabilir mi? Güleceğine ağlayacak gibi olmak, belki ağlamak… Mizahın karası… Ayrı bir beceri ister, her yiğidin harcı, her kalemin işi değil. Yapanına gıpta ederim.

Üniversite zamanlarında, evde Murat’la Selahattin tavla oynardı. Selahattin kahvehane nedir bilmez bir adam. Hani tavlada “aldığın pulu oynayacaksın” geyiği var ya, Murat da Selahattin’i kızdırmak için abartıp “baktığını da oynayacaksın” derdi. Tabi, Selahattin küplere binerdi; olur mu öyle şey? Arkadaşlar da muhabbetine “kahve kuralı böyle Selahattin, baktığını oynayacaksın” diye devam ettirirdi mevzuyu. Eğlenceli günlerdi…

Şimdi Selahattin acaba o zamanları hatırlar mı? “baktığını yapmak, aklından geçen pulu oynamak…” Nereden nereye yani…

Yayımlanmamış bir kitap, olmayan bir şey, bir tahayyül belki veya kâğıt tomarı, bir bilgisayarda birkaç bin kelime, ama kitap olacak/ken bir gece baskınıyla… Hani bir suikast veya soygun veya ihtilal ya da devrim daha ne bileyim taslağı, şablonu, projesi, kurgusu vs de değil, bir kitap, araştırma inceleme kelamından…

Abdülhamit döneminde baskının, jurnalin, gözaltıların, sürgünün bini bir para… Yasak kelimelerle boğuşur millet, yazar, gazeteci…

Döndük mü hazretlerin hep hasret duydukları zamanlara…

Şimdi yeni suç tanımları ve önlemleri yerine illa ki önerileri olacak;

F ve Tip ses simgeleri bir tamlamaya dönüştürülüp belli bir ima için kullanılamayacak, Orhan Veli’nin “düşünme arzu et sade, bak böcekler de böyle yapıyor” dizeleri bir hicivden bir idare tarzına dönüştürülecek. Bıyık, bademinden olacak. Güneşli havalarda gölgeler kalabalık yapmayacak, mümkünse gölgesiz dolaşılacak ya da sadece gölgeler salınacak ki sureti aslı olacak. Bir kültür devrimiyle Elif, Cengiz, Şamil, Hasan, Mehmetler okunacak; Nihat Doğan dinlenecek, Mahzun izlenecek, İbo sevilecek, Sezen övülecek, Müslüm… Vah be Müslüm Baba, sen de mi teşne olacaktın bu düzene, bir isyan temasından çıkıp tevekkül kapılarında mı yatacaktın? Sana da neyse? Yolun açık ola…

Zaten o kitap tutuklamasında bir gözdağı da veriliyor, tehdit mi desek; elinde kitabın kopyaları olan bunları teslim etmezse gözaltına alınacak. Vay be… Yani? Kitabın içeriğini düşünen soruşturulacak, kitap adını telaffuz eden tutuklanacak, aklından geçiren itelenecek, yetmez ama yeter diyen ötelenecek, lan oğlum şimdi ne oldu diye içinden geçiren kovuşturulacak, adaletten kuşku duyan araştırılacak, güvenmeyen karıştırılacak, inanmayan kalmayacak, direnen yanacak…

Adam ne anlattı da bunca ürktü fincancı katırları… Ne ola ki o kitapta? Yayını durdurma ve basma yasağı verilmiş imamın alperenlerine dair kitap taslağına. Belki bir tahayyüle, imgeye, bir bulut parçasına veya aradan sızan güneşe, pencere önündeki saksıya; birkaç damla suya karanfile, nergise, begonyaya; sigara ve rakıya zaten, ama sarımsaklı bir süzme yoğurta, zeytinyağlı ezme salataya, dürümün üzerine sıkılacak limona, üç beş adamın bile değil bir iki cümlenin, üç beş tamlamanın, sekiz on kelimenin bir araya gelmesine kontrol, memlekete üzerinde bir iç korku ile otokontrol, sonrası sonra… Ama Mısır’a, Libya’ya, Tunus’a buradan ileri demokrasi ayarları… Ula ben ne diyorum? Yahu, ben ne dediğimi biliyor muyum, yazıyorum işte, bir öbek kelimeden öyle anlamlar oluşturmaya çalışmadan, bir yamalı bohça, bir düzensiz çeşnileme… Ya, düşer miyim tongaya!

Vaktiyle Devekuşu Kabare’nin bir seri oyunu vardı, bunlardan biri de “Yasaklar”dı. Zeki/Metin başrolde... Enteresan yasaklar vardı orada da, ayrıca 12 Eylül dönemini de veletlerini de hicvedeninden, 80’lerden; ama o bir seyirlik oyundu, yani oyundu işte bre, eğlencelik bir şeydi… Şimdi geldik mi post modern 12 Eylül günlerine, yav tam da 12 Eylülü referandumlamışken… miş iken… yapmış gibi olup… Acı hakikatin kendisine geldik, geliverdik mi?

Benim şu yaptığıma ne demeli? Yaz sade suya tirit şu futbolu be, bak gündelik işine, siyaset de ne demek, değil mi ki bize bir tatlı huzur gerek…

Ama ondan önce Goethe’nin çekip gitmeden az evvel dediği gibi; Işık, Biraz Daha Işık… Bulutsuz havalar, ışıltılı güzelim turunculu günler, evlerde pencere aralamalar, oda havalandırmalar, tül perdeler, efkârlı türküler, güzelim şarkılar, balkon oturmaları, sokak muhabbetleri, sebepsiz yolculuklar, asabi kargalar, gezgin kırlangıçlar, evcimen serçeler, yıldızlı geceler, pamuk prenses ve yedi cüceler de alınmadan… gözaltına…

Yazar: Editor
2011-04-06 08:45:21

Ortadaki iddia yeterince vahim; bu son YGS’de (açılımı; Yandaş Gençlere Sınav) belli bir şifreleme olduğu gayet de açık, en azından Emmanuelle filmleri kadar açık; )) Bu açıklık da herkese yeter icabında.

http://cdn1.iofferphoto.com/img/item/194/271/528/emmanuelle-a-hard-look-documentary-sylvia-kristel-6e889.jpg
 
  • Böyle şaibeli bir tablo varken,
  • savcılık da vakayı incelerken
  • belli bir mevki ve makam adeta delilleri karartıyor
  • veya savcılığı yönlendiriyor
  • ya da bir şekilde topa basıyor.
  • kim bilir daha neler yapılıyor...

Bir iddia var, bırakalım da araştırılsın ne ise ortaya çıksın, demiyor kimseler. O zaman bu olayın arkasında da belli birileri var, diye düşünüyor insan; açıklanamayacak birileri, camia olarak pek güçlü birileri… Bakınsanıza KPSS vakası hala faili meçhul bir eylem skandal olarak duruyor. Hatta Deniz Feneri de deniz feneri olarak durmakta…

Hani bağımsız yargıydı, süreçti, müdahale olmamalıydı, etki falan ve de filan.

  • Cemil Çiçek ve onun kendi cumhurbaşkanı ikna oluyor,
  • dönüyor Milli Eğitim Bakanı böyle belirsiz bir olayda
  • ve muhatabı yasalarca belli olan bir durumda 
  • “Şifreleme yok.
  • Bu soruşturmadan bir şey çıkmayacak” diyor.
  • Böyle diyor da,
  • savcıların anladığı şöyle bir şey olabiliyor,
  • “aman ha, bir şey çık-ma-ya-cak!”…
  • Tam bu sırada yandaş medya bir Meksika dalgasına başlıyor.

Gariptir, bu olayda neden yine aynı cephe bir ağız birliği yapıyor? Niye hiç soru işaretleri yok bu efendilerin? Belki bu sıvadaki şifrelemeyi o komünistler yaptı, durun bir araştırılsın, netice belli olsun, ne ise ortaya çıksın. Değil mi ama! Ne bu cevval hal böyle?

Nasıl bir Çin festival dragonudur bu, baştaki nasıl dönerse dipteki de öyle kıvrılıyor…

http://newsimg.bbc.co.uk/media/images/42342000/jpg/_42342941_dragon203ap.jpg

Alayınız ikna olsun, ben ikna olmadım! Ve yazımızın ana fikri;

İkna olma, ikna oldukça sıra sana gelecek…

Zagor'un sözü bu!

Yazar: Editor
2011-04-04 10:39:05

Haftaya Başlarken birkaç kelam edelim ve bir an önce futbol gündeminden uzaklaşalım hafta sonuna kadar arada Ordu’yu nasıl yeneriz soruları sorarak, el cevaplar arayarak, ama memleket meselelerini hiç unutmayarak…

http://www.gemlikzeytini.com/wp-content/uploads/2008/10/zozellik.jpg

Kötü başladık futbolda, her şey iyi gider gibi görünürken son dakika golüyle takke yine düştü kel yine göründü…

Yine iddialar sınava dair, şaibeli bir manzara var ortada. Şifrelemeler filan... Ben orada her türlü dalaverenin döneceğine inananlardanım. Adamlar son derece pervasız, çünkü başlarına bir şey gelmeyeceğini gayet iyi biliyorlar… Bir katakulliyle önce YÖK ele geçirildi, imha edilmesi gereken YÖK’ü istihkam eylediler… Sonra ÖSYM yine belli bir “organize işler”in sonucunda ele geçirildi, o organize işlerin ne kaynaklı olduğu hala anlaşılamadı, anlaşılabilemedi…

Yani KPSS vakası orada öylece duruyor…

İmamın Ordusu hâlâ internette, okunmaya müsait.

En vahimi, bunu da yeni duyduk, Çukurova Üniversitesinin 35 yıllık Zeytin Gen Bahçesindeki zeytin ağaçları okul yaptırtmak için kesilmiş, özellikle vali yardımcısının erkiyle yapılmış bu iş… Vali yardımcısı “orası zeytinliğin gen bahçesi değildir” diyormuş, Ziraat fakültesi dekanı da açıklıyor, Türkiye’nin ikinci büyük zeytin ağacı gen bahçesi olduğunu söylüyor ve bahçede 386 tür zeytin ağacı geninin barındırıldığını vurguluyor. 35 yıllık emek ve 386 tür zeytin ağacı… O okulu tepeme yapsanız da güzelim zeytinlik yok olmasa… idi mi desem, iş işten geçti mi ki…

http://goldolives.com/images/tarihi.jpg

Vah güzelim zeytin ağaçları… kutsal ağaç, insanlığın evriminin bir başka tanığı…

Not: Maç fotoları hâlâ foto-yorum'da...

Yazar: Editor
2011-03-28 10:03:51

Bu sezon 64 olmak… En üstteki takımın puanı sanırım 47, Samsunspor’un. Kalan maç sayısı 7. 3x7=21. Toplamda 68 olur. Olursa o da. 7’de 7 ihtimalinde… Diğer takımların bunu yakalaması mümkün görünmüyor zaten.

Yani? Ah be…

 http://profile.ak.fbcdn.net/hprofile-ak-snc4/41605_69696951671_3949_n.jpg

Pazar gecesi oynanan GBB-MİY maçında özellikle Ramazan’a dikkat ettim sonra Kenan’a, geçen sezon devre arasında mı ne adları geçmişti, Buca’dan ayrıldıklarında, sonra GBB’ye gittiler. Oranın kaderini değiştirdiler. Geçen sezon ya da bu sezon Kenan ile Ramazan bizde olsaydı, bizim kaderimiz değişirdi.

Yani? Bari önümüzdeki sezon bu ikili bizim formamızı giyse, zor olmasa gerek böyle bir transfer…

Rize – Altay maçından sonra Coşkun Demirbakan bir konuştu pir konuştu… Valla güzel laflar etti, ağır da laflar etti. Öteden beri duyduğumuz şeyleri söyledi canlı yayında:

 “Biz futbolcumuza ’nasıl yere yatılır’ öğretmeyeceğiz; ‘Türk futbolu nasıl gelişir’ bunu öğreteceğiz. Altay takımı bugün adam gibi top oynadı. Herkesten bunu istiyoruz. Türk futbolu gelişsin diye futbolculara dürüst şeyler öğretelim. Futbol dışı işlerle kimse uğraşmasın. Alo ile malo ile oralara buralara gitmesin kimse. Bunu herkes anlamıştır. Ben Coşkun Demirbakan’ım. Daha bunlar bu işe başlamadan, ben Süper Lig’de çalışıyordum. Ama hiç kimseye tavassutla, ’şunu bunu yapayım’ diye Ahmet, Mehmet’i aramadım, aramam da, aratmam da. Herkes beni arar. Ne demek istediğimi Türkiye biliyor.”

Öte yandan cevap veren Ümit Kayıhan şunları dedi: “Coşkun Hoca halüsinasyon gören bir hocadır. Bütün Türkiye bunu böyle bilir. O bakımdan çok yanlış. Teknik direktörü yaralayıcı laflar bunlar. Bizim meslektaşlarımız arasındaki imalayıcı konuşmalar. Ümit Kayıhan’ı da onu da herkes tanıyor”

Yani? Bana sorarsanız Coşkun Demirbakan derim bu mevzuda, o Ümit Kayıhan bizde hocayken de pek tekinsiz gelmişti bana, o deli kadroyu şampiyon yapamamış en son Şekerspor karşısında penaltı atışlarına sıra geldiğinde işi duayla çözmeye çalışmıştı. Tabi penaltı atışlarında süper ligi kaçırmıştık.

Peki, bu akşam?

Ben bir puana razıyım arkadaşlar!

(Totem yapıyorum:))

Yazar: Editor
2011-03-25 15:37:37

Ama maç berabere giderken, takım son 20 dakikada diri kalmışsa rakibin gol baskılarının karşısında ve rakip böylece yorulmuşsa, o zaman, işte o zaman bir Karşıyaka mağlubiyetinin telafisi olur. Nasıldı? Son 20 dakikaya diri girerek ve avantajlı diyebileceğimiz bir skorla… Öyle…

             http://us.123rf.com/168nwm/pauloresende/pauloresende0903/pauloresende090300024.jpg    http://ul.gcg.me/files/2010-02/tiger_clipart_4.gif

_____________________

Denizlispor’u yeneceğiz, demem zor. önceleri esip gürlüyorduk. Şimdi daha ağırdan almaktayız iddialarımızı, en azından ben öyle yapıyorum. Bu maçtan itibaren, evet öyle yapacağım. İzliyoruz takımı. Futbol güzel ama sonuç yok. Bir de gol pozisyonunda sefilleri oynuyoruz.

  • Şimdi ben nasıl derim ki gideriz yeneriz geliriz.
  • Ne kadar zor şeyler bunlar.
  • Doksan dakika ve artısında, ilk golü atacaksın ve bunu korumaya çalışacaksın.
  • Ya da yediğin golü gollerle çıkarmaya çalışacaksın. Kinaye filan yapmıyorum.
  • Ama zor işler bunlar.
  • Karşıyaka hariç herkesin bir tür iddiası meselesi var bu ligde,
  • aslında Karşıyaka’nın da var iddiası.
  • Orada bir yerde kayda hazır 24 puan var daha onlar için…

Zor, çok zor bu maçlar. Sadece bize değil, her takıma.

  • Ben şahsen
  • şu Denizlispor maçında bir puana çoktan razıyım.
  • Bu da nasıl olur?
  • Maç başladığı gibi biter.
  • Veya öne geçeriz onlar eşitlerler. 
  • Peki,
  • Ya Onlar öne geçerse?
  • Yoklar hanesindeyiz o zaman bu hafta da.

Ama maç berabere giderken, takım son 20 dakikada diri kalmışsa rakibin gol baskılarının karşısında ve rakip böylece yorulmuşsa, o zaman, işte o zaman bir Karşıyaka mağlubiyetinin telafisi olur. Nasıldı? Son 20 dakikaya diri girerek ve avantajlı diyebileceğimiz bir skorla… Öyle…

Bu ligde olmaz diye bir şey yok, her şey olur, yeter ki o maçın taktiği doğru kurulsun…

Yazar: Editor
2011-03-23 18:01:23
http://lib.fit.edu/documents/content/librarydisplays/200607/clipart%20fire.jpg
_________________

Bir takım iyi futbol oynarken de küme düşer. Haftalar bir bir gidiyor ve bir korku tünelinden hala çıkabilmiş değiliz. Bir an önce aşmamız gereken bir eşik vardır ve o alçak eşik de gelip gırtlağa dayanmıştır.

_____________________

Her tasanın bittiği, tek tasanın aslolana dönüştüğü bir yerdeyiz. Bir güzel Adanaspor’un saflarında meseleyi hayatta kalma meselesi olarak tarif ettiğimiz bir makamdayız.

  • Öyle olmasını kimse istemezdi,
  • tartışmaya bile gerek yok,
  • ama öyle oldu.
  • Ve işte şu an kümede kalamama kaygısı ciddi bir kaygıdır.
  • Futbol tarihinde kötü futbol oynayarak şampiyon olan takımlar kayda geçmiştir.
  • Bunun klasik örneği Yunanistan’ın Avrupa şampiyonluğudur. Geçen yıllarda Sivasspor’un o çıkışı da kötü futbolun zirveyi bile zorladığına bir başka örnektir, Tavşanlı Linyit’in şimdiki pozisyonu bundan çok farklı değildir.
  • Hatta biz bile geçen sezon, çoğunda iyi futbol oynamadan skora gitmiş şampiyonluğu kıl payı kaçırmıştık.

Bu sebeptendir ki, bir takım iyi futbol oynarken de küme düşer. Haftalar bir bir gidiyor ve bir korku tünelinden hala çıkabilmiş değiliz. Bir an önce aşmamız gereken bir eşik vardır ve o alçak eşik de gelip gırtlağa dayanmıştır.

Peki, bunun önlemini kim alacak?

Taraftar bu sezon üzerine düşeni gereğince hatta biraz da fazlasıyla yapmıştır. Bu konuyu sezon sonu panoramasında en çıplak ve keskin ve yalın ve açık ve hatta sert ve hazin bir içerikte tartışacağız. Fakat şimdiden bu sezonun kahramanın taraftar olduğunu ilan edebiliriz.

  • Evet, önlemi kim alacak?
  • Ben almayacağıma göre;
  • dernek, adanaspor.org, adanaturuncudur.com, kaplanpenche, platform bu sorunda kendi başına bir çözümün mutlak muhatabı, kapısı, kendisi olamayacağına göre…
  • Adres önce Bayram başkanı göstermektedir,
  • sonra futbolcuların bizatihi kendisini göstermektedir…
  • Biz küme düşmeyiz, demekle kümede kalınır mı ki?…
  • Galibiyetlere olan ihtiyacımız aşikar bir gerçektir…
Bir kapandık tek seneden 10 yıl geriye gittik,
bir de küme düşersek bir on yıl daha geriye gideriz.

Böyle bir lüksümüz yok. Açığı kapayamayacak bir ters açıya düşeriz ki efkârımızı bastırmaya rakı masalarının mecali yetmez…

Kendi turuncu ateşimizle yanmayalım haddizatında...

Yazar: Editor
2011-03-18 09:41:03

Ülkenin ve hatta dünyanın hakiki gündemlerinden kaçmak kafayı kuma gömmektir. Sorunları yok saymak, onların gerçekten yok olduğu anlamına gelmez. Dertler orada ortada öylece duruyor.

_______________________________

http://www.openclipart.org/image/250px/svg_to_png/nuclear_power_-_no_thanks.png

Bir köşe yazarının da dediği gibi, dünya neyi konuşuyor biz neyi konuşuyoruz. Bir ülke önce doğal afetlerden sonra kendi hatasından, ki nükleer enerji hatasıdır bu, kabuslar yaşar ve yaşatırken biz meseleli bir türkücünün meselesine düşmüşüz. Ne güzel gündem!

Ülkede asıl gündem bu esnada yine toz duman…

Gazeteciler hala terörist,

İşsizlik hala tavan,

Yoksulluk kader oldu,

Bağımsız yargı mevta,

Muhalif her hareket kıskaçta,

Benzin fiyatları dalgalanmada,

Yandaşlar gazda,

Cahillik iktidarda…

 

Başbakanımız nükleer eleştiriye evdeki tüplerle karşılık veriyor. Böylece de muhtemel tehlikeyi eşitliyor, kendi hesabında. Çözüm önerileri harika, zannedersin ki bir kabile devletiyiz ve liderimiz bize bozkır veya çöl hayatının tecrübeleriyle öğütler veriyor, yaşamda kalma dersleri filan. İçki yerine meyve öneriyordu… Üç çocuk diyordu, hani kabile savaşlarında eli silah tutan her bir insana ihtiyaç var ya…

Ülkenin ve hatta dünyanın hakiki gündemlerinden kaçmak kafayı kuma gömmektir. Sorunları yok saymak, onların gerçekten yok olduğu anlamına gelmez. Dertler orada ortada öylece duruyor. Bunlara kafa yormak, bunları tartışmak, başkasının evrensel derdini de kendimize dert etmek insani davranışlardır gibi geliyor bana.

Japonya örneğinden sonra, nükleer enerji daha bir tartışılır oldu. Doğru bir tartışmadır. Bunu tartışmayıp da neye odaklanacağız? Şahsi ilişkilerinin ne cinste olduğunu bilemediğimiz bir şöhretliyi mi yerleştireceğiz ülke sorunlarının ortasına?

Nükleer risklerle enerji elde etme sürecini masum eylemler silsilesi gibi göstermeye çalışmak önce cahillikse sonra mutlaka gaflettir. Hele bizim gibi bir ülkede, doğanın muhteşem güzelliğinde ve idarenin basiretsizliğinde, olsa olsa intihardır.

Yetmez, ama size de hayır nükleerinize de hayır…

Yazar: Editor
2011-03-16 09:38:00

"Eyyamcılık Oportünizm Her Devrin Adamı Olmak Gemisinin Kurtaran Kaptan Canım Ben mi Kurtaracağım Memleketi Ya Ama Adamlar Çok Güçlendiler Çok Dön Baba Dönelim" Üzerine Çeşitlemeler

http://freevectorku.com/wp-content/uploads/cartoon/Courage/courage002.jpg

Ya da

Her İkmalin Bir İkbali Vardır

 

Evet, bu kez nezih bir yazı yazacağım. Hep hükümeti eleştir, hep giydir adamcağızlara, hep muhalefet… Canım, bu insanların yaptığı, yapmaya çalıştığı, yapmayı tasarladığı iyi bir şey hiç mi yok? Ben bu yazıda işte o iyi şeylerden bahsetsem. Neticede adamlar bu memleket için seferber olmuş ellerinden geleni yapıyorlar. Bunları yazsam artık, bundan sonra böyle yazılar yazsam? Ha, ne dersiniz?

Aman Canım

Neye kadar muhalefet? Hem ben bu memleketi o insanlardan daha mı çok seviyorum veya bir ben mi seviyorum ülkemi? Bu cefa çeker insanların hiç mi emeği yok bu memleket üzerinde, onlarca yılın silsilesi içinde? Ben bunları yazayım değil mi? Yazayım yazayım… Ama ne yazayım?

Adaleti yazarım, kalkınmayı yazarım. İleri demokrasiden bahsederim. Adil yargılamalardan, bu süreçten, “anti keyfiyetten” bahsederim. Cengiz, Hasan, Mehmet, Engin Beyefendiler gibi; Gülay, Nazlı Hanımefendiler gibi sağduyulu analizlere de meyledebilirim. Değil mi, vakti zamanı geldi çünkü. Hem bozguncu muyum? Örneğin insan sağlığı için türlü düzenlemeler yapılır sigaraya, içkiye karşı (zaten kötülüklerin anası içki değil mi, sigara da onun baş yandaşı, rezil yandaş şey; içtiğimin değil paketine geri soktuğumun yandaş sigarası…) uygulanır, yasaksa yasak, zamsa zam… Neymiş efendim aslında bunların derdi hayat tarzlarına müdahaleymiş. İçki ve sigara düzenlemeleri bunun içinmiş. Bu necip insanlar memleket için daha ne yapsın? Gerçi ne yaparlarsa yapsınlar o memnuniyetsiz muhalifler hiçbir şeyden hoşnut olmaz. Yani olmazdım ben de eskiden, şimdi ak gerçekleri görme zamanı.

Memleket Yönetmek

Hem kolay mı memleket yönetmek? Milyon farklı insanı memnun et. Canım mümkün mü böyle bir şey? Mümkün değil tabi… O zaman, isteyen memnun olsun, istemeyen olmasın, ama sussun, otursun, can sıkmasın…

Yok yandaş gazete, yandaş TV, yandaş yazar, yandaş yönetmen, yandaş şarkıcı, yandaş türkücü, yandaş oyuncu, yandaş futbolcu, yandaş yorumcu, yandaş işadamı. Ne bu be? İnsanların hiç mi özgür iradesi yok? Yani… Buna cevap vermek zor. Aman efendim, bu kesimin işleri fena halde tıkırındaymış, pek tıkırındaymış, tıkır tıkırmış. Karşılıklı menfaat münasebetiymiş… E, ne var bunda para kazanmak günah mı? Hem “hür ticaret, ister cesaret”… Cesur insanlar vesselam. Gıpta edeceğimize kıskanıyoruz. Kıskanıyorlar. Ben değil. Gayri… Erdim ak gerçeklere. Bakın, eremeyen gazeteciler filan bir bir içeri alınıyor. İçeri alınma değil de birer örgüt mensubu oldukları anlaşılıyor. Oluşmakta olan suça müdahale… Ya! Her ileri demokrasinin de kendi demokrasisini koruma kollama hakkı vardır. Yok mudur?

Menfaat

Torba yasaya bile muhalefet etmek… Nasıl bir gaflettir bu. Orada millet çıkarlarını göremiyor mu insanlar. Nankörlük böyle bir şey! Millet ne güzel menfaatlenir oluyor o yasadan. Ne güzel bir sürü af vs. Sen, siz şahsen o düzenlemelerden yararlanmamış, yararlanmayacak olabilirsin, olabilirsiniz. Ama insaf lütfen, ne kadar bencilsiniz, bunun da mı sorumlusu olacak bu iyi niyetli insan evlatları? Faydalansaydınız!

İşçilerin haklarıymış… Yani fabrikalarda robotların, makinelerin çağı tümden başladı başlayacak, ne yani o zaman da makine-robot hakları mı denecek? Güldürmeyin Allah aşkına! Yok torba yasası milletin kafasına torba geçirmekmiş! Akılları sıra gönderme yapıyorlar! Bu kadar mı kör olunur onca hizmete? Sorarım! Efendimiz stat yaptırır, tamam kendi parasından değil ama yaptırır, şükran duyacağına onu yuhala; küçük beyimiz dünya starlarını getirir konsere onu da yuhala; bir diğeri huzurun sağlanması için iki arada bir derede kalmayı göze alıp yabancı damat muamelesine maruz kalır; eleştir; yani ben kendim bile yaptım bunu, kendimden hicap ediyorum; o "muhteşem araştırmacı bilimadamı munazaracı hatip uzman gezgin seyyah siyasetçi siyasetbilimci devletadamı çelik politik politikacı" muhtereme çamur atma çabasında ol… Bilemediğiniz şudur, o güzelim surette çamur bile iz bırakamaz… Nereye kadar, nedir bu bivefalık?

İkmal ve İkbal Meselesi

Bir başka adamcağız vaktiyle Sivas’ta otelde mutfak yangını sebebiyle ölen insanların ölümünden sorumlu tutulan vatandaşlarımızın avukatlığını yapmış. Adamcağız da şimdi bakan’mış. E, ne olmuş? Ticaret yapmak yasak mı, suç mu? Günah olmadığı kesin. Hem ne diyor kendisi: “Savunmayı ayıplamak hiç kimsenin hakkı ve haddi değildir.”

Bir hukuk devletinde herkes istediğini istediği duygularla savunur. Değil midir ki her ikmalin bir ikbali vardır… Diğer muhterem de Kenan Paşacığın avukatıydı. E, ne olmuş, darbe destekçisi mi oldu? Üstelik para neyin bir şey de almamış.

Basın özgürlüğü de yokmuş bilmem ne. Açıkladı muhterem bakanımız, bizdeki basın özgürlüğü Amerika’da bile yok diye. Şimdi kime inanmalı? Sorun bir çocuğa örneğin, öğretmenine mi inanırsın, yoksa yoldan geçen birine mi? Tabi öğretmenine inanacak! Tamam mı?

Biz Olmuşuz Bir Saltimbanco

Şu da var, hür teşebbüsçü vatanseverlerimiz örneğin Kanadalı topluluk Cirque du Soleil’i İstanbul’a getirmek için 2 senedir ter döküyorlarmış. Sergileyecekleri gösterinin adı da İtalyancadan uyarlama; Saltimbanco imiş, anlamı da “bankın üzerinde zıplamak”mış. Topluluk farklı hünerleri bir araya getirebiliyormuş. Ne de hoş. Ama kendi öz kaynaklarımıza neden bakmıyoruz ki? Neden onca paramızı dışarıya akıtıyoruz, akıtacak onca yan mecra varken... Bankın üzerinde zıplamak da ne iş ki? Bir bakınsak etrafta bir koltuk, mevki, makam, program, maaş, kıyak üzerinde envai çeşit hüner sergileyen ne çok personel görünürdü. İki sene beklemeye ne hacet? Üstelik bu personel bir ömür burada sadece sekiz on gün değil… İşte bu bakarkörlüğümüz, kendi değerlerimizden bihaber olmamız bizi geriye götüren o statükoculuklardan biri değil mi? Yazık ama.

Evet!

Bak Ne Babacan

Sonra dünya babacanı bakanımız ne güzel çalışıyor, düşünüyor, uyguluyor. Kendi için mi? Öyle düşünen hem kör hem nankördür, hizmet düşmanıdır. Bakın nasıl düşünür bizi; diyor ki, akaryakıtta ÖTV indirimi söz konusu değildir. Neden peki? Açıklıyor kendisi; çünkü diyor, indirdiğimiz vergiden çok daha fazlası yüksek faiz olarak vatandaşa döner. Bütçe açık verir, bedelini vatandaş öder. Ya! Vatandaştan başka kim düşünülür ki? Şimdi buna bile itiraz gelir. İlle de eleştirilecek ya adamcağızlar; tutup “zaten her bedeli her halükarda vatandaş ödüyor, siz düşürün o ÖTV midir nedir bilmem neyini, biz bedel ödemeye başka türlü devam edelim, hem o açığın gerçek müsebbibi mi kapatıyor açığın kendisini?” şeklinde şeyler denir. Günahtır, bu kadar da menfi olunmamalı. İyi düşünelim ki iyi olsun. Ha, oradaki sebep sonuç ilişkisini ben açıklayamam ekonomist miyim ki, haddim değil ama bakan mıyım ki, petrolcü müyüm ki? Ne bileyim? Ama bu ilişkileri benden iyi bilen ak fikirli iyi niyetli arkadaşlarımız, savunma demeyeyim de bir analiz yapar elbet. Krala ne gerek! Değil mi, her şeyde de onları mı yormalı, hem icraat yap hem de dön bu icraatları bozgunculara karşı savun. Liberal arkadaşlık ne güne duruyor?

Efendimiz

Ve Efendimiz bir şehirdeki konuşmasında şöyle diyor:

"Bizim siyasetimizde korku yok, korkutmak yok. Bizim siyasetimizde dedikoduyla, sanal korkularla, sanal tehditlerle ayakta kalma çabası yok. Başkalarının yaşam tarzına müdahale, yasaklama, kısıtlama yok. Bizim siyasetimizde istismar yok, kutsal değerleri, hassasiyetleri siyasete alet etmek yok. Bizim siyasetimizde karnından konuşmak, çark etmek, nabza göre şerbet vermek yok."

Şimdi buna da mı inanmayacağız? O zaman, yahu biz ne fena insanlarız!

 

Not:

Böyle yazarım ben abiler, başka türlü yazamam, orta yerde konuşamam, düşünemem bile. Onlar ne düşündüğümü bile anlayıp fırsatını kollayıp ebemi belleyip… Korkarım, korkmazsam bile tırsarım, tırsaki olurum, tedirgin, ürkek… Ama bana sadece bir tatlı huzur gerek: ))

 

http://us.123rf.com/168nwm/sababa66/sababa660906/sababa66090600011.jpg

 

Öyleyse ben Cenap Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nden biri ile kapatayım Tırsaki Sözleri’mi:

Gerçeklik güneşini örten tek bulut, menfaattir…

Böyle diyor…

Yazar: Editor