2017-10-08 13:46:55

Unutulmaz Cyrano De Bergerac Tiradı İle Başlayalım

Ne yapmak gerek peki? Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu bellemeliyim? Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi, önünde eğilerek efendimiz sanmak mı? Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret? Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım? Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip taklalar mı atmalıyım? 
İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli? Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli? Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi yetenekli demeli? 
Eleştiriden mi çekinmeli?  "Adım Mercure dergisinde geçse" diye mi sayıklamalı?
İstemem! İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek... Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek. Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek? 
İstemem! Eksik olsun! İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek... Tek başına... Özgür olmak... Dünyaya kendi gözlerinle bakmak... Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak... Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak... Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Aya bile gidebilmek. Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.
Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın. 
Varsın boyun olmasın bir söğüdünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

Edmond Rostand / Cyrano De Bergerac

Oyunun sahnelenme tarihi: 27 Aralık 1897

Bu da unutulmaz tiradın efsane kaydı: 

Tıklayınız

CyranoDe Bergerac / Gerard Depardieu / Rüştü Asyalı

Not: Bu, Adanaspora dair bir yazı değildir.

Yazar: Editor
2017-09-29 10:45:08

Tecrübe Değil, Hatıra

Ama tecrübelere değilse de hatıralara itibar ederim. Çünkü tecrübe denen şeyin geleceğe dair bir dayatması vardır; bak, öğrendin, gördün, yaşadın bir daha aynı boku yeme, diye…

Sanki şu tecrübelerin bir öğretmen edası vardır. Hiç sevmem. Didaktik, tatsız, sünepe bir izdüşümü görür oluyorum oralarda bir yerde. Hem en tecrübe sahibinin de donu kirlenir. Öyle!

Tecrübe denince herkeste bir ağırlık filan…

Zannedersiniz ki eve tüm zamanların bilgesi gelmiş, en muhterem ihtiyar, başköşeye oturtalım, içerse rakı ikram edelim. Et ve ekmek verelim, beslenemediğimiz gibi besleyelim, tütünün saralım. Yeter!

Altı üstü tecrübe bu, 

Biricik değil. 

Ne diyeyim,

Tecrübelerin bir ipe mandal olmadığı

Tecrübelerle sabittir mi diyeyim?

Hem,

Aynı vakaya dair onlarca tecrübe edinebiliriz, 

Bir de başkalarının onlarcası eklenince, 

Saymakla bitmez. 

Yani kendi kavmini kurar 

Bu tecrübe dediğimiz zottirik. 

Fena sıkıcı olur. 

Yıllarca da hüküm sürer, 

İflahımızı gevretir.

Hâlihazırda gevrediği gibi...

Yahu dostlar,

Ben tecrübelere inanmayanların azınlıklı kavmindenim. Biz ona aramızda “soktuğumun tecrübesi” deriz. Ne işe yararsın ulan, hiçbir işe yaramamaktan başka.

Hayır, 

Bir “tecrübeye” istinaden yazmıyorum bu satırları, 

İnan olsun

Okuyup yeniden düşündüklerime hürmetendir 

Bu inciler.

Tecrübe, öz Türkçesi deneyim... Koy gitsin.

Ama hatıralar…

Ne güzeldir onlar.

Sessiz bir rakı arkadaşıdır. Güzel birkaç dizedir. Şirin Yeşilçam filmlerindendir. Dönüp dönüp okunmak istediğiniz bir romandır, dinlemekten yorulmadığınız bir şarkıdır ve hatıra dediğin de bir “şey”de gizlidir. Mühürler zamanı…

Dayatmaz, 

Öğretmez, 

Belletmez sade efkârlandırır, 

Tatlı tatlı… 

Ha, 

Onun da hastalığına yakalanıp 

İflah olmaz bir nostaljiğe dönüşme tehlikesi de 

Yok değil sanki.

Tecrübe diye lafa başlayan adamdan kaçarım dostlar.

Siz bana hatıralarla gelin.

Oradan kendimize yakışanı elbette bulup çıkarırız, ille de gerekiyorsa,

Yarınbirgün için…

Elbet bir gün, kötü de olsa, birer hatıra olacak şu çapsızlıklara istinaden. 

Yazar: Editor
2017-08-21 14:53:35

Adanaspor Taraftarı nasıl mutlu olur?

  1. Öncelikle Adanaspor taraftarı takımının başarılı olmasını ister. 
  2. Bu yolda iyi bir kadro kurulmasını bekler 
  3. ve iyi bir Teknik Direktörün de takımın başında olmasını ister. 
  4. İyi kadronun pahalı oyunculardan kurulması şart değildir. 
  5. Takım oyunu oynayan ve Teknik Direktörün oyun felsefesine uygun yetenekli oyuncular ister. 
  6. Takım hakkında bilgi verilmesini ister. 
  7. Bunun için yerel basın ile iyi ilişkiler kurulmasını ister. 
  8. Eleştirilerden ders alınmasını ister. 
  9. Her şeyin iyisini bilen yönetim de olsa, taraftar eleştirilerinin dikkate alınmasını ister. 
  10. Maç bilet fiyatlarının makul seviyelerde olmasını ister. 
  11. Bulunduğu ligdeki benzer takımların bilet fiyatları ile maçlara gitmek ister. 
  12. Yönetimin ve Başkanın taraftar odaklı olmasını ister. 
  13. Taraftarın gücünü hisseden ve rakiplerine de hissettiren bir yönetim ister. 
  14. Store ister, 
  15. kar zarar hesabı yapılmadan, 
  16. prestij için, 
  17. marka değeri için 
  18. ve orijinal forma ve taraftar ürünlerini almak ister. 
  19. Taraftardır ister. 
  20. İsteklerinin karşılandığını görmek ister. 
  21. Tüm bu basit işlerin yapıldığını gördüğünde Adanaspor taraftarı mutlu olur...
  22. Bunlar futbolun evrensel beklentileridir. Ekstradan bir talep yoktur.

Mahir Alev

Yazar: Editor
2017-08-20 06:22:02

Hisse sahibi hissi davranırsa, hissi sahipleri ne yapsın?

Bilmem kaç aydır takım kuramıyorsunuz.

Şampiyon olduk kuramadınız.

Küme düştük yine kuramadınız.

Ulusal basın dedi inanmadınız.

Brezilya sahilinden dedi üstat Mehmet Demirkol: "Adanasporda bir yönetim sorunu var belli ki. Hangi akıllı gidip 8 Brezilyalı getirdiyse, bravo yani. Süper iş."

Ama siz yine inanmadınız.

Bunları satacağına inanmak umut tacirliğidir.

Yaptığınız en son hangi transfer başarılı oldu?

Artık eminim bilmiyorsunuz. Sözde Scout ekip dediğiniz 1 KİŞİLİK ekip mi olur?

Bence ondan da kurtulmak lazım, o da çok başarısız.

Lütfen bilmiyorsunuz bari profesyonel destek alın yapmadıklarınız içinde bazılarını hayata geçirin.

Bu takıma bir değil 2 stoper lazım.

Sözde ilk 6 yapacak takımın stoperleri böyle saçma oyunu başlatmaz.

Ayağına top alan 40 metre uzun oynuyor.

 Çemişkezekspor bile yapmıyor artık.

Mahalle takımları pas yaparak çıkmaya çalıyor. Ama biz deneyemiyoruz. Çünkü kalitemiz yetmiyor!

Orta sahada oynayanların hepsi aynı olur mu kardeşim.

Dripling yapan adam almak, bulmak yasak mı?

Bekir-Tevfik ve Renanla olmuyor ama inatla adam almıyoruz. İnatla 3 sezondur bu garibanlar oynuyor.

Forvet olanı santrafor , santraf olanı forvet oynatıyoruz.

Yetersiz olmalarına rağmen dünya yansa bu adamlar 11 yapacak.

Süper ligde en katkı koyan Guaye (sanki başka biri vardı da katkı koymadı) her durumda 3 sezondur 11de başlıyor ve antrenmana çıkmasa bile yine 11 çıkacak, adama kafa attı 3 hafta ceza alacak sonra yine 11 başlayacak.

Çünkü başka şansımız yok.

Hadi bizi düşünmediğiniz kesin de biraz kendimizi düşünüyorsanız gol yüzdesi yüksek bir golcü alın. Hal böyleyken bu takım ilk 6 yapamaz.

Yapar diyende kendi kendini kandırıyor.

Geçen yıl ki gibi.

İhtiyaç Listesi;

Brezilyalılardan kurtul !

Gorana kaleyi teslim et.

Oyunu başlatacak stoper, (Bu saatten sonra zor bulursun)

Dripling yapacak orta saha Forvet için Tayfur Bingöl

Santraf için Umut Nayır

(İsim veriyoruz ki yok bulamadık demesinler)

Not:

Yenilmek iyidir ders alınabilirse.

Zeminin berbat.

Hakem tam bir hilkat garibesi.

Ahmet Gültekin

Yazar: Editor
2017-07-31 11:52:53

Maziye Dönüş sloganını olumlu buluyoruz.

Bunun somutlaşmasını,

Bu sezonun

2017 Gündüz Tekin Onay Yılı

Olarak kaydedilmesini öneriyoruz.

Bir de bu sezon

Kombine ve bilet fiyatlarının nasıl olacağını merakla bekliyoruz.

Güzel Yurdum Adanasporum

 gündüz tekin onay kaplanpenche ile ilgili görsel sonucu

Yazar: Editor
2017-06-21 14:18:19

Hürriyet Olmadan Adalet Sağlanır mı?

"Bizim aradığımız aslında adalet midir, yani en çok ihtiyacımız olan şey adalet denen mefhum mudur? Adalet her zorbalığın önünü tıkar mı veya zorbalığın panzehiri adalet midir? Bizi birer birey yapan kuvvet önce ve sonra ya da sadece adalet midir? Elbette dünyada, hayatımızda veya şurada bir başına her kapıyı açacak bir anahtar yok, bir kere böyle bir tez diyalektik dediğimiz en tabii sistemin mantığına ters. Ama işte sormaktan kendimi alamıyorum, nedir adalet ve neye hizmet eder?

Biliriz ki adalet önce hak ve hukuka uygunluktur; bunları gözetme ve yerine getirme fiiliyatıdır, sonra dürüstlüktür. Her lügatte adil olma durumu olarak da kayıtlıdır bu adalet. Adalet deyince aklımıza devletin, fertlerin çatışan menfaatleri arasında hakka uygun denge sağlaması gelir.

En nihayetinde hukuk ve yasaları uygulayan devlet örgütüdür adalet! Acaba bu, bizim adalet konusunda çok şey beklemememiz gerektiği manasına mı geliyor?

Adalet deyince benim aklıma; adalet sarayı, adalet bakanlığı, adalete teslim etmek, adalet divanı, adliye, Adalet Partisi gibi şeyler yani devletin bizatihi kendisi geliyor. Peki, aklını hayal dünyasının gerisine atan bir devletten biz adaleti nasıl bekleyeceğiz, böyle bir zihniyetin adaleti tesis etmesi nasıl mümkün olacak?

Evet, ihtiyacımız olan adalet midir yoksa hürriyet midir? Not aldığım gibi okuyorum: Hürriyet; hiçbir şekilde kısıtlanmama, bir şarta veya bir mecburiyete bağlı olmama, başkasının kölesi olmama, yabancı bir kuvvetin etkisi altına girmeme, totaliter bir iradeye boyun eğmeme, kendi kendine hareket edebilme ve karar verebilme, tutuklu olmama, iktidarca denetlenememe ve engellenememe… Bunları ben demiyorum, devletimizin dil kurumunun lügati diyor, ben sadece oradan aktardım.

Ne istiyoruz? Demokrasi yerine muktedirlerce belirlenen geleneksel ahlak kurallarını mı? Halkların menfaatlerini gözeten ve hürriyeti sağlamayı amaç edinen bir devlet mi; yoksa bir monarşi ucubesi, babadan oğula kalan, sülaleye veya belli bir zümre yönetimine mecbur olan patrimonyal devlet mi? Yasaları kim koyar, hukuku ne düzenler ve adalet kimler için sağlanır? Cevap aranıyor.

Ne olmak istiyorsunuz söyleyin; kul mu, hür bir fert mi?”

Şefik Uzungece

Marlon Cahit/Mağrur Fil Ölülerinden

Yazar: Editor
2017-05-31 09:41:31

31 Mayıs Cuma

Dikenlidüzüne beş kadar köy yerleşmiştir. Beş köyün beşinin de insanları topraksızdır.

Cümle toprak Abdi Ağanındır.

Dikenlidüzü, dünyanın dışında, kendine göre apayrı kanunları, töresi olan bir dünyadır.

1 Haziran Cumartesi

O gün bu gündür, Dikenlidüzü köylüleri her yıl çift koşmadan önce, çakırdikenliğe büyük bir toy düğünle ateş verirler.

Ateş, üç gün üç gece düzde, doludizgin yuvarlanır.

Çakırdikenliği delicesine yanar. Yanan dikenlerden çığlıklar gelir.

Bu ateşle birlikte de Alidağın doruğunda bir top ışık patlar. Dağın başı üç gece ağarır, gündüz gibi olur.

2 Haziran Pazar

Adımı dersen de Sefil Aliyim

Bir gün akıllıysam yüz gün deliyim

Üstü köpüklenmiş bahar seliyim

Başı pare karlı dağlardan geldim. 

3 Haziran Pazartesi

Yalımlar diken öbeklerinden ovaya atladı. Kurumuş çakırdikeni ovası tepeden tırnağa bir anda yalıma kesti.

Bir de poyraz esiyordu.

Yalımları aldı, saçarak döküp savurarak ta güneye götürdü. Çakırdikenlikten çatırtılar geliyor, çığlıklar geceyi dolduruyor, yalımlar bir uçtan bir uca ovada koşuyordu.

4 Haziran Salı

Kırlangıç yapar yuvayı

Çamur sıvayı sıvayı...

5 Haziran Çarşamba

Kimi yıllar Çukurovaya bahar birdenbire iner. Çiçekler, tomurcuklar, kuşlar, arılar, böcekler, otlar birdenbire bastırır. Ilık güneş apaydınlık ortalığı doldurur.

Kurdu kuşu, börtü böceği yılanı karıncasıyla bütün yaratık yuvalarından dışarıya uğrayıp şaşkın, telaşlı, yeni, taze bir dünyaya kavuşmanın sevinci içinde yumuşacık toprakta gezinirler.

Not:

Tüm alıntılar Yaşar Kemalin büyük eseri İnce Memeddendir.

Yazar: Editor
2017-05-30 10:27:26
elephant and mouse art ile ilgili görsel sonucu

Bir partinin

yani sıradan, aslında herhangi bir örgütlenmenin

hiçbir kutsallığı olmayan bir yapının

yiyen, içen, uyuyan, tıksıran insanların oluşturduğu sivil bir şeyin

gün gelip

kendi kendilerine birtakım ayrıcalıklar, kutsallıklar, büyüklükler, dokunulmazlıklar yüklemesiyle ve saire

yahu işte bir zümrenin

halkın bütününü kapsayan devlet denen en üst, en geleneksel, en kurumsal, tarihsel olguya ve aygıta  

egemen olması, fena halde egemen olması

bir nevi tahavvül etme ile kendini hakim kılması

devleti araç, kendi varlığını amaç kılması

böylece canının istediğini yapma başkanlığının tecessüm etmesi

partili anlayışın, algının, fikriyatın devletin esas ideolojisi haline gelmesi 

falan filan...

Parti devleti diyorduk değil mi? 

Memleketin topyekün bir arenaya dönüşmesi, muhaliflerin o arenanın içine itilmesi...

Arena dediler de... 

Ha parti devleti, ha arena devleti... 

Neyse ki buralarda böyle bir şey yok. Oh!

Yazar: Editor
2017-04-30 22:35:30

1 may proletarya ile ilgili görsel sonucu

Kolay mı Aç Sınıfı Hakikatte Tok olduğuna İkna Etmek

1886da, de ki zamansız bir mesaide

Dünyanın öteki ucunda da biz köleler

Yani paryalar, vaktiyle işe koyulan köyler, şekerkamışı tarlalarında

Bozkırın mujikleri işte orada kanını gömleğine silenler

     Heyhat, işbirlikçiydi demir sopalı, tüfeği Winchester

Ama bir kavim topraktan doğar gibi sesiz sedasız inip sokaklardan

Hani zinciri kayıptan saymayanlar

Meydanlardan mezarlıklara

Altı iş gününe ve gün on iki saate

Çalışmaya değil sade, bildiğin göz göre göre ölmeye karşı iş bırakmıştık;

Bir ben, bir makineci, bir madenci, bir kürek mahkûmu, bir demirci

Fabrika dumanı, çamurlu sokaklar, aç doğan çocuklar

Keşke yalnızca yoksul olsaydık, diyen liman işçileri

Nedir çıplak yumrukla dövüşmek?


1 Mayıstı…
Kolay olmaz aç sınıfa hakikatte tok olduğunu izah etmek.
Kanlı akşamlardı, güneşin kızıl saatlerinde

Günü işçiler ter, kadınlar gözyaşı, zulmün kalesi kan ile yıkardı.
Üç kez daha doğunca güneş sonra
Bir pusu fabrikasında akbaba grev kırıcılar -ki anneleri

Beddua ettiler kendi kendilerine doğurunca öylece sefil bir zürriyeti
Ve öldürülünce dört işçi

Biri bendim, beriki taşçı, diğeri matbaa işçisi

Ötekisi adı bile anılmayan bir zeytin tanesi…

Tarih öylece mi yazar kendi gölgesinden doğan devleri

Veya tek göz evlerin, tütemeyen bacaların, iki lokmanın ağıtını?
Ben uyurken, tay büyürken, ekinler göverirken Taksimde,

Bir ölüm yokuşu, kanlı pazarda bir panzer,

Masum değildir büyük şehirlerin otel odaları

Sonra resmiyetin silah sesleri,

Onlar güneşin çocuklarıydı, gördüler linçi, sıcak namlularda buz gibi mermileri

Ahmet Aleksandro Ali Fuat Bayram Beyhan Dilan Hacer Hamdi Hasan Hatice Jale Kadir Sibel Ziya…

Daha sürgün veren ne çok Filiz vardı,

Ama gün gözünde, kan izinde ömrümüzle su duruldu

Tam da tunç devrinden geçerken taş çatladı gök yarıldı

Yaralı Diz’de Siyular da kırık oklar, donmuş parmaklarla not düşmüştü tarihe,

Bir ulusun direnci ilk orada kırıldı…

1 Mayıs Cem Karaca Tıklayınız

Yazar: Editor
2017-04-27 17:26:16

Hani YORUMSUZ; diyor ya!

Bu da en yorumsuz, canına yandığım…

________________________________

Spor Toto Süper Ligin 29. haftasında,

Adanaspor ile Antalyaspor arasında oynanacak karşılaşmanın bilet fiyatları

belli oldu.

Passolig yetkili gişelerinden ve İnternet üzerinden yarın satışa çıkacak olan bilet fiyatları,

şu şekilde belirlendi;

Maraton: 30 TL

Kapalı Kuzey Alt-Üst Tribün: 40 TL

Kuzey Kale Arkası Misafir Tribün: 25 TL

Gişelerin açılış ve kapanış saati: 09:00-18:00

applause clipart ile ilgili görsel sonucu

Yazar: Editor
2017-04-18 17:34:49

 

stop hand art ile ilgili görsel sonucu
 

Soru işaretlerinin

Toros Dağları gibi durduğu

bu referandum sonucunu

reddediyoruz.

Yazar: Editor
2017-04-17 05:54:28

Muhalifler bir seçimde/referandumda daha yenik ayrıldı.

Ama şu 15 sene içinde, hiçbir seçimde/referandumda hiç bu kadar galip ayrılmamıştı.

Kazanarak kaybedilmiş bir oylama…

Aklıma hep Kasımpaşa-Adanaspor maçı geldi.

Peki, mühürsüz oyların ne kadarı hayır ne kadarı evetti?

Mühürsüz oyların geçerli sayılmasını iktidar partisi istemiş. Neden muhalifler değil de Akp?

Şimdi yukarıdaki soru anlamsız kaldı.

Cevap, itirazı yapanın itirazının içinde…

YSK Başkanına soruyor gazeteci:

Mühürsüz pusulaların kabulüne neden ihtiyaç duyuldu?

YSK Başkanı cevaplıyor:

Öyle gerekti…

Nedir?

Kazanmışken kaybettik.

Öyle gerekti.

 

mask art ile ilgili görsel sonucu

Not:

Sayın Kemal Kılıçtaroğlu…

Özellikle referandum gecesi silikliğiniz ve sinikliğinizden sonra, lütfen artık evinize çekilin. Siyasi hayatımızdan gidin…

Yazar: Editor
2017-04-15 05:48:56

 sancho panza art ile ilgili görsel sonucu

Kim Kazanacak?

Futbol âleminden iki örnek geçeceğim. Gerçi her iki vakayı da herkes duymuştur, yine de bu iki şey hakkında bir şeyler deme ihtiyacı duydum ve diyeceğim.

Aslında futbol âleminden değil de iş âleminden. Yani…

Futbola sızmış, ama tribüne değil, güya yönetmeye(!) ve güya yorumlamaya(!) sızmış iki mahdum üzerinde duracağım.

İki mahdum.

İki zade. Belki, hakikatte, zede, ne bileyim.

İki mirasyedi.

İki tuzu kuru.

İki babasının oğlu.

İki muktedir tebessümü.

İki istikrar düşkünü.

İki iktidar tekellümü.

İki sermaye yekûnu.

İki evete muhibbi.

İki şey.

İki.

1950’li yılların muhalif bilim adamı Şefik Uzungece, fakülte çıkışında çapraz ateşle öldürülmeden daha önce, tek çocuğu Cahit Uzungece’ye, sana bir şey bırakamadım Cahit, demişti; Kebapçı Mesut Silindir’in mekânında, bilmiyorlardı ya, birlikte son rakılarını içerken…

Kim bilir baba, demişti Cahit, belki çok şey bıraktın, şimdiden…

Sanki… Evlatlarına paradan başka pek bir şey bırakamamış babaların muktediryen evlatlarının ülkesi, bugünlerde…  Yazının sınırları içinde bir gönderme olsun bu.

Biri bağımsız bir spor kurumunun, yani kâğıt üzerinde bağımsız, başkanı yani güya başkanı, farz edelim ki başkanı, mesela yani seviyesinde.

Diğeri, genel görüşe ve iddiaya göre, baba parasından başka hiçbir meziyeti olmayan maç yorumcusu… Futbol yorumcusu demeye dilim varmadı, futbola hürmeten… Devlet kanalında, hani denir ya hepimizin vergileriyle ancak yürüyebilen bir devlet kanalında, yani öyle, gönüllü partili bir yorumcu, yani yorumcu… Kendi deyişiyle, bir ticaret adamı olarak bütün ekmeğini yorumdan kazanmayan bir yorumcu…

Muktediryenliğin ve mirasyediciliğin çiğ küstahlığıyla, dobra adamı oynamaya çalışan, yani çalışan bir nevi patavatsız…

Aslında bu halleri anlatmaya bir sıfat yeter.

Soyut kalsın.

Nasıl olsa soyut şeylerden ibaret mahdumlar.

Ardında bir isim olmadan birer hiç olan sıfatlar… Yorumcu, mirasyedi, tüpçü gibi… Sıfatlar ki tek başlarına kalamazlar, isimsiz yapamazlar…

Nedir?

Şöyle kısaca geçiyor Başkanımsı olan:

“Daha güçlü bir Türkiye için 17 Nisan sabahı evet diyen bir Türkiye ile uyanmak dileğiyle…”

Desin. Hakkıdır. Ama icap eden, o mevkiden istifa edip de bunları demesidir. Veya deyip de istifa etmesidir. Genel itiraz bu…

Bay diğeri ise özetle şöyle geçiriyor malum bir TV’deki propaganda faaliyetini:

“Siyasi istikrarsız olduğu zaman yatırımcı gelmiyor. Haklı olarak gelmiyor. Biz Suriye’yi nasıl görüyorsak onlar da bizi öyle görüyor. Kime zararı var? Bu ülkeye yatırımcı gelmesi lazım. Gelmesi için de güvenmesi lazım. Ya düşünebiliyor musunuz? Iııhh… 15 Haz… şeyde 15 Nisan’da bir hayır kararı çıktı tekrar bir kaos... 2017’yi zaten kaybettik. 2018’lerde ne olacağını konuşacağı artık. Hani bu olur olmaz. Ben ticaret adamı olarak bütün ekmeğimi buradan kazanmıyorum. Ben çok ilgilendiren bir konu 15 Nisan Referandumu.”

Böyle diyor.

Neyse ki referandum 16 Nisan’da…

Bir vatandaş yorumu da aslında her şeye noktayı koyuyor: “Çok açık, Evet çıkarsa bu para babaları kazanacak, Hayır çıkarsa halk kazanacak…”

Bunun üzerine laf söylenmez artık.

 

Yazar: Editor
2017-04-06 15:05:01
despair art ile ilgili görsel sonucu
Yazar: Editor
2017-03-14 14:30:25

Gündem, referandum.

Bizim, Evet, diyenlere hürmet ettiğimiz, ama Evet demeyenlerin adeta vatan haini ilan edildiği, Hayır dedikleri için saldırılara uğradıkları bir dönem...

Peki, Hayır diyenler, niye ve neye hayır diyor.

Maddeler üzerinden incelemeye devam edelim..

Gelelim Madde 104e; Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Milletinin birliğini temsil eder, yerine Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Devlet Başkanı sıfatı ile Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Milletinin birliğini temsil eder, gelmiştir. Ve bununla da düzenlemenin, yumuşatılarak söylenen Yeni Cumhurbaşkanlığı Sistemi değil de Başkanlık Sistemi olduğu görülüyor.

Madde 159da; Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulundaki, Yüksek ibaresi kaldırılmış ve 22si asıl ve 12si yedek olan üye sayısı, 13e düşürülmüştür. Ve bu üyelerin tamamı doğrudan veya dolaylı olarak Cumhurbaşkanı tarafından seçilecektir.

Bu madde ile ilgilianayasadegisikligi.barobirlik.org.tr deki değerlendirmeyi paylaşıyoruz:

DEĞERLENDİRME: Açıkça belirtmek gerekmektedir ki bu öneri, Anayasanın 9. maddesinde tanımlanan… bağımsız ve tarafsız yargı hedefiyle taban tabana zıt bir düzenlemedir. 

Gerçekten, önerilen değişiklik kapsamında, teklifin ilk halinde 12 üyeden oluşan Kurulun 5 üyesinin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanması öngörülmüştü.

Adalet Bakanının da Cumhurbaşkanı tarafından belirlendiği düşünüldüğünde, bu sayı 6ya çıkıyordu. 

Anayasa Komisyonunda yapılan değişiklikle, Hâkimler Savcılar Kurulunun üye sayısı 13 e çıkarılmıştır.

Sonuç olarak, Kurula Adalet Bakanının katılamadığı hallerde katılması öngörülen Adalet Bakanlığı Müsteşarı, kurulun doğal üyesi haline getirilmiştir.

Cumhurbaşkanının üst düzey kamu yöneticilerini ve dolayısıyla Adalet Bakanlığı Müsteşarını da Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle atayacağı düşünüldüğünde, Kurulun toplam 13 üyesinin 7si bizzat Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmiş olacaktır. 

Üstelik burada unutulmaması gereken şey; bu atamaları yapan kişinin sıfatı Cumhurbaşkanı olmasına karşılık, önerilen değişiklik uyarınca bu kişinin aynı zamanda İktidar Partisi Genel Başkanı olmasının kuvvetle muhtemel olduğudur.

Nitekim teklife göre Kurulun kalan 5 üyesi de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından atanacak olup; Cumhurbaşkanının genel başkanı olduğu siyasî partinin çoğunlukta olacağı bir Meclis kompozisyonundan hangi eğilimdeki üyelerin geleceğini öngörmek güç değildir.

Sonuç olarak, bu öneri kapsamında Ülkenin en yüksek yargısal atama kurulunun üyeleri, neredeyse tümüyle İktidar Partisi Genel Başkanı tarafından belirlenmiş ve atanmış olacaktır. 

Bu noktada Siyasî Partiler Kanununun parti genel başkanına tanıdığı geniş yetkiler neticesinde, Türkiyede uzun süreden beri şikâyet konusu olan lider sultası olgusunun da hatırda tutulması gerekmektedir.

Zira bu olgunun da etkisiyle, Hâkimler Savcılar (Yüksek) Kurulunun (ve Anayasa Mahkemesinin) neredeyse tüm üyelerinin fiilen bir tek seçici tarafından şekillendirilmesi söz konusu olacaktır.

Bu durum karşısında, Hâkimler ve Savcılar (Yüksek) Kurulunun Anayasada yer alan bir Kurul olmasının da, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı açısından herhangi bir güvence teşkil etmeyeceği açıktır.

Yani, vatandaş bu işe razı değildir.

Devam Edecek

Vatandaş Rıza

Yazar: Editor
2017-01-26 06:42:32

Kimseden nefret etmeden, fikirleri rencide etmeden, sadece memleket istikbali için...

Şahıs değil. memleket aşkına:#Hayır 

 hayır ile ilgili görsel sonucu

Örneğin

O kişinin kim olduğu ismen önemli değil, ama “tek adam rejimi” oluşacak, o tek adam “her şey” olacak, devletin tümüne hükmedecek.

 

Bir kişi başkan seçilecek ve o kişi hem hükümet, hem Meclis, hem de mahkeme olacak.

Bu kadar yetki,

bir Adanasporluya bile verilmesin. 

Yazar: Editor
2016-12-14 10:14:42
don quixote ile ilgili görsel sonucu
Yazar: Editor
2016-11-14 17:48:10
Yazar: Editor
2016-06-06 13:25:11

Tarih kaydetmiş.

Dünya

yerleşik olduğundan beri

aynı şeyler

benzer şekillerde yaşanmış ki,

muktedirlerin yarattığı keyfiyetler

gün gelip

kapılarına dayanmış

ve o esnada

o muktedirlerin

canı

pek

sıkılmış.

Bu arada

#diplomaneredemuhterem

Yazar: Editor
2016-05-29 08:41:26

3 yaşında Gezi.

Ama etkileri 1000 yaşında.

Bana sorarsanız yerli Fransız Devrimi.

Tamamen bizim bir Türk Devrimi.

Etkileri, tepkileri, kökü hep içeride. 

Bir kavmin ayağa kalktğı devir.

Gezi 3 yaşında,

Ama bakın sanki 3 bin yaşında,

Öyle büyük ve kudretli.

Büyüklüğünü ve kudretini tarih kaydetti,

Yıllar sonra hatırlatacak. 

Tam 3 yaşında Gezi.

Toprağından doğmuş Anadolu Devrimi.

Sanma ki çocuk.

Şimdiden bir dev.

Zira etkileri hala Tsunami...

Umuttu Gezi.

Silkinen bir halkın umudu.

Hala umuttur.

Gün itibariyle fark etmeyen olacak.

Gün gelince ama,

Sen ne güzelmişsin Gezi, diye saflara kaydolacak.

Evet, sadece 3 yaşında Gezi.

Fakat yazıldı 3 bin yıllık tarihe:

Bağımsız, hür, halkçı, halktan, kendinden var olan

Bir Memleket Devrimi... 

Yazar: Editor
2016-05-15 08:48:14

Ülke böyle.

Nereye baksan profil düşük. 

Ülke tribünlerinden başlasak, en baba olanının profili düşük. Birbirini taklit bile edemeyen düşük işler. Üretim sıfır.

Ligler, yüksek bütçeli ama düşük profilli takımlarla dolu.

Teknik direktörlere ne diyeceksin?

İşte bir tane Engin İpekoğlu geldi, sadece maddi profili düşük, ama ideal profili son derece yüksek bir takımı aldı 19 haftada şampiyon yaptı. Demek bir şampiyonluğa 19 hafta yetiyormuş.

Ekonomide profil düşük, Sanatta profil düşük, Siyasette profil bile yok...

Lafın Özü:

Düşük profilli bir vezir arıyorlar...

Başka türlüsü nasıl olurdu ki?

Farklısı motor yakar, su kaynatır, yoldan çıkar, yolda bırakır. 

Yazar: Editor
2016-05-05 07:39:12

Yahu zevat!

Senin o kadar paran

olmasaydı,

dediğin manada,

en iyi

ve en masum ihtimalle

otuzbirci olurdun,

belki otuzbircinin

önce gideni olurdun.

Ama tacizci, tecavüzcü olma ihtimalin de

kuvvetle muhtemeldi.

Emsallerin gibi... 

Yazar: Editor
2016-05-01 07:42:43
1 Mayıs, işçinin emekçinin bayramı. Devrimin şanlı yolunda ilerlemesi gereken halkın bayramı. Marş İçin Tıklayınız.
Yazar: Editor
2016-02-24 15:38:52

Artvin

Bir kent, küçük bir kent tek başına bir ülkeye umut verir mi?

Bunun adı Artvin!

Örnek ve yanıt iç içe…

Yandaş şakşaklık -örneğin Cemil Barlas zevatı, buna şakşak oğlu şakşak demek yanlış olmaz- kafayı yemiş durumda. Artvin’de halkın iradesinin yani millet iradesinin haklı çıkmasını içlerine sindiremiyorlar.

  • Şirketin, 
  • herhangi bir şirketin çıkarlarını 
  • devletin çıkarları gibi 
  • gösterme gayretinde bunalıyorlar. 
  • Bir yanlışlığın düzeltilmesine 
  • "geri adım atmak" diyorlar, 
  • meseleyi böyle bir patronajdan görüyorlar, 
  • ki vah ulan.

Bunu bir kaybetme olarak düşünüyorlar ve öfkeleniyorlar.

Çünkü kaybetmekten çok korkuyorlar.

  • Kaybedince 
  • paçoz gazeteciliklerini, 
  • menfaatlerini, 
  • paracıklarını, 
  • verilmiş itibarlarını 
  • ve daha birçok ıvır zıvırı da kaybedecekler… 
  • Bu yüzden bir tepede kaybetmek 
  • onları bu kadar paniğe, 
  • telaşa, krize soktu.

Artvin!

Oturduğumuz yerde gönendik seninle, mutlu olduk, umduk…

Var ol Artvin.

Sana bin hürmet…

Yazar: Editor
2016-02-03 13:03:05
                              Harry G Frankfurt

Harry G Frankfurt’un 6.45’ten çıkan bir kitabının adı bu aslında, ben de hem adını ödünç aldım hem de yazımı bu kitap üzerinden kuracağım. Çünkü hakikaten çok analitik ve net özetlemiş ve hatta sanki bizim için kullanmış kelimeyi:Boktanlık.
Şöyle başlıyor kitap:
“Kültürümüzün en çok güze çarpan özelliklerinden biri de, bünyesinde fazlasıyla boktan barındırmasıdır.”
  • Buyurun bakalım. 
  • Üzerine ne diyeceğiz ki daha bunun? 
  • Tabi kültürün yarattığı bireyleri de muhatap alır Harry’nin saptaması. 
  • Öyle bir boktanlık ki bulaşmadığı işgal etmediği yer, şahıs, olay bilmem ne yok. 
  • Zaten Harry de şöyle devam ediyor: 
  • “Herkes bunun farkında. Herkes payına düşeni yapmakta… Durumu kabullenmiş gibi görüyoruz.”
Kızılderililerinki gibi mecazlı konuşmaları severim, bazen. Adamlar o yalın bilgelikle Kargaların gakladıkları yönden, boz çayır kuşunun konduğu daldan bahsederken aslında beyaz adamın ve hayat anlayışının, iktidar hırsının, mal düşkünlüğünün, mülk pişkinliğinin muhteris boktanlığına sokmuyor mu lafı… Eğlenceli oluyor. Zannederim ki bunu ABD'li-ci muhataplarını kırmamak(!) için yapıyorlar. Yoksa birine, yahu sen ne fikr-i fukara bir adamsın, sen tenezzülcüsün, bre sen nasıl bir muhterissin ki kifayetten hepten yoksunsun. Ya da siz ne adamlarsınız ki öylece teslim etmişsiniz iradenizi şöyle bir siyasi idareye… Evet, ağır olur şu şekil konuşmalar ve muhataplarını incitebilir. Onun yerine, Karga gündönümünde kabilenin ortasına sıçarsa, o bok kuruyana kadar boktan bir hayatınız olacak, diye analoji yaparlar. 
“Neticede boktan’ın ne olduğuna, kendisinden neden bu kadar fazla mevcut olduğuna, ya da ne işe yaradığına dair çok net bir fikrimiz yok. Ayrıca bize ifade ettiği bunca şeyden ötürü kendisini vicdanen takdir ettiğimiz de yok.” diye geçilir bir diğer paragrafa.
  • Tabi ben bu satırları okurken bizim Harry’nin takma bir isim olduğunu, aslında memleketten biri olduğunu düşünürüm. 
  • Ya da derim ki, Harry G. Frankfurt bir Kızılderili ve böyle metafor konuşmaları seviyor. Ama canım zaten Kızılderililer de Türk değil mi diye hatırlayıp ben Harry’i tamamen bizden sayıyorum, ona içimden Hayri, diyorum. 
  • Sahi bizim mahallede bir Hayri vardı. 
  • Bir kahvehane bilgesiydi, seçim zamanı kahve toplantıları yapan siyasetçileri ilk cümlelerinden analiz ederdi. 
  • Münazara taktiğiyle hazırlamış samimiyetten yoksun cümleleri, sahte hitapları, sonra biz en iyisini bilir ve yaparız edalarını yutmazdı. 
  • Bunlar bize martaval okuyor derdi. 
  • Bakın, bu Hayri’ler hep böyle oluyor demek. 
  • Çünkü Harry martaval’a da şöylecene değiniyor kitabında:
MARTAVAL: Kişinin kendisine ait düşünceleri, hisleri ya da tutumları, yalandan farklı olarak, özellikle gösterişçi kelimeler ya da hareketlerle karşıdakini aldatacak tarzda gerçekte olduğundan farklı sunması.
Harry, bu martavallığın sadece sözlerle değil hareketlerle de icra edilebileceğini not düşüyor.
Hani âşık haliyle diyor ya şair nereye baksam kimi görsem sensin, diye. Öyle bir tabakhane kokusu var ki ortada, ne yana baksan boktanlık, kimi görsen martavallık, ne dinlesen zırvalık. 
  • Peki, boktanlığı boktanlık yapan bir başka şey de ne olabilir? 
  • El cevap: 
  • Boktanlığı sahneleme sebebi.
  • Zannederim ki derdimi anlatabildim, Kızılderili tekniğiyle de olsa. 
  • Ama yazıyı şu alıntıla bitirmelisin dedi Çiko, kitabı burnuma uzatıp. 
  • Lan, sen uyandın mı? 
  • Kahvaltıda ciğer var, buyur… 
  • Bir günüm sensiz geçsin, bir yazı da sensiz bitsin, hay bin kunduz Çiko.

Ama dediğini yapacağım Çiko’nun. Buyurun, Harry G. Frankfurt’tan:
Dört Temmuz’da nutuk veren konuşmacıyı düşünün. 
Gayet abartılı sözlerle şunları söyleyecektir: 
‘Ataları ilahi işaretin ışığında insanlık için yeni bir başlangıç yaratan, büyük ve kutsanmış ülkemiz.’ 

Bu tabi ki martavaldır… 
Ülkemiz gerçekten büyük mü, kutsanmış mı? 
Atalar ilahi işareti gördüler mi? 
Ya da yaptıkları şey insanlık için yeni bir başlangıç mı
?"

M.Cahit Uzungece

Yazar: Editor
2015-12-25 12:37:53

 

Zamlar ve Vergiler ve Harçlar Ülkesi olunca tabi ki yatırımlar bunlar üzerinden gerçekleşecek.

Fabrika açıp ne üreteceksin, kimi niye istihdam edeceksin?

Nasıl olsa vergiler var.

Nasıl olsa harçlar var.

Bunlar yetmezse nasıl olsa zamlar var.

Enteresan bir şey, verginin vergisi hariç bir de verginin zamları var yahu!

Vergi zammının sonu nerede duruyor acaba merak ediyorum.

Galiba ürün fiyatı kadar vergi olacak bu halde.

Zaten ona yaklaşan kalemler var galiba.

 

2016'da da zamlar kapıdaymış.

Motorlu taşıt vergilerine zam: Yakışır.

Pasaportlara zam: Güzel!

Veraset ve intikal vergilerine de zam: Koy gitsin.

Emlak vergisine zam: En çok ona olsun.

Sigaraya en büyük zam da yoldaymış: Tüttürün zamları canına yandığım.

Nefes alacak aralık kalmasın...

Ne yani?

Zam olmasın da ülke mi batsın?

Vira ulan! 

Yazar: Editor
2015-12-16 09:27:48

 

Adamcağızın soyadı zaten Görmez. Devlette bir kurumun başkanı.

Göremiyor ve diyemiyor tabi.

Sekülerizm dünyayı topyekün savaşa soktu filan diyor.

Der.

Nasıl olsa Görmez.

Buna başka ne denir ki bre...

Kapitalizm, sömürgecilik dünyayı topyekün savaşa soktu, diye göremeyeceğine göre, böyle buyuracak.

Bunlar hep ideolojik işler.

Gelelim ünüvara.

cevdet olanına.

Ünü var ama çapı yok.

Bulunduğu herhangi bir yeri abisiyle aynı olan soyadından aldığı kesin.

Değlse kimse kof cevizden bandırma yapmaz.

Elde kalır zira.

Trt nasıl olsa yandaş hangarı, orada zaten sırıtmaz. 

Biz yolumuza devam edelim, cevdet mevdet dinlemeyelim dostlar.

Mümkünse muhteremin kendisi de Adanaspor adını telaffuz etmesin.

Rica ediyoruz.

Ne demiş atalarımız, konuşmak demir dövmeye benzer, kıvamını kaçırmayacaksın. 

Seküler sevgiler... 

Vira. 

Yazar: Editor
2015-12-09 09:38:09

 

Bana sorarsanız güzel günler umudu daima vardır.

Yoksa bu boktan hayat çekilmezdi.

Klasik hastalıklar bir yana psikolojinin modern dertleri de peşimizi bırakmazdı muhtemelen.

Bu yüzden farkında olmadan da umut ediyoruz.

Şahsen umut ediyorum.

Kitap okuyunca, Müzeyyen Anayı dinleyince, güzel bir film izleyince, sevdiğim insanlarla iki tek atınca hep umut ediyorum.

Bence insan denen mahluk ancak umutla evrilmiştir.

Şu en kötü devranda bile umutsuz değilim.

Diyeceksiniz ki umuda dair sebebin ne?

Şu hayatın kendisi, insanların sessiz sedasız da olsa -ama bir volkanı saklı tutarak- ayakta kalma, hayatı sürdürme gayreti.

Bir de Adanaspor var!

Çiko'nun da dediği gibi paranı kaybet ama umudunu kaybetme. 

Vira bre...

Yazar: Editor
2015-11-12 07:47:45

Şöyle bir şey yapalım.

Hakan Savlı'nın çarpıcı birkaç dizesiyle başlayalım memleket zamanına:

_________________

“yenildik, her şey bitti”…
herşey bitti” deme bana
yumuşacık bir şarkıdır o
bir sahil kasabasına gelen kış, bir tanrıça sahili...

kalbim
hiç bitmedi ki...

_________________ 

Bazen daha da bir kıssann hissesi daha güçlü olur mu olur.

Böyle bir şey...

Not:

Sevgili B.Y. rakı günü yazısı bir aşağıda kaldı:)

Yazar: Editor
2015-10-14 17:43:34

Sözün bittiği yer değil. Söz, hiçbir zaman bitmez veya bitmemeli. Belki böyle daha makul bir anlaşma ve yaşama zemini bulunur. Birlikte.

Bu sayfada muktediri ve genel gidişatı çok eleştirdik (eleştirmeye devam da edeceğiz), bazen dalga geçtik, ama hiç nefret etmedik, o nefret dilini burada kullanmadık, kullanmayacağız da…

Çünkü bu coğrafyada birlikte yaşamaktan başka yol yok.

Bir başkasının nefreti için de yapılacak bir şey yok.

Hep nefret edenlerin ülkesi oluyoruz.

Olduk mu yoksa?

Öyle olmasak ne iyi!

Yazar: Editor
2015-10-07 15:26:05

Çiko’nun Başkanlık Modelleri

Şu fiili krallık veya başkanlık meselesi hakkında ben de birkaç laf edeyim, diyor Çiko; yaşadığım Darkwood ormanlarında tanık olduğum ve Meksika yerlisi ecdadımdan bildiğim bazı tarihsel ayrıntıları paylaşmaktan çifte porsiyon köfte lezzeti alacağım.

İnsaniyetin tarihi boyunca türlü biçimlerde liderlik modelleri ortaya çıkmıştır ki okuyanın şapkasını uçurtur bu “liderlik” kavramını dileyen krallık, dileyen de “başkanlık” olarak okuyabilir, mesele değil.

Meksikalı ecdadımın bakir topraklarındaki başkanlar ve başkanlıkları eskiden “rıza gösterilmeyen kuvvet kaba kuvvet olarak kalır” mevzisine gelmemişti. Zira o vakitler ( o vakitler dediğim vakitler klanlar, kabileler dönemleri olabilir) lider ya da kral yani başkan dediğin bahtsız kişi kabilenin nerdeyse şamar oğlanıdır, o asa ve kılıcı –şimdilerde olduğu gibi- asla elinde ve bir arada görememiştir.

Halk saygı duyacağı bir yönetime sahipti, çünkü o yönetimde benimseyebileceği ilkeler vardı; örneğin başkanın sosyal hayata hiçbir şekilde müdahale etmemesi, hatta edememesi… Nedir? Sosyal bütünün kuralları bir başkanın kişiselliğine karşıdır ve toplum sosyal denetimi elde tutmak için iktidarın-başkanın farklılaşmasını engeller yani o asa ve kılıcı tek kişiye vermez. O başkanı bir totemden daha öteye geçirmez.

Evet, bilinen en “ilkel” toplumlardan bahsediyoruz. Totem dedikleri nesne insanın bir enerji kaynağıyla ilişki kurmasını sağlayan araçtan başka bir şey değil, başkan da o totemin bir nevi bekçisi, temsilcisi, beden bulmuş ve belki de icap ettiğinde hesap sorulabilir hali. Böylece soyut güç somut bir biçim kazanır.

Cezalandırılan başkanlar görüyoruz bir yarıtanrı konumundayken, bir totem formunda. Örneğin çok yağmur yağıyorsa bunu kontrol edebilmek için totem kral hapse tıkılır ki doğanın o gücü bir şekilde kontrol edilebilsin. Kuraklık zamanında da kabile meydanına zincire vurulur aynı totem başkan ki o sembolik gücüyle mecburiyetten de olsa bir yağmur yağdırabilsin. Tabi muhtemelen güneş altında haşlanmış yumurtaya dönüşen başkanları kabile tarihi daha çok kaydetmiştir.

Atalarımın topraklarında üç ayrı devlet tipi görülmüş. Nedir bunlar?

Birinci devlet tipinde başkan yoktur, toplum yasa’ya göre kendini denetler.

İkinci devlet tipinde başkan vardır ve o sadece yasa’yı söyler ve toplum kendini denetler.

Üçüncü devlet tipinde başkan yasa’yı söyler ve toplumu denetler. Yani asa ve kılıcı bu aşamada eline geçirmiştir, sözün sahibi olmuştur. İyi mi?

Ama ilk modelde başkan elindekini dağıtan, herkesten çok çalışan “yorgun bir köle”dir. Bu da toplumsal huzur, barış, refah açısından en makbul olandır.

Dokunulamaz olan başkan aynı zamanda dokunamayan başkandır, böyle gençleri feda etmeler onun “dokunma” alanında değildir. Bu meselede krallar ölümlüdür, krallık ölümsüzdür, hürmet de efendinin kendisine değil sadece koltuğunadır, daha çok totem düzeyinde olan kral arada bir okların ucuna zehir hazırlar ama konumu itibariyle o zehri toplumun içine akıtamaz, zaten toplum da böyle bir şeye izin vermez.

Ne diyorduk? Başkan!

Toplumun ortak amacı, uğraşı doğa güçlerine uyum sağlayabilmekti. Başkan dediği kişi de bu uyum sağlamanın aracından başka da bir şey değildi.

Şimdilerde “soylularımız” çocukları kurban ediyor ya kendi iktidarları için; bu eskiden de yok değildi, örneğin Aztekler yağmur yağdırmak için kurban ettikleri çocukların gözyaşlarının karşılığında yağmur beklermiş; ama şu noktaya dikkat, kurban edilen çocuklar Aztek “soylularının” çocuklarıdır. Fukara halk çocukları değil. Tamam, gün itibariyle kimseler kurban edilmesin, o ayrı konu. Dikkat çekmek istediğim ayrı bir şey, kimse başkasının çocuğu üzerinden vatanseverlik edebiyatı yapmasın, eskiden yapan bunu ya kendileri ya da kendi çocukları üzerinden yapmak zorundaydı.

Okumadan konuşmanın azabı, deyip devam edeyim. Böyle olunca bizim Darkwood sakinlerinden olan Komançilerde iki başkan tipi çıkıyor ortaya; birincisi barışın başkanıdır (Sachem) bu başkanın otoritesi bilgece ve inandırıcı konuşmasından gelirdi. Dinlenen ve genel olarak son sözü söyleyen lider, yani başkan. Ama ne adalet dağıtır, ne yargıçtır ne de hakemdir. Otoritesi her türlü zoraki kuvvetten arınmıştır. Karşısındaki savaş başkanı da malumumuz işte… Dostum Zagor’la onlara karşı şok savaştık, katkılarım büyüktür.

Bir Fidji atasözünde başkana dair kaygılar şöyle dile getiriliyor:  “Bu krallık yıkıma doğru gidiyor. Çünkü hala ağzında dişleri olan bir kral tarafından yönetiliyor.”

Guayaki kabilesinin başkanının durumu da güzel aslında bir başkanlık misalinde: Bu başkanın yasayı söylemekten başka bir işlevi yoktur, sadece herkesin bildiğini tekrar eder. Başkanın elindeki tek güç yasa, ama tekelinde olmayan yasa… Bir de toplum için yapması gereken bir şey var ki bildiğiniz sıfırlama: Cömertlikten vazgeçmeyecek ve elindekini sürekli dağıtacak ve geçimini ayrıca sağlamak için de herkesten daha çok çalışacak, fiilen, bedenen! Fiili durum olarak değil yani. Var mıyız böyle bir başkanlık modeline? Karamba karambita değil mi?

Bir başka kabilede başkanın bedeni kutsaldır, dokunamaz ve dokunulamaz; bununla beraber tamamen iktidarsızlaştırılmıştır, dünyevi her şeyden soyutlanmış bedensel bir kutsallıktan ibarettir. Dedik ya, bir nevi nefes alıp veren bir totem…

Japonların Mikadosunun da gündelik hayattan uzaklaştırıldığı, otoritesinin de bir anlamda yok edildiği unutulmamalı… Öyle ki Mikado yere basamazdı, açık havaya çıkamazdı, güneşte duramazdı, saçını sakalını tırnaklarını kesemezdi. Tahtta otururken bir put kadar hareketsiz olmalıydı. Bunun sebebi de barışın sağlanabilmesiydi. Neymiş, “fiilen” bir başkan aynı zamanda savaşın bir sebebiymiş. Ben demiyorum, Mikado diyor.

Bir başka yerde, Masailerde ol oiboni diye de adlandırılan başkan doğrudan yönetmezdi ve yürütmeye ilişkin hiçbir işlevi yoktu. Masailere göre başkan çenesindeki sakal kesildiğinde tüm gücünü kaybederdi.

İbo krallığında başkanın ölümünden sonra yeni başkan seçimi için yedi sene beklemeliydi. Kimilerine göre bir başkan için yedi sene beklenebiliyorsa başkansız da yapılabilirdi. Ne güzel!

Nijer’den bir Etatin başkanı şöyle anlatıyor: “Kabile başkan olmam için beni zorladılar. Boynuma kabile totemi asıldı, karşı çıksaydım iki kölemi vermek zorunda kalırdım. Geleneğe göre bakan toprağını terk edemez. On yıldır buradan çıkamıyorum yaşlı olduğum için özgürlüğümden olmak beni ekilemiyor. Totemleri koruyor, törenleri yönetiyorum. Çiftçilere ürün, avcılara av, balıkçılara balık sağlıyorum. Onlar da karşılığında bana elde ettiklerinden veriyor. Yağmur yağdırmak için de ağzıma su alıp püskürtüyor, Tanrılarımıza dua ediyorum. Bazen de elimde bir cisimle kabilenin güvercinlerini dürtüyorum.”

Tamam, bu güvercin meselesini ben ekledim. Ama eski kabile başkanlarının durumu bundan öte değildi. Örneğin Jukun kralı, yani başkanı sayısız tabunun kölesiydi ve sürekli kaygılar içinde yaşardı. O aslında krallığının ya da kutsallığının esiri olmuştu. Öyle ki Jukun’da bir başkan bulmak hakikaten meseleydi. Meseleymiş yani.

Pasifikteki Niue ve Savage İsland’da başkanlık gibi zahmetli bir görevi kabul edecek bir babayiğit bulunamadığından oralarda başkanlık sisteminden vazgeçilmiş denir. Sierra Leone’deki Timmolar seçtikleri başkanı taç giydiği gün dövme hakkına da sahiplermiş. Bu yüzden başkanlığın kaymağını yiyemeden ölüp giden çok olurmuş.

Denir ki başkan seçme hakkına sahip seçkinler, o vakitler, genelde sevmediklerini bu işe aday gösterirlermiş. Buyurun bakalım. Başkan adayı kıskıvrak yakalanır, kaçmasın diye hapse atılır, aday olacağını anlayan da kaçarmış veya çarpışmak için tepeden tırnağa silahlanırmış; evet, başkan olmamak için çarpışmaya hazırlanırlarmış, başkan olmak için çarpıştırmazlarmış, dikkat ola…

Nambikwara toplumunda kabile üyeleri yan gelip yatarken başkan eşek üstünde çalışıp kabilenin kötü durumuna çareler bulmakla uğraşırmış. Bildiğiniz hizmetçi yani… Üstelik başkanın yorgun olup olmadığına bakılmaksızın onun kabileyi eğlendirmesi de beklenirmiş. Başkan güzel sesli bir şarkıcı, usta bir dansçı, neşeli bir animatör olmalı. Ondan kauçuk top yapması bile istenir. Bunlarda kralın güvercin dürtme işi olup olmadığını bilmiyoruz ama. Darkwood’un kuzeyindeki Kwahiutl kabilesinde bir başkanın üstünlüğünü kanıtlaması zenginliğini saçıp savurup yok etmesiyle mümkündü. Evet, o sıfırlama mevzusu. Aşağı Gine’de de kukulu denen başkanın evinde oturması yasaktı, gidip tek başına ormanda yaşayacaktı.

Niokalar da işin başka bir boyutuyla meşgulken başkanlarını iktidarsızlaştırma yoluna gitmişler, cinsel yönden yani. Başkan olduktan sonra eşlerini elinden almışlar, çıkmayan bir penis kılıfıyla da kördüğümü bağlamışlar, hatta kısırlaştırıcı ilaçlarla işi sağlama almışlar.

İsa’dan önce 3. Yüzyılda yaşamış bir Senegal başkanı tahta çıktığında şu uyarıyı alır: Yasalara dayan ve eşitlikçi davran. Yoksa…

İlk başkanlar silah tutmazdı, bir şekilde silah tuttuklarında da başkan olmaktan çıkarlardı. Ayrıca o ilk başkanların birer gözbağcı oldukları da başka başka kabilelerde kayıtlara geçmiştir. Karnından konuşabilen bir kabile üyesinin başkan olabildiği anlatılır.

Dramatik bir örnekle bitireceğim, ara ara temas ettiğim nokta üzerinden yani, bir güvercin dürtme meselinden;

Thongalarda başkanın dünyevi görevi, tarladaki serçeleri ürkütüp kovalamaktır (Yasa ve Kılıç, Cemal Bali Akal, Afa Yayınları, sayfa 95, 1991).

Ne güzel değil mi? Bir başkanlığın binyıllara yayılan sergüzeşti ancak bu kadar isabetli bir şekilde örtüşebilir, kral karikatürü ile yetinen toplumlardan kralın karikatürüne tahavvül etmiş toplumlara geçişte. Kekliklerden bahsetmiyorum bile.

Böyle… Örnek çok.

Ama eziyet çeken kraldan eziyet eden krallara geçiş çok uzun ve pek kanlı...

Asayı ve kılıcı ele geçiren kral yani iki ayrı kuvvete dair iktidarı tek yerde birleştiren siyasal konum, barbarlığın en alt döneminden günümüze kadar, insanlık tarihinin tüm mazisindeki en tehlikeli konum olmuş, diye yazıyor kitaplar.

Bu kez Çiko meyhaneden değil, Darkwood’dan ve kütüphaneden bildirdi.

Yazar: Editor
2015-09-25 10:59:07

Korkunun hiçbir şeye yaramadığı bir dönemdeyken baskının, linç etmenin, dayatmaların, tahkirin, dışlamanın bu muktedirlerine pes etmemenin güzdönümü…

Seçimler yaklaşırken muhalif kesimler, partiler en doğal haklarıyla ve yasal sınırlarında, hukuka güvenerek kendi siyasetlerini uygulayacaktır.

Futboldan bakarsak maçın ilk yarısını kaybeden muktedir toplumu oynatmak zorunda bıraktığı ikinci bir yarıdan medet ummakta veya medet yaratma derdinde. Olabilir…

  • 1 Kasım’a doğru 
  • demokrasiye, 
  • insan haklarına, 
  • barışa, 
  • birlikte ve adil bir yaşama, 
  • halkların hür kardeşliğine, 
  • sınıfsal farklılıkların 
  • olmaması gerektiğine inanlar 
  • saflarını 
  • mutlaka 
  • sıklaştıracaktır. 
  • Zira çözülmenin 
  • kimselere bir faydası 
  • olmayacaktır.

Ama bu da olabilir.

Neymiş? Şimdi herkesin kullanması gereken öncelikli hak, korkmama hakkıymış...

İyi bayramlar…

Vira Güzel Yurdum…

Yazar: Editor
2015-09-11 09:18:34

Pirus zaferi, yıkıcı büyüklükte kayıplar pahasına kazanılan bir zafer. Böyle bir zaferin verilen kayıplardan sonra anlamsız hale gelmesini ifade eder. 

  • MÖ 280 ve MÖ 279 yıllarında 
  • Grek kolonisi Tarentum Kralı Pirus Roma'ya saldırır 
  • ve ne pahasına olursa olsun savaşı kazanmak için her şeyini feda eder.
  • Sonunda Pirus, savaşı kazanır; 
  • ancak 50 filin desteklediği ordusunun 
  • tamamını kaybeder. 
  • Savaşı kazanmıştır evet, a
  • ma yanında koskoca ordudan arta kalan 
  • üç-beş sefilden fazlası değildir.

Pirus’un bu zaferin ardından “Tanrım, bir daha böyle bir zafer verme” dediği söylenir.

Pirus Zaferi aslında yenilmeye mahkûm galibiyetleri anlatmak için kullanılır.

Bu olaya atfen, benzer şekilde kazanılan savaşlara Pirus zaferi denir. (Kaynak: Viki)

Şimdi nedir? Bence de muktedir son zaferin peşinde, bir Pirus zaferinin peşinde. Aslında peşinde olduğu şey elbette bir nevi Pirus neticesi değildir, ama güttüğü yol onu olsa olsa ve ancak oraya götürür.

Her devlet kendini tehdit eden güçlere karşı mücadele verir, verecektir, vermelidir de… Yasalar ve hukuk çerçevesinde kalması gereken bir mücadele devlet terörüne dönerse hiç kimsenin birbirinden farkı kalmaz, diyor bağımsız hukukçular. Ben de katılıyorum buna.

Zaten yalama olmuş bir vidayla hiçbir şeyi tutturamazsınız.

Parti binaları yakılsın, gazeteler basılsın, muhalefete gözdağı verilsin, topluma bir dehşet duygusu yayılsın, sokağa çıkma yasakları ilan edilsin…

Toplum, mevcut muktedirin neyin peşinde olduğunu gayet iyi biliyor; ne ki o muktedir ve örgütlenmesi neyin peşinde olduklarını, kuvvetle muhtemel, kendileri bile bilmiyor. 

Yazar: Editor
2015-06-03 22:10:04

Malum olay.

TIR'ların deşifre edilmesi.

Ve CB'nin tehdidi... Şaşırmadığımız bir tehdit bu. Zira tekkelerin düşmesi söz konusu ve kel fena halde görünür oldu. Tehdit edecek tabi ki, oh ne iyi ettin mi diyecek...

Gazetenin işlevi ta Tanzimat döneminde o kör topal koşullarda bile saptanmış ve kabul edilmiş.

Aradan geçen 175 yıllık zaman boşuna mı yaşandı yani? Taş devrine mi döneceğiz bre?

Bakın ne demişler o eğreti Tanzimat yıllarında gazetenin işlevi için:

Gazetenin İşlevi

  • Görüşlerin yayılmasını sağlar.
  • Toplumun bilmesi gereken olaylar, durumlar halktan gizlenmez, gazete bu açıklığı sağlar.
  • Toplumu iç ve dış olaylar hakkında bilgilendirir, bilinçlendirir.
  • Toplumun çıkarlarına ters düşecek işler yapanlar teşhir edilir.
  • Tüm bunları tarafsız biçimde yapar.
  • Adaletin sağlanmasına katkıda bulunur.
  • Gazete bir okuldur.
  • Kamuoyu oluşturur.
  • Dil birliği sağlar
Böyle...
Ama'sız bir şekilde Cumhuriyet gazetesinin ve Can Dündar'ın yanındayız...
Yazar: Editor
2015-05-31 10:59:39

Özgürlük Mücadelesi

O güzelim günlere dair yüzlerce analiz yapıldı ki hepsi de birbirinden çarpıcı, hakiki, nesnel… Buraya bir yenisini ekleyebilirim. Ama farklı şeyler söyleyeceğimi sanmıyorum. Bir dönem tüm unsurlarıyla deşifre edilmiştir; bu, tek başına paha biçilemez bir zaferdir derim özetle.

Ama bu yazıda başka bir şey yapacağım.

 

Herkes görmüştür bu fotoğrafı, en marjinal direnişçiler dendi, Maskeli Beşler dendi, ne güzel şeyler dendi. Hayatımda gördüğüm en güzel fotoğraf diyorum. Canlarım benim.

Direnişi, alışılageldiği gibi kökü dışarıda göstermeye çalışanlar bu fotoğrafa beş dakika baksınlar, bırakın duruma vakıf olmayı inanın kişisel gelişimlerini bile tamamlarlar, öyle üfürükten kitaplar okumaya da gerek kalmaz.

Halkın hangi noktaya geldiğini şu sanat eseri fotoğrafa birazcık bakıp analiz edemiyorlarsa da onlar için yapacak bir şeyimiz yok. Bir dakika saygı duruşu…

Bu karenin, geriye dönüşle, bir sinema filmi bile olur hem de nefis bir dönem filmi olur bu. Anları önemsemeli dostlar. Hadi hamasi bir laf edeyim; o anların, kâğıtlarda mühürlenmiş zamanların arkasında destanlar yatar.

Bana göre, bu fotoğrafın asıl gücü içinde doğal olarak barındırdığı mizahi derinlikten geliyor; en sıradan insanların içinde yatan kaplandan geliyor, en samimi memleket sevgisinden geliyor; ihalelerden, medya, inşaat vs patronluğundan değil.

Ama komplocular, lobiciler, kökü dışarıdacılar, marjinalciler için bir küçük bir analiz yapayım izninizle, mutlu olsun fukaralar.

Açıklıyorum,

iyi okuna:

  • Duvarın dibinde gördüğünüz kişi en marjinal terör örgütlerinin soğuk savaş dönemi liderlerinden biridir.(Şimdi dönüp de fotoğrafa tekrar bakabilirsiniz.)

Yıllardır sinsice pusuda yatmış ve böyle bir fırsatı kollamıştır. Zaman ve zemin müsait olunca da yeraltından çıkıp o hain planlarını uygulamaya geçirmiştir. Hem anarşist ama hem de komünist bir sosyalistin : ) önde gidenidir ki zaten en önde duruyor. En çok ondan korkulmalı. Beyaz adam bilir, Kızılderili reis bertaraf edilirse kabile direncini kaybeder. İşte o bir eli su şişeli, diğer elinde tanımlanamayan bir cisim (atom bombası olabilir) ve başlatacağı nükleer saldırıda tabi ki korunmak için gaz maskeli adam var ya… Dostlar, şu satırları yazarken tüylerim diken diken oldu. Düştüğüm dehşetten ürperdim bre! Evet, önce onun direnci kırılmalı, çünkü mendebur örgütçülüğüyle bir imparatorluğu sona erdirebilir.

  • Hemen arkasındaki kapüşonlu sakallı ise bildiğiniz bir bölücüdür. 

Sürece zarar vermemek için tekilden ve tebdili kıyafet gelmiş. İşler kızışınca üstündeki hırka örgüt bayrağına dönüşecek ve memleket elden gidecek.

  • Ortadaki o eli bayraklı yok mu o eli bayraklı! Siz onu Türk bayrağı zannediyorsunuz ama değil.

Faiz Lobisinin bayrağı o. Adamın kendisi de en ileri müreffeh demokrasileri yıkıp kendi düzenlerini kurmaya çalışan Faiz Lobisinin bir numaralı ajanı. Bakmayın yaşlı ve ürkek göründüğüne, bunlar fena kılık değiştirir. Zannediyorsunuz ki o bayrağı olası bir TOMA tazyiki veya gaz saldırısı korkusuyla siper ediyor. Nişan alıyor bre! Oradan tek hamleyle (Bahsedilen fosforlu kedigözlerin kendisi olabilir, o ne bakış öyle?) yükselen ekonomiyi yerle bir edecek. (Bu arada hep iyi giden, yükselen, önü açılan, saçılan ekonomiden bahsediliyor ya, rica ediyorum, tanıdıklarımdan bir kişi şu dönemde işleri iyi giden ve makul hayatlardan süren bir ahbabım falan bana bir ses versin ki bir umutla göneneyim. Söz, borç filan istemeyeceğim.) Evet, ifşa ediyorum, Faiz Lobisinin adamı o zattır. Elindeki de bayrak değil bir hokus pokus ile dönüştürüp manipüle edeceği hisse senetleridir. Elinde bayrakla kimseleri kandıramaz.

  • Tam arkasındaki gözlüklü ve maskeli şahıs ise on yıllardır muhterem sağcı edebiyatın ifşa etmeye çalıştığı ama bir türlü bulamadığı dış mihrakın ta kendisidir.

Bakınsanıza hem garip bir gözlüğe bürünmüş hem da güya gaz maskesi takmış. Yemezler! Hem siyaset stratejisi analizi itibariyle durduğu yere bakar mısınız? Evet evet! İpleri elinde olan kuklacı dış mihrak işte o! En marjinal sol örgütleri en önde gördüğünüz liderleriyle yöneten o; bölücü hareketleri nifaklara sevk eden o; Faiz lobisi zaten kankasıdır ki ikiletmez lafını.

  • En arkadaki, amca görünümlü tehlikeyi henüz araştırıyorum;

CHP’nin haklı galeyana getirmek için alana sürdüğü adamı olabilir(yahu, CHP’nin böyle bir çapı olsaydı ülkeyi zaten onlar yönetirdi şimdiki muktedire benzer bir şekilde).  

  • Durun be, durun; yılların teröristlik tecrübesi ile her bir çapulculuğu planlayıp uygulamaya sokan bir gizemli teorisyen olabilir. 
  • En fenası, polisi tahrik edip bu manada su sıktırmaya, gaz fırlattırma çalışan bir tahrikçi de olabilir. 
  • Direnişin kasası olabilir. 
  • Hımm, elindeki de pek ala bir deste paranın ta kendisi olabilir, hem o gözlüğe bakar mısınız kendini gizlemeye çalışan ve yükselen itibarımıza yalan haberleriyle zarar vermeye çalışan yabancı basın temsilcisi olabilir. 
  • Düşündüm de seçim barajını düşürüp hatta kaldırıp böylece keyfi yerinde iktidarın tekerine çomak sokmaya çalışan bir bedbaht olabilir. 
  • Karamba karambita! 
  • Bizim Çiko’nun halk içindeki tecessümü olabilir de olabilir yahu! Ona da dikkat etmeli.

Hatta ona en çok dikkat etmeli.

Zira halkın “yeter ulan” diyen sesinin en baba hali de olabilir.

İşte bu son ihtimal, yeni bir devrin fotoğrafını da veriyor olabilir.

Yazar: Editor
2015-05-25 15:28:38

Hafta sonu bir İstanbul yolculuğu iyi geldi, eski arkadaşlarla buluşma filan. Bu yüzden sayfa birkaç gün sessiz kaldı ama orada inceden bir yazı vardı zaten tepede öylece durmasında sakınca yoktu.

Neyse, konu İstanbul. Gönül, oraya üç büyük deplasmanı yapmak da ister...

Diyeceğim şu; İstanbul bizim açımızdan bir fetih konusudur, adamlar açısından tabi ki işgal olarak değerlendirilir

Bence de nefis bir şehir İstanbul, yaşayanlar ve yönetenler tarafından gelen onca eziyete rağmen. 

Nedir fikrim biliyor musunuz?

Bence özellikle İstanbul'u bir şekilde yönetenlerin kafasında, ruhunda, genetik olarak fian, ne bileyim işte, aslında temelde taa derinde bir yerde işgal hissi var.. Fena..

Evet, bence bizim muhteremler de hakikatte İstanbul'u işgal ettikleri güdüsünde, işgal, hep işgal...

Zira birinin gönlünü fethetmek misalinden yola çıkarak söylersem, insan evladı fethettiği hiçbir "şeye" bu kadar kötü davranmaz

Fetih zannederim ki sonrasında biraz da sevgi ve hürmet ister Ama işte o işgalde bunlara hiç gerek yok-

Yağmala gitsin, canına yandığım...

Yazar: Editor
2015-05-18 19:47:44

Nefretle gideceğimiz bir yer varsa o da başka bir nefretin topraklarıdır.

Veya yok sayarak bir varlığın yok olduğunu zannediyorsak bu da başka bir şaşkınlıktır.

Meşru bir mücadeleyi gayrimeşru bir zemine çekmeye çalışmak sadece bir hesap hatasıdır, ama sonuçları herkesin canını acıtabilecek bir stratejik hata...

Öldürmekle kimse yok edilemiyor.

Abd ne bizonları yok edebildi ne de Kızılderilileri.

Kapitalizm bunca gücüne rağmen Sosyalizmi ve sınıf mücadelesini bitiremedi, zira patronlar olduğu sürece Sosyalizm ve sınıf mücadelesi olacaktır.

*Bu arada Reno Direnişine bin selam... 

Temiz bir seçim istiyoruz.  Şaibesiz, kuşkusuz, korkusuz, baskısız, eşit koşullarda, hür... 

Tamam, seçim dediğimiz şey bir illüzyondan başka bir şey değil, yine de kaos süreçlerine gebe olmayan bir seçim istiyoruz. Varın yine siz kazanın ama o malum "milli irade" yine milli irade olarak kalabilsin.

Ezcümle:

Hdp'ye yapılan saldırıları kınıyorum.

Her türlü kara propagandayı kınıyorum. 

Bir korku tüneline sokulmak istenmemizi kınıyorum.

Nefreti kınıyorum, her türlüsünü, karşılıklı olanı, karşılıksız olanı.

Kendi istikbalini koca bir ülkenin ve milyonlarca insanın istikbalinde önde gören her bir şahsı kınıyorum. 

Yazar: Editor
2015-05-13 16:11:20

Kenan Evren öldü.

Şair, her ölüm erkendir, derken böyle bir sahneyi düşünmemişti tabi. Belki hiç doğmaması gereken bir insan 97 sene yaşadı. Yaşadığıyla kalsaydı ne iyi olurdu, ama bu kadar uzun bir zamanın içine hazin bir ülkenin bina edilmesinin en gaddar "aracı" oldu.

Hani diyeceksiniz ki, nasıl olsa bir araçtı o, yerine mutlaka bir başkası benzer işlere imza atacaktı. Haklısınız. Ve fakat bu kadarını kimse yapamazdı derim, ülkemdeki şu son anlara kadar.

Yarattığı tahribatın altında koca bir ülke tüm değerleriyle kaldı. Süreçten, bırakın sosyalizmi, gerçek manada milliyetçilik, dindarlık bile zarar gördü. Çok uzun zaman ağır kara bir kışı yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz. Mecazlı konuşuyorum evet.

Kaplanpenche'nin 9 senelik yayın hayatı boyunca yazdığı her eleştiri, aslında o 12 Eylül denen karanlık çağın yarattıklarına dairdi. Yakın tarihimize bakacak olursak, kötülüklerin anası içki filan olmadı dostlar, kötülüklerin anası, 12 Eylül 1980 darbesi oldu.

Evet, Kenan Evren öldü; ne var ki fikirleri fena halde hayatta. Köhnemiş sistemle hiç sorunu olmayan, tek sorunu bu sistemin kendisini ele geçirip ipleri kontrol etme derdin olan bir iktidarla yaşamaya devam ediyor... 

Yazar: Editor
2015-05-06 17:07:21

“Biz şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımızın bağımsızlığı ve mutluluğu için savaştık!" dedi Denizler…

"1968'ler.Yazılı tarihin en barbar asrının en umutlu, en ışıklı, en cesur günleriydi. Coşkun bir devrimci dalganın bütün dünyayı sarstığı, onlarca ülkede milyonlarca insanın ayağa kalkarak, özgürlük diye haykırdığı günlerdi.

Böyle bir dünyada, Denizler de özgürlük bayrağını Türkiye'de yükseklere taşıdırlar. ABD'ye, NATO'ya, yurtlarını yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekmek isteyenlere en iyi cevabı eylemleriyle, yürüyüşleriyle, cesaretleriyle verdiler.

Ve egemenler, bu özgürlük kabarışının intikamını 12 Mart karanlığında üç gençten çıkarmak istediler. Somut hiçbir yasal dayanak olmadan Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i ve nice arkadaşlarını idamla yargılayıp, Asalım, asalım! çığlıklarıyla darağacına göndererek özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini boğmaya çalıştılar..." dedi adam...

Sömürgeci&zulümcü Avrupa'ya ve ABD'ye ve saireye direniş eski bir kavgadır, devam etmektedir... Birer bayrak Yusuf, Hüseyin, Deniz... Hür bir Türkiye içindir tüm mücadele... İşte hep bu mücadeleyle anılacaklar, dedim.

Yazar: Editor
2015-04-30 15:43:32

Tek Gündem:

Aç Sınıfın Laneti ve Yaşasın 1 Mayıs

1 Mayıs’a selam gönderip devamında Haziran seçimine dair yazacağım. Ama baktım Çiko, kapitalizm vs denen şey içinde sömürmeci köfteci azınlığın çıkarlarına hizmet eden ve onların egemenliğini sağlayan bir mekanizma olarak çalıştığını düşünür olduğu için vazgeçtim bu konudan. Üstelik, Haziran meselesinde seçimimizi yapmıştık biz. Hem, yurttaşların yasama ve temsil organlarına katılımını kısıtlayan koşular hala söz konusuyken ne seçimi, karambita, diye daha yazının başında mevzuya girince Çiko. Evet, bunu şimdilik geçtim.

Madem öyle konuyu sen ver Çiko, diyecek oldum. Beni strese sokma, iştahım kaçıyor, dedi, kendi konunu kendin bul… Kaldık mı ayazda?

O zaman ben de ilk fırsatta dönen dümbelek sanatçı takımı yazarım, dedim. Baksana Kurtlar Vadisinin mevta muhteremine, Gezi en baştan yanlıştı deyivermiş saltanat televizyonlarında. Pöh, dedi Çiko. Sıkılmadın bu beberuhilikleri yazmaktan; vaka bir kez tespit edildi işte, gerisi kopyala kâğıdının işi. Peki, dedim, bundan da vazgeçtim.

Hım. Ben cumhurun başkanımsı reisini yazayım. Neyini, diye sordu Çiko? Bilmem, dedim bulurum bir şeyler. Demek o kadar uzun yazmak için zamanın var, ben seni daha meşgul biri zannederdim, dedi. 400 vekil isteğini yazsam? Sen bilirsin; ama neyini yazacaksın bunun, herkes bir şey istiyor şu hayatta. Felsefeye girmeyeceğiz değil mi diye sordum korkarak. Hayır, dedi, durdu; gerçi orada kalmak için neler yapabileceğini, yani ne tür işlere kalkışabileceğini düşününce, dehşete kapılmadım değil, bir şey olursa Meksika’ya gideriz değil mi, diye sordu; adeta, hadi meyhaneye gidelim, diyen Çiko gözleriyle bakarak. Bir yere gittiğimiz yok; ama senin yolun açıktır Çiko, dedim memleketine dönebilirsin. Biraz bozuldu. Bak, şu başkanlık sistemi şeysini yazabilirim ama, ne dersin? Ne biliyorsun ki o konuda, diye karşılık verdi. Ne bileyim, dedim, vatandaş ne biliyorsa ben de onu biliyorum, hanedanlık gibi bir şey, modern monarşi filan. Yazıyı buradan geliştirsem olmaz mı? İstersen ben sana Meksika başkanlık sistemini anlatayım, sen oradan devam et, dedi.

Madem öyle ben de bu sayıda futbolu yazarım canına yandığım. Futbol iyidir, ben futbol yazayım şimdi. Ama muktedirin arka bahçesinde sirke dönüşmüş bir futbolun neyini yazacaksın ki? Şaşkın federasyonu mu, işbirlikçi passokartı mı, tetikçi hakemleri mi, teneke futbol yorumcularını mı, çitilenmiş Süper Ligi mi, ağaların canının istediğinin şampiyon olduğu, emeğin çalındığı, hislerin sömürüldüğü Ptt 1.Ligi mi? Çiko fena baraj kuruyor. Yazmıyorum ulan.

Her an değişen mevzulardan ötürü çok şeyin değiştiğinin zannedildiği bir yerde hiçbir şeyin değişmediğini mi yazsam? Hakikaten ha, gündem manyağı olduk filan diye kendi kendimize gevezelik yaparken hiçbir şey değişmiyor el hakikatte! Niye? Çünkü bir sınıf meselesi hala sıcaklığını koruyor emeğin toplumsal üretim sistemindeki kritik yerleri, toplumsal örgütlenmelerdeki rolleri ve o toplumsal zenginlikten aldıkları payın miktarından beri.

Şu cümleye bakın, Acılı Kuşak adlı kitabında (sayfa 92) Mehmed Kemal ta 1950’lerde filan yazmış: “Durmadan çocukları öldürüyorlar. Öldürenler belli, ölenler belli. Bir türlü mahkemenin önüne sanıklar çıkarılamıyor. Ama açılan mezarların sayısını bile unuttuk.” Evet, zannedersin ki geçen hafta yazılmış.

Gündemmiş…

Bir tek gündem var, o da aç sınıfın lanetinden başka bir şey değildir.

Kalk gidelim Çiko, 1 Mayısta meydanlar bizi bekler…

1 Mayıs Marşı'nı Dinlemek İçin Tıklayınız. 

Yazar: Editor
2015-04-01 15:39:25

Eyvah!

Şimdi bir rehin alma olayında sorunu çözmek için türlü yöntemler kullanılır, devlet denen kamu mekanizması rehin alanları değilse de rehin alınanı veya alınanları düşünmekle de sorumlu değil midir acaba?  Rehin alan eylemcidir, devrimcidir, anarşisttir, yurtseverdir veya teröristtir herkes durduğu yere göre tarif edebilir bunu; ama rehin alınan rehin alınandır devlet için.

Yani şunu demek istiyorum, devlet hiç olmazsa savcısı için bu meseleyi kansız halledemez miydi?

Öldürmeye programlanmak… Herkes öldürülebilir; sokakta eylem yapan, yürüyen, farklı düşünen, pankart açan…

Cumhurbaşkanı diyor ki; operasyon yapan polisleri kutlarım. Bir odadaki herkes ölmüş ve ülkenin cumhurbaşkanı operasyon yapan polisleri kutluyor. Peki, toplumsal huzur ne olacak? Öldürmelerin yarattığı gerginlik, yaşattığı buhranlar, ülkenin içine çekildi karmaşa, bunların hepsi öldürmelerle azalacak mı? Normal bir ülke hasreti çekmek, imkânsız bir şeyi istemek mi oluyor?

Kimseler yakalanıp adalete teslim edilmesin, olduğu yerde infaz, yargılama süreci yok! Teksas Cumhuriyeti olduk canına yandığım. Bu ülkede böylesi çözümleri isteyen çok insan olduğundan korkarım! Ki korkuyu yenmek için korkuyu salmak topluma… ne zalim bir şeydir.

Nedir? Yirmi metrekarde üç insan ölür, ölenlerden biri devletin savcısıdır ama muktedir mağdur olur, yine mağdur olur ve bu dramdan, zaman içinde kaçan oyların dönme hesabını içten içe yapar!

Bir muhterisin iki dudağı arasında kayboluyoruz!

Yazar: Editor
2015-03-11 18:09:39

Bir “Aynen Öyle” Güzellemesi

 https://lh3.googleusercontent.com/-q7uoKnA9HhU/TX3--ejoVWI/AAAAAAAADRk/bhhtq-2DXPE/aynen.jpg

Dedim, hava güneşli ama pek soğuk. Titreyerek dedi, aynen öyle.

Dedim, sen de üşüyorsun o zaman. Onayladı. Dedi, aynen öyle.

Dedim, memleket bu aralar böyle. Çaresizdi ne yazık ki. Dedi, aynen öyle.

Dedim, keşke iki çorap giyseydim. Ayaklarına baktı. Dedi, aynen öyle.

Bunu, “ben de” der gibi kullandın değil mi dedim. Anlamadaki beceriksizliğimi yüzüme vurmadan dedi, aynen öyle.

  • Dedim, geceleri daha da soğuk
  • bir de sahte kömür olunca
  • şehir de fena öksürüyor dumandan.
  • Tebessüm etti,
  • dedi aynen öyle.

Bunlar bedava kömürden oluyor galiba. Dedi, aynennn öyle.

Dedim, seçimden kalma sanırım. Dedi, aynen öyle, aynen öyle.

Dedim sen de yakıyor musun evde öyle. Biraz mahcup, dedi, yav aynen öyle.

Dedim, dumansız hava sahası ihlal ediliyor ama. Hiddetlenmişti. Dedi, aynen öyle.

  • Dedim kış bitince soğuktan
  • ve dumansız hava sahasının dumanlarından kurtuluruz.
  • Umutlandı memleket için.
  • Dedi, aynen öyle.

Dedim, keşke sigara kadar o kömürle de savaşsak. İğdiş edilmiş bilinçlere adeta tokat atarak  dedi, ayyynen öyle.

Dedim, durum vahim, dolar uçtu borsa sıçtı. Duruldu. Dedi, aynen öyle.

Dedim, bunu son zamlar için dedim. Başını salladı elleri boş ceplerinde. Dedi, aynen öyle!

Dedim, belimizi büktüler. Sövmedi ama dedi, aaaynen öyle.

  • Dedim, sohbet ne güzel gidiyor.
  • Memnun memnun, dedi, aynen öyle.
  • Dedim, fakat tıkandık bir yerde.
  • Kahkaha atarak
  • dedi, ayneeen öyle.

Dedim, havalar gibi takım da kötü gidiyor. Üzüldü, dedi aynen öyle.

Dedim, sanırım yine sağlam bir sezon yok. Yarasını deşmiştim, dedi, aynen öyle.

  • Dedim bir de hakemler…
  • Kesti lafımı,
  • dedi aynen öyle.
  • Sürpriz bir hamle yapıp 
  • yeni bir cümle ile küfretti,
  • bu kez ben sazı aldım,
  • dedim aynen öyle.

Sonra sustuk. Susmak için susmadık, ‘aynen öyle’ler yorgun düştüğü için sustuk.

Dedim, iyi ki ‘aynen öyle’ var. Başını salladı bilgece, dedi aynen öyle.

Dedim, eskiden üç yüz beş yüz kelimeyle konuşuyoruz diye yakınıyorduk, şimdi iki kelimeye düştük. Türkçenin bu son hali için kahroldu adeta, ağlamaklı dedi, aynen öyle.

  • Onu daha fazla üzemezdim.
  • Ben gideyim artık,
  • sağlıcakla kal dedim.
  • Dedi, aynen öyle.
  • Bunu, “sen de” anlamında kullandın galiba dedim.
  • Kıt anlayışıma sitem ve çokanlamlılığa bir saygı duruşuyla
  • dedi, aynen öyle!

Mahcup olmuştum.

Anlam-yorum gücümü geliştirmek için biraz daha okumalıyım dedim giderken. Aynen öyle dedi. Bunu “ben de” anlamında değil, halime üzülerek, “geliştir kendini evladım” anlamında, evet git oku vurgusuyla söyledi.

Mırıldandım, aynen öyle, ile.

  • Ve kişisel gelişimimin kapılarını
  • açmıştım ben böyle.

Ne dediğini duyar gibi oldum, zihnimin içinde yankılanan bir elektrosaz sedası ile:

aayy-neyn-neyn-neynnn ööyyle-le-le-le…

Yazar: Editor
2015-02-28 09:45:25

Gündem manyağı olduğumuz için varlık içinde yokluk çekiyoruz bazen yazı konusunda. Yazacak o kadar çok şey varken hangi konuya balıklama dalsak, diye bir kararsızlık hali oluyor. Ama ne yazacağını bilmemekten kötü bir şey varsa, o da ne yapacağını bilmemek oluyor sanırım.

Adanaspor'u yazarız, şu Samsun maçını yazarız, o maçta Mbilla lehine tezahuratın yapılmaması gerektiğini yazarız, bunu gerekçelendiririz de, daha sonraki AdanaBŞBspor maçını yazarız, sonra merkez bankasına dair vatandaş görüşü yazarız, doların fırlamasını, Birleşik Haziran Hareketini, muhalefet ittifakının aciliyetini, HDP'nin durumunu yazarız. Konu çok.

Aslında HDP konusu kendi başına önem arzeden bir konudur, seçimlere giderken belki de en çok konuşulması, üzerinde durulması gereken konudur. Şahsen oraya bir "Altan Tan" çekincesi koyarak konuyu tartışmayı öneriyorum. Zira muktedirin keyfiyetine bir dur demek için müthiş bir fırsat en nihayetinde filizlenir oldu.

Sonra ne yazılabilirdi? Evet, Kaplan Demirbüken kardeşimiz soruyla bir konu üzerinde çalışıyor. Şöyle bir şey: Adana'da ve ülkede birbirine fena halde benzeyen iki unsur var ve bunların eneteresan ortak noktaları da var. O ortak noktaları tesbit edip bir analize gitmeyi düşünüyor; ds ile Akp'nin fena halde benzeşen yanları nelerdir diye....

Neyse. Önce Samsun maçına dkkatimi vereceğim. O maçta Mbilla'yı yok sayacağım. Ve o maçtan bir sonraki haftaya en üst düzeyde motive olabilmemiz için gereken skoru bekleyeceğim.

Anladın sen onu! 

Sonra memleket gündemine döneceğim. 

Yazar: Editor
2015-02-11 16:50:10

Cep Harçlığı Niyetine

3. Bölüm

Ama bakınız, o dönemin patronu, iyi kaside ile kötü kasideyi birbirinden ayıracak kadar bilgi, kültür ve beceriye sahiptir. Çoğu şairdir, Divanlar yazmıştır. Anlaşılan, musahipler okudukları kitapları anlatmakla patronda bir edebi, sanatsal vs birikim oluşturma yoluna gitmiyorlardı, şimdiki gibi filan, patronunu kendisi direkt okuyor ve hatta yazıyordu işte. Zira Âşık Paşa’ya göre bir eserin değerini patronun değeri belirler. Zira “Mehdin kadri, Memduh sebebiyledir.” diye de bir not düşülmüş. Eski patronların hiç de cahil olmadığını hatırlatıyor üstat. Öyle!

Dönemin şairlerine bağışlar devlet hazinesinden. Her türlü kişisel masrafı karşılaması için padişaha verilen para 1567-1568 mali yılında, 31 milyon 466.314 akça olarak kayda geçmiş bre. Bu paracıklardan pay almak ve gözde kalabilmek için daha mükemmeli, en mükemmeli ortaya koymak şarttır. Zira gözden düşmenin sonu sadece parasız kalmak değildir. Siham-ı Kaza’nın Nef’i’sinin sonu edebiyat tarihinde hazin bir hatıra olarak durur.

Yani dostlar yaşadığımız şu zavallı zaman diliminin bir genetik kökeni var, yoktan var olmadı onca eski manken, yorgun türkücü, bitkin şarkıcı, selüloitli tenisçi, yapamayan mizahçı çizemeyen karikatürcü, gidemeyen yolcu, alnı secdeli futbolcu, yaltaklanan sanatçı bilmem ne…

Ama büyük Fuzuli’nin Şikâyetname’si de patrona el açan her şairin hayat trajedisinin bir özetidir. Patronla, ruh zengini fakirlerin karşılaşması Meksika’da da acıklı olmuştur diyerek döndü Çiko; dilenmek zorunda kalan şairin biçare vaziyeti, I. Maximillian Sarayının tozlu avlularında ecdadımın bir tenezzül imtihanı olmuştur. Hayır, bizimkiler o zaman Osmanlıca filan konuşmuyordu, birkaç kelime efkârıma denk geldi. Kendi tarihimde de bunlar vardı, diyerek mevcut durumu paklamaya çalışmıyorum, dedi Çiko, hüzünlüyüm sadece.

Evet, o Şikâyetname, patronajın gerçek yüzünü, o dönemdeki şair psikolojisini (şimdiki dönemdeki sanatçının ruhsal vs şeysinin tarihi izdüşümünü) en gerçekçi bir biçimde yansıtan has belgelerdendir. Fuzuli geçimini yazdıklarıyla sağlar, patronlara yazdıklarıyla…

Bu durumun yanı başında Şair Talat’ın şu dizeleri de bir sitemname olarak durur:

Rahat yüzü görmedim ve görmem/Bir an olsun bu gamlar evinde

Varken bu kadar seçkin şiirim/Kaldım ben yine kira evinde

Zatioğulları

Bir de Zati var, yazdıklarımıza iyi bir şahit olarak, ki bu Zati enteresandır. Bakınız, şairliği tamamen bir geçim kaynağı haline getirmiştir, tabi şairliği elbette tartışılır ama şair olarak çıktığı yolda tekerleğini döndürebilmiştir.

Ustamız Balıkesir’de çizmecilik yaparken şiire heveslenir ve İstanbul’a gidip bu yola baş koyar, dönemin gözde şairlerinden olur. Geçimini sağlamak için aşağı rütbelerden müderris ve kadılara bile kasideler düzer, kasidelerin fiyatı 1 altına yani 60 akçaya kadar düşer. Öyle ki yek, dü diye sayarken kasideleri 400’ü, gazelleri 1700’ü görür.

Özetlersek efendime söyleyeyim; “Zati yeni tipte bir şair olup sanatını açıkça satılık bir meta haline getirmiş bir şairdi ve şiir kitabı yazıp satan ve bunlarla geçinmeye çalışan modern şair” yazar, sanatçı, tiyatrocu, sinemacı, manken, dublajcı, gazeteci, sunucu, karikatürcü tipinin en eski temsilcisidir.

Belki o imparatorluk merdivenine “Zatioğulları”nı temsilen, örneğin bir Sinan Çetin’i de tepesinde külah-ı zuvaytarî ile yerleştirebilirler, patronun hemen arkasında sağ yanına filan, nasıl olur?

Çiko, senin ecdadı temsilen seni de o merdüvane’de bir yere oturtsak Zatioğulları Hanesinden, diyecek oldum, karamba karambitayı geçip doğrudan yapıştırdı kaba bir Meksika küfrünü, onu hiç bu kadar rencide olmuş görmemiştim. Barışma isteğim mükellef bir rakı masasına mecbur edecek beni. Ucuz bir şaka pahalıya mal olacak, çünkü hüzünlü ve hiddetliyken iştahı fena açılıyor Çiko’nun.

Hay bin duble!

 

Finito.
Yazar: Editor
2015-02-10 20:08:41

Patronun Takdiri

2. Bölüm

Biz lafımıza bakalım. Şimdi efendim tabi Batıda burjuva, ta Rönesansla o patrimonyal devletin yerini almaya başlarken, bize bu patronajı dibine kadar yaşamak düşüyor 2015 Şubatında. Tabi o devlet daha da güçlenirken sanatçı da bu güçlenme esnasında hanedan devlete daha çok bağlanıyor.  Yukarıda da yazıldığı gibi sultan’uş şuara padişahın takdirine mecburdur; yükselmeye hevesli veya güce meyilli ya da sıfırı tüketme sürecine girmiş belki bu süreci yaşamaktan korkmuş, korkar olmuş kimi 2015 sanatçısının cumhurun en seçilmiş reisine ve örgütlenmesine biat etme pozisyonu almış olması gibi…

Elbette biat pozisyonunda kalmanın da şartları vardır; özellikle muktedire bağlı olunacak, din kurallarına sadık kalınacak. “İçki içen, Batınî Tasavvufî görüşlere sahip, namaz oruç gibi din kurallarına pek önem vermeyen sanatçı patronu zor duruma düşürür ve patron da onu huzurundan uzaklaştırır, maaşını keser, sürer, haps veya katlini emreder. Bu hal, birçok şairin başına gelmiştir. Padişah sarayındaki ‘mahbûb’lara bile göz dikme cüretini göstermiş olan usta şair Veluyiddin oğlu Ahmet Paşa misali burada anılabilir. Onun kendini affettirmek için padişaha sunduğu ünlü Kerem redifli kasidesi Fatih’in yüreğini yumuşatmıştır.

Günümüz patronajı için çark etmeler, muhaliflere, sosyalistlere bir iki laf sokmalar yeterli olabiliyor (geçen sayıdaki yazıda da görüldüğü gibi). Örneğin Taş Fırın Erkeğinin "Ben dâhil bütün sanat camiası 'hapse atılırız' diye Erdoğan'dan korkuyor." cümlesinin yine kendi tarafından “Benimki sadece bir bakış, eleştiri değil. Artı tarafına da bakıyorum, eksi tarafına da bakıyorum. Sonuçta bu insan benim Cumhurbaşkanım. Değerlendirebilirim. Seyrettiğim zaman, boş, böyle hani şeyleri alınmış gibi seyretmiyorum.  Vücut diline bakıyorum, yürüyüşüne, tavrına tarzına, seçtiği kelimelere. Nasıl bu kadar etkili! Müthiş bir hatip. İnanılmaz bir karizması var. Kitleleri peşinden sürükleme gücü var. Bunlar çok önemli şeyler." diye bir tamirattan ve tadilattan geçirilmesi de yeterli olabiliyor. Herkes kendini affettirmek için Kerem redifli bir kaside yazacak değil ya. Bunun yerine bir TV programında veya bir gazetede münasip birkaç cümle de yetebilir.

Vaktiyle de Didişir imiş ol Yaltakçılar

“ilmiyede yüksek düzeydeki mollaların aile fertleri ile danişmentleri için yaptığı iltimasa karşı aşağı derecedeki grupların tepkisi, zamanla geniş ölçülere varmıştır. “

Anlaşılan o ki sebeplenen takımı da kendi içinde tam bir uyum ve his birliği içinde yaşamıyordu.

“Bürokraside usta-çırak ilişkisinde de egemen olan patronajdır. Askeri-idari sistemde tayin ve terfiler ancak patrona en yakın amirin arzı ve tavsiyesiyle mümkündür. Sanatçı da buna dâhildi. Kıyasıya bir rekabet, haset, entrika ve yaltakçılık egemendi ve toplumun ahlakını veya ahlaksızlığını oluşturuyordu. Osmanlı vakayinameleri ve şu’ara tezkireleri bu acımasız rekabet ve çekişmelerin hikâyeleriyle doludur.”

Tabi patrona ulaşmak çoğu zaman ne mümkün! Bu sebeptendir ki arada intisap edilecek nüfuslu kişiler yer alır. Evet, yaltaklanmanın da bir hiyerarşisi vardır. Bu yaltaklanmanın sanattaki en kurumsal karşılığı kaside sunmak olarak edebiyatta ve tarihte öylece durur. “Kasideler, öbür dünyada Tanrı’nın rızasını, Peygamberin şefaatini; bu dünyada da patrimonyal siyasi güç sahiplerinin himaye ve inayetini kazanmak için yazılırdı.”

Devam Edecek

Yazar: Editor
2015-02-09 17:24:49

Merdivane’deki Derin Boşluk

1. Bölüm 

Geçenlerde Halil İnalcık’ın “Şair ve Patron” adlı kitabını okudum ve üniversite eğitimimin özellikle Divan Edebiyatı Tarihi manasında ne kadar sığ geçmiş olduğunu yine gördüm. Oysa Divan’ın gayri resmi tarihi ne kadar da eğlenceliymiş bre. Tabi ki bu yazıyı Şair ve Patron üzerine kuracağım. Sanırım yanı başımızdaki birçok ‘İbiş Sanatçıyı’ tarihi bir perspektifte daha iyi idrak etmiş olacağız, yani ilk değil bunlar. Şahsen benim için faydalı bir okuma oldu. Çiko da Meksika tarihinde edebî patronaj üzerine bir araştırmaya girişti hemencecik. Asil soyumda şairler de vardı, acaba onlar da hakikatte sarayın gölgesine pinekleyen birer payaso filan mıydı, diye kaygılanmadı değil, karamba karambita, dedi odasına giderken. Ecdadından hatırladığı şu dizeler canını sıkmış olabilir:

Adım adım yaklaşıyoruz hedefimize/Çok uzak değil,  yakında bakacağız keyfimize…

Sızlamasa da vicdanım ne var bunda şikâyet edecek/Nasıl olsa yakında midem bayram edecek… (Zagor, Klasik Maceralar Dizisi 71)

Neyse, Çiko başının çaresine bakıp yüzleşsin ecdadıyla. Biz muhteremlerin ecdadına bakalım şimdi. Öncelikle şunu belirtelim; “Osmanlı Devleti, Osman Gazi’ye yoldaşlık, nökerlik yapanlarla ortaya çıkmıştır. Devlet, Osman’ın devleti; yani Osmanlı Devleti idi.” Bunu bir bilelim. Patron-kul ilişkisinin Osmanlı Devletinin temel yapı ve menşeinde görüldüğü de unutulmamalı. O patron, yani padişah sosyal onur, statü ve mertebeleri belirleyendir; şerefli ve zengin olma bir lütuf işidir. Bu ifadeyi, Osman’a ne kadar bağlıysan o kadar Osmanlısın ve işin de aynı oranda rast gider, diye sıkıştırabiliriz galiba. Tabi bu kültür patronajı da “devşirme” bir iştir; özellikle Timur Sarayından devşirme, ki meselenin tarihsel ucu Floransa ve Medicilere kadar gider olur.

Zaten Latifi de şu devşirme işini şu beyitle toparlayıvermiş:

“Acem’in her biri kim Rum’a gelir/Ya vezaret ya sancak uma gelir” diye…

Sanırım bir Yavuz Bingöl familyasının ve özellikle sinema dehası Sinan Çetin’in ve bin kağnı dolusu muhteremin bu manadaki ecdadını ta oralarda aramalı. Bakınız, TV’lerin Taş Fırın Erkeğinin bile hamurunu şöyle bir yoğurup elden geçirdiler, ki o da hemen bir patronaj pozisyonu alıverdi.

Devam Edecek

Yazar: Editor
2015-02-06 14:06:31

İyi Haydutlar ve Kötü Haydutlar

Eric Hobsbawn, Haydutlar adlı kitabında enteresan şeyler yazmış. Eserini Osmanlıdan ta Peru'ya uzanan bir perspektifte kaleme almış. Yani oturup evin sıcak salonunda başlayıp bitirmemiş işi.

Şöyle yazıyor:

"Sosyal Haydutların ilginç yanı devletin onları yasa dışı köylüler olarak görmesidir.

Bunlar; halk tarafından öç alıcı, adalet savaşçısı, özgürlük liderleri, yardım edilecek insanlar olarak görülür."

Tam da burada benim aklıma İnce Memed, daha öncesinde Dadaloğlu gelir. Osmanoğulları hiç aklıma gelmez, onlar işin karşı cephesinde aklıma düşer. 

"Sosyal bir haydut kendi bölgesindeki herhangi birinin -toprak ağaları hariç- malına mülküne göz koymaz."diyor Eric.

İnanıyorum ona.

Bu olgunun benzerlerine zaten Anadolu'da rastlanmış. Şöyle ilginç bir saptama daha yapıyor: "bir adam kendi yurdunun dağlarında sosyal bir haydut, ovalarında adi bir soyguncu olabilir." diyor iyi mi?

Ve ekliyor:

"Sosyal Haydutluk
çoğunlukla köylülerden ve topraksız işçilerden oluşan toplumlarda 
evrensel olarak mevcuttur. 
toprak ağalarının, su kaynaklarını elinde tutanların, 
aracıların, işverenlerin, ustabaşıların olmadığı yerde 
sosyal haydut da yoktur." diyor Eric Üstat.


Şimdi aşağıdaki cümleye bakın ne anlatılıyor dostlar, bunlar uydurulmuş laflar değil, bilimsel veriler;

"Yerel yöneticilerin halktan olduğu ve içine kapanmış bölgeler soyguna en elverişli bölgelerdir..." diyor. Ben demiyorum Eric diyor.

Şimdi ekleyelim o zaman yazının sonuna, böylece ve yıllardır çeşitli tecrübelerle sabitlenmiş saptamamızı:

Erklerin (devletin veya belediyenin falan filan) yol yapması, sonrasında karakol dikmek için,
demiryolu döşemesi, sömürmek için, 

futbol kulübü kurması terbiye, ıslah, kontrol ve de rant içindir.

Doğru mudur Eric Abi?

Yazar: Editor
2015-02-03 11:06:59

İbretname

Şimdi aşağıda gazetelerden bir alıntıyı paylaşacağım, Sayın Bülent Arınç’ın bir hatırasını evet.

Böylece 
bir başka cepheden görmüş olacağız 
aslında kimler tarafından 
üstelik hangi çapta yönetildiğimizi 
hem de kendi tanıklıklarıyla, 
buyurun okuyun şu ibret hatırasını:

"Japonya'yı meclis başkanı iken ziyaret ettiğimde, 'Mikasa' yani imparatorlarını ziyaret etmiştik. İmparator bana iki soru sordu. Sorularda biraz afalladım. Bir sürü şey konuştuk. Ama sonunda imparator 'Camlı Köşk ne durumda?' diye sordu. Espri olsun diye söylemiyorum ama 'Camlı Köşk de neresi?' dedim. Biz, adamla ne konuşmaya geldik, o bize ne soruyor. 'Tamam o iş dedim', attım. Sonra dışarı çıktım. 'Beni mahcup ettiniz. Camlı Köşk neresi?' diye sordum. Bunun üzerine adam, durdu durdu bana 'Camlı Köşk' dedi. Bana dediler ki, 'Dolmabahçe Sarayı'nda Kabataş Caddesi üzerinde sarayın dışarıya bakan tek mekânına 'Camlı Köşk' derler. Bunun içerisinde kristal avizeler vardır. Cam mamulleri vardır. Japonlar orayı çok severler.' 'Gözünüz çıkmasın. Baştan söyleseydiniz. Belki daha güzel şeyler konuşacaktım' diye karşılık verdim. Sonra İstanbul'u aradım Milli Sarayları, 'O Camlı Köşk ne durumda?' diye. Bana, 'Efendim 7 aydan beri restorasyonu yapılıyor. Bitmek üzere' dediler. Haber gönderdik imparatora. Ben, Haziran ayında gittim, 'Eylül ayında açılışını yapacağız' dedim. Adam mutlu oldu. Şimdi vartayı atlattık zannediyordum. Ama 'Kalehöyük'teki kazılar ne durumda?' dedi. Biz Japonya- Türkiye ilişkilerini düşünüyoruz. Koskoca 'Güneşin oğlu' Hirohito bana 'Kalehöyük'teki kazılar ne durumda' diyor. 'Elinin Körü' diyeceğim ama koskoca güneşin oğlu. 'Kalehöyük'teki kazılar da çok iyi gidiyor' dedim. Bunun üzerine, bana, 'Bizim prens Tomohito her sene oraya geliyor, kazı yapıyor, bir de orada müze yapacak. Hala bu kazıları bitiremedi' dedi. Biz de gaza geldik. 'Bu sene bitireceğiz onları' dedik. İnanın böyle. Kalehöyük dedikleri yer Kaman'ın bir beldesi."

Nasıl ama dostlar?

Tam da elinin körü bir sahne değil mi?

Yarından itibaren de Adanaspor'umuzun "elinin körü" hallerine değineceğiz.

Caz Saatleri devam edecek jimnastik muhipleri.

Yazar: Editor
2015-01-31 10:40:54

Direnen Metaller

Adanaspor yüzünden 
gündemi ihmal ettik dostlar. 
Adanaspor kadar olmasa bile
bu kainat da bir önem arz ediyor kendi çapında, 
ki çapsızlar almış başını gidiyor 
ülke istikbalinde. 
Neyse ki şimdi metal işçileri var.
Yandaş medyaya göre 
metal işçileri de darbe peşindeymiş. 
Hay sizin bindiğiniz arabanın tekerine...
Tabi yandaş havuz medyası pası verince 
bakamayanlardan kurulu bakanlar kurulu 
golü atmakta gecikmedi 
ve ülke güvenliği bahanesiyle 
grevi 60 gün erteledi. 
Eh, iyiymiş, 
bizim trasfer politikamız gibi 
sonsuza kadar sürüncemede 
ve ertelenmiş vaziyette de kalabilirdi.
Ama ne diyor metal işçisi? 
O fabrikaları işgal ederiz! 
Yani bir nevi 
"ferman padişahınsa dağlar bizimdir
diyor 
Osmanoğullarının karşısındaki 
Dadaloğulları...
 

Biliyorsunuz 2 tür metal var: 
Soy metaller, 
altın vs gibi, kıymetlidir; 
bir de soy olmayan metaller, demir gibi,
nispeten kıymetsizdir, paslanabilir 
ve yarı yolda bırakabilir 
en nihayetinde 
memleketin bağrından
direnen metaller çıktı meydana, 
en kıymetlisi 
ve saygıya değeri 
bu metallerdir ki
ülkenin gönendiği metaldir, 
her ne kadar 
"bir besin zinciri süremi"
bundan rahatsız olsa da...

Yazar: Editor
2015-01-13 14:28:22

“Gedik Açma Cemiyeti” ve Haluk Bilginer’in Sol Analizine Dair veya İçkiye Benzer Bir Şey mi Var Bu Havalarda ya da Dublaj Var Gülşen Abi, Yani Bizim Abidin, Gelir misin?

Tiyatrocu

Geçen senenin sonlarıydı büyük oyuncumuz Haluk Bilginer bir yere mülakat vermiş ve orada bir şeyler demiş. Aydınlarımızın ve özellikle sanatçılarımızın işlerinin dışında çıkıp siyasi mesajlar vermeleri, mecbur olmadıkları halde toplumsal meselelerde saf tutmaları hakikaten gönendirici bir şey, zira yükünü alanın veya almakta olanın ya da almaya heveslenenin tatlı hayatı yahut tatlı hayat tahayyülü öyle vazgeçilecek gibi değildir, herhalde öyledir yani.

Denir ki, sanat hayatı taklit eder. Doğru olabilir. Ve fakat sanatçı dediğimiz kişi, muktedirin mukallitliğini yaparsa işte o zaman farklı şeyler konuşmaya başlarız. Öyle!

Şimdi Haluk Bilginer diyor ki Gezi filan. Sen ne şerbetli şeymişsin bre Gezi, sana temas etmeden geçemez olundu; insaniyetin referansı, Yeni Aydınlanma Dönemimizin Kutsal Mekânı, hassasiyetimizin turnusol kâğıdı oldun. Hayır, seni inkâr eden kahrolsun ama işte bir yerde bir sıkıntı var gibi geliyor bana; ben de Gezi’deydim, orada nişanlandım, doğum günümü kutladım, yengenizi orada tanıdım, ebemi yolladım, oraya su taşıdım, ilk günden son ana kadar ben de direndim, Gezici arkadaşlarım bile var falan filan… Lakin bazı “tiyatrocu” takımında hacı, yatmayayım halleri, dillerine öyle bir şey doluyor ki, insan midesi bulanıyor. Onca veciz laftan sonra durup şöyle diyor Tiyatrocu üstadımız Haluk Bilginer:

“Sol siyaset hiçbir şeye dokunmuyor. Çünkü ezberledikleriyle konuşuyorlar, etraflarına bakmadan, 1800’lü ve 1900’lü yıllarda yazılmış kitaplardan okudukları ve duydukları şeyin gerçekleşebileceğini umuyorlar. Bu iş ezberle olmaz, bunun adı bağnazlıktır.”

Sen ya solu bilmiyorsun ya da ne dediğini bilmiyorsun. Devamında şöyle bir cümle daha:  “Ve gün geliyor; ‘Andımız yasaklansın’ diye bir kanun çıktığında önce solcular itiraz ediyor; çünkü AKP istedi ya böyle bir şeyi.” Lan! Adam bildiğin solcu düşmanı, ama haberi yok!

Memleket Kitsch’i

Bakın bir de şöyle bir sığ mı sığ ve memleket kitsch’ine nefis bir örnek cümle var: “Ben yaş günümü Gezi’de kutladım. Oradaki çocukların hâli, o dayanışma, o birliktelik; Müslümanlar namaz kılıyor, sosyalistler başlarında nöbet tutuyordu kimse onları rahatsız etmesin diye. Al sana Türkiye’nin geleceği! Bu muhteşem bir şey! Beni heyecanlandıran ve umutlandıran bir şey. Gezi’ye ve Gezi’deki mizaha tanık olduğum için çok mutlu oldum.” Sığsın ve

Hadi bakalım! Oradaki sol kim, sosyalist kim? Üstat, amma beberuhi adamlarsınız yahu; sevindiğin ne, eleştirdiğin ne, umutlandığın ne, sola gareziniz ne? Bir de araya şunu sıkıştırıyor: “Hitler’in de seçimle geldiğini hiç kimse unutmasın.” Hayır, arada zülfüyâra ucundan da olsa dokunmuyor değil, altına imzamı atacağım cümleleri de var ama yukarıdaki çapsız “sol eleştirisi” hepsini anlamsız, samimiyetsiz, kof, mecalsiz, tribüne oynayan laflardan ibaret kılıveriyor. Yani sanki Akp biraz anlasaydı Gezi’yi filan, süper adamlardı aslında demeye getiriyor lafı. Samimiyetsiz insanlarsınız, sorununuz ve “bağnazlığınızın sebebi” bu: Sola çamur atma bağnazlığı. Bunu yaparken de muktedire yanaşma bağnazlığı. Ufaktan, çaktırmadan!

Gedik Açmak

Yahu şimdi koca bir “tiyatrocu” böyle s.çarsa arkasından gelen elbette sıvar. Zannederim ki bunların asıl gayesi gedik açmak ben artık böyle düşünüyorum canına yandığım; bazen bre diyesim geliyor, sen solcuların hangi sürecini biliyorsun da (ki bu konuşmalardan anlaşılan Hacının bir şey bilmediğidir) böyle geleneksel muktedir ağzıyla konuşuyorsun? Ama demiyorum, zira kendisi üstat bir tiyatrocu ne de olsa, haddimiz olmaz ona laf etmeye! Tabi solculuk dublaj yapmak ve dublaj ağzıyla konuşmak gibi zorlu bir iş değil. Nedir ki; okursun iki kitap 200 sene onu konuşursun. Neyse, gedik açmak diyordum. Abi, bunlar var ya gedik açma lobisi, biri çıkıyor öyle bir laf ediyor ki peşinden bir başkası “Onun annesine sokakta sövdüler, o da Berkin’in annesini yuhalattı.” diyor. Hay bin kunduz! Nuri Bilge Ceylan filmlerinde bir şey mi var? Yani orada rol kapana bir şey mi oluyor? Önce şunu söyleyeyim bu manada, onun filmlerinde aldığınız rollerle kendinize bir paye edinmeye kalkmayın lütfen, adamın hikâyesi güzel, üslubu güzel, en nihayetinde sineması güzel, siz arada aparatsınız, sekans unsuru, şaryo cıvatası; Yılmaz Erdoğan, Haluk Bilginer ve Yavuz Bingöl’den bahsediyorum evet! Hakikaten enteresan şey ama. Çiko, neredesin, sen daha iyi bilirsin şöhret şeysini… Çiko! Yok! Gelir birazdan.

Kabızlık Filan

Bu “zottirik sanatçı” takımına bakınca millet şey sanacak; lan bu solcular ta 1923’ten beri bu ülkeyi fasılasız yönetti, yönetirken zulmetti, milliyetçi, militarist birkaç nesil yarattı; faşizmi ikame etti, çaldı çırptı ve yetmediği gibi aynı kitapları okuyarak ve sadece onları konuşarak memleketi bağnaz bir yer haline getirdi. Evet, sizin entel tiyatrocu kabızlığınızın yegâne sorumlusu solculardır ki sizi vaktiyle adam yerine koyup seyrettiler ve dinlediler ve bilmem ne! Sahi, Haluk Bilginer’in okuduğu son kitabı merak ediyorum, Neobaşmuhterem’in Stratejik Derinlik kitabını mı acep? Bakın Yavuz ve Yılmaz onu okudular ve stratejik manada ihya oldular, ne bileyim olmuşlardır herhalde, o kadar eziyeti boşa çekmiyorlardır; çekmesinler hem, onca alçalmanın bir karşılığı mutlaka olsun. Bakın, ben de ağzınıza bir parmak bal çaldım.

Günün Dersi

Evet efendim, bugünkü dersimiz nedir? Önce Gezi’ye bir selam çakacaksın, sonra demokrasi yok diyeceksin, Hitler benzetmesi yapacaksın ama illaki en sonunda solculara lafı sokacaksın! Güzel olur!

Hacı Bilginer! Cahilliğin cesareti güzeldir de bu manada sataştığın muhatapların salak değil bre! O tarif edilemeyen ezik hislerinizden kurtulun; zira sol sızlandığınız çirkinliklerin sebebi değil, şu memlekette güzel bir damla bir şey varsa işte o solun inadı sayesindedir.

Geldi. Çiko diyor ki, ben tiyatroyu seviyorum, dedim, “bu tiyatrocuları” seviyorum demedim ki!

Sola Biçtiğin Görev Nedir veya Kim Ezberden Konuşuyor?

Net olun. Sol siyaset derken kimi, neyi kastediyorsunuz? Kimler ezberden konuşuyor? Onların 1800’lü, 1900’lü yıllardan kalma okuduğu kitaplar ne? O kitaplar hakkındaki bilgileriniz ne? O kitapların temas ettiği sorunlar ne? Yine soruyorum, yahu kim ezberden konuşuyor? Biz bu lafları bin senedir duyuyoruz; etrafına bakmayan solcular kimler? Solcular o kitaplarda okuduklarından neyi gerçekleştirmeyi umuyorlar? Bir sınıf mücadelesi ezber midir yani, buna bağnazlık mı diyorsun tatlı su aydını? Ne diyorsun Hacı Bilginer? Solcuların ne yapmasını istiyorsun? Beklentin ne? Gezide seni umutlandıran sadece Sosyalistlerin namaz kılan Müslümanlar için nöbet tutması mıdır? Bu mudur sola yüklediğin görev? Çözümün bu mu? Sen de mi gezideki mizahta kaldın? Çok mu güldün, çok mu eğlendin? Mustafa Suphilerden beri gelen mücadeleyi kimler verdi, veriyor? Gezi’nin senin de değin gibi bilmem kaç sene sonra da anılabilmesi ve sürecin demokrasiye veya insanca bir hayata, çocuklar için daha güvenli bir geleceğe evrimesi için kelle koltukta giden kimler? Ambale ettin beni muhterem!

Ama bu “tiyatrocu” sözcüğünün göndermesi de ne güzel oturuyor şu “bazı” tiyatrocu takımı üzerine, böyle çok şıksınız, bozmayın lütfen, bir fotoğrafınızı alalım!

Yazar: Editor
2015-01-07 15:20:32

Adalet mi lazım bize, özgürlük mü?

Bunlar birbirine yakın kavramlar gibi duruyor. Bu yüzden her ikisi de lazım denebilir. Biri olmadan öteki olmaz denebilir. Ama adaleti kim sağlar diye sorunca yanıt olarak aklıma önce şunlar geliyor:

Adalet bakanlığı,

Adalet divanı,

Adliye,

Adliye sarayı,

Adalet konseyi

Adalete bel bağlama,

Bu dünyanın adaleti yok,

Adalet mülkün temelidir,

Yasa,

Yargı,

Mahkeme,

Savcı,

Hakim,

Yargıç,

Avukat, 

Adaletin bu mu dünya,

Adalet partisi

Adalet ve kalkınma partisi 

filan...

Yani devletin bizzatihi kendisi geliyor akıllara bütün unsurlarıyla. O zaman da şöyle bir şey çıkıyor karşımıza; sanki adalet, devlet mekanizmasının canı isterse sağladığı bir şey oluyor, bir şey... 

O dört bakan aklandı değil mi, Yüce Divanı şimdilik atlattılar.

Adalet mi dediniz?

Peki özgürlük?

Özgürlük, derken bir başkasını yok sayan özgürlükten bahsettiğim zannedilmesin. Veya çalıp çırpma "özgürlüğünden(!)" bahsettiğim falan...

Galiba tanık olduğumuz hiçbir devlet size özgürlük vaad ediyorum demez. Ama size adaleti vaad ediyorum, der; çünkü adaletin o dizginleri hep elinde, sürer dilediği yere.

Sana da vira adalet, hem de kalkınmasız adalet... 

Yazar: Editor
2014-12-20 11:30:49

Evlad-ı Dadaloğlu,

Torosların cefaez halkının doğal takımı Adanaspor, klasik bir şekilde yokları oynarken;

varlık içinde boğulan tıkanan tıksıran Evlad-ı Osmanlıya ezilmedi.

Helal size!

Teşekkürler.

Ayağınıza sağlık.

Yenmenizi bekliyordum ama bu da iyidir, oyuna 3. bir adamı sokamayacak bir haldeyken üstelik. Hakemin tüüm tercih haklarını Osmanlıya kullanmasına rağmen...

Yazının Devamı Akşama-

Ahmet Dereli konusuna

ve taraftarın küfretme özgürlüğünün sınırlandıralamayacağına

ve futbolcuya küfretmemin taraftarın en doğal hakkı

ve anasının ak sütü gibi helal olduğuna

ve bunun ahlaki hiçbir sakınca yaratmayacağına

tersine

bu küfretme özgürlüğüne itiraz edenin aforoz edilmesi gerektiğine

ve tribün goygoyculuğunun çok muhterem bir şey olduğuna da

değineceğiz!

İyi mi? 

Yazar: Editor
2014-12-16 14:31:10

Bugün çArşı yargılanıyordu.

Aslında yargılanan çArşı değil;

çArşı'dan yola çıkarak

bir bahane edip -amaç vatandaş sopalamak,

böylece yargılanan sadece çArşı değil;

her kıyıdaki muhalefet,

hür irade,

kamusal cesaret,  

şahsi vicdan,

lan ne oluyor, diyen,

Adana'ya özgü dünya rakı günü,

o rakı masasındaki, ne olacak memleketin hali,

memleket sevgisi,

kendi haricinde de meselelere dertlenen,

krallığa itiraz eden,

bal tutup parmağını yalamayan,

emeğiyle geçinen,

şu yaşadıklarımız bir kader değildir diyen.

Evet, çArşı Türkiye değildir, ama onun adıyla aslında yargılanan Türkiye'dir.

ve acaba hakikatte yargılanan bir memleket istikbali mi?

Kim ne yaptığını biliyor mu? 

Yazar: Editor
2014-12-08 14:22:27

Kurabiye Canavarı’nın Kütüphane Macerasından AKP Stratejik Derinliğine

Kurabiye Canavarı’nı bilmeyen yoktur sanırım, bir zamanların Susam Sokağı’nın efsane karakteri.

Her yeri kurabiyeden ibaret zanneden Kurabiye Canavarı bir gün kütüphaneye girer, böyle bir mekânla ilk kez karşılaşıyordur. Fena halde şaşırır: Ooovv, şu kitaplara bak, der, bu kadar kitabı bir arada hiç görmemiştim.

Kütüphane görevlisi onu susturur, şşşitt diye, bir sükûnete davet eder. Kurabiye Canavarı durumun hassasiyetini, kendine özgü kuralları içeren bir yerde olduğunu fark eder gibi olur, tamam, anladım der, bence hiçbir şeyi anlamadan. Kütüphane görevlisi kitapları tasnif işine devam eder. Mekânda dolanmaya başlayan Kurabiye Canavarı biraderimiz raflara, kitaplara bakar, aslında hayalini kurduğu o kurabiyeleri fıldır gözlerle aranırken çöp kutusunu göremez ve onu gürültülü bir biçimde devirir. Lütfen, sessiz diye onu kibarca tekrar uyarır kütüphane görevlisi. Ben çöp sepetini göremedim, affedersin, der Kurabiye Canavarı. Tamam, diye onu anlayışla karşılar kütüphaneci amca. Rahat durmayacağını anladığımız Kurabiye Canavarı kifayetsiz bir meraka sahiptir ve sorar, bayım, der siz bu kadar kitapla burada ne yapıyorsunuz, bana söyler misiniz?

Ooo, burası bir kütüphane, evet, insanlar buraya okumak istedikleri kitapları ödünç almak için gelirler, der adam. Kurabiye Canavarı, şaşkınlık ünlemleriyle ooovv bu müthiş, kütüphane demek, oovvv, der. Bilgilendirmekten mutlu olan kütüphane görevlisi evet, diye yanıtlar. Bu harika, çünkü kitap okuma fırsatım hiç olmuyordu, der Kurabiye Canavarı. Eline bakir bir okur adayı geçtiğini düşünen ve başına gelecekleri henüz bilemeyen zavallı kütüphane görevlisi, bu çok iyi, şimdi sizin için ne yapabilirim, diye sorar.

Çevresini meraklı ve aç gözlerle sürekli inceleyen Kurabiye Canavarı, iştahla yutkunarak ve ağzını şapırdatarak; istediğim… bana küçük kırmızı bisikletler hakkında bir kitap verin, der. Görevşinas kütüphane görevlisi, tamam, diye karşılar ve kitaplığa yönelir. Kurabiye Canavarı, ve bir kutu kurabiye lütfen, diye bitirir talebini, etrafına bakar, muhtemelen o kurabiyelerin nerede olduğunu görmeye çalışıyordur. Anlamadınız sanırım, der kütüphane görevlisi, henüz sakindir, gördüğünüz gibi burası bir kütüphane, sadece kitaplar, sadece kitap, kurabiye yok. Önce şaşırır Kurabiye Canavarı, burada nasıl kurabiye olmaz gibi bakar bize, sonra durumu yeniden analiz eder stratejik bir şekilde, derinden, oovv der, tamam tamam, anladım, o zaman bana tekerlemeler hakkında bir kitap verin. Yine mutlu olur saftirik kütüphane görevlisi iki m’li bir tamam, der kitaplığa yönelir. Kurabiye Canavarı, ve bir kutu kurabiye lütfen, diye bitirir bu talebini, yine etrafına bakınır, muhtemelen burada kurabiye olmadığını hakikaten idrak edememiştir. Tam bu sırada tane tane konuşur kütüphane görevlisi, derdini anlatmak için böyle konuşması gerektiğini düşünür, burada kurabiye yok, bizde sadece kitap var, kurabiye yok, tamam, der yine. Bu kez “tamam” tek m’lidir ve anladın mı vurgusu içerir. Kurabiye Canavarı başını elleri arasına alır, sonra başını dört beş kez evet diyerek sallar. O zaman ben, resimli kitap alayım, der. Kütüphane görevlisi onun dediğini onaylar gibi, resimli kitap, der. Tamam, deyip kitabı getirmeye giderken ve bir kutu kurabiye, diye tekrarlar kafasının içinden bir türlü atamadığı niyetin talebini. Aahhh, diye ünler ve inler kütüphane görevlisi. Ağlamaklı olur, size kaç defa söyleyeceğim, bizde kurabiye yok, der, yok’un o’larını uzatarak. Sadece kitap, sadece kitap diye tekrar eder, bir tahammül sınırına geldiğini vurgulayarak. Muhatabının iyice çileden çıktığını gören ama asıl maksadını da bir türlü anlatamamış olan ve oradan da kurabiyesini almadan çıkmaya hiç de niyetli olmayan Kurabiye Canavarı kütüphane görevlisini sakinleştirmeye çalışır. Tamam, tamam, anladım der. Kütüphane görevlisi kurabiye yok diye saç baş olurken onu teskin eder Kurabiye Canavarı, tamam, kendinizi üzmeyin, der. Sanırım kütüphane görevlisinin bir ihmal sonucu ellerinde kurabiye bulunmadığı için kahrolduğunu ve kendisine yani Kurabiye Canavarı’na bu manada bir hizmet veremediği için kendini paraladığını düşünür; tamam, heyecanlanmayın, der, kütüphane görevlisi öfkeden nefes nefeseyken. Benim acelem yok, sadece bir kutu kurabiye diye ısrar eder, belki aslında vardır da kütüphane görevlisinin bundan haberi yoktur umuduyla. Kim bilir? Evet, sadece kitaptan vazgeçmiştir. Aahhhh diye yine inler kütüphane görevlisi, bu kez acı doludur, çaresizdir, efkârlıdır, bitiktir. Bağırır, bizde kurabiye yok, kurabiye yok, sadece kitap, bu kadar, bu kadar… Cinnet geçiriyor gibidir. Durumdan etkilenmiş görünen Kurabiye Canavarı bu esnada neredeyse masanın altına girecektir. Kütüphane görevlisi gürleyerek bağırıyordur, kurabiye yok, sadece kitap, sadece kitap… Yine nefes nefese kalır, muhtemelen bayılacaktır. Sizi tamamıyla anlıyorum, der Kurabiye Canavarı, adamcağızı sakinleştirir. Evet.

Nihayet anladım, şimdi anladım der Kurabiye Canavarı, tamam, tamam, diye devam eder, yine konuşmak için de boğazını temizler, ıhım hım filan eder. Sonunda, diye fısıldar kütüphane görevlisi, yine aynı sesle sorar, şimdi ne istiyorsun, diye. Bu sefer Kurabiye Canavarı tane tane konuşur, benim istediğim kitap, kurabiyeler hakkında. Güzel, der kütüphane görevlisi, bizde o var, kurabiyeler hakkında bir kitap, güzel.

Ve bir bardak süt lütfen diye geliştirir talebini.

Kütüphane görevlisi bayılır kalır. Tepetaklak ve hatta ambale olur.

Ama Kurabiye Canavarı duracak gibi değildir bu idraksizlik meselesinde, sonra kurabiye kitabı ve meyve suyu, diye sorar bayılmış vatandaşa. Ses gelmez. Biraz havucunuz var mı, der, kızarmış patates, ketçap da olabilir…

Öyle…

Orada kurabiye yok Kurabiye Canavarı.

Bak, bunu anla. 

Yazar: Editor
2014-11-18 08:40:23

Güzel bir yazı yazmak için 2 gün bekledim.

Gazeteleri kurcaladım, haberlere baktım, gündemi takip ettim; bu esnada karşıma hep cumhurun reisinin derin tarih bilgisi çıktı, mutlu oldum, gönendim. Bakın işte, güzel bir şey bu. 

Tarih bilgisinin yanında dini bilgisi de gözlerimi yaşarttı ve en önemlisi imar hevesi beni çok etkiledi. Küba'ya da el atmamız nefis olacak.

Küba futbolu nasıl acaba, oraya bir camii imar ekibi giderken yanlarına Fatih Terim'i de verelim ki Küba futbolu dünyada söz sahibi olsun. Kübalı kardeşlerimizin buna mutlaka ihtiyacı vardır.

Evet, bu güzel yazıyı yazmak için 2 gün beklemem çok iyi oldu.

Bakın bu arada dünya futbolunun devlerinden Kazakistan'ı da 3 golle devirip hüsrana uğratarak tarih yazdık ve bunu altın harflerle br yerlere kaydettik, ne iyi ettik. Şimdi o kupa bizim hakkımız bunu daha iyi anlıyor ben.

Pek güzel ama, bekleyen derviş muradına ermiş misali oldum. Bugün neşe doluyuz güneşli bir Adana sabahının kasımında filan.

Her şey çok güzel, ne güzel.

Vira. 

Yazar: Editor
2014-11-14 19:24:32

Yetti Bre

Artık güzel şeyler yazmak istiyoruz;

  • ülke için, 
  • Adana için, 
  • ekonomi için, 
  • sanayi için, 
  • pamuk için, 
  • sanat için edebiyat için, 
  • okuma oranları için, 
  • yoksulluğun üstesinden gelinmesi için, 
  • kırmızı et tüketimi azalınca artan kundura fiyatları için,
  • sevdiklerimiz hatta hazzetmediklerimiz için, 
  • geçici malzemeyle kalıcı eser yaratılamayacağı için
  • çürük kereste ile ev yapılamayacağı için,
  • kereste bolluğunun metaforu için,
  • trafik için, 
  • bana ne ama milli takım için, 
  • her bir yeri sarmalayan umutsuzluk için, 
  • ne için açıldığını bilemediğimiz 
  • ve neye hizmet ettiğini anlayamadığımız 
  • onlarca kahveci/kafeler için, 
  • tiyatro için, 
  • Bülent Arınç için 
  • ve temsili Başbakan için 
  • ve belediyecikciğimiz için 
  • ve aslında en doğru tribünde 
  • ve yerel emperyaliste açtıkları 
  • "minnettarlık pankartı" için, 
  • ve saire için-

ve en nihayetinde ve hatta  en önemlisi Adanaspor için

iyi şeyler yazmak için can atıyoruz...

Hadi diğerlerinden umudu çoktan kestik gittik. 

Bari Adanaspor için yazalım

İyi bir şeyler

dostlar... 

Olmaz mı? 

Yazar: Editor
2014-10-29 18:16:21

Yönetememenin Hikâyesi veya Çiko’nun Stratejik Derinliği

Yönetemediler, ortalama insan ömrünün önemli bir dilimine denk gelecek bir zamandır bu ülkeyi fiilen yönetiyorlar kelimenin düz anlamında ama işte yönetemediler, hiçbir şeyi yönetemiyorlar, yönetemeyecekler.

Sağlığı yönetemediler, örneğin; Genel Sağlık Sigortası Yasası çıkardık, dediler, artık herkesin sağlık sigortası var, diye eklediler; ama “işsizlik sigortasından yararlanamayan işsizler, kayıt dışı sektörde çalışanlar, primini ödeyemeyen esnaf ve sanatkârlar, çiftçiler, 18 yaşını dolduran ve çalışmayan kız çocukları genel sağlık sigortasından yararlanamıyor. Ve en önemlisi sağlık politikasının genleriyle oynayıp koruyucu sağlıktan tedavi edici sağlığa geçerek 82 Anayasası ile birlikte hak olmaktan çıkıp piyasalaşma sürecine giren sağlık, iktidar ile birlikte bu dönüşümü neredeyse tamamladı.  Sağlığı paralı hale getirerek hastaneleri işletmeye dönüştürüp çalışanları güvencesizleştirdiler.

Sanatı yönetemediler; tiyatroya kafayı takıp kendilerin benzemeyen her sanatçıyı linç edip-ettirip ortalığı beberuhilere bıraktılar. Bu arada Yavuz Bingöl ne yapıyor, son sekansta bir rol kapmadı mı hala? Yılmaz Erdoğan hocasının arkasından çok geç gitti bre.

Sporu yönetemediler; devşirmelerle koşmaya çalıştılar, koşamadılar, tıkandılar kaldılar. Yanında futbolu yönetemediler, her boka maydanoz oldular. Örneğin yeni adıyla PTT 1.Ligde diledikleri takımları şampiyon ederek bu ligi parti arka bahçesi yaptılar, hangi takımların bu süreçten sebeplendiğini uzun uzun yazarım da bildiğiniz mevzu, uzatmayayım. Ortada bir Osmanlısipor vakası var abi, daha ne diyeyim.

Dış politikayı yönetemediler; coğrafyaya bir Osmanlı hatırası diye bakıp nostaljik hayaller kurdular, zannettiler ki Yeşilçam filmidir bu plato, bir hak saydılar, hükmedeceklerini tahayyül ettiler. İstifade edeceklerdi iflas ettiler.

İç işleri yönetemediler; çeşitli sıkletlerde birbirine düşman milyonlarca düşman yarattılar.

Süreci yönetemediler; köylü kurnazlığıyla idare ettiler, şimdi yarattıkları bir harici terörle o süreci noktalamayı kurguluyorlar.

Ekonomiyi yönetemediler; milletin a.ına koyan bir kitlenin dışında milyonlarca yoksulun yoksulluğunu katladılar.

Dini yönetemediler; şahsi ve vicdani bir olguyu mezhep savaşına tahavvül ettirdiler.

Eğitimi yönetemediler; her bakan geldi kendi keyfine göre işler yaptı, yeter ki bir iktidarın istikbal hayallerine hizmet etsin deyip kafalarına göre takıldılar, halef selef hep beraber kör topal bir düzeneği elbirliğiyle yatalak ettiler.

İnşaatları yönetemediler; diktikleri karton kulelerle yüzlerce insanın ölümünün baş müsebbibi oldular.

Medyayı yönetemediler, fotomontajlarla habbeyi kubbe yapıp milleti yine kandırmaya çalışırken madara oldular.

Hırsızlarını yönetemediler hepsi deşifre oldu, hepsi aklıselimin vicdanında mahkûm oldu, yargının da tecellisini bekleyeceğiz.

Yargıyı yönetemediler; körler ve sağırlar bu kez birbirini ağırlayamadı. Yetmez ama evet 12 Eylülü ellerinde patladı. İyi mi?

Terörlerini yönetemediler, muhteremlere göre aslında iyi, masum, İslam idealizminin tepki çocukları hadlerini aşıp muktedir karizmasını fena çizdiler.

Madenleri yönetemediler işte; oraları birer mezarlığa çevirmekten başka.

Yönettiklerini zannettikleri hiçbir şeyi yönetemediler; neticede bir insan ömrü için uzun sayılacak bir dilimde göründüler, yara hala sıcak olduğu için acıyı yeterince hissedemiyoruz fakat çok yakın gelecek, bu yönetme şeysinin hiç de hayırlı bir sonuç vermediğini gösterecek, gösteriyor da… Ülkeye ve bölgeye yaptıkları kötülük, başta oldukları süreye göre çok fazla…

İnsanlar tüm bu olumsuzluklara karşın mücadeleden geri durmuyor, ülkenin ve bölgenin düzlüğe çıkabilmesi için… Hep yokuş, hep yokuş… Nereye kadar canına yandığım.

Öyle, devran döndüğünde muhtemelen bu muhteremler başlarının çaresine bakma derdinde olacaklar. Yalandan yaptıkları her iş gibi, Allah büyük, diyecekler.

Sen ne diyorsun Çiko, diye soracak oldum. Yemek öncesi yürüyüşe çıkıyordu Çiko; daha çok acıkmak için… “Allah büyük, ama bunların teknesi küçük.” dedi Çiko; sonra, peki sen söyle, bu hafta Osmanlısipor ne yapar, diye ekledi; yarı tok bir kahkaha attı, sesi adeta bir sarayın dehlizlerinde yankılandı, ürperdim, “Ahyaaak!” diye bağırdım. Hay bin kunduz! Ve fakat bir Osmanlısipor’u yönetiyorlardı işte.

Dönüşünde rakı içsek mi Çiko, diyecek oldum bariz bir efkârla; Çiko bu düşündüğüm şeyi dedim saydı, neden olmasın, diyerek sporunu tamamladı. Yanıma kadar geldi, stratejik derinlik böyle bir şeydir dostum, diye fısıldadı; muhatabını zaman ve zemin açısından kıvamına getirmeden istediğini alamazsın; bu işin “stratejisi” kavram kargaşası, “derinliği” ise senin rakı içmeye bahane aramandır. Zayıf bir gardın var, ama üzülme, bu sefer hesaplar benden, dedi. Vay!

“Hani bu millet adam olmazdı!” diye geçirdim içimden. “Ama Çiko zaten Meksikalı!” diye geçirtti içimden. “Heye lan!” diye geçiştirdim içimden.

Adana’da, melankolik bir Meksika akşamı tadı vardı, yürüdük gittik Topal’ın Meyhanesine…

Yazar: Editor
2014-09-30 06:41:18

Aç Sınıfın Kendine Laneti

Bin yıldır benim duyduğum ve muhtemelen on bin yıldır da hep gündemde tutulan bir cümle var ve o cümlenin nazireleri, türevleri, artçıları bilmem neleri var. Şöyle bir taciz silsilesi: “Solcular Anadolu insanını anlamıyor.” veya “Sosyalistler bu halkın değerlerinden bihaber.” ya da “Komünistler, milletin maneviyatını bilmiyor.” sonra “Muhafazakâr halkın ne hissettiğini ve ne düşündüğünü anlamadan onlardan oy alamazsınız.” derken “Bu milletin değerleri var.”

Bu böyle gider.

Muhafazakârların, kendi deyişleriyle Anadolu halkının değer yargılarını anlamak, bilmek, ona göre siyaset filan yapmak…

Nedir bu? Bunlar nedir Çiko? Bu konuda muhafazakâr Meksika halkının maneviyatı ne seviyede seyretmekte? Bizim Meksika bozkırı, içeceği tekilanın kalitesine bakar, dedi Çiko.

Aklıma geliverdi tekila deyince; bizim mahallede bir Domdom var, çocukluk arkadaşım. Ezelden beri muhafazakâr bir yapısı vardı, yani yapı taşları öyle dizilmişti, ama demek ki o taşlar arasındaki harç kaçak göçek bir harçtı ki para için ebesini bile satardı. Şimdi kaçak rakı, yani Boğma çekiyor benim Domdom. Güzel, leziz, saf boğma; rakı. Ona acı çektirmek istediğimde rakının parasını bir iki hafta bekletiyorum; tansiyonu bozuluyor, kalbi sıkışıyor, beyni hofluyor, bildiğiniz gibi değil.

Bizim mahallenin bir diğer ünlü muhafazakârı Tüccar Mahmut’tu. Stokçuydu. Hayatı boyunca Menderes’ten beriye hep o meşhur Demokrasi Kahramanlarına oy verdi. Daha bir dolu ıssız uğursuz adam… (Tabi beri tarafı şerbetlemiyorum ama zaten muktedirin lügatine göre onlar külli kayıp, bu mesele göre üzerlerinde konuşmaya zaten gerek yok!) Öyle…

Tabi Necmiye Teyze ve kocası Selahattin Amca da vardı; muhafazakârlığa bir itibar kazandırıyorlardı onlar; kendi halinde, tatlı, mutlu, huzurlu bir aileydi. Ve fakat Demirel’e Allah’a inandıkları kadar inanırlardı.

Biz Meksika’da böyle ailelere “sınıfsal farkındalığa henüz ulaşmamış aileler” diyoruz, dedi Çiko. Hımm, dedim Çiko’ya.

Solcular ne anlatır, muhafazakâr Anadolu halkı ne anlar veya ne umar ya da neyi önemser? Solcuların ne anlattığı aşikâr, bir daha yazmaya gerek yok, sayfa sınırlı; fakat sorunun ötesini bilmiyorum. Bende ona yanıt yok. Belki Akp ve aldığı oy üzerinden bir şey çıkarabiliriz, kim bilir? Bu hükümet ve lideri 12 sene boyunca şunu yaptı bunu yaptı diye de tekrara düşmeyeceğim; makara’sından kutusuna, sıfırlamasından Soma’sına, ayrımcılığından öldürücülüğüne kadar bir neoosmanlı destanı olur. Kitap hacmi yani…

Peki, bu örgüt o kitleden oy alıyor mu? Alıyor?

O zaman, solcuların söz konusu halkı anlamaması diye bir şey yok; çünkü solcular hiçbir zaman o malum dili ve “iletişim” yollarını kullanmayacak, tabi ahlaken kullanmayacak. Kanımca, o kitlede işine geleni anlama diye bir vaka-i adiye var. Sağcı, milli, muhafazakâr siyasetin duvarlarının on yıllardır nasıl döküldüğü görmeleri elbette vakit alacaktır.

Zira aç sınıfın laneti bazen kendi üzerinde kalır.

Solcular dertlerini doğru olan bir lisanla anlatmaya devam edecek; yoksulluk ve yoksunluk sarmalından kurtuluncaya kadar. 

Yazar: Editor
2014-09-21 15:23:17

Osmanlı Oyunu

Şimdi adamlar takım adını Osmanlısipor yapınca konu tamamen siyasi bir zemine oturmuş oldu. Bu yüzden diyeceklerimiz abes kaçmaz.

Bir kere İstanbul Belediye’yi değil, Ankaraspor’u Osmanlı yaptılar. Oysa her ikisi ellerindeydi. Ama Cumhuriyetin başkentinin adını takımdan alıp yerine Osmanlı yapmak kendileri için daha stratejik bir amaca hizmet ediyor. Yeni başbakan da Bilecik’in adının Ertuğrul olmasını önermişti. İşe bakın yahu, adamlar neyle uğraşıyor, dünya, bölge ve ülke neler yaşıyor… Nasıl kafada geziyorlarsa?

Hiçbir değere saygıları yok! Takımın adını Osmanlı yapmakla kendilerine bir itibar kazandıracaklarını zannediyorlarsa yanılıyorlar.

Ekleyeyim; Osmanlı torunu lafını gerçek manada da mecazen de anlamıyorum! Türk tarihi, Osmanlıdan ibaret değil. Bu bir. Öncesinde yok yok arkadaşlar. Bakın bir kitaptan alıntı yapacağım, gayet milliyetçi muhafazakar bir tarih kitabı üstelik, yazan komünist filan değil. Hiçbir ifade veya görüş bana ait değildir, Yavuz Selim Burgu’nun Selenge Yayınlarından çıkan Anadolu Selçukluları adlı kitabından alınmıştır:

Anadolu’yu Osmanlıdan önce fethedip Haçlı saldırılarının önüne set çeken, Anadolu’yu bir yandan Türkleştirirken bir yandan İslamlaştıran ve ülkeyi baştan sona mimari eserlerle, camilerle, kervansarayla ve medreselerle bezeyenler elbette Anadolu Selçuklu Devletini kuran ecdadımızdır.

Osmanlının Anadolu’ya çakılmış fazla çivisi yoktur; bugün Anadolu’da rastladığımız eski eserlerin büyük bir kısmı Selçuklular tarafından yapılmış; ama ne yazık ki, adları unutturulmuş ve sanki Osmanlının eserleri gibi gösterilmiş, bir noktada Selçuklulara haksızlık edilmiştir.”

Böyle.

Osmanlı torunu olmak veya ‘ısrarla’ Osmanlı torunu olmak sadece tarihsel anlamda değil genetik olarak da mümkün değil.

Anadolu’da onlarca beylik var aslında Osmanlıdan hiçbir farkı olmayan. Ha, onların torunu olma ihtimali her yöre için ayrı ayrı mümkün olabilir. Ramazanoğlullarının, Aydınoğullarının, Candaroğullarının, Dulkadiroğullarının, Germiyanoğullarının, Karamanoğullarının, Pervaneoğullarının, Saruhanoğullarının ve daha birçok beyliğin torunlarından olmak pek mantıklı. Osmanlı torunlarını kendi habitatlarında aramak lazım. Aidiyetin de bir sınırı bir mekânı bir mantığı vardır.

Bakın Osmanlısipor’un tatsız lezzetsiz ve hep iktidar takımlarını çalıştıran hocası(!) Osman Ö. Şöyle diyor, derken de çam üstüne çam deviriyor. Cahil adamlar…

"Yavaş yavaş özümsemeye başladık. Çünkü farklı bir proje, sorumluluğu çok büyük proje. Osmanlıspor isminin verdiği ağırlık, hepimizin üzerinde daha fazla sorumluluk gerektiriyor. İnşallah, biz bu sorumluluğu en iyi şekilde layıkıyla taşımaya çalışacağız.” demiş.

1.Ankara’nın bir sorumluluğu yok muydu? Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkentinin adının takımınızın adı olmasında bir ağırlık hissetmemiş miydiniz?

2.Büyük proje dediğiniz ne? Yekten söyleyin ne var! Nasıl olsa rüzgâr hep sizin için esiyor, hakemlere dek, doğal olarak.

3.Niye yavaş yavaş özümsüyorsunuz, aslında vicdanınızın derinlerinde bir yerde onu rahatsız eden bir şey mi var?

Devam ediyor teknik direktörü(!) hocası Osman Ö:

Bu da bizim için çok farklı bir duygu. Osmanlıspor'un tarihindeki ilk teknik direktörü, futbolcuları, burada çalışanları olarak tarihe geçeceğiz. İlerleyen yıllarda inşallah Avrupa kupalarında da Osmanlıspor yer alır. O günleri görebilirsek ne mutlu. Biz tabii ki Osmanlıspor olarak Ankara şehrinin bir takımıyız ama tüm Türkiye'yi, hatta dünyadaki tüm Türkler'i ve Müslümanlar'ı kapsayan bir taraftar grubuna sahip olmak istiyoruz. Herkesin sevgisini, desteğini, arkamıza almayı arzuluyoruz. Tabii ki bunu yapmak kolay değil. İnşallah, güzel şeyler çıkaracağız, sahada doğru işler yapacağız. Hem sonuçlarla hem de ortaya koyduğumuz davranışlarla bu sevgiyi toplayacağız." diye buyurmuş.

1.Farklı duyguyu lütfen önce izah sonra izan ediniz.

2.Tarihe çok meraklıysanız, okuyacağınız çok eser vardır bu konuda. Ayrıca kıytırıktan bir hocalık ile tarihe geçmek çok yerel bir iş olur. Çapsız bir hayal, hizmet ettiğiniz şey gibi. Neyse o şey!

3.Avrupa kupalarında yer alınca Osmanlısipor imparatorluk yarım kalmış bir işi mi tamamlamış olacak, ne olacak? Ankaraspor olarak Avrupa kupalarında yer almak sizi mutlu etmez miydi?

4.Müslümanlık mı Osmanlıyı kapsıyor, Osmanlı mı Müslümanlığı kapsıyor? Bir deyiniz bakalım.

5.Türkler mi Osmanlıyı kapsıyor, Osmanlılar mı Türkleri kapsıyor? Düşününüz bakalım. Gerçi zahmet olacak ya…

6.Gerçekten herkesin sevgisini ve desteğini almak mı istiyorsunuz, yoksa karşı devrim çarkının bir dişlisi mi olmaktasınız?

7.Yaptığınız işin kendisi din ve ırk kavramlarıyla ne kadar alakadar olabilir, olmalı mı, olur mu?

8.Osmanlı yıkıldı haberiniz var mı? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşısınız, en azından nüfus kâğıdınızda öyle yazıyor, ona hiç hürmetiniz yok mu, bir Türk ve bir Müslüman olarak?

9.Hangi davranışınız size sevgi toplatacak? Elazığ’ı eksik bıraktırıp yenerek mi, Altınordu’yu eksik bıraktırıp yenerek mi, Karşıyaka’yı da eksik bıraktırıp yenerek mi? Bu üçte üç vicdanınızı hiç sızlatmadı mı?

10.Altınordu da eski bir Türk devletidir. Hadi Türkiye Cumhuriyeti ve Ankara’dan geçtik diyelim sizin hissiyatınızla; onlara ayıp olmadı mı peki, bir Türklük idealinde?

11.Hadi sizin zihniyetinizle bitireyim; rakiplerinizin hemen hemen hepsinin taraftarı kendini Osmanlı torunu olarak da tanımlıyor (ben hariç). Onların sevgi ve desteğini alabileceğinizi hakkaten düşünüyor musunuz?

Yani bir Karşıyaka veya Adana ya da Urfa taraftarı takımlarından vazgeçip sizi mi destekleyecekler? Hep hayalcilik, hep stratejik derinlik fukaralığı.

Ve bir gün Osmanlısipor’dan ayrıldığınızda ve ona rakip olduğunuzda Osmanlısipor’a olan (Türklük ve Müslümanlık noktasındaki) bağlılığınız devam edecek mi, yani maçı onlara kafadan verecek misiniz? Yoksa takım şampiyonlar ligi şampiyonu olduğunda başında yine siz mi olacaksınız, proje bu mu? Ama adı Osman olan başka hocalar da var.

Hem Avrupa şampiyonluğu için buradan yanınızda hakem mi götürmeyi düşünüyorsunuz? Nedir senin meselen be adam? Hem artık Osmanlıyı da rahat bırakın, memleket için bir şey yapın!

Sıkıldım bu yazıdan…

Sevgimizi ve desteğimizi asla alamayacaksınız. Hem ekibiniz hem idealiniz itibariyle…

Yazar: Editor
2014-09-17 08:35:42

Gaddar Davut ve

 Gömülü resim için kalıcı bağlantı

Hatırlarım, Nuri Kurtcebe’nin karikatür kahramanı Gaddar Davut’u, her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran ama sevimli bir çizgi karakterdi.

Macera isimlerine, şimdiki zaman kipinden dönüp bakmak pek eğlenceli:

  • Hünkâr Olimpiyatları, 
  • Haçlılara Karşı, 
  • Sultanın Kutusu vs... 
  • Çapsız bir kahramandı, 
  • onun için hiçbir şey olamadığı için 
  • kahraman olmuş da denirdi vaktiyle. 
  • Bir macerasında kılıcıyla düşmana dalar 
  • ama oradan kaşı gözü yarılmış olarak çıkar. 
  • Nasıl ama? 
  • Gaddar Davut! 
  • Jules Verne’in eserlerindeki öngörü gibi...

Hitler analizinin Şarlo ayağında şöyle bir saptama var, derler ki; Hitler, savaşı aslında o bıyığı bırakmakla kaybetti.

  • Çoktan kaybedilmiş bir savaşın 
  • yeni komutanı 
  • (Kumandan diyemeyeceğim, Che’in hatırasına hürmeten) 
  • evet, yeni komutan da hiçbir stratejilik çapsızlığından değilse de 
  • bizim Gaddar Davut’un 
  • aziz hatırasının ironisinin izdüşümünden dolayı 
  • kaybetmiştir 
  • o neoosmanlı restorasyon savaşını.

Şakayı bir yana bırakmadan devam edip bitirirsem; şu neorestore sahnesi, aslında karikatür sanatının mecazsız bir zaferidir ki bir karikatür başbakan olmuştur! Bre!

Vay Gaddar Davut!

Yazar: Editor
2014-09-09 08:55:44

Şimdi

şu can sıkıcı adam yani Muharrem İnce muhteremi başkanlık seçiminde o kadar oy aldı ya;

Allah hepimize yardımcı olsun.

  • Artık ota boka konuşur, 
  • lakin çapsız 
  • analizsiz 
  • derinliksiz konuşur. 
  • Ama dikkat edin 
  • konuşacakları memleket meselelerinden çok 
  • parti içi konumunu güçlendirmek için olacaktır: 
  • Taşlıyacaktır, 
  • içten yıpratacaktır, 
  • hep negatif olacaktır
  • Akıl verecektir, 
  • bilgelik taslayacaktır, 
  • bu böyle kalmaz
  • şu şöyle olmaz gibisinden çıkıntılıklar yapacaktır. 
  • Çakma RTE!

Gözünü koltuk hırsı külli bürümüştür artık. Tutabilene aşk olsun.

Hani aslında şöyle yüzeysel olarak bakınca meseleye bana ne! Chp'yle hiçbir alakam yok;

  • ama TV'de, 
  • gazetelerde onu zırt pırt görmek 
  • karın ağrısı yapıyor, 
  • keyif kaçırıyor, 
  • motivasyon bozuyur, 
  • rakıda rayiha 
  • kebapta lezzet bırakmıyor.

İşe bakın bre! Ölüsü %25 oyu olan bir ana muhalefet partisininin alternatif liderine bakın!

off of!

Hay bin kereste! 

Yazar: Editor
2014-09-07 19:25:57

Yoksulun Ölümü 

Savaş çıkar, önce yoksullar ölür. Çünkü savaşların nesneleridir yoksullar.

Kalkışma olur, yoksullar ölür. Çünkü yeter deyip yoksullardır kalkışanlar.

Herhangi bir terörde yoksullar ölür. Çünkü terörün yemidir yoksullar.

Yolculuklarda da daha çok yoksullar ölür. Çünkü seyahatlerde de en kötü şartlar içindedir yoksullar.

Denizlerde, göllerde, göletlerde, nehirlerde yoksullar boğulur. Çünkü yüzme bilmez yoksullar.

Göçlerde yoksullar ölür. Çünkü hep yurtsuzdur yoksullar.

Maden ocaklarında yoksullar ölür. Çünkü en ilkel maden ocaklarında çalışmak zorunda kalacak kadar yoksuldur yoksullar.

İnşaatlarda yoksullar ölür. Çünkü inşaatlarda sadece bir sayıdır yoksullar. 

Hastahanelerde en çabuk yoksullar ölür. Çünkü tedaviden yoksundur yoksullar.

Tarlalarda yoksullar ölür. Çünkü yevmiye hesabıdır yoksullar.

İlk önce ve hep ve en kolay yoksullar ölür.

Çünkü bir memleket tahayyülünde yoktur yoksullar. 

Yazar: Editor
2014-09-01 13:53:18

Osmanlıspor FC Filan

Şimdi Ankaraspor oldu mu osmanlıspor! osmanlıspor abi, başka bir isim değil; yani oğuzspor değil, Uygurspor da değil, Selçukluspor var zaten, Göktürkler de değil, osmanlıspor!

Ve Ankara yerine Osmanlı…

Şimdi çeşitli avanta dağıtma yöntemleriyle; flaş bellek, forma, top, ışıklı yeniçeri askeri ve osmanlıspor rozeti beleşçiliğiyle taraftar tavlamaya çalışıyorlar.

Normal!

Mehter takımıyla mı ne çıkmışlar, sahaya!

Milliyetçi arkadaşlar alınmasın ama; zira Osmanlı dediğin bir sülaleden öte değildir, Türkleri kapsamaz, Türklerin içinde bir unsurdur, o kadar! Şahsen bir tercih yapacak olsam Selçuklu derim.

Neyse, bu futbola dair bir hamle değildir, tamamen siyasidir ve ona göre muhatap alınacaktır.

Peki osmanlıspor karşımıza çıktığı zaman nasıl karşılayacağız onları, ihtimam mı göstereceğiz muhteremlere?

Bir kere haddini bilmeyen her rakibi yuhaladığımız gibi onları da yuhalayacağız! İsimleri onlara bir ayrıcalık vermeyecektir.

Dadaloğlu’ndan bir dize ile;

“Ferman Padişahınsa Dağlar Bizimdir.” diyeceğiz.

“Emeğinle gel!” diye ekleyeceğiz. “Ne doğrarsan aşına o gelir kaşığına…” darb-ı meseliyle bir pankart.

Piyasadan alıntılarla gidiyorum. Anadolu Türklerinin dediği gibi:

“şalvarı şaltak osmanlı 
eyeri kaltak osmanlı 
ekmede biçmede yok 
yemede ortak Osmanlı” 

Diyebilirsek diyeceğiz tabi.

Kimse demezse de ben kendi kendime derim canına yandığım.

Ama illa ki bir şey diyeceğiz.

Yazar: Editor
2014-08-29 08:40:08

Dün Chp

Tarihinin en şık hareketlerini yapmıştır. Üstelik iki hareket üst üste.

Önce tüzük kitabını fırlatmıştır muhataplarına, sonra da yemin töreni öncesi meclis salonunu terk etmiştir.

Chp, Chp olalı böyle zarif hareketi fasılalı olarak bile yapamamıştır.

  • Evet, 
  • evrilin, 
  • biraz daha sola evrilin; 
  • bu memleket için de iyi olacak, 
  • korkmayın bundan. 
  • Yapın yapın...

Bana kalırsa az bile yapılmıştır; bence o ceyan derisi koltuklar da, güzelim ceylanlara da hürmeten üstelik, salonun ortasına ortasına atılabilirdi.

Malum, hakemlerin zulmüne karşı yapacak hiçbir şeyi kalmayan taraftarlar da o koltukları atar sahaya

  • Meclis iç tüzük kitabında 
  • ne yazar 
  • ne çizer 
  • ne tarif eder bilmem; 
  • ama yeni Türkiyenin eski hatta en eski ceberrutuna karşı 
  • o kitabı atmak, 
  • kitabın kendisine 
  • yeni ve derin anlamlar yüklemiştir artık.

Kamuoyunu, evlerin balkonlarından, pencerelerinden meclis iç tüzük kitabı atmaya davet ediyorum. Yeni kampanya.

Nezaketsizlik mi?

  • Rezalara, 
  • saatlara, 
  • ayakkabı kutularına, 
  • çolukların ve çocukların gemicik ve paracıklarına, 
  • arazi yağmalarına,
  • doğa katline, 
  • Soma'ya, 
  • işsizliğe, 
  • yoksulluğa, 
  • bir derin keyfiyete, 
  • yasa ve anayasa ihlallerine, 
  • makaralara, 
  • sıfırlamalara, 
  • af edersinizlere, 
  • türlü ırkçılık ve mezhepçiliklere, 
  • dökülen kanlara, 
  • tırlara,
  • niteliği doğruca telaffuz edilemeyen cani örgütlerin kollanılır olmasına,
  • 49'lara,
  • medya havuzlarına, 
  • trol şeysilerine, 
  • o muhafazakar küfürbazlıklarına, 
  • trafoya giren kedilere, 
  • seçim şaibelerine ve bilmem nelere 
  • ve sairelere de bakınca;

bir meclis iç tüzüğü kitabının yeni derin devlet aparatlarına karşı havalanıvermesini nezaketsizlik olarak nitelemek filan sadece yarını gereğince hesaplanmamış siyasi bir kurnazlığın aleni basiretsizliği olarak kaydımıza geçer...

Sayın Selahattin Demirtaş Monşer, bu sözlerim sizi de muhatap almaktadır bir sükut-u hayalin efkarı içinde..

Lütfen ayakta alkışlamaya devam ediniz, belki sürece faydası olur.

Yazar: Editor
2014-08-23 09:06:57

Chp'den Bir Şey Olur mu?

Aslında Chp'den hiçbir şey olmaz, deyip kısacık kesebilirim yazıyı. Yine kısa keseceğim ama bir iki laf edeceğim tabi.

Yıllardan beri Chp yerel-ulusal kadrolarına bakıyorum da gördüğüm izlediğim analiz ettiğim; hizmet ürtmek için değil, kendilerine bir istikbal bina etmek için çırpınan kitle!

  • Bu ikbal çemberi il meclis üyeliği ile başlayabilir; 
  • çeşitli çaplara göre 
  • belediye başkanlığına millet vekilliğine kadar gidebilir. 
  • Tabi önce adaylık olacak. Meşakkatli işler. 
  • Çokça enerji harcamak lazım bu mevkilere gelmek için. 
  • Tabi mevki için taktik geliştirmeye 
  • fazlasıyla emek harcayıp yorulanlar 
  • memlekete hizmet için 
  • bir fikir bulmaya filan mecalsiz kalıyor.

Sosyal demokratlık hakkaten zor iş. Hem sosyal olacaksın hem de demokrat. İkisi birden zor ve karmaşık. Olmaz.

Üstelik oportünisttir ve de reformisttir bunlar. Bu iki kavram da muhteremlerin memleket koşullarında hep çapsız kalmalarına neden oluyor. Çünkü karşılarında bu oportünistliği ve reformistliği daha iyi beceren bir kitle zaten var, üstelik onlar muhafazakarlar. Valla, muhafazakarlık ne güzel, sade, karmaşık da değil. Tam da sosyal demokratlara göre aslında.

Bu sosyal demokratlığın zamanla nükseden bir arızası da sosyalizmden uzaklaştıkça sosyal şoven bir niteliğe burünmesidir. Bakınız Chp ulusalcı kanat!

Yani sosyal demokratların rot-balans ayarları ezelden bozuktur, sağa kayıp durmaları tesadüf veya dönemsel tercihler değildir, bu dert genlerinde vardır. 

  • Peki
  • işe yarar bir yönleri olmaz mı 
  • yüzde 25 oyu garanti olan bu arkadaşların? 
  • Olabilir! 
  • O da, emekçi çıkarları için 
  • Sosyalistler ve Komünistlerle ortak hareket etmeleridir. 
  • Üstelik bir şeyler de öğrenirler.

Şu %25 oyu düşününce, daha önce dediğim bir şeyi tekrar edeceğim; Sosyalistlerin ve  Komünistlerin Chp'yi ele geçirip külli değiştirmesi. 

Ve böylece Chp başkanlığı için adayım Alper Taş'tır. 

Evet, Truva yapma zamanıdır, canına yandığım!

Yazar: Editor
2014-08-12 09:46:41

Memleketimden Bir Hıyarlık Güzellemesi

Bir seçimii daha hezimetle kapadık ve iki tansferden sonra da hakikaten hayata döndük. Devam ediyoruz işimize.

Konumuz hıyardır dostlar.

Salatalık yaygın adıdır.

Latince karşılığı cucumis sativus’tur. Arapçada karşılığı zavrak alarak kayda geçmiştir. Ama hıyar kelimesi ne ihtişamlı durmaktadır bir metafor burgacında.

Hıyarın türleri vardır dostlar; tarlada yetişeni, serada yetişeni, turşuluk olanı, muktedir meşrebi…
Sera Hıyarının Sofralık Çeşitler: Bittex, Standex, Orion, Melior, Green spott, Spot Resistent diye sıralanır.
Sera Hıyarının Turşuluk Çeşitler: Hokus, Nimbus, Argus olarak anılır.
Tarlada Yetiştirilen Hıyarın Sofralıklar grubuna Colorado, Cubit, Marketer, Submarine, Stays Green gibi Amerikan orijinlilerinin yanı sıra memleketin değişik yörelerinde yetiştirilen bazı yerli hıyarlar girer. Bunlar; Langa, Maltepe, Çengelköy, Dere ve Kilis hıyarıdır. Kilis hıyarı diğerlerine oranla daha küçük boylu, hoş kokulu ve oldukça erkencidir.
Turşuluk Çeşitler: Gherkin, Belair, Belmonte, Kornişon ve Rus hıyarı şeklinde sıralanır.

Gelelim memleketin medya hıyarlarına:

  • Bunlar muktedir tarlalarında yetişirler.
  • Maddi manada mümbit bir arazi isterler beklerler umarlar; tüm bunları arzu ve istekle yaparlar.
  • Hem kifayetsiz hem de muhteristirler. Zira çapsızdırlar, çepersizdirler, hayati bir haysiyet zarından yoksundurlar.
  • Sıkça yanılırlar, ki öngörüsüzdürler. Yanıldıklarını gördüklerinde misalen bir yetmez ama evet hıyarlığında pişman olurlar ki bu da yetmez bir mahiyettedir.
  • Suyun aktığı yere doğru filizlenir çiçeklenir ve serpilirler.
  • Kendi başlarında dikelmek gibi bir meziyetleri yoktur yanı başlarında hep bir mevki, makam, para, pul payandası olmak zorundadır ki payandalıkları bu payandaya bağlıdır.
  • Bir besin zincirine tabidirler.
  • Basit bir zavrak olarak başladıkları hıyartları gazeteci, vekil, danışman olarak devam edebilir. Bakanlık hayalinde olanı da vardır.
  • Olanı görmezler gösterileni idrak ederler.
  • Bildiklerini anlamazlar, anladıklarını zannederler.
  • Yalancı tanıklık müessesesinin fos hıyarlarıdır.
  • Toplu hasada tabidirler, tek tek de değerlendirilebilirler.
  • Zaten yeşildirler, asla kızarmazlar, arlanmazlar, hicap etmezler.
  • Bunlardan bir cacık olmaz; sarmısak ve süzme yoğurt bile bu cins hıyarı adam edemez, bir lezzet veremez. Kuru nane bile fayda etmez.
  • Mevsim salatasında bile kadroya giremezler; ama mevsimlik kullanımları vardır ki bir tarlanın ilelebet mahsulü olduklarını zannederler.
  • Hıyardırlar bunu fark edecek kadar, hıyarlıklarının da önemsenmesini istemezler.
  • Hormonludurlar. Aldıkları zehir payandalarından gelir ve içinde oldukları tarlayı bir fani hıyar ömürlerinde nasıl zehirledikleri meselesinde de bîidraktirler.
  • Bu hıyarlar; gerek sera gerek tarla hıyarlarına göre ve hatta gerekse turşuluk hıyarlara nispeten ömürsüzdür, leş kokuludur, fitnedir, yalancıhıyadır, kimi dönektir kimi dümbelektir ama muhakkak ki alayı erkencidir. Bir menfaatin nereden geldiğini görecek kadar erkencidir.
  • Çengelköy hıyarı değildirler; ama ille de bir semt adıyla anmak gerekirse Kasımpaşa hıyarı olarak kayda geçebilirler.
  • Elbet bir gün turşuları kurulacaktır.

Çiko nihayet döndü pazardan, file dolu. Baktım fileye, yok yok! Salam, sosis, sucuk, kızarmış piliç, domates, soğan, peynirin türleri, zeytinin hem kendisi hem yağı… Bolca hıyar…

Ne iş dedim, bunca hıyar?

Severim bu mübarek hıyarı evet; lakin bilirsin ki ben hıyarlığı sevmem, dedi Çiko.

Göbeğini sarsa sarsa attı kahkahasını. Hadi bakalım, dedi, doldur şu rakıları, hormonsuz hıyar bunlar, sadece rakıya meze olurlar… diye çınladı: Sadece rakıya meze olurlar… Sadece rakıya meze olurlar… Sadece rakıya meze olurlar… Sadece rakıya meze olurlar…

Yazar: Editor
2014-08-07 10:31:43

Affedersiniz Ama

Ne seçtiğimizi ayırt edemediğim bir seçime gidiyoruz yine. En azından ben ayırt edemiyorum bre.

Bir kere Tayyip Bey açısında durum ne kadar karışık.

Acaba kendini "ileri başbakan" olarak mı seçtiriyor?

Kayıtta elbette CB olarak seçtiriyor.

Ama tanımlanamayan bir başkan profilinde bir şeyi de seçtiriyor.

Zira aklından geçen ve dillendirilen başkanlık sistemi modern zamanlarda örneksiz bir şey.

Muhtemelen en kalbi duygularıyla içten içe Halife de seçtiriyor. 

Şu kesin ki, hakikatte neoosmanlının ilk padişahını seçtiriyor. En çok gönendiği nokta da tam burası olsa gerek. İmparatoruk içinde hem herkes var hem de hiç kimse yok. Nasıl ama! 

Kendilerinden başka hiç kimse yok!

Tam da -modern demokrasilere değil ama- modern imparatorluklara göre.

Parti başkanını seçtiriyor sonra. Benden sonra da ben varım, felsefesiyle.

Partili bir CB seçtiklerini de hep söylüyorlar.

Toplama bakınca bir kabileye sef de seçiyor olabilirler.

Usta seçiyorlar.

Uzun Adam seçiyorlar.

Dünya liderini hiç durmadan seçiyoolar.

Hala BOP Eşbaşkanı da seçiyorlar belki.

Her şeyimize karışan adamı da seçiyorlar. 

Fahri doktor, ekonomi prof.u, eski futbolcu, büyük hatip, din büyüğü, Kültigin, Pinokyo...

Ne seçiyorduk?

Alacakaranlık kuşağında kalmış bir ülkenin geleceğini mi?

Not:

Yarın Selahattin Demirtaş ile ilgili görüşlerimi yazarım belki. 

Yazar: Editor
2014-07-27 09:04:22

Stadyum ve Açılış

Sahne pek şahane.

Bir stad var, hizmete giriyor.

Stadın adı Fatih Terim, niyeyse... Örneğin neden Yılmaz Vural değil?

Hadi geyik yapmayı geçtim, Neden Gündüz Tekin Onay değil o stadın adı?

  • Gündüz Hocanın 
  • memleket futboluna katkısı 
  • Fatih Beyinkinden 
  • az mı?

Tabi ki değil!

Fark koparılan yaygara farkı! Gerçi bunları aslında istemek için değil saptamak için yazıyoruz. Evet...

Gündüz Hoca ortaya koyduğu işin yaygarasını yapan bir insan değildi ki!

  • Bu sebeptendir ki 
  • modern zamanların krallıklarında 
  • Gündüz Hoca gibi işinin has ehli olan insanlar 
  • hak ettiği itibarı göremez. 
  • Sahne her zaman "aktörlere" kalır 
  • böylece. 
  • Ah ulan!

Şimdi efendim,

stad açılışı var ya, bir de o maçın futbol maçı var ve maçın da kadroları mevcut.

  • Kadro bana 
  • Saddam'ın ve Kaddafi'nin oğullarının 
  • futbol şeysini 
  • hatırlattı 
  • bre.

Öyle.

Takımda Cumhurbaşkanı adayı başbakan ve futbolcu ve golcü ve oyun kurucu ve oğlu Bilal ve damanı Berat da var. Ne güzel...

Olsun be. Acun filan vs...

Ve büyük tiyatrocu Yılmaz Erdoğan da var, baktım da Yavuz Bingöl yok.

Gerçi o takıma biraz geç katıldı antrenman eksikliği vardır. Biraz kondüsyon yüklemesi lazım.

Fakat Tancu kardeşimiz yoktu. Fena bozulmuştur bu işe Tancu. Stadın adı hem Fatih Terim olsun hem de bir açılış maçına bile dahil edilmesin. Hakikaten ama, Fatih Terim'in futbolumuza reel faydası Tancu'nunkinden çok değildir ki! Ama diyeceksiniz ki devir imaj devri, ne olduğun değil, nasıl göründüğün önemli. Sanırım Tancu buradan almıştır gazı;)

  • Beni asıl yaralayan şey 
  • takımlardan birinin turuncu diğerinin beyaz olması. 
  • Ah ki ah! Neden bulaşılır ki renklerimize?

Vah!

Andy Warhol'un efsane bir sözü var

ve der ki herkes bir gün

15 dakika şöhret olacak bu hayatında.

Peki bunların o 15 dakikası neden bu kadar uzun sürdü ki?

Not:

5 Ocak Stadyumundan o Fatih Terim adı çıkarılsın diye ne yapmak lazım? Dilekçe versek kabul görmez mi acep? 

Yazar: Editor
2014-07-20 08:09:43

Aklını Almak Filan 

Bu sıralar #akiftar ve buna katılan sanatçılar(!) konuşuluyor.

Konuşulacak tabi.

  • O Yavuz Bingöl'ün 
  • "konuşup durmayın" 
  • lafının bir kımeti yok, 
  • kendisinin bir kıymetinin olmadığı gibi. 
  • Konuşacağız hacı...

Hele sanatsal mevta olan Zerrin Özer'in "aklınızı alırım çıkışı" muhatap olmak zorunda kaldığımız o zevatın rakımını gösterir ki deniz seviyesi orada iyi bir seviyedir.

  • Siz o davetlere icabet edeceksiniz, 
  • en doğal hakkınızdır. 
  • Kimse kimsenin keyfinin kahyası değil. 
  • Oralarda 
  • birer dekor unsuru 
  • olduğunuzun 
  • farkına varacak bir iradeden 
  • yoksun olsanız da... 
  • Gidiniz, 
  • doyuncaya tıksırıncaya patlayıncaya kadar gidiniz. 
  • Hakkınızıdr.

Ama bir fikir belirtmek de bizim hakkımızdır.

O da sizin iradenizde değildir.

Bu arada,

  • o davetlere katılanlar içinde 
  • şaşırdığım bir tek ismin olmaması 
  • ne şaşırtıcı ama...

Evet,

Kimse kalıbının adamı olmak zorunda değildir.

Bakın keyfinize.... 

Yazar: Editor
2014-07-14 17:58:30

Seçmeye dair bir sürü laf edilebilir:

Seçmek, diğerlerinden vazgeçmektir sözü bu bir sürü laftan biridir. Sadece birinden vazgeçsek? Olmaz mı?

Seçene değil seçilene bak da var.

Bunun tam tersi de söylenebilir pek ala;

Seçilene değil, seçene bak, şeklinde. 

Böyle laflarla, dilediğin yere varabilrsin.

Seç beni seçeyim seni...

Hım, bu söz belli bir kıvamda mecazla aslında şu muktediri ve civarını tarif ediyor.

Seçiyorsam sebebi var, neden sonuç cümlesi bir meyhaneden çıkmış gibi; bu da eli mahkum bir seçmen kitlesini betimlemekte sanki.

Her seçmen kendi bacağından asılır, özlüsözünde ise ağır bir sorumluluk yüklenirken biraz eksik yan var; zira muktedir seçmeninden öte en nihayetinde memleket o bacaktan sarkıyor canına yandığım.

Seçmeye giderim, aklını alırım, sözünde ise aklımızın alındığı sonuçlara bir hazin telmih var tabi.

Bana seçmenini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim darbımeselinde de toplumsal bir analizin iddiası boy göstermektedir. Ki bu analiz mümkündür...

Seçiyorum, öyleyse varım, lafı külli yalandır.

Seçmek turşu suyuna benzer; seçmezsin ağzın sulanır, seçersin miden bulanır. İyi mi!

Bizi seçemediler...

Seçimle gelen, seçimle gider! Komik!

Ağustosta seçime gitsek balta kesmez buz olur. Hakikaten... Muhteremler şöyle bir buz gibi olsalar, amma güleriz ha!

Seçmenin mi var derdin var.

Seçmene sormuşlar, Recep'i mi seversin Ekmel'i mi? Sosyalizme kıran mı girdi, demiş bendeniz seçmen.

Beleş seçmenin dişine bakılmaz, yularına da...

Bunlar böyle değil miydi yoksa dostlar?

Karıştırdım mı kelimeleri?

Neyse.

Madem başladık bitirelim özlü sözlerle.

Alın o zaman:

Osurukla boya boyanmaz... deyip bağlayalım seçmeceyi.

Yazar: Editor
2014-07-02 10:02:18

Onur Caymaz’dan

2 TEMMUZ             :

“Unutmayacağız,  ihtar edeceğiz, ifşa edeceğiz”

http://3.bp.blogspot.com/-SvsodTe9W8c/Tg1i7cBlezI/AAAAAAAAA3Q/tmQhopfOvTM/s1600/sivas-madimak-katliami-alevi-sunni-catismasi-icin-yaptirildi.jpg

 ...

2 Temmuz 1993 -  2 Temmuz 2011... O gün doğan çocuklar devlet nezdinde reşit oldular bugün. Değişen sadece katilin maskesi, yüzü aynı. Ne diyor egemen? Ergenekon yaptı diyor bu işi, provokasyon diyor tırşıkçı, hoşgörü diyor liberal ve katille maktulün adını aynı yere yakıştırıyor. Liberalin haysiyeti kaybolur zaman zaman böyle. İşlediği insanlık suçu bini aşmıştır.

Gelin bakalım. O günkü katillerin avukatlığını yapanlar bugün nerelerde duruyor, kim onlar? Avukat bu kardeşim, diyeceksiniz, demeyin; işi birilerini savunmak diyeceksiniz, demeyin. Her şey para diyeceksiniz, size göre öyle evet, biliriz. Yeni Şafak konuşsun bu konu hakkında diyeceğim ben, Ahmet Kekeç anlatsın bunları, o büyük vicdan temsili Hakan Albayrak haykırsın suçluları diyeceğim. Neredesiniz diye soracağım?
Fakat tesadüfe bakın hele: 18 Mart 2011’de Cumhuriyet’te “Roller Değişiyor, Oyun Aynı” adlı yazısının ikinci bölümünde Süheyl Batum kimi isimleri anmış. Madımak Katliamı’nı yapanların avukatlarının bugün nerede, ne işle meşgul olduklarını anlatmış... Göz atsanıza! Acımız, kanımız yerde, hep yerde, hep yerde kalacak, unutmayacağız, ihbar edeceğiz, ihtar edeceğiz, ifşa edeceğiz:

Av. Şevket Kazan, eski RP milletvekili ve eski Adalet Bakanı;  

Av. Celal Mümtaz Akıncı, Afyon Barosu Başkanı ve AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi üyesi; 

Av. Hayati Yazıcı, AKP’nin devlet bakanı; 

Av. Haydar Kemal Kurt, AKP Isparta Milletvekili; 

Av. Zeyid Aslan, AKP Tokat Milletvekili, Başbakan Erdoğan’ın eski avukatı; 

Av. Hüsnü Tuna, AKP Konya Milletvekili; 

Av. Burhanettin Çoban, Afyonkarahisar AKP’li Belediye Başkanı; 

Av. İbrahim Hakkı Aşkar, 22. Dönem AKP Afyon Milletvekili; 

Av. M. Ali Bulut, AKP Maraş Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi; 

Av. Bülent Tüfekçi, AKP Malatya İl Başkanı; 

Av. Halil Ürün, RP kayıp trilyon davası sanığı, AKP Afyon Belediye Başkan adayı; 

Av. Mevlüt Uysal, AKP İstanbul Başakşehir Belediye Başkanı; 

Av. Nevzat Er, Eski AKP Eminönü Belediye Başkanı; 

Av. Suat Altınsoy, AKP Konya İl Bşk. Yardımcısı; 

Av. Tayfun Karali, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Darülaceze Müdürü; 

Av. Ferruh Aslan, İst. Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Müdürü; 

Av. İbrahim Kök, AKP Elazığ milletvekili aday adayı; 

Av. Ali Aşlık, eski AKP İzmir İl Başkanı; 

Av. Bedrettin İskender, AKP Ümraniye Belediye Başkan adayı; 

Av. Ekrem Bedir, Sakarya AKP Hendek Belediye Meclis Üyesi; 

Av. Eyüb Karagülle, eski Saadet Partisi İlçe Başkanı; 

Av. Faruk Gökkuş, AKP, Kâğıthane Belediye Başkanlığı aday adayı;

Av. Hasan Hüseyin Pulan, AKP İstanbul İl Disiplin Kurulu üyesi; 

Av. Hurşit Bıyık, AKP Trabzon İl Başkan Yardımcısı; 

Av. Reşat Yazak, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu üyesi.

http://4.bp.blogspot.com/-tSG8aIACuEI/Tg1jGVYfXsI/AAAAAAAAA3U/iq3JdvdJoao/s1600/fft5_mf65783.jpg
Yazar: Editor
2014-06-26 08:54:18

Kutuplaşmak

TÜSİAD Haluk Dinçer, düzenlediği değerlendirme toplantısında, “Türkiye, gündeminde kara delik gibi duran ağır toplumsal kutuplaşmaya maalesef yenik düşmüştür.” demiş.

Arada hacıyatmaz laflar da etmiş, ülkemizdeki o teorik demokrasiyi kullanamıyoruz diye fantastik bir cümle de kurmuş.

  • Amma velâkin 
  • şu kutuplaşmanın ve teorideki o demokrasinin pratiğe dökülmesine engelin en temel sebebini söylememiş bre. 
  • Oradan öylece dolanmış geçmiş. 
  • Akp’nin ve Başbakanının bu kutuplaşmanın yegâne sorumlusu olduğunu es geçivermiş işte. 
  • Kısmet!

Irak’tan bahsetmiş, bankalardan dem vurmuş, çözüm sürecinde sadece muhalefete lafı çakmış, cumhurbaşkanlığı ile ilgili konuşmuş, vergi affına dair görüş belirtmiş, kayıt dışı demiş, ama işçilere, onların sorunlarına, beklentilerine ve haklarına ilişkin bir tamlama bile kurmamış. Nasip, diyelim!

  • İşçi ölümlerinde dünya üçüncüsüyüz sayın patron, bunu biliyorsunuzdur ve bu hazin alanda Avrupa şampiyonu olduğumuzu.

Sizden işçilere dair bir şey elbette duymayacaktık ama bizim bu kutuplaşma hikâyeleriyle bir demagojiye inanmamızı beklemeyiniz.

  • Siz patronlarla elbette kutuplaşacağız. Mücadelenin esası bu.

Toplumsal kutuplaşmanın önüne geçmek için de topu hükümete ve özellikle Başbakana atınız.

Sonra da eklemiş Sayın Dinçer, hükümete küsmek gibi bir lüksümüz olamaz, diye.

Eh bu da Kaderdir bre patron!

Yazar: Editor
2014-06-12 11:47:29

Muhtarlık Yönetmek 

Memlekette gündem hep yoğundur,

bu yüzden o gündeme yetişmek de meseledir ki twitter bile yetişemiyor, 140 karakter saniye bile dayanmıyor.

Son bir yılda hiçbir kritik eşiği yönetemediler ve hep çuvalladılar. Bu çuvallamaları görmezden gelip kaderine razı olana sözüm yok,onları Allah'a havale ettim, sonra vicdanlarına...

  • Şu son bir senede 
  • Gezi'den 1Mayıs'a, 
  • 17 Aralıktan 25'e, 
  • okullardan dershanelere 
  • ve en fecisi Soma'ya, 
  • yargıya, polise, 
  • Okmeydanı'na, zamlara, işsizliğe, yoksulluğa, tapelere 
  • ve sonra yol kapamalara 
  • veya bayrağa 
  • ya da işte konsolosluk teslimatına dair 
  • hiçbir süreci yönetemediler.

Yönetemezler de... Çap meselesi...

Çok söylendi bu. 

Hani ta en başlarda "muhtar bile olamazlar." demişti birileri ve arkadaşlar da çok alınmıştı, o gazla 12 senede deli yatırımlarla filan Hong Kong olduk...

King Kong muydu yoksa o?

Kibong da olabilir...

Neyse.

Böyle bir şey işte bu yazı. 

Yazar: Editor
2014-05-31 09:30:23

Yazdönümü Ayaklanması

kara ormanlardan geçtik kabilemin Kargaları ve ben

dönülmeyecek bir yere otağ kurmuşuz, açız, lanetliyiz

yalnız kavimlerin gecesi, ışıyan kuzey yıldızı

 

bir ıstıraplı hayattan kavruk mühürsüzler onlar, ama ne güzeller

 

ovada ateşler yaktığımız yazdönümlerinde

en güzel günlerimi yaşadım

anlamıştım, görmüştüm kimsesiz olmadığımı

taş devrini, bombalar arasında barikatlar üzerinden geçerken

                                                         

yağmuru ilk gördüğümüzde

çeliğe ilk su verdiğimizde

isyanı kınından çektiğimizde

korku kıyısını geçtiğimizde

atları denize sürdüğümüzde

orağı çekiçle dövdüğümüzde

de ki bir Pagan şöleninde

                        

ben ve kabilem

karlı bir ormandan geçtik, karanlık bir bin yıl yaşadık,

kaybolmadık, yosun tutmuş kayalara yaslandık

ah, genç ö l ü l e r i m i z i kuru yapraklarla örttük, ama durmadık gittik

                                     

ilk barikatı kurduğunda kadınlar süte kestiler

ilk ateşi yaktığında evrildi adam

kabilem şimdi uçsuz bucaksız   m  e  y  d  a  n  l  a  r  d  a

 

kutsal ağaç güç ver bize

büyük ateş sönmesin, uzun yürüyüş durmasın

mühürsüzler, ateşe gidiyor

yaz ikindisinde toprak

savrulmasın.

__________

 “Kimi yıllar Çukurovaya bahar birdenbire iner.

Çiçekler, tomurcuklar, kuşlar, arılar, böcekler, otlar birdenbire bastırır.               

Ilık güneş apaydınlık ortalığı doldurur.

Kurdu kuşu, börtü böceği yılanı karıncasıyla bütün yaratık

yuvalarından dışarıya uğrayıp şaşkın, telaşlı, yeni,

taze bir dünyaya kavuşmanın sevinci içinde yumuşacık toprakta gezinirler.”*

                                                     

 (*) İnce Memed’den / Yaşar Kemal

Yazar: Editor
2014-05-28 09:10:57

Devlet, vatandaş için vardır yalanını öteden beri söylerler.

Biz de bu yalana inanmayı severiz, inanırız yani. Çünkü kimsesiz bir birey olarak; yani yasalar, yani polis, yani asker, yani mahkemeler, yani vergi dairesi ve memuru, yani hakemler, yani okullar, karakollar karşısında; hükümetler yandaşları medyası karşısında da kimsesiz ve yapayalnız bir birey olarak devletin koruması altında olduğumuzu zannetmeyi severiz, ihtiyacımız olan bu histir, öyle olmasının farz edilmesi bile bir güven verir.

Yani?

Aslında biz kendi uydurduğuuz yalanları severiz.

Olana değil, kafamızda oluşan bir imaja aşığız filan.

Devlet, babadır. Hımm!

Din, insanları birleştirir.

Okul, eğitim yuvasıdır.

İçki, kötülüklerin anasıdır.

 

Değersiziz!

Önce bunu bileceğiz.

Devlet, sermaye, okul, yasa, töre vs karşısında bir hiçiz.

Varlığımız hep onlara armağandır. 

 

Mutluysak mesele yok. Ama unutmayın mutluluk süregiden bir his değildir.

Yazar: Editor
2014-05-21 09:25:49

Mülkiyet Düşmanlığım

Geçen gün bir arkadaşımla oturuyorduk evde. Siyasetten spora, ekonomiden edebiyata, sağlıktan kadına, bilumum süreli yerel yayın konularını değerlendiriyorduk. Birden bana:

“Bi kaçak çay demle de içelim” dedi.

“Kaçak yok” dedim.

“Nasıl yok sen severdin” dedi.

“Hala severim ama yok. Sanki dünyada sevdiğim her şeye sahip oldum da bir kaçak çay eksik Allah’ını.” dedim.

Aradan biraz zaman geçti, arkadaşım gitti ve yalnız kaldım. Çok kötü oldum. Durduk yere, sırf bir arkadaşın densizliği yüzünden, ağır bir gerçeği kendi yüzüme vurmuştum. Sevdiğim her şeye sahip değildim. Bu sahip olduğum şeyleri sevmediğim anlamına gelmez. Ama sevip, sahip olduğum şeyler, sevip, sahip olamadığım şeylere üzülmeme mani olmuyor.  Yıkıldım. Kahroldum. Kendimden geçtim. Lanet olası pislik bana neler yapmıştı böyle.

Tam bu noktada durdum.

“Mülkiyet kavramı beni bu hale getirdi” dedim.

***

Mülkiyet düşmanıyım ben. Önceden değildim yeni oldum. Ortodoks Marksist bir abimiz var, Rıfat abi. Onun sayesinde oldum.

Okulu yeni bitirmiş, özel sektörde patronun önüne yatan kendi halinde biriydim. Ama sağ olsun Rıfat abi gözümü açı. Bir gece rakı içiyoruz onunla, derin konulara girdik. Muhabbetin bir yerinde,

  • Şu anda yaşadığımız düzeni, 
  • bütün üretim ilişkilerini alt üst edecek tek güç işçi sınıfı.
  • Çünkü onlar mülksüzler. 
  • Mülksüz çoğunluğun neferleri… dedi.

Düşündüm bu mülk düşmanlığının sebeplerini. Tamam, eşitsizlikler filan kötü de mülk düşmanlığı niye? Düşünmekle de kalmadım sordum,

“Abi benim şu kötü arabamın size zararı ne?”

Rıfat abi yüzüme gülümseyerek baktı. Ama ben alt yazıyı okudum, “Bre aptal oğlum ne alakası var” diyordu o gülümsemeyle.

Oturdu açıkladı.

  • Benim arabamda gözleri yokmuş. 
  • Asıl mesele üretim araçlarının mülksüzleşmesi imiş. 
  • Üretim araçları dediği, fabrikalar, tarlalar, tersaneler filan… 
  • Bunların devletin mülkiyetinde olması gerekiyormuş. 
  • Diğer türlü eşitsizlikler ortaya çıkıyormuş. 
  • Yaşadığımız sistem de bu yüzden adil değilmiş.

Kişiler üretim araçlarına sahip olunca huyları değişiyormuş. Kar hırsıyla yanıp tutuşuyorlarmış. Bir de aralarında rekabet oluşuyormuş.

Öyle, “ben bir fabrikaya sahip oldum, ekmeğime bakayım” yok. Ya o fabrikaya kapatacakmış ya da büyüyecekmiş. Tabi bu namussuzlar büyüme meselesinin kolayını bulmuşlar, maliyeti düşürmek.

  • En fazla da işçilik maliyetini düşürmeye çalışıyorlarmış. 
  • İşsizlik, ucuz işçilik filan hep bu patron sınıfı yapıyormuş. 
  • Hatta gasp filan da dedi de anlamadım. 
  • Bildiğiniz şerefsizlik yani. Götleri yiyorsa çıksın kapışsınlar teke tek. 
  • Ne istiyorlar işçilerden. 
  • Çok mantıklı geldi bana Rıfat Abi’nin anlattıkları. 
  • Ben de özel mülkiyete karşı oldum.

Bu arada Rıfat abi bana da laf sokmayı ihmal etmedi,

“Sen de arabayı halk için kullanmanın yollarını bul oğlum” dedi.

*

Aradan biraz zaman geçti, bir akşam oturuyorum, haber kanalları son dakika girdi, “Soma’da maden patlaması” diye. Sabaha kadar rakamlar, bakanlar, yalanlar, ağıtlar havada uçuştu.

Birkaç gün sonra bilanço netleşti. Üç yüz bir (301) işçi ölmüştü, bakan iki gün aynı gömleği giyinmişti. Halk sistemin yüzüne tükürmüştü, sistem yerde yatan insanlığa tekme atmak suretiyle gerçek yüzünü göstermişti. Sendikalar satılmış, işçiler kredi borçları yüzünden ölüme gitmeye tekrar ikna edilmişti…

*

Velhasıl, mülkiyet kötü bir şeydir. Kapitalizm de öyle…

Sevmek için sahip olmak gerekmez, sahip olmadan da sevilir…

Kaçak çay güzeldir.

Bir de, fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar, her şey emeğin olsun…

___________

Soma katliamında hayatını kaybeden işçilere saygıyla…

___________ 

Ali Doğan Karacık

Yazar: Editor
2014-05-10 17:15:41

Parmak Sallamanın Metaforu

O parmağı öylece ilkin öğretmenler sallardı ilkokuldan lise bitene dek, hele Kel Recep (hakikaten, Yapı Meslek Lisesi’nin Müdür Yardımcısıydı kendisi) sallanan o işaret parmağının ardından beş parmağı komple şaplatırdı yanaklara. Dayağını az yemedim.

İlkokul öğretmenin Ayfer Hanım da parmağını sallardı, ama şimdi dönüp bakınca o harekette şefkat görebiliyorum, bir dahaki sefer ödevini yap evladım, gibisinden. Hayır, Ayfer Hanım’ın dayağını yemedim, belki o yüzden şefkat hissi hâlâ duruyor bir yerlerde.

Ortaokulda, müzik öğretmeninin mandolinine eğlenerek eşlik ettiğimizde muhterem mandolini bırakıp o parmağı sallayarak gelmişti üzerimize, fasılalı on beş dakika dayak yemiştik; nasıl bir özgüvensizlikse hocadaki, yahu sen çaldın biz de eğlendik. Evet, parmak sallamanın özündeki güvensizlik: Hele sallayayım şu parmağı, korkuttum korkuttum, değilse başka bir taktik bulunur.

Kel Recep

Kel Recep’e döneceğim yine; edebiyat dersi bittiğinde, aslında bazen üzdüğüm Makbule Hoca bana parmağını sallayarak çıkardı sınıftan. Hepimiz bilirdik ki sallanan o parmak uygulamada, aslında müdür gibi olan müdür yardımcısının odasına bir daveti işaret ediyordu (cumhurbaşkanı gibi başbakan veya başbakan gibi cumhurbaşkanı veya başkan gibi başbakan ya da bilmem ne) yani Kel Recep’i.

Tüm sınıf acıyarak bakardı bana, belki beni kurtaracak bir şey de gelmezdi ellerinden, kendim edip kendim buluyordum. Ama susuyorlardı da işte sıranın kendilerine geleceğini bile bile üstelik.

Kış Sümüğü

Bir kış günü, pazartesi, bir grip hali, sümüklü burun ve sebebi malum bir şekilde yine kapısındaydım müdür muavininin. Bu kez yalnız değildim. Arkamda en az on öğrenci vardı sallanan işaret parmağının ardından gelecek tokatlara maruz kalacak. Nedir ne değildir, derken bir Osmanlı tokadını sol yanağımda parlatıverdi. Sonrasında, burnumun ucundaki sümük, canım sümük, tokadın şiddetiyle ama ağır çekimde savruldu ve yeni döşenmiş duvar kâğıdına yapıştı. Karamba karambita! İlahiler duyar gibi oldum; hemen arkamdaki öğrenci sanırım benim için dualar mırıldanıyordu. Herkes olacakları bekliyordu işte; muhtemelen ben hastanelik olacaktım ve diğerleri de hatırı sayılır bir dayak yiyecekti.

Öyle olmadı.

Galiba her tokatta bir sümük ve perişan olan duvar kâğıdını düşündü Kel Recep. Astarı yüzünden pahalıya gelecekti böyle devam ederse. Sonrasında yine o muhterem parmağı sallayıp tehdit ettikten sonra hepimizi kovdu.

Püskürtülen Parmak

İlk öğrenci eylemim ilkokul dördüncü sınıftaydı. Okulun önündeki otel, bir şekilde alanı satın almış ve okulu, inşaatına dâhil etmişti. Biz de bahçeye toplanıp “katil otel” diye slogan atmıştık. Bir otel yetkilisi pencereden kafayı uzatıp hepimize o malum parmağı sallamıştı. Yuhalamış ve zort çekmiştik (Zort çekmek Adana’da, muhatabınla en alt seviyede muhatap olmaktır, bir nevi yok saymak). Sonra üzerimize bulaşık sularını boca etmişlerdi bizi püskürtmek için, bildiğin bir kalenin muhasarasındaki sahneler. Eh, biz de okula bakan tüm camları indirmiştik. Neymiş? Çocuğa da parmak sallamayacaksın!

Parmak sallamak kudretin bir metaforu mu acaba veya gözdağı yedek parçası mı? Gücünün yeteceğini zannettiğine çekilen hareket, yapılan zorbavari finger show.

Ustura Kemal ve O Parmak

Sene bilmem kaç; mahalle kahvesinin işletilmesi mevzusunda, arkasına Tüccar Tefeci Mahmut’u alan mahalle paçozu Tilki Selim, Ustura Kemal’e parmağını sallayarak o mekânı unutacaksın Ustura Efendi, demişti bir deli cesaretiyle. Silahına hızlı davranan kovboy seriliğiyle o parmağı daha üçüncü sallanışında yakalayan Ustura, Tilki Selim’in burnuna ikinci boğuma kadar sokuvermişti parmakcağızı. O olaydan sonra muhteremin lakabı Parmak Selim olmuştu. İyi mi?

Uzun (parmaklı) Adam

Hakikaten bunca sallamayınız o parmağı, zira sallamaktan uzayacak ve ucubeye dönecek, sonra taşımakta sorun yaşayacaksınız.

Çiko

Bu yazıda Çiko yok. Kendisi parmak cips almaya gitti. Akşam bira içecekmişiz, öyle diyor. Ha, Çiko diyordu ki; “Hayatım boyunca keyifle parmak sallayamadım, zira bana çocukken Albóndiga Dedo Çiko, derlerdi, yani Köfte Parmak Çiko; parmak sallamam da pek komik oluyordu. Korkutacağıma güldürüyordum, olan yine bana oluyordu. Karambita!”

Yazar: Editor
2014-05-06 14:06:56

Karşıyaka'nın Üç Gülü

Asılmış bir al umuttan

Karagücün korku dalında

Şu can topraktaki üç fidan ölü.

Ve artık ölmezliğin son boyutundan

Göverir yeşil bahar yağmurlarında

Denizgülü, Yusufgülü, Hüseyingülü.

     Ölümdür kimileyin kavganın tek ödülü.

Kançiçeği sökünü arkalarından...

Açmış böğrünü, hepsine ana sıcaklığında

Devrimin kankalesi Karşıyaka gömütlüğü.

Ve gençlik günlerine doymamışlık dağından

Bakar, alınlar mavide ve göğüs hep namluda

Gezmişgülü, Aslangülü, İnangülü.

     İnanç bir deliçay ki yeşertir bir gün çölü.

Karşıyakanın üç gülü

Yürek dalıma gömülü

Karşıyakanın üç gülü

Tüm kançiçekleriyle

Göz pınarıma gömülü.

 

Tahsin Saraç

_____________________

Yusuf Arslan'ın Son Mektubundan:

 

Biz bunlara karşı çıktık. Bunun için biz vatan haini, onlar vatansever oldular.

Bizi bu mücadelemizden dolayı, güya adil mahkemelerinde yargılayan ve yine adil kurumları eli ile asacak olanlar bilmelidirler ki; biz halkımızın kurtuluşu ve Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi uğruna şerefimizle bir defa öleceğiz. Bizi asanlar, …

Son sözüm; yaşasın işçiler, köylüler! Yaşasın devrimciler! Yaşasın halkımın kurtuluşu ve bağımsızlığı için savaşanlar! Yaşasın tam demokratik Türkiye’nin kurulmasından yana olanlar!

Kahrolsun emperyalizm! Kahrolsun Faşist koalisyonu!

___________________

Yazar: Editor
2014-05-01 08:40:45

Güneşin Çocuklarıydılar 

 

1886'da, de ki zamansız bir mesaide

Dünyanın öteki ucunda da biz köleler

Yani paryalar, vaktiyle işe koyulan köyler, şekerkamışı tarlalarında

Bozkırın mujikleri işte orada kanını gömleğine silenler

     Heyhat, İşbirlikçiydi demiryolu ve işçileri elleri demir sopalı, tüfeği winchester

Ama bir kavim topraktan doğar gibi sesiz sedasız inip sokaklardan

Hani zinciri kayıptan saymayanlardan-

Meydanlardan mezarlıklara

Altı iş gününe ve gün on iki saate

Çalışmaya değil sade, bildiğin göz göre göre ölmeye karşı iş bırakmıştık;

Bir ben, bir makineci, bir madenci, bir kürek mahkûmu, bir demirci

Fabrika dumanı, çamurlu sokaklar, aç doğan çocuklar

Keşke yalnızca yoksul olsaydık, diyen liman işçileri

Nedir çıplak yumrukla dövüşmek?
1 Mayıs'tı…
Kolay olmaz aç sınıfa hakikatte tok olduğunu izah etmek.
Kanlı akşamlardı, güneşin kızıl saatlerinde

Günü işçiler ter, kadınlar gözyaşı, zulmün kalesi kan ile yıkardı.
Üç kez daha doğunca güneş sonra
Bir pusu fabrikasında akbaba grev kırıcılar -ki anneleri / 
Beddua ettiler kendi kendilerine doğurunca öylece sefil bir zürriyeti

Ve öldürülünce dört işçi

Biri bendim, beriki taşçı, diğeri matbaa işçisi

Ötekisi adı bile anılmayan bir zeytin tanesi…

Tarih öylece mi yazar kendi gölgesinden doğan devleri

Veya tek göz evlerin, tütemeyen bacaların, iki lokmanın ağıtını?


Ben uyurken, tay büyürken, ekinler göverirken Taksim’de,

Bir ölüm yokuşu, kanlı pazarda bir panzer,

Masum değildir büyük şehirlerin otel odaları

Sonra resmiyetin silah sesleri,

Onlar güneşin çocuklarıydı, gördüler linçi, sıcak namlularda buz gibi mermileri

Ahmet Aleksandro Ali Fuat Bayram Beyhan Dilan Hacer Hamdi Hasan Hatice Jale Kadir Sibel Ziya…

Daha sürgün veren ne çok Filiz vardı,

Ama gün gözünde, kan izinde ömrümüzle su duruldu

Tam da tunç devrinden geçerken taç çatladı gök yarıldı

Yaralı Diz’de Siyular da kırık oklar, donmuş parmaklarla not düşmüştü tarihe,

Bir ulusun direnci ilk orada kırıldı…

1 Mayıs Marşını Dinlemek İçin Tıklayınız. 

Yazar: Editor
2014-04-24 18:34:31

Dar Bölgede Kısa Paslaşma

Seçim sistemi denen şey temsil organları ve devlet hükümranlığını kullanacak organların seçimlerini yapma ve örgütleme düzenidir özetle.

Seçim sistemi tabi ki devlet tarafından, çoğu zaman da devlet olmuş hükümet tarafından belirlenir.

Kapitalist ülkelerde sömürücü azınlığın çıkarlarına hizmet eden ve onların egemenliğini sağlayan ve de sömürünün kendisini halk nezdinde meşrulaştıran bir mekanizma olarak çalışır.

Seçim dediğimiz şeyin adı konmamış da olsa birtakım sınırları vardır.

Birincisi ekonomik sınırdır, paran yoksa aday olamazsın. Bu kadar basit, yani seçilme hakkı külli bir yalandır. Şu son seçim dönemi de gösterdi ki canına yandığım seçme hakkı da bir başka palavradır.

İkincisi kültürel sınırdır, bu manada eğitimi, birikimi olmayan kimi seçilmişler emme basma tulumbadan çok da işlevsel değildir. En çok "padişahım çok yaşa" der. Bilir ki kendi ömrü de padişahının ömrüyle sınırlıdır.

Üçüncüsü: Cinsiyet sınırlaması zaten var, erkeksen öncelikle seçilirsin, kadınsan erkeğin iznine tabisin.

Dört diyelim: Yaş sınırlaması malumumuzdur, oysa örneğin lise öğrencileri de ve hatta ilkokul öğrencileri de bir müsamere etkinliğinden öte belli bir oranda temsil edilmeli milletin meclisinde. [Ben de iyi uçtum değil mi? Olsun, ben çıtayı yüksek tutayım ki, bari kârdan zarar ettirelim oligarkları.]

Yani her türlü şekilde kozlar iktidarın elinde.

Gördük, yaşadık, biliyoruz.

Şimdi de Ankara’da son tango sahneleniyor.

Nedir?

Bir iddiaya göre aslında oyları ciddi şekilde düşen iktidar, muhalefet denen sonla karşılaşmamak için dar bölge sistemiyle en az oyla en çok milletvekilini çıkarmayı hedefliyor.

Nasıl?

550 seçim bölgesinden birer m.vekili çıkacak ve her bölgede en çok oyu alan meclise gidecek.

Taşra oylarını merkeze dâhil edip hakikatte kaybedilmiş belediyeleri almak gibi bir hamle.

Bu bana, 27 Mayıs 2012 tarihli Adanaspor Kasımpaşaspor play-off şampiyonluk maçını hatırlattı dostlar, yani her türlü kaybedeceğiz!

Şöyle deniyor:

Örneğin,

%36 oy alan parti, meclisin %49’unu alır.

%29 oy alan parti, meclisin %41’ini alır.

%23 oy alan parti ise meclisin sadece %9’unu, yani babayı alır.

Böyle!

O zaman?

Derim ki sıfır baraj!

Al sana hakiki bir milli irade!

Olur mu böyle bir şey?

Asla olmaz!

Neden?

Oligarşi buna izin verirse kendi varlığını inkâr etmiş olur bre!

Karamba karambita, dedi Çiko!

Ama bizim Meksika’da dedi.

Boş ver Meksika’yı, gel kafayı çekmeye gidelim, dedim.

Biraz kendine gelir oldu. Neymiş o zaman, bu seçim müsameresinde bundan böyle yokum, beni sandık başında aramayın, yanlış adres olur, dedi, Çiko!

Yazar: Editor
2014-04-15 09:51:45

Marlon Cahit Uzungece Yazdı

 I.Reset Dönemi

Manzarayı Umumiye:

Çoklu Medyamızın bir kısmından öğrendiğimize göre; güçler ayrılığı ayrılmamak üzere birleşmiş. İnternet, bilemediğimiz kıstaslarla Reset’lenmiş. Sansürella tüm güzelliğiyle ve femme-fatale jartiyeriyle arzı endam eylemiş. Tivıtırın köküne kibrit suyu dökülmüş. Hizmet-i Ala’nın  Balyoz ve Ergenekon için ürettiği alavere-dalavere hükümet tarafından dile getirilmiş. Yürütme, bir sabah uyandığında Gönüllere-Deva hareketi tarafından kandırıldığını anlamış. Başbakanımız, kendisine göre “olağan şüphelilerce” tehdit edilmiş. Falan filan; gerisini ya da kalanını siz biliyorsunuz. Rejimin adı hususunda bir sürü tevatür dile gelmiş. Bunlardan biri de: I.Reset Devri.

Düşen Jetonlar

Hizmet-i Ala Gönüllere-Deva hareketinin köşe yazarlarından biri “laikliğin” öneminden bahsetti. Ak saçlı, yakışıklı bir adam. Başbakanımız da Suriye’de önemsemişti laikliği. Balkon konuşmalarına sadık kalıp ileri demokrasiye yelken açsaydı, tüm ülkenin başbakanı olsaydı, şimdi solcular, ateistler, agnostikler, paganlar, hahamlar hepsi yanında olurdu.

“Sünniler, Amerika’dan yardım talep edebilirler; Şiilerin ise Rusya’sı var ama ateistlerin Tanrı’dan başka koruyucusu yok.” (Sözcükler Dergisi. Ahmed Fuad Necm)

Her taşın altından çıkan “gomonistler”  “ateistler” ülkenin fikri coğrafyasının temel taşlarını döşerken belediyelerin can kuşu namütenahi  “mütayitler” her daim taşları ya boyadılar ya da değiştirdiler. Bordür taşları kaç mütayit doğurdu? Bilemem. Bu konuda jetonu düşen bir mahlukata rastlamadım. 

Kulak Tozu

“Bu işten sonra ne zaman kulağım çınlasa gebe kalmışımdır; hem bu sefer kulağım öyle çınladı ki…” (Kaderci Jacques Ve Efendisi-Denis Diderot)

Bir tüccar, milleti tek bir vajinaya indirgeyip ilgili organa tasallutta bulunma niyetinde olduğunu beyan etti. Bir eski bakan, milletin vekili olarak, bir çocuğun cenazesi tabuttayken, milletin bir bölümünü; ölülere cinsel iştah duymakla itham etti. Aynı şahsiyet, milletin çoğunluğunun inandığı kutsal metinlerle makara yaptı. Başbakan, yasakları yasakladı.

Bilirsiniz, bir deyim vardır; bir tek kulağımın arkası kaldı… şimdi zamanın ruhu mücerrettir, siz sakin olun. Kulak tozuna kondurulan tape’lerde gezen sahibi bilindik bir fallus var, TSE garantili.

Diktatörlerin Kılı Döner mi?

Doğal olarak bu kıllara bağlıdır. Eğer dünyada bir kılları kaldıysa modern alet edevatlarla DNA denen üç harfliler sayesinde öğrenebiliriz. Kimlerin kılı döner! Kıllar dönerken mi yoksa döndükten sonra mı ıslık çalar? İşte diktatörler: Pinochet (Şili), Somoza (Nikaragua), Batista (Küba), Çavuşesku (Romanya), Musolini (İtalya), Stalin (Rusya), Mao (Çin), Hitler…

Yazar: Editor
2014-04-12 13:49:50

Sacayağı

Nedir?

Modern topluma geçiştir, derim sacayağı.

Devlet kuramamış toplumlarda ki yerleşik düzen öncesidir, kabile devridir ve aynı zamanda Fred Çakmaktaş’ın devri belki neolitik çağdır, aramayın tabi ki sacayağı; tek ayak vardır o da Şef Zumbar’ın mutlak güce dayanan tek ayağıdır, totem gibi dikili bir şeydir, ama tek şeydir, ebemizi belleyecek olan cisimdir.Ozanı da hekimi de aynı Şaman olan düzeneğin erkidir. O esnada ne yazı vardır, ne kurumlar, ne mimari ne hukuk…

Bu arada neolitik şef Zumbar, şimdi yaşamalıydım diyor, tam keyfime göre bir memleket hey.

Ne diyordum? Sacayağı. Bir ayağı olmayan sacın üzerinde durmaz ki kazan, dökülür gider canına yandığım. Aç kalırız lan!

  • Şimdi Anayasa mahkemesi 
  • yakın zamanda 4 noktaya itiraz etmiş 
  • ve bu ülkede hala bir sacayağı olduğunu 
  • “manidar” bir zamanlamayla tescil etmiştir: 
  • Twitter, 
  • sağlık, 
  • adalette bakanlık 
  • ve bilişim maddelerinde ben de varım demiştir.

İlkine saygı duymadığını zaten belirtmişti Başbakanımız, üçüncü hamleyi de Başbakan Yardımcısı zamanlama açısından manidar bulmuştu.

Hoşnutsuzluklar varsın olsun.

Saygı duyulmasın, ama halkın menfaatleri ve ülke istikbali mevzusunda bu kararlara saygısızlık da olmasın, değil mi?

  • Zira o adalete, 
  • gün gelecek ve herkesin ihtiyacı olacak.  
  • Bir monarşi değilsek, 
  • herkes her an sıradan bir vatandaş olabilir 
  • ve sıradan bir vatandaş olmak da 
  • iyi bir şeydir.

Bir ülkenin istikbalinde yine önemli bir sapaktayız ve erkin seçeceği yol siz deyin ki kaderimiz olacak:

  • AVM ülkesi mi dilediğimiz 
  • AYM ülkesi mi, 
  • işte bütün mesele budur, dedi Çiko, 
  • elinde kurukafa ve
  • mis gibi tekilasını yudumlarken!

Oh ne ala!

Tuz da ister misin Çiko? 

Limon? 

Yazar: Editor
2014-04-08 07:11:26
529

Mısır'da

Haberlere göre, 

Muhalif olduğu için 529 insanı idam edecek oranın muktediri.

Yani kendileri gibi düşünmeyen 529 insanı öldürecekler devlet kılıfına bürünüp.

Ve onca insanın içinde çocuklar da var.

Evet, siyaseten farklı düşünüyoruz idama mahkum insanlarla, ama bu durum onların öldürülmelerine itiraz etmeyeceğim anlamına gelmez.

Bunda, her olayı kendi siyasetleri için kullanmakta sakınca görmeyen bizim muktedirin zerre kadar sorumluluğu varsa onları vicdanlarına havale ediyorum.

Öyle!

Farklı düşünmek öldürülmenin değil

tartışmanın bir gereği olmalı ki insan olduğumuzu idrak edelim.

Yazar: Editor
2014-04-05 09:51:29

Saygı duymuyorum ben de

Haytına huytuna

Kibrine

Fikrine

İdealine

İdealize ettiğine 

Monarşine saygı duymuyorum.

İtelemelerine

Ötelemelerine

Yok saymalarına

Engel olmalarına

Keyfiyetine

Ehliyetine 

Yasaklarına saygı duymuyorum.

Milli irade diye dayatmaya çalıştığına

Onca şaibeye

Bunca soru işaretine

Saygı duymuyorum... 

Müsadenizle saygı duymama hakkımı kullanıyorum,

dedi Çiko, bir eski zaman Meksika krallığında....

Yazar: Editor
2014-03-31 15:54:44

Aslolan

Benim için aslolan dostlar,

Balkon konuşması değildir.

Aslolan,

Balkon fotoğrafıdır,

düzinelerce elpençe -ama değil penche.

Ve 

Oradaki 'aile fotoğrafı'dır,

O fotoğrafın içindeki fikirdir ki anafikirdir,

Aslolan!

Ne yani,

Tabahhur mu etti onca şaibe,

o balkonda bir g e n i ş aile fotosu verince?

 

Yazar: Editor
2014-03-25 08:06:04

De ki Bir Nevi Fransız Devrimi

Aşağıdaki cümleler Fransız Devrimi Sürecidir, ama bu satırları pek ala Haziran Süremi olarak da okuyabiliriz dostlar:

  • Halk önceki döneme göre büyük bir evrim geçirmektedir. 
  • Vatandaşlar bilinçlenerek iktidarın denetiminden çıkmaya başlamıştır. 
  • Şehirlerde yaşayanlar büyük bir atılım içinde bulunmaktadır. 
  • Kitaplar yaygınlaşmakta, aileler çocuklarını üniversitelere göndererek sağlam bir gelecek kurma yolunda kültürel seviyeyi yükseltmekteydi. 
  • Bağımsız yayıncıların çıkarttıkları gazete, bildiri ve broşürler kitlesel bilinçlenmeyi sağlamaktadır. 
  • Bu koşullar da toplumsal değişim taleplerinin olgunlaşmasını beraberinde getirmiştir.

İktidar sahipleri, ayrıcalıklarını korumaya çalışmakta; bu sebepten halkın özgürlüğe ulaşmasını engelleyecek barikatları yükselmekteydi. İktidar statülerini koruma hevesindeyken, vatandaş da siyasi bilinç olarak güçlenmelerine rağmen toplumsal haklarda söz sahibi olamamaktan şikâyetçiydi. Kırsal nüfus ise üzerindeki vergi yükünün hafiflemesini istemektedir.

  • Devrimci düşünce, ülkede köklü yapısal değişikliklere gitmek gerektiğine inanan katmanlar arasında yayılmaya başlamıştır. 
  • Merkezi otorite ülkenin içinde bulunduğu evrimsel süreci kavrayamamış ve eski yöntemlerle sorunları halletme yoluna yönelmek istemiştir.

Evet, alıntı böyle!

Toplum değişmekte ve bunun önünde duramayacaksınız.

Sayın ki toplumsal bir tsunamidir bu, muhteremler...

Yazar: Editor
2014-03-19 16:10:19

Borsayı Ne Etkiler?

Bilinen o ki, bir çocuğun ölümü borsayı etkilemiyor. Bunu gazeteci soruyor başbakan yanıtlıyor, oradan biliyoruz.

Peki, borsayı ne etkiler muhteremler?

  • Egemen Bağış ibişi etkiler mi?
  • Yanındaki beberuhi Metehan Demir? Etkiler mi borsanızı?
  • Hem komik, hem trajik, hem saygısız konuşmalar?
  • Silah taşıyan uçaklar etkiler mi o borsayı?
  • Kupon daireler?
  • Seçimler için harcanan çuval çuval paralar, etkiler mi?
  • Prens mahdumları etkiler mi? 
  • Çapsızlık etkiler mi acaba?
  • Kitlesel bir ahlaki körlük ne yapar borsayı, etkiler mi?
  • Yahu ne etkiler borsayı, şu sorular etkiler mi borsayı?
  • Bir çocuğun ölümü etkilemiyorsa hiçbir şey etkileyemiyordur borsayı.

Zira o borsanız da sizin vicdanınızdır aslında, hiçbir şeyden etkilenmeyen bir ucube?

Biz o vicdanın etkilenmesini umardık, yoksa içinde nelerin döndüğünü bilmediğimiz bir borsa şeysi etkilenmiş etkilenmemiş, laf…

Yazar: Editor
2014-03-14 17:19:31

Olmak veya Olamamak 

Gelelim Tancu Olmak meselesine, gecikti biraz.

Aslında Tancu Olmak yazısı izdüşümlerine de bakınca Muammer Olmak diye de okunabilir, Egemen Olmak da. Keyfiniz nasıl dilerse...

  • Bir kere arzulu ve istekli olmaktır Tancu Olmak, 
  • aynı kelimelerin kısır sarmalında, 
  • yeni ve başka kelimelerin anlam olanaklarından bihaber 
  • dönenmektir.

Buna koşut bir meselede, aynı cümleleri üst üste tuğlalama becerisi içinde kendini hep tekrar edebilme yeteneğini de sergileyebilmektir Tancu Olmak, çoğu çerez olan golleri vaktiyle sıralamış olmuş gibi.

Sözde bir soru cümlesinde; hep iktidarın yamacında dolanırken, dolanmaya çalışırken, oradan umar beklerken aslında hiçbir zaman iktidar olamamanın ezikliği midir Tancu Olmak?

  • Kifayetsiz muhterisliğin yaşayan örneğidir, 
  • tecessüm etmiş halidir,
  • işaret fişeğidir, 
  • basur memesidir.

Analiz fukaralığıdır ki bir başka analizcinin gölgesinde ishal olup kendini tutamamaktır; Rıdvan olmaya çalışırken hiçbir şey olamamaktır.

Tüm pozisyonları tek bir pozisyonmuş gibi konuşmaktır Tancu Olmak; içeriksiz, izahatsız, güçsüz, çapsız.

  • Bazen teknik direktörlerin ekmeğiyle oynamaktır-oynamaya çalışmaktır, 
  • ne yaptığını bilmeden diyelim; 
  • patavatsız olmaktır. 
  • Herkesin ne olduğunu bilirim iddiasında kendini bilememektir.

Hiç olamayacağı bir mesleğin karşısında, işte o teknik direktörlük düşmanlığının karikatürüdür ki yalın bir cehalettir.

Bir mevki makam falan filan uğruna, Gökçek propagandacısı, bazen Mehmet Ali abisinin şeysi olmaktır Tancu Olmak.

Akla muhtaçken akıl verir olmaktır, acıdır.

Manasızlıkta bir mana aramaya çalışırken hedeleşmektir.

  • Bir tek kırk beş saniye içinde 
  • hem kendiyle 
  • hem konuklarla 
  • hem stüdyoyla 
  • hem futbolla 
  • hem şehirle 
  • hem memleketle 
  • hem mantıkbilimle
  • hem kainatla çelişmektir, 
  • çelişivermektir, aniden, birdenbire, öylece.

Bir ciddiye alınma sanısında aslında hiç ciddiye alınmamaktır.

Üzücüdür Tancu Olmak, bir başkası adına hicap etmelere sebebiyet vermektir.

Konuşunca isabet ettirememek ve işte susacağı durağı da hiç bilmeyip tek biletle sabaha kadar bir banliyö treninde kalakalmaktır.

İşi hazin yanı, onca insanı bu sendroma tanık etmektir Tancu Olmak... 

Yazar: Editor
2014-03-09 11:15:28

Sorduk Sadece

Ne verdin ne istiyorsun bu halktan ey muktedir?

Nasıl sevdin?

Nasıl besledin?

Nasıl mutlu ettin?

Nasıl yetiştirdin?

Nasıl geliştirdin?

Nasıl düşündürdün?

Nasıl inandırdın?

Nasıl bir adalet duygusu verdin?

Nasıl bir vicdan habitatı kurdun?

Nasıl dönüştürdün?

Nasıl alıştırdın? 

Nasıl bir ahlak anlayışı bina ettin?

Nasıl bir kazanç kapısı gösterdin?

Nasıl eğittin yahu nasıl eğittin;

evde, okul öncesinde, okulda, işte güçte, sokakta, caddede, sinemada, tiyatroda, meydanlarda, tekil yerlerde, toplu alanlarda, içkisiz lokantalarda, içkili mekanlarda?

Sağlığı getirip neyle eşledin, sözde içki ve sigara ile mücadeleden başka?

Soru çok yahu!

Ey muktedir ve onun bir başka mecrası olan TFF!

Siz bu halka ne veridiniz de ne istiyorsunuz, en tepesi bile küfürcü olan bir memlekette taraftarın tepkisini saha kapatmayla terbiye etmeye çalışıyorsun?

Önce özeleştiri yapın.

Niye küfür yiyoruz diye.

Sonrasını sonra konuşalım muhteremler... 

Karamba karambita, >&%@q0}$£< dedi Çiko... 

Yazar: Editor
2014-03-06 07:12:20

Ne var bunda?

Bunda ne var?

Ne bunda var?

Var ne bunda?

Var bunda ne?

Hah, bu sonuncusu oldu.

Var bunda ne?

Türkçeyi bilmemenin en temel noktasında henüz, okulun çok öncesi devirler, taş devri diyesim geliyor.

Ne var bunda?

Bir cismin içindeki şeyi sormuyor.

Eylemde bir problem yok manasında, tabii. Doğal olan tabii… Tabiat anaya uygun…

Sadece anlamdan, vicdandan yoksun olsa neyse. Okumadığını zaten söylemişti, bilinçten yoksun.

Var bunda ne?

İddia edilen konuşmalar, talimatlar, emirler, komutalar…

Uzmanlar diyor ki, suç var! Yasal bir şey, kabahat değil. Bir takibi icap ettiren…

Ne var bunda?

Peki, bir şey olmasın yine…

Şöyle bir diyalog var Sophokles’in Kral Oidipus adlı tragedyasında:

Oidipus- Ben kralım, uyacaksın emrime.

Kreon- Adaletsiz krala boyun eğilmez!

Sonuç mu?

Korobaşının şu sözleriyle biter tragedya:

Et Thebaililer, yurttaşlarım!

Oidipus’un haline bakın…

Onun içindir ki,

son gününü görmeden hiç kimseye mutluluğa ermiş, demeyin!

Yazar: Editor
2014-03-03 10:10:47

Dedi Çiko

Bu bildiğin bir harami saltanatı, dedi Çiko.

  • Yani öyle ki, çizgi roman dünyasında bile yok böylesi... 
  • Hani olanı da Zagor kendi adaletiyle dize getiriyor. 
  • Çizgi kahraman deyip geçmeyin, 
  • o adalette öyle keyfiyet, 
  • bir aileye mensubiyet, 
  • biata bağlı aidiyet yok. 
  • Yüzyılların bir hatırasıdır Darkwood'un adaleti.

Tüm kötü adamlar kötülüğünün bedelini öder.

Evet, biraz kısasa kısas var. Doğrudur.

Orman dünyasında orman adaleti uygulanmaz! Bakınız Zagor, Mister No veya Teks Willer maceralarına...

Cani, bedelini ödemiştir.

Katil, bedelini ödemiştir.

Yalancısı hilecisi bedelini ödemiştir.

Ama ileri demokrasilerde orman kanunlarının işler olması güzelim Meksika'nın da mahvına sebep olmuştu vaktiyle. Atalarım çok çekmişti bu zulümden, diye devam etti Çiko. 

  • Hırsız dediğin en nihayetinde, 
  • çok çok o maceranın sonunda hırsızlığının bedelini mutlaka ödemiştir.
  • Böyledir; 
  • o muktedir ahlakın anlayamayacağı bir şeydir bu, 
  • zaten hiçbir şey okumadıkları için de bunları bilmez tanımazlar...

Beni bile kollamaz dedi Çiko, Zagor için diyor bunu: 

  • Benim bazen tutar Meksika köylüsü kurnazlığım; 
  • kolay yoldan ve dalavereyle ve haksız ahlaksız kazanç sağlamaya çalıştığım çok olmuştur. 
  • Her defasında yakalanmışımdır ve çoğu zaman da kaçamayıp muhataplarımın köteğine maruz kalmışımdır, diyor Çiko.

Şu tanık olduklarım var ya, diyor Çiko, bir çizgi roman için bile fazlasıyla alengirli.

Yani... 

Yazar: Editor
2014-02-25 16:24:26

                                                             Harry G Frankfurt

M. Cahit Uzungece Yazdı

“Boktanlık Üzerine”
Harry G Frankfurt’un 6.45’ten çıkan bir kitabının adı bu aslında, ben de hem adını ödünç aldım hem de yazımı bu kitap üzerinden kuracağım. Çünkü hakikaten çok analitik ve net özetlemiş ve hatta sanki bizim için kullanmış kelimeyi: Boktanlık.
Şöyle başlıyor kitap:
“Kültürümüzün en çok güze çarpan özelliklerinden biri de, bünyesinde fazlasıyla boktan barındırmasıdır.”

  • Buyurun bakalım. 
  • Üzerine ne diyeceğiz ki daha bunun? 
  • Tabi kültürün yarattığı bireyleri de muhatap alır Harry’nin saptaması. 
  • Öyle bir boktanlık ki bulaşmadığı işgal etmediği yer, şahıs, olay bilmem ne yok. 
  • Zaten Harry de şöyle devam ediyor: 
  • “Herkes bunun farkında. Herkes payına düşeni yapmakta… Durumu kabullenmiş gibi görüyoruz.”

Kızılderililerinki gibi mecazlı konuşmaları severim, bazen. Adamlar o yalın bilgelikle Kargaların gakladıkları yönden, boz çayır kuşunun konduğu daldan bahsederken aslında beyaz adamın ve hayat anlayışının, iktidar hırsının, mal düşkünlüğünün, mülk pişkinliğinin muhteris boktanlığına sokmuyor mu lafı… Eğlenceli oluyor. Zannederim ki bunu muhataplarını kırmamak için yapıyorlar. Yoksa birine, yahu sen ne fikr-i fukara bir adamsın, sen tenezzülcüsün, bre sen nasıl bir muhterissin ki kifayetten hepten yoksunsun. Ya da siz ne boktan adamlarsınız ki öyle teslim etmişsiniz iradenizi bir karanlık siyasi idareye… Evet, ağır olur böyle konuşmalar ve muhataplarını incitebilir. Onun yerine, Karga gündönümünde kabilenin ortasına sıçarsa, o bok kuruyana kadar boktan bir hayatınız olacak, diye analoji yaparlar.
“Neticede boktan’ın ne olduğuna, kendisinden neden bu kadar fazla mevcut olduğuna, ya da ne işe yaradığına dair çok net bir fikrimiz yok. Ayrıca bize ifade ettiği bunca şeyden ötürü kendisini vicdanen takdir ettiğimiz de yok.” diye geçilir bir diğer paragrafa.

  • Tabi ben bu satırları okurken bizim Harry’nin takma bir isim olduğunu, aslında memleketten biri olduğunu düşünürüm. 
  • Ya da derim ki, Harry G. Frankfurt bir Kızılderili ve böyle metafor konuşmaları seviyor. Ama canım zaten Kızılderililer de Türk değil mi diye hatırlayıp ben Harry’i tamamen bizden sayıyorum, ona içimden Hayri, diyorum. 
  • Sahi bizim mahallede bir Hayri vardı. 
  • Bir kahvehane bilgesiydi, seçim zamanı kahve toplantıları yapan siyasetçileri ilk cümlelerinden analiz ederdi. 
  • Münazara taktiğiyle hazırlamış samimiyetten yoksun cümleleri, sahte hitapları, sonra biz en iyisini bilir ve yaparız edalarını yutmazdı. 
  • Bunlar bize martaval okuyor derdi. 
  • Bakın, bu Hayri’ler hep böyle oluyor demek. 
  • Çünkü Harry martaval’a da şöylecene değiniyor kitabında:

MARTAVAL: Kişinin kendisine ait düşünceleri, hisleri ya da tutumları, yalandan farklı olarak, özellikle gösterişçi kelimeler ya da hareketlerle karşıdakini aldatacak tarzda gerçekte olduğundan farklı sunması.
Harry, bu martavallığın sadece sözlerle değil hareketlerle de icra edilebileceğini not düşüyor.
Hani âşık haliyle diyor ya şair nereye baksam kimi görsem sensin, diye. Öyle bir tabakhane kokusu var ki ortada, ne yana baksan boktanlık, kimi görsen martavallık, ne dinlesen zırvalık.

  • Peki, boktanlığı boktanlık yapan bir başka şey de ne olabilir? 
  • El cevap: 
  • Boktanlığı sahneleme sebebi.
  • Zannederim ki derdimi anlatabildim, Kızılderili tekniğiyle de olsa. 
  • Ama yazıyı şu alıntıla bitirmelisin dedi Çiko, kitabı burnuma uzatıp. 
  • Lan, sen uyandın mı? 
  • Kahvaltıda ciğer var, buyur… 
  • Bir günüm sensiz geçsin, bir yazı da sensiz bitsin, hay bin kunduz Çiko.

Ama dediğini yapacağım Çiko’nun. Buyurun, Harry G. Frankfurt’tan:
Dört Temmuz’da nutuk veren konuşmacıyı düşünün.
Gayet abartılı sözlerle şunları söyleyecektir:
‘Ataları ilahi işaretin ışığında insanlık için yeni bir başlangıç yaratan, büyük ve kutsanmış ülkemiz.’ 

Bu tabi ki martavaldır…
Ülkemiz gerçekten büyük mü, kutsanmış mı?
Atalar ilahi işareti gördüler mi?
Ya da yaptıkları şey insanlık için yeni bir başlangıç mı
?"

Yazar: Editor
2014-02-15 12:48:43

Giz ve Devlet

____________

"Kültürümüzün en çok göze batan özelliklerinden biri de

bünyesinde fazlasıyla boktanlık taşımasıdır." 

dedi, 

Harry G. Frankfurt

____________ 

Zannederim ki devlet dediğin gizli bir şeydir; sır, esrar, perde, sumen, kapalı kapılar, ardı, ardışık sayılar… Bu sonuncu misali keyfe keder yazdım, yazını devamında bir şeye bağlanmayabilir.

  • Her şey sırdır devlette canına yandığım ki lüzum üzere sırra kadem basmak için icap eden her bir aparat kendi kurdunu üreten yara gibi peyda olur. 
  • Bir de Hüseyin Peyda vardı, Yeşilçam filmlerinin has kötü adamı, galiba rahmet istedi ruhu… 
  • Neyse, benim nazarımda filmlerle iç içe olmuş hayatımızda senaryolar da karakterler de gerçektir bu sekansta. 
  • Yani baktığım zaman, sadece TV’den bazen gördüğüm Hüseyin Peyda ile sadece TV’den ama sık sık gördüğüm Hüseyin Çelik’in benim algımda hiçbir farkı yok ki.

Hüseyin Peyda, gerekirse o ödemenin iki mermiyle yapılacağını söylerken bir filmin karesinde; Hüseyin Çelik bir başka filmin karesinde, yine acil bir lüzum üzere masumiyet karinesinin unutulmaması gerektiğinden bahseder. (Hala bahsediyor mu bilmem ya...)

Ne güzel…

[Bu arada Çiko’nun biraz daha kilo alıp kelleşmesi durumunda Hüseyin Çelik’e çok benzeyeceğine dair kaygılarım var. Bunu Çiko ile paylaştım; kilona ve keline dikkat ol, bıyığını da enteresan bir kütleye dönüştürme sakın, dedim, üç gündür konuşmuyor, sadece meyhaneye gideceğim zaman geliyor benimle… O da bir tavır neticede.]

Ne diyordum? Devlet sırlı bir şeydir, gizli… Futboldan fiestaya, hizmetten hezimete ve sair aleni işlerde bile gizemli bir tecessümdür. ‘Şeffaf devlet’ sadece bir sıfat tamlamasıdır ve hayalidir. Böyle düşünmekten kendimi alamıyorum. İhaleler, silah yardımları, altın alım satımı, füzeler, anlaşmalar ve antlaşmalar, komisyonlar, komiteler, bavullar ve işte kutular ve işte salıvermeler filan…

Şöyle birkaç not var Çiko’nun bavulunda:

  • Diyor ki, 1792 yılının Temmuzunda gizli bir komite kuran Selim III. sadrazama ait tüm yetkileri bu komiteye vermiştir. 
  • Böylece sadrazam siyasi ve idari manada işlevsiz kalmıştır. 24 kişiden oluşan bu komite ekonomik, askeri ve siyasi önlemler açısından yetkili bir organ haline gelmiştir.

[Bu organ kelimesinden neden eğreti oluyorum, diye dile geldi Çiko. Bak kelleşmeye başladın ve bıyıkların da şey oldu bile Çiko, dedim, evriliyorsun bir şeye… Şimdilik gitti Çiko.]

O sırada savaş koşulları halkı yoksullaştırmıştır ve kıtlık da başlamıştır. İstanbul’da et, sebze, ekmek fiyatları ulaşılmaz bir düzeye çıkmıştır. Buna Osmanlı ordularının Karadeniz’de ve Tuna boylarında yenilgi haberleri de eklenince insanların maneviyatı iyice bozulmuştur.

Tam da bu esnada devletin malum aygıt ve örgütlerinin devreye girmesiyle türlü savaş haberleri, yenilgiler, hoşa gitmeyen her bir konunun konuşulması bile yasaklanmıştır. Haberlerin yayılmasını önlemek için bir hamle ile kahveler ve benzeri mekânlar kapatılmış, muhtemelen içki zamları filan olmuştur arada, toplu yürüyüşlere, bir araya gelmelere ölüm tehditleriyle karşılık verilmiştir.

Yargısız infaz yöntemiyle; önce savaş haberlerini konuşup yayanlar sonra da sultanı eleştirenler denize atılmıştır. Bir bütçe açığını kapatmak veya ne bileyim, bütçe yaratmak için de kimi paşaların kellelerinin vurulması ve onların servetlerine el konulması da işin bir başka boyutu olarak öylece durur.

Bir tarafta kelleler alınırken diğer tarafta muhteremlerin dillere destan hayatları halk arasında bir huzursuzluğa yol açmış ve halk tüm bu yaşananlara tepkisini İstanbul’u kasıp kavuran yangınlarla göstermiştir. Sene 1792. Halkın tepkisi olan bu yangınlar, yönetici sınıfların bir iç hesaplaşmasına uygun bir gerekçe olarak değerlendirilerek olaylardan Yeniçeri Ağası sorumlu tutulmuş ve 1793’ün Ocak ayında idam edilmiştir.

Böyle bir not düşülmüş tarihten bir yerden. Tabi bu girizgâh niyetine bile sayılmaz zira konu son derece dallı budaklıdır.

Küçük temaslarla dönelim okuma notlarına.

  • 1878’de II. Abdülhamit’in hafiye ağı merkezi devlet sistemini güçlendirmenin en önemli payandası olarak görünür.
  • Ondan sonra gelen Meşrutiyet ve Cumhuriyet yönetimleri bu nimetten her şeye kadar faydalanmış ve günümüze kadar taşımıştır. 
  • Bakınız 12 Eylülün ve çok yakın zamanın muhbir vatandaş profilini kullanma eğilimine.
  • Jurnal ve istihbarat sistemi kurma ihtiyacı o zamanlarda sadece Abdülhamit II’nin evhamına bağlamak pek romantik olur, 
  • zira devletin kapitalist ilişkilere daha çok dolandığı bir esnada ve meydanda kontrol edilmesi gereken o kadar çok unsur vardır ki…

Giz ki en çok yakışandır devlete.

Vatandaşın da herhangi bir giz’e olan ilgisi ancak Mike Hammer polisiyesi izleme düzeyinde olduğu için bu manada hem oğlan hem kız merkezi iradenin avlusunda oturmuşlardır.

Hüseyin Cahit Yalçın o sırada şöyle bir şey der:

“Orta yerde sanki kimliği bilinmez bir umacı, hepimizi yutmaya hazır bir ifrit vardı. O kadar özlemle beklediğimiz özgürlüğümüzü kullanmaya başlarsak kıyamet kopacak gibi bir korku içinde kalıyorduk. “

  • Neyse, 
  • aydın korkaklığı hep olmuş anlaşılan, 
  • o hisse hak vermekle birlikte…

Şöyle bir başka not: (Suat Parlar’ın Osmanlı’dan Günümüze Gizli Devlet kitabından)

 “İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra zindanlarda, yıllardır ne için yattıklarını bilmeyen sayısız insan bulunmuştur.

Bilgiyi güce ve iktidara dönüştürme yönetim prensibine dayalı bir istihbarat yapısını ülkede Abdülhamit devlet sisteminin yapısına yerleştirmiştir.”

Gelip geçenler de bu yapıda dilediği gibi binalar kurmuştur. Şimdiki Mütegallipler Meydan Muharebesi de bunun bir siluetinden başka ne ki?

Şöyle devam ediyor:

“Görülmemiş bir Müslümanlık propagandası tüm imparatorluğu kaplamıştır. Abdülhamit’in pragmatik İslamcılığı devletin Türk-İslam sentezci çelik çekirdek kadrolarının bugün de yol göstericisidir…

Abdülhamit’in Hamidiye İslamcılığının kültürel alanda Müslümanlar arasında birleştirici bir etkisi görülmemiştir. Ancak, Abdülhamit’in bu tür bir İslamcılığa sıkı sıkıya sarılması onu toplum nezdinde diğer padişahlardan daha büyük bir sempati ve destek kazanmasını sağlamıştır. Hamidiye İslamcılığı toplumu jurnal sistemi, baskı ve yoksullukla içinden çürüten istibdat düzeninin emniyet supabı olmuştur. Toplumu devletin çelik çekirdeği etrafında örgütleyen bu yapı kitlelerin mutaassıp ruh halini sonuna kadar sömürmüştür. Müslüman hayat ve düşünce tarzını sistemin güvencesi düzleminde halka dayatan istibdat rejimi tam bir zihin polisi yaratmıştır.”

Şimdi Çiko burada olsaydı, katranı kaynatmakla olmaz ki şeker, halk deyişini mırıldanırdı.

Şahsen şöyle düşünüyorum, diye toparlayayım: Kökü muhtemelen o Hamidiye İslamcılığına kadar giden bir örgütlenmenin, benzer bir ittifak safında görünen ama menfaat ilişkileri son derece aşikâr olan bir başka suni, kaypak, beberuhi bir yapıya tarihsel bir budama hamlesidir söz konusu olan. (Muharebe devam ediyor evet.)

Hislerim ve fikirlerimle, bu bataklık savaşından bağımsız, sosyalistlerin toplumsal sorumluluklarıyla yeni alternatiflerin aslında çok güçlü bir şekilde var olduğunu izah etme mücadelesinde olmaya devam edecekleri yönündedir doğal olarak.

Hiçbir şeye mecbur değiliz.

Alternatif güçlü, namuslu ve insani çözüm önerileriyle sosyalizmdir, derdi Marlon Cahit Uzungece.

Zira zaman, mücadeleye her zaman müsaittir bu meselede.

Tam beni unuttu derken, ya kuzgun başa ya da devlet leşe, diyerek döndü geldi sevgili Çiko; ben yazıyı Melih Cevdet Anday’ın “ardışık günleri zaman sanmışım” dizesinden muhteremlerin müktedirliği ölümsüzlük zannetmesine bağlayıp bitirecekken.

Yazar: Editor
2014-02-14 09:26:40

Marlon Cahit Uzungece Analiz Etti
Taşlar Kimin İçin Yuvarlanıyor?

Öyle bir müzik türü ki o müziğin kökeni 15.yüzyılda Amerikan kıtasının keşfine kadar dayansın. Kıtanın keşfedilmesiyle Avrupa'dan ve Afrika'dan göçlerin başlaması koloni yaşamını başlatmıştır. Afrika'dan getirilen yerlilerin fiziki güçlerinden yararlanmak amacıyla onları "köle" olarak çalıştırılmaya zorlanmıştır. Kolonilerin tarıma dayalı olan ekonomileri siyah ırkı tarımda çalıştırmak için köleleştirmişlerdir.

  • Zorunlu ihtiyaçları dışında (yemek,su,barınma ve uyku) kalan olgu anlayışları olmayan bu siyah ırkın içten ve alttan alta beyaz ırka olan isyanı da başlamıştır. 
  • Kolonilerden sürekli olarak vergi alan İngiltere 18.yüzyılda Avrupa'da yaşadığı (yedi yıl savaşları) savaşlarda büyük ekonomik sıkıntılardan dolayı kolonilerin vergisini arttırmış ve deyim yerindeyse kolonilerin yardımıyla savaşı "kazanmış"tır. 
  • Kazanılan savaştan sonra gönderilen "çay" da dahi vergiyi artıran İngilizler hiç beklemedikleri bir çay partisiyle karşılaşırlar. 
  • Tüm bu olayların eşiğinde beklemekte olan bir koloni bağımsızlığı ve koloni savaşlarına gebedir yeni kıta. 
  • Uzun savaşlar sonunda koloni devletlerini tanıyan İngilizler geri çekilmiş ve koloniler Amerika Birleşik Devletlerini kurmuşlardır.
Bağımsızlığını kazanan yeni kıta evrenselleşmeye başlayan dünyanın kaynayan kazanda ki son olaydır ve Fransız Devrimine sebebiyet vermiştir. Artık yenidünyada eşitlik, insan hakları gibi olgular gündeme yeniden gelmiştir eskisinden daha güçlü ve devrimci ruhuyla. Bağımsızlığını sözde ve göreceli olarak kazanan Birleşik Devletlerde kölelik kaldığı yerden hızla ve daha sömürgeci tutumla devam eder. Artık bölge Avrupa'dan gelen ve sürekli göç alan bir yer olmuştur.
  • Gelen göçlerle birlikte kıtaya değişik kültürlerde gelmeye başlamıştır ki bunlardan en önemlisi İspanyollar ve gitarları. 
  • Köleler isyanlarını müzikle dile getirmişler ve Afrika'ya özgü olan çalgılarıyla birlikte durum onlar için daha eğlenceli olmaya başlamıştır. 
  • Artık isyanlarını müzikle dile getirmeye başlamışlardır fakat onlar için sıkıntılı günler kapı eşiğinde beklemektedir.

İç savaş başlamıştır. Kuzeyde; sanayileşme ve Avrupa'dan gelen göçler pahalı iş gücüne sebebiyet vermektedir. Güneyde; geniş tarım arazileri sanayileşmenin daha az olması ekonomiyi tarım ayakta tutmaktadır. Kuzey köleliği kaldırmak istemiş, fakat Güney tarımda siyah ırkı kullandığı için köleliği kaldırmak istememiştir. Bu iç savaş sonrasında kölelik kaldırılmıştır ve siyah ırk köle olarak adlandırılmıyor dur artık. Siyah ırkın ülke içinde kuzeye göçü başlamıştır. Ülkede demir yolu ağıyla yapılan göçler siyah ırkı daha kuzeye taşımış ve yanlarında taşıdıkları gitarlarla kendi kültürlerini müziğe ve notaya dökülen isyanları vardır artık. Kuzeyin kentleşen ve sanayileşen yapısı onları kent dışı varoş ve arka sokaklarda yaşamalarına neden olmuştur. Yaptıkları müzik artık yeni bir kültür olmaya başlamıştır ve adına Blues demişlerdir. 
  • Köle isyanı olarak başlayan müzik artık kenttedir ve yeni bir akım başlatmıştır. 
  • Gitarla yapılan bu müziğin yanına Afrika'ya özgü ritmde eklenmiştir ve blues müzik ritm and blues olarak söylenmeye başlanmıştır. 
  • Artık dünya savaşlar içine girmiştir. Yapılan bu savaşlar 45'lere kadar sürmüştür. Savaşın gölgesinde devam eden bu kargaşa sonunda renklerin buluşmasıyla son bulmuştur. 
  • Siyahlardan aldıkları ritm and blues u almışlar ve kendileri yapmaya başlamışlardır ve 50'lerde blues un bir de çocuğu olmuştur ve adını Rocknroll koymuşlardır.
Rocknroll la birlikte bu müzik önce tüm ülkeye daha sonra dünyaya yayılmıştır. Rocknroll daha sonra sadece Rock olarak adlandırılır ve alt kültürlere ayrılmasına neden olur. Tüm dünyayı etkisi altına alan rocknroll İngiltere'ye de sıçrar ve İngiltere'de de taşlar yuvarlanmaya başlamış ve rock İngiltere'de Hardrock halini almıştır. 
  • Rock olarak ithal aldığı müziği hardrock olarak satan İngiltere bununla da yetinmemiş ve hardrock müziği ilk kez Heavy Metal olarak kullanan yine kendi ihraç ettiği hardrock'tan türetmiştir.
Başkabir deyişle Hardrock ın çocuğu Heavy Metal'dir. Amerika rock olarak ihraç ettiği müzik hardrock ve heavy metal olarak ithal almıştır. 

Heavy Metal Amerika'da daha hızlı ve sert tonlarla yapılmasıyla Thrash Metal olarak bir alt kültür oluşturmuştur. Tüm bunların gölgesinde filizlenen blues müziğinin asiliği beat ve hippi yaşamının etkisinde gelişen ve sert tonlara sahip Punk Müzik akımı ortaya çıkmıştır. 
  • Punk müziğinin tehdidinde gelişen heavy metal İngiltere'de New Wave of British Heavy Metal akımı olarak ortaya çıkmış ve 90'lara kadar bu akım Heavy Metali Punk'tan korumuştur. Günümüzde Heavy Metalin birçok alt kültürü mevcuttur.

Bol müzikli ve bol rocklı günler...
Okuyun
Taşlar Kimin İçin Yuvarlanıyor? 
6.45
Önder Kosbatar

448 Sayfa- 

Not: Bu esnada Marlon Cahit, İsmail Cancan'dır.

Yazar: Editor
2013-09-30 17:31:52

Demo Paket

Hükümet Başbakan'ın ağzından demokratikleşme paketini açıkladı. Paketteki anahtar kelimeler:

Şehitler, millet, kardeşlik, şartların olgunlaşması, darbe senaryoları, tahrikler, kanlı provokasyonlar, ileri demokrasi, mağdur ve mazlum, söz yetki karar ve millet, ceberrut, meşruiyet, 1950 demokrasisi, 27 Mayıs, reform, "Yüzde 10 barajı AK Parti'nin getirdiği bir sistem değildir. Biz 2002 seçimlerine girerken bu sistem uygulanıyordu. Yüzde 10 barajı vardı" şeysi, teşkilatlanma...  klavyelere özgürlük (ama harf özgürlüğü), köy isimleri, anadil, adı değişen üniversite, kılık kıyafet, and...

Şimdi bu paket dediğimiz, gerçekten ülkenin demokrasiyi biraz daha hissetmesini içeriyorsa; örneğin içki sigara yasağı adında hayata doğrudan müdahaleleri çizip atıyorsa, bir sınıf meselesine parmak basıyorsa, gelir dağılımındaki adaletsizliklere itiraz ediyorsa, insani çalışma kazanma ve yaşama koşullarını da iyileştiriyorsa eyvallah, ne güzel...

Ama bir partinin ve hükümetinin bekasına yönelik planları içerip sonrasında artçı şoklarıyla halkı felç edecek uygulamaları satır aralarında saklıyorsa hay bin paket o zaman.

Zira "Dinamit, küçük paketler içinde gelir." diye bir Teksas sözü vardır, diye mırıldanıyor Çiko. 

Yazar: Editor
2013-09-22 12:10:04

Bir Pazar ikindisinde

Giderayak temasıyla Cahit Sıtkı’nın şu şiirini paylaşalım bakalım nasıl olacak,

belki daha güzel olacak:

Tereke

Ben ölürsem ölürüm bir şey değil; 
Ne olursa garip eşyama olur. 
Bir hayır sahibi çıkar mı dersin, 
Mektuplarımı iade edecek? 
Ya kitaplarım, ya şiir defterim? 
Yanarım bakkal eline düşerse. 

Kim bilir bu döşekte kimler yatar, 
Hangi rüyaları örter bu yorgan; 
El sırtında böyle zarif duramaz, 
Ismarlamadır elbisem, pardesüm; 
Her ayağa göre değil kunduram; 
Bu kravat ben bağladıkça güzeldir; 
Bu şapkayı kimse böyle giyemez.

Cahit Sıtkı Tarancı

Yazar: Editor
2013-09-10 08:22:42
kan

Kanlı Aday

Olimpiyatlara aday oluyoruz, olacağız.

Ama bakın bunları hep bir parti meselesinde yürüteceğiz.

Olaya hükümet çerçevesinden bakacağız.

Olur da başarı gelirse bu parti başarısının propagandası olacaktır, böyle yapacağız.

Amaca ulaşılamazsa elbette sorumluları parti dışı unsurlardır.

Onları lanetleyeceğiz.

Hainlikle suçlayacağız filan.

Ve saire...

Olimpiyatlara aday olacağız ha!

Bölgenin huzuru için demek.

İstiyoruz öyle mi?

Çok arzuluyoruz.

Deliler gibi...

Hastasıyız insanlığa barış huzur sportmenlik götürmenin.

Önce şu hesabı vereceğiz hacılar.

Bu genç ölümlerin hesabını.

Gerçi biz Allah'tan başka kimseye hesap vermeyiz ya.

*

Ahmet Atakan 22

Medeni Yıldırım 18

Ali İsmail Korkmaz 19

Mehmet Ayvalıtaş 20

Ethem Sarısülük 26

Mustafa Sarı 27

Abdullah Cömert 22

*

Önce bu ölümlerin hesabını vereceğiz,

sonra, insana sanata spora bilmem neye dair bir şeyler konuşacağız.

Değilse... 

Yazar: Editor
2013-09-08 16:28:45

Güce Tapmak

Önce başarıya taparlar.

Varsa yoksa başarıdır kendileri için.

Hayatları yenilgileri geçtim, beraberliklere bile müsait değil.

Kazandıklarında, bir başkasının kaybetmiş olduğunu düşünmezler. Kaybetmek bir zayıflıktır ve öyle bir zayıflığı asla muhatap almazlar.

Olur da kaybederlerse veya kaybedecek gibi olurlarsa vay halimize… Çevirmek için her yol mubahtır. Olmadı, o zaman ortada ya bir katakulli vardır, ya bir şer koalisyonu, ya bir aymazlık…

Sadece kendi hassasiyetleri vardır, kendi ilkeleri, kendi egoları…

O ego ki, tüm kâinatı kendi içinde kaybedecek bir kara delik büyüklüğündeki BEN’den başka bir şey değildir… BENNNN… Bunu memleket din vatan millet edebiyatı ile pek ala da örterler.

Kazanmak için var olmuşlardır. İçlerinde bir yarıtanrı yattığını düşünebilirler.  

Habitatları biz sıradanlara tenezzül etmez, bir nevi Olimpos’tur orası.

Böylece kazananın yanında olmayı severler. Tercih ederler. Hayır, bu dediğim zaten kendiliğinden olur. Mıknatıslarının kutupları birbirini çeker. Hep çeker. (Onları çekemeyenler de kıskançlıklarıyla böyle yazılar yazarlar.)

Güce tapanlar önce başarıya taparlar, sonra da başarıya taparlar. Ölüme inanırlar, iyi birer mümin olacak kadar; ama kendi ölümlerine inanmazlar. Yaşlanmayı, hastalıkları filan da bir hakaret olarak telakki ederler, hayatın 1. tekil şahıslarına bir kastı.

Asla yıkılmazlar. Zayıflık göstermezler. İnsan aklında genetik olarak bulunan Tanrı modülü onlarda daha iridir ama Tanrı Kral kodlamasıyla o modül kendi benliklerine yoğun olarak işlemiştir.

O yüzden verecekleri tek hesabın Tanrı’ya olduğunu söyleseler de bunu yalanlayacak iş ve söylemlerde bulunabilirler pek ala. Çünkü verecekleri tek hesap kendilerinedir, bir egovicdan’a…

Güce taparlar ve güçlünün yanında olurlar, ya da sularının akışı o kanaladır, nasıl ki hep kazanırken hep kazananın yanında oluyorlarsa.

Onlara hesap sorulamaz, onlardan kuşku duyulamaz, onlar sorgulanamaz, onlara yönelik soru işareti olmaz, ünlem olmaz, noktalı virgül olmaz, üç nokta hiç olmaz. Çünkü o üç nokta kinayelidir bazen, durduğu ve olduğu yerde adama laf sokabilir. Maazallah! Onlara iki nokta olur üst üste veya alt alta; bir izah için, yüce bir izah için ve onu asaletle bitiren bir nokta. Sözlerinin üstüne söz… olmaz!

Neyi nasıl istiyorlarsa o şey öyle olur. Başka bir şey düşünenin aklından şüphe edilir.

Hayat onlara güzeldir ve zaten onlar için vardır. Ötesi bir dolu figürandır.

Birazcık ‘açıl susam açıl’dır, hikâyeleri; önce mutlaka olağanüstü şans ve devamında emeğe dayanmayan başarı, kolay ulaşılan zenginlik, özenle imal edilmiş şöhret…

Cemal Süreya’nın Turgut Özal için yazdığı şu cümle ile bitireyim efkârımı: 

“Ve asıl işleri inandırmaktır. Neye mi? Bizdeki erozyonun başka ülkelerin topraklarında alüvyona dönüşmesinin iyi bir şey olduğuna...”

____________________

Şimdi elbette yukarıdaki yazıdan bağımsız olarak... milli gündeme ilişkin iki alıntı paylaşacağım basından, dostlar. 

Basından:

Fatih Terim'e "Seni herkes A Milli Takım'da görmek ister" diyen Erdoğan, ayrıca "Brezilya'ya gitmemiz lazım ama bu bir mucize. 4 maçta bunu ancak sen yapabilirsin" dedi. İmparator da bu övgü dolu sözlerle görev için ikna oldu.

Basından:

Milli takım ve GS teknik direktörü Fatih Terim (tam da 5-0’lık büyük Andorra zaferinden sonra) "Kimse benim milli görevlerimi ve Galatasaray’a bağlılığımı tartmaya kalkmasın." dedi.

Yazar: Editor
2013-09-04 16:08:16

BelgeSel

Usta'nın belgeseli gündemde bu ara.

Bilmiyorum içinde ne olduğunu.

İzlemedim.

izlemeyi de düşünmüyorum. 

Ama memlekette yaşadığımız için neticede, yaşadıklarımızdan ve tanık olduklarımızdan dolayı fikir sahibi olduğumuz şeyler var bu hususta. Bu yüzden yazacaklarım bir önyargı içermez zannederim ki.

Kısa bir güzelleme geçeceğim ben de...

  • Örneğin benzin fiyatlarındaki vergi yüzde 65'i buldu be Usta.
  • İsteyen istediği kadar kamufle etsin, ama hazin bir işsizlik var bu ülkede, ne edilir bu hususta?
  • Koca devletin ülkedeki doğrudan istihdamı ne kadar acaba Usta?
  • Satıla satıla bir şeycikler kalmadı bre, bir zaman sonra acaba ne satılacak bu hususta? 
  • Vergilerden ve benzeri üretim dışı alıntılardan başka bir gelirimiz var mı acaba usta?
  • Yahu stopaj diye bir şey varmış bu ülkede, kiracı esnaf nasıl nefes alacak acaba bu hususta?

Tiryaki değilim fakat sigaraya yasağı, fan değilim ama içkiye engeli, tekel bayii değilim lakin onlara sınırlamayı hakkaniyetli bulmuyorum, bunların hepsinin özel hayata müdahale olduğunu, bir başka hesabın faturasıdır diye düşünüyorum Usta.

  • Hem kimselerle savaş filan da istemiyorum, ne yapabiliriz bu hususta?
  • Hakikaten ileri domokrasi ve çağdaş anlamda özgürlükler taraftarıyım ve ben de bunların hastasıyım Usta.
  • Gezi eylemleri sonrası cadı avı ve gerekse tribün-sokak-cadde vs ablukaları kabusumuzken, nasıl bir ferahlama gelir bu hususta?
  • Kredi kartları patlayıp duruyor meleketimde Usta.
  • Kredi kartı kullanmayın mı diyorsunuz hala, bakan öyle demiyordu ama, biz şaşkın, biz kararsız kaldık bu hususta.
  • Karın doyurmak veya doyurmamak, işte bütün mesele bu; şimdi bu mevzide gibiyiz Usta.
  • Hayatın en geri mevzisindeyiz evet, bir çare var mı bu hususta?

Ah ki,

Derdimize bir derman be Usta!

Ne yapılacak bu hususta? 

Yazar: Editor
2013-09-03 16:18:32

Taraf/tar

Dar günlerde kendini daha net gösterir kitlelerin karakteri, der bir makalesinde Lenin. Ya da buna yakın bir söz. Mücadele azmi, omuz omuza olma veya kara propaganda ve yılgınlık; bırakın kurumları, ulusların geleceğini belirlemiş olur bu ikilemin neticesi.

Kaos zamanlarında genelde iki yol görünür. Biri geniş bir perspektifte, var olan koşullarla ama dayanışma içinde savaşmaktır. Diğerinin ne olduğunu konuşmak bile istemiyorum. Orada bir yerde kara propaganda diye nalet bir şey de var çünkü.

Gezi eylemleri müthiş fotoğraflar verdi bu anlamda. Halk kimselere; askere, polise, darbe heveskârlığına, dış güçlere, işbirlikçi medyaya filan sığınmadan kendi öz kaynaklarıyla, cesaretiyle, heyecanıyla, direnciyle, yaratıcılığıyla dev bir mücadeleye girişti ve o mücadele kara propagandalara rağmen çeşitli alanlarda devam ediyor. Emeği geçenlere hürmetler…

(Bu arada biz maçlara hala, adeta hükümeti desteklercesine dinsel temalı tezahüratlarla başlıyoruz. Olabilir, grubumuz hükümet politikalarını da destekleyebilir bu malum süreçte. Tercihtir. Ama futbol tribün tarihi bu tercihleri de kaydeder, ne yazık ki…)

-Enteresandır yine, ülkenin hayati bir dönemecinde gösterilen yolun milim dışına çıkamayan tribünümüz şu esnada kulüpte bir devrime(!) hazırlanıyor veya bunu hayal ediyor.

Kişisel çelişkilerimizde yaşadığımız dram filan olabilir ama böyle kitlesel çelişkiler melodramdır yani çok hazin bir şeydir, acıklıdır ve acınasıdır.-

Hepimiz deliler gibi transfer istiyoruz. Kafayı yedik bu konuda, ben de bu konuda aklı sıyıranlar arasındayım, itiraf ediyorum. Hele DS’nin transferlerini gördükçe… Off… Ama o madalyonun hep bir tersi vardır adaleti kahpe olmuş şu futbol piyasasının para işlerinde. Bazen beklentilerimizi koşulların ötesine taşıyoruz.

Misalen,

Baba diyor ki, yahu evlat param bitti.

Evlat diyor ki, babacık o zaman bu evden git.

Eyvah.

Mevladan geçme faslındayız, Leyla’yı bulma yollarında.

Biat değil vefa,

Boyun eğme değil anlayış.

Anlayışlı olmak veya linç

İnsani bir eşikte duruyoruz.

Adanasporluyum ve Adanaspor’u gücüm yettiğince savunacağım demiştim.

Bu meyanda Adanaspor Başkanını da, başkanın kendisine rağmen galiba savunacağım. Sanırım o linç kampanyası şahsımı o noktaya götürüyor.

Hayat da enteresan tribünler de…

Bakın neler oluyor lokal diyaloglarda.

Adam yanındakine diyor ki, yahu ne yaptın da kulübü devretmek için 40 trilyon istiyorsun?

Bir başka yerde, 50 metre ötede benzer içerik 80 trilyon olarak telaffuz ediliyor: o kadar eder mi takım, diye bir serzeniş. Abartmıyorum.

Derken aynı akşamın bir başka mekânında konu değişmeden devam ederken adamların konuştuğu para 15 dakika içinde çoktan 100 trilyon olmuştu bile.

Yani dostlar, eleştirirken, analiz yaparken, neden sonuç ilişkisi filan kurarken ölçümüz yok. Ne var? Dedikodu yoğun olarak var. Ama insafsızlık mutlaka var.

Öteki diyor ki, “Başkaaan, Ankaragücü maçını sattın (veya İddaa oynadın vs) 100 trilyon para götürdün.” Ve bunu ciddi ciddi düşünen yine ciddi bir kitle var, sadece cebe indirilen miktar farklı. E canım, olsun o kadarcık hesap hatası.

Yahu muhterem, sen o tezgâhı duydun, biliyorsun peki ülkenin polisi, savcıları, mahkemeleri, maliyesi, iddaa’nın kendisi, uluslararası bahisçiler, yasal olanı olmayanı, İnterpol’ü UEFA’sı mafyası uyuyor mu yahu? Hep onca parayı öylece teslim mi ettiler? Kendi oynamamış başkalarına oynatmışsa da bu işin takibi olmamış mı? O kadar yüklü bir bahisi kim nasıl kabul etmiş? Neden kabul ettiklerini sormuyorum artık. Salak mı o organizasyonun içindeki o kadar adam? Bir sen misin âlemin akıllısı?

Kendimize layık gördüğümüz şu ithama bakar mısınız? Adanaspor bu yahu, bu kulübün mazisi öyle bir çirkinliği kaldırır mı? Hem bir kanıtı filan olan varsa adalete teslim etse de şu dedikodudan ve böylece kaostan da kurtulsak artık. Yani…

Zor bir yerde duruyorum, bir yanı uçurum bir yanı ateş… Hakikaten meşakkatli bir iş olacak Başkana rağmen Başkanı savunmak. Aslında uygun kelimeyi arıyorum, “desteklemek” mi “savunmak” mı olacak bu? Destekleyince onca yanlışlarını da mı desteklemiş olacağım? Savununca bir kollama ile mi sınırlı kalacak eylemim? Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum; Ortada bir linç var ve ben bu linç hareketinin bir parçası, tarafı olmayacağım. Arkadaşlarımla, kardeşimle bu konuda fikri ayrılığını, tartışmayı göze alarak o tekmeleri atanlardan olmayacağım. Ha, tekme derken de, işin mecazı. Bayram Akgül’ü istemeyip eleştirenleri de hepten haksız bulmuyorum, yahu bunlar ne yapıyor diye şaşkınlık içinde de değilim. Lisanî münasiple yapılan her eleştirinin bir kıymeti vardır ve her düşünce de kendi olay örgüsü içinde değerlidir. Benim fikirlerim mutlak değildir, başkalarının fikirlerinin mutlak gerçeği yansıtmadığı gibi.

Bayram Akgül’ün Adanaspor’a yaptığı katkılar kadar hataları da var.

Bunlar atbaşı bile gidebilir en iyi değerlendirmede. Muhaliflerde bu oran elbette değişir.

Adanaspor için tribünde, sosyal ortamlarda bir şeyler düşünen, çabalayan her insan elbette iyi niyetlidir. Saygıya değerdir. Buradan kimseyle bir polemiğe girmeye niyetim yok. Bu ayrı. Ama evet bir linç varsa ortada veya linç girişimi… Orada olmayacağım. Onun yerine tribünde olacağım Adanaspor saflarında…

Adam diyor ki, bu sene şampiyonluk hedefimiz yok. Rakip bütçelerle yarışamam. Bu sene idare edeceğiz, hedef seneye. Bu çerçevede açıklama. Ama biz ne yaptık, olmaz dedik. Ben de dedim evet. Büyük ekonomik sorunların yaşandığı bir ülkede, aynı zamanda şirketleri olan bir adamdan kaderi çizilmiş bir ligde trilyonlar harcamasını bekliyoruz, bekliyorum, bekledim. Dünya ekonomisinde iflas diye bir ihtimal var ve bunu biz bilmiyoruz sanırım.

Yahu, bakın ne diyeceğim;

Kaderi çizilmiş ligin bu adaletsizliğine gıkımızı çıkaramıyoruz ama hem sadece ya Allah Bismillah diyoruz hem de futbol siyasi-ekonomisinin çarkında öğütülen adamın çaresizliğine yükleniyoruz, hem de ne yüklenme…

Hükümetin PTT 1. Lige müdahalesinden en çok etkilenen kulüp biziz, örneğin Kasımpaşaspor’u bizim sırtımıza basarak lige çıkardılar. Bakın bu konuda tribünde o sessizlik hala sürüyor… Ne oluyor? En çok, “Ya Allah Bismillah Adanaspor” oluyor… Ama beri taraftan birkaç transfer umulduğu gibi çıkmadığı için veya yeterince transfer yapılamadığı için zaten yalnız kalmış bir adam daha da yalnızlaştırıyoruz. Unutarak. Yok sayarak. Vefasızca. Acımasızca… “İstifa. Bırak git. Kulübü devret. Bayram gol gol gol…”

Bari elimizi vicdanımıza koyalım da birazcık o “Ya Allah Bismillah” tezahüratının hakkını verelim.

Evet, acıklı ve acınası bir haldeyiz.

Bu satırları Bayram Akgül yerinde kim olsaydı yazardım. Aynı süreci yaşayıp aynı noktaya gelen Adalılar başkan olsaydı aynı konumda, onlar için de yazardım, Uzanlar başkan olsaydı veya bir başka isim…

Mesele şu; sanırım biz vicdanımızı kaybediyoruz kaybedilen her üç puanla birlikte.

Tribündeki azalmayı yazdım zaten. Daha iyi aslında. Gerçek sevenlerin buluştuğu bir yer olsun orası. En azından belki tekilden bilmem ne küfür, sataşma vs olmaz. Bilmiyorum bu da bir umut.

Hem yiğitlerin harman olduğu hem de muhasebe dâhilerinin dolandığı bir yere dönüşüyor bazen tribün. Herkes müthiş atarlı ve herkes hesap uzmanı canına yandığım:

“Yenilgiye bile şu kadar para geliyor, deplasman masrafları zaten karşılanıyor, bir belediye şu kadar kombine aldı, Ersan’ın transfer parası ne oldu, Kibong satıldı onun parası…”

 Ee? Bu kadar mı? Hiç gider yok mu yani? Kişisel bütçe açıklarından, bunu bir türlü denkleştirememekten dolayı sızlanan bir şehrin evlatları (ben dâhil) kulüpte devrim peşinde, tabi bu devrim ekonomiden bağımsız bir devrim değildir herhalde? Yoksa komik olur. Bizler giderleri olmayan bir şehrin bireyleri miyiz acaba? Hiç masrafımız yok mu yahu? O zaman vur patlasın çal oynasın bre…

Bayram Akgül’ü çok eleştirdik burada.

Eleştireceğiz de.

Kimse merak etmesin.

Ama terbiye, mantık ve vicdan sınırları içinde yapacağız bunu. Kimsenin keyfine göre yapmayacağız.

Lafın yolu uzun biliyorsunuz.

Şimdi bakın ne diyeceğim.

Tribün, taraftar bölünüyor gibi. Başkanın muhalifleri üçte sıfır ile son istatistiklere göre epeyce taraftar topladılar. Adanaspor kaybettikçe rüzgâr o yana esiyor ve esecek.

Benim tercihim ve tarafım şöyle;

Önce Adanasporluyum. Adanaspor menfaatleri, futbol etik kuralları vs içinde her şeyin önündedir.

Sonra şu linç girişimi münasebeti ve yukarıda yazdıklarım itibariyle de evet, kulübü kendi isteğiyle devredene kadar da Bayram Akgül’ü savunuyorum. Kendi başıma. Kaplanpenche’de yazan arkadaşlardan bağımsız olarak belirtiyorum bunu. İçimdeki kimi kızgınlıklarla savaşarak bazen de çelişerek gerekirse. Böyle…

Sanırım ki şimdi tam da “taraf olmayan bertaraf olur” aşamasındayız, ne yazık ki.

Üç mağlubiyetle, yapılan transfer hatalarıyla, yanlış hoca seçimleriyle bile şu dar günde Başkan’ı, evet bir Adanaspor Başkanını yok saymayacağım. Gerekirse her gün eleştireceğim, ama yarı yolda bırakmayacağım, onu satmayacağım. Tanışmayız, görüşmeyiz, beni de bilmez tanımaz dostlar; ama önerim de şudur; mücadele etsin, önceki yıl gibi şu kaostan yine çıksın ve kulübü de kimselere satmasın

Bu arada, örneğin Ercan Albay'a külli karşıyız, ama onu itibarsızlaştırmak için de hiçbir şey yapmayacağız burada. Elimizin erdiği desteği de vereceğiz.

Her Şey Adanaspor İçin…

Yazar: Editor
2013-08-30 15:02:29

Yazıktır, Günahtır,

Yapmayın, etmeyin, bu kadar popülist bir politikanın ardından, sonra savaş çığıtkanlığı kurup kamuoyu desteği arar olurken bu benzin fiyatları olmuyor. Biraz çelişkili bir sahne ortaya çıkıyor böylece.

http://www.donmar.com/clipart/gaspump.jpg

Ama gerçekten vatandaşı düşünen bir hükümet maliyetinin neredeyse dört katına satmaz o benzini. Ama dendiği gibi o benzin pompaları birer "vergi toplama" ünitesi olarak algılanınca ve bu algı hükümetin de işine gelince ve vatandaş da kaderine razı olunca…

  • Oraya giden her oy,
  • bu memleket üzerindeki iktidar keyfiyetini
  • her bir yerde meşrulaştırıyor.
  • Bu keyfiyet de vergilerle,
  • yasaklarla,
  • baskılarla
  • vatandaşın keyfini fena kaçırıyor.

Nedir,

hükümetler vs halkının mutluluğu ve refahı için vardır,

sadece belli bir zümrenin değil…

Değil mi?

O zaman alın size meselenin gerçek resmini veren bir fotoğraf daha; ))

Yazar: Editor
2013-08-13 10:20:55

Devlet ve Birey

J.J. Rousseau'ya göre egemen varlık, bir başka deyişle devlet iktidarı, kendini meydana getiren bireylerin toplamıdır.

Şöyle der: 

  • Diyelim ki devlet 
  • on bin vatandaştan meydana gelmiş olsun. 
  • Egemen varlık 
  • ancak kollektif bakımdan, 
  • bir bütün olarak düşünülebilir. 
  • Ama her insan teki 
  • vatandaş olarak bir birey sayılır. 
  • Bu durumda devletin vatandaşla ilişkisi 
  • on binin bire ilişkisi gibidir. 
  • Yani devletin üyelerinden her birinin payına, 
  • tamamen devlete tabi olmakla birlikte, 
  • devlet iktidarının ancak on binde biri düşer.
  • İsterse halk yüz bin kişi olsun, 
  • uyrukların durumu yine değişmez. 
  • Ama uyrukların yüz binde bire düşen oyu 
  • kanunların konmasında, 
  • on kat daha az etki yapar. 
  • Uyruk hep tek kaldığı için, 
  • devletin ilişkisi vatandaş sayısı ölçüsünde artar. 
  • Ve sonunda 
  • devlet ne kadar büyürse 
  • özgürlük de o kadar azalır. (Toplum Sözleşmesin'den)

Şimdi dostlar devlete dönüşmüş hükümetlerin durumuna böylece bir kez daha bakmak gerekir. 

Devletin ekonomik egemenliğini azaltıp bireysel hak ve özgürlükleri artırmak falan gibi bir idealle yola çıkmıştı Özal. Çıktığı yolun ideolojisi yanlış olunca niyet neye yarar? Varılan nokta ortadadır:

Üretmeyen, istihdam yaratmayan, yani fabrikası vs olmayan, yılların kamu birikimlerini babalar gibi özelleştiren ve bunun karşısında en nihayetinde bireysel özgürlükleri ve kamu haklarını olabildiğince kısıtlayan, sınırlayan (parti)devlet...

Eve ekmek götüremeyen babanın, tükenmişlik sendromunda, otoriteyi korumak için aile içi şiddete, yasaklara, baskılara başvurmuş hali vs... 

Gereksiz çırpınışlar.  

Gücünü benden de alan Egemen Varlık, beni yok sayamaz. Sadece vergi ağacı değilim...

Yazar: Editor
2013-08-05 09:53:50

Pazartesi 

Hafta boyunca buradan temelde iki gündem takip ederiz, yıllardır hep böyledir bu:

Birincisi Adanaspor gündemidir.

Diğeri de memleket gündemidir.

Gerçi Adanaspor bizim için aynı zamanda memleket gündemidir.

Bu, iki  sebepten öyledir. Bir kere milli takımımızdır Adanaspor. Öteki de hükümetin PTT 1.Ligde uyguladığı kayırıp kollama politikası. 

Vaziyetin sahnesi böyle olunca biz de Adanaspor'u konuşunca aynı zamanda memleketi de konuşmuş oluyoruz.

Memleket,

Enteresan bir memleket.

Örneğin belediyenin bir takıma 10 trilyoncuğu filan nasıl ve ne şekilde ve de hangi adalet terazisinde akıttığı görülmez de arada buharlaşan bir miktara dikkat kesilirler. Hacılar, bu durumda yeküne bakılır. Bu ölçüsüzlük vicdan terazisine konur... Sonra bir Bakan yani memleketin bakanı, tüm memleketin bakanı bir veya birkaç takımın transfer çalışmasına dahil olur? Hakikaten nasıl olur böyle bir iş?

Biz yaptık olur diyorlarsa o zaman olur. 

Ben ne derim o zaman? Yahu, benim bakanım filan değilsin. sandıkta gücüm yettiğince de cevap veririm sana.

Örneğin Vekil Başkan sosyalist bir aday olarak seçime girse de oyumu olamayacak! Zira sosyalistlik, solculuk dediğin Marks, Lenin bilmek kadar vicdan sahibi olmayı da gerektirir. Hatta daha önce vicdan ve izan sahibi olmayı gerektirir. Şöyle demeyi gerektirebilir örneğin:

"Ama spor fonu pastasının adil bir paylaşımı olmalı canım. Yani eğriye eğri doğruya doğru..." şeklinde bir çıkış. Demogojilerle, şirket takımı kara propagandalarıyla içinde e canım bir miktar(!) halkın da taraftarı olduğu bir takımı iyice yalnızlaştırmak filan iş değil... 

Ne diyorduk? Gündem, diyorduk.

Devam edecek bu iki gündem. 

Yıllardır iki gündemden de gün yüzü gördüğümüz, yüzümüzün güldüğü yok, evet. Ama bizim de vazgeçmeye niyetimiz yok... Muhteremler...

Yazar: Editor
2013-08-02 18:29:05

Korku

Hani denir ya korkuyu savmanın en etkili yolu korku salmaktır diye. 

Korku salmaya çalışıyorlar;

Öğrencilere,

Ailelere,

Gazetecilere,

Sanatçılara, bakın sanatçılara diyorum her devrin sultanı ibişlere değil,

Tribünlere korku salmaya çalışıyorlar,

Protestoculara,

Korku salarken tehdit ediyorlar,

Müebbet yersiniz diyorlar veya öyle demeye getiriyorlar.

  • Yasaklıyorlar, 
  • engelliyorlar, 
  • ödlekleştirmeye çalışıyorlar, 
  • "berikileştirmeye" çalışıyorlar,
  • böylece
  • ayrtılmış TV kuşları şarkıcılar dalkavuklar filan
  • ihbarcı bir nesil yaratmaya çalışıyorlar... 
  • İhbar eden, 
  • gammazcı yani. 
  • Birbirlerinden kuşku duyan 
  • birbirlerinden uyuz olan konu komşu oluşturmaya...

Ama o korku duvarı çoktan aşıldı bre...

Bize sevgi ve anlayışla gelin.

O zaman kazanma şansınız daha yüksek. 

Yazar: Editor
2013-08-01 13:10:27

Korku mu?

Şimdi bakıyoruz tribünlere çeşitli kısıtlamalar yasaklar korkutmalar "aba altından  sopa" göstermeler geliyor.

Bunu elbette resmi irade payandalıyordur,

Durumdan vazife çıkarmayı seven yöneticiler de kendi kendilerine bazı sözleşmeler hazırlıyorlar filan...

Yani?

Tribünler baskı altına alınacak.

Zaten gönüllü olarak sadece "işine bakacak" tribünler zaten olacak. Lakin çatlak sesler ne olacak?

Şu esnada hükümetin "hay bin kunduz" dediğini duyar gibiyim, zira Spor Bakanı da topladığı tribün liderlerine "sizi polisle, jandarmayla korkutmak istemiyoruz."

Ee, dedin diyeceğini canım...

Devlet dediğin gücünü her yerde gösterecektir.

Ama biz bunu sevgi gücü şefkat gücü vatandaşını anlama ve komple kollama gücü falan olarak görmek isterdik.

Değilse zaten iktidarı  elinde her manada tutan, tehdit de eder yasaklar da...

Pankartı yasaklar, afişi yasaklar, atkıyı yasaklar, mendil yasaklar, ne bileyim yahu yasaklar da yasaklar.

Ama hani derler ya mecazen akacak kan damarda durmaz diye.Bu yasaklarla olacaklara kimse engel olamaz ki. Ben de engel olamam ;)) Çıkar taraftar orada tepkisini koyar ve kalanına ürkerek dinlemek düşer.

Ne bileyim veya daha sert önlemler, seyircisiz ve sadece TV'den futbol gibi.

Bu, yatırımcıların da çok hoşuna gider... Yaa...

Ya da dediğimiz gibi olası sorunlar "anlayışlı olmakla" hiç başlamamış olur dolayısıyla da hiç başlamamış olayların bitmesine de gerek merek kalmaz...

Yazar: Editor
2013-07-19 18:58:38

Çok Olmak

Çoğunluğun kararları her zaman adil olmamıştır, der Eflatun ve fena içerleyerek hocası Sokrates'in baldıran zehiri ile öldürülmesini örnek gösterir.

  • Konuşuluyor çoğulculuk ve çoğunlukçuluk.

Çoğulculuk: Farklı sesler, lezzetler de duyarsınız, alırsınız. (nisbi demokrasi)

Çoğunlukçuluk: Benim yüzde ellim, benim polisim, benim savcım benim dinim, benim mezhebim, benim valim, benim vekilim, benim bakanım, benim partim, benim... ben, ben, ben... (ileri demokrasi)

Peki ya ben? 

  • Ta Sokrates-Eflatun  zamanlarında 
  • demokrasi dediğimiz şey 
  • yönetime katılmak anlamına geliyordu. 
  • Şöyle bir yorum pek ala olabilir buna:
  • Sevsinler yönetenlerin demokrasisini.
  • Ancak 19 yüzyıl demokrasisi 
  • bireyleri 
  • çoğunluğun baskısından kurtaracak önlemleri 
  • düşünmeye başlamıştı. 

Bakınız,

bizim nevi şahsına munhasır ileri "demokraasimiz" demokrasiler tarihinin hangi çağına vuruyor gölgesini!

Yazar: Editor
2013-07-18 18:00:12

Köleler ve 2013 Yazdönümü

Şöyle bir dönüp baktığımız zaman kölelik nasıl görünür.

  • Kölelik 
  • ilk çağ uygarlıklarının önemli, 
  • önemine göre de gizli kalmış bir kurumudur. 
  • Örneğin Yunan demokrasilerinden bahsedildiği zaman 
  • Yunan Şehir Devletlerinde uygulanan demokrasinin 
  • köleli bir demokrasi olduğu 
  • pek söylenmez.

O zamanların ilkel üretim araçları köleler tarafından kullanılmakta, köleler üretim araçlarının kendisine dönüşerek günümüz makinelerinin işlevini yerine getirmekteydi.

  • Hayatlarını 
  • kölelerin ürettikleriyle sürdüren 
  • Yunanlı Site vatandaşları 
  • fazlasıyla buldukları boş zamanlarını 
  • Site’nin yönetimine ayırabiliyorlardı. 
  • Böylece kendi aralarında uyguladıkları demokrasi 
  • aslında kölelerin sayesinde gerçekleşiyordu.

Kölelik Yunan Siteleri için doğal bir kurum olmuştur.

Kölelerin yaşamlarını koşullarını düzeltmek, düzenlemek için kimi uygulamalar düşünülmüşse de onların siyasal hayata katılmaları, birer Site vatandaşı hakları tanınması yolunda herhangi bir adım atılmamıştır.

  • Neticede 
  • ünlü Yunan Demokrasisi 
  • kölelerin sırtından geçinen 
  • az sayıdaki vatandaşa özgü bir şey olmaktan öteye gitmemiştir.

Haziran 2013 Yazdönümü,  

bir nevi kölelerin vatandaşlık hakkını elde etme, var sayılma, sağladığı hayatın içinde somut kimliklerle yer alma mücadelesi olarak da yorumlanabilir.

Yanlış olmaz.

Yazar: Editor
2013-07-15 10:58:42

Mühürlenmiş Zaman

Şu güzelim günlere dair yüzlerce analiz yapıldı ki hepsi de birbirinden çarpıcı, hakiki, nesnel… Buraya bir yenisini ekleyebilirim. Ama farklı şeyler söyleyeceğimi sanmıyorum. Bir dönem tüm unsurlarıyla deşifre edilmiştir; bu, tek başına paha biçilemez bir zaferdir derim özetle.

Ama bu yazıda başka bir şey yapacağım.

 

Herkes görmüştür bu fotoğrafı, en marjinal direnişçiler dendi, Maskeli Beşler dendi, ne güzel şeyler dendi. Hayatımda gördüğüm en güzel fotoğraf diyorum. Canlarım benim.

Direnişi, alışılageldiği gibi kökü dışarıda göstermeye çalışanlar bu fotoğrafa beş dakika baksınlar, bırakın duruma vakıf olmayı inanın kişisel gelişimlerini bile tamamlarlar, öyle üfürükten kitaplar okumaya da gerek kalmaz.

Halkın hangi noktaya geldiğini şu sanat eseri fotoğrafa birazcık bakıp analiz edemiyorlarsa da onlar için yapacak bir şeyimiz yok. Bir dakika saygı duruşu…

Bu karenin, geriye dönüşle, bir sinema filmi bile olur hem de nefis bir dönem filmi olur bu. Anları önemsemeli dostlar. Hadi hamasi bir laf edeyim; o anların, kâğıtlarda mühürlenmiş zamanların arkasında destanlar yatar.

Bana göre, bu fotoğrafın asıl gücü içinde doğal olarak barındırdığı mizahi derinlikten geliyor; en sıradan insanların içinde yatan kaplandan geliyor, en samimi memleket sevgisinden geliyor; ihalelerden, medya, inşaat vs patronluğundan değil.

Ama komplocular, lobiciler, kökü dışarıdacılar, marjinalciler için bir küçük bir analiz yapayım izninizle, mutlu olsun fukaralar.

Açıklıyorum,

iyi okuna:

  • Duvarın dibinde gördüğünüz kişi en marjinal terör örgütlerinin soğuk savaş dönemi liderlerinden biridir. (Şimdi dönüp de fotoğrafa tekrar bakabilirsiniz.)

Yıllardır sinsice pusuda yatmış ve böyle bir fırsatı kollamıştır. Zaman ve zemin müsait olunca da yeraltından çıkıp o hain planlarını uygulamaya geçirmiştir. Hem anarşist ama hem de komünist bir sosyalistin : ) önde gidenidir ki zaten en önde duruyor. En çok ondan korkulmalı. Beyaz adam bilir, Kızılderili reis bertaraf edilirse kabile direncini kaybeder. İşte o bir eli su şişeli, diğer elinde tanımlanamayan bir cisim (atom bombası olabilir) ve başlatacağı nükleer saldırıda tabi ki korunmak için gaz maskeli adam var ya… Dostlar, şu satırları yazarken tüylerim diken diken oldu. Düştüğüm dehşetten ürperdim bre! Evet, önce onun direnci kırılmalı, çünkü mendebur örgütçülüğüyle bir imparatorluğu sona erdirebilir.

  • Hemen arkasındaki kapüşonlu sakallı ise bildiğiniz bir bölücüdür. 

Sürece zarar vermemek için tekilden ve tebdili kıyafet gelmiş. İşler kızışınca üstündeki hırka örgüt bayrağına dönüşecek ve memleket elden gidecek.

  • Ortadaki o eli bayraklı yok mu o eli bayraklı! Siz onu Türk bayrağı zannediyorsunuz ama değil.

Faiz Lobisinin bayrağı o. Adamın kendisi de en ileri müreffeh demokrasileri yıkıp kendi düzenlerini kurmaya çalışan Faiz Lobisinin bir numaralı ajanı. Bakmayın yaşlı ve ürkek göründüğüne, bunlar fena kılık değiştirir. Zannediyorsunuz ki o bayrağı olası bir TOMA tazyiki veya gaz saldırısı korkusuyla siper ediyor. Nişan alıyor bre! Oradan tek hamleyle (Bahsedilen fosforlu kedigözlerin kendisi olabilir, o ne bakış öyle?) yükselen ekonomiyi yerle bir edecek. (Bu arada hep iyi giden, yükselen, önü açılan, saçılan ekonomiden bahsediliyor ya, rica ediyorum, tanıdıklarımdan bir kişi şu dönemde işleri iyi giden ve makul hayatlardan süren bir ahbabım falan bana bir ses versin ki bir umutla göneneyim. Söz, borç filan istemeyeceğim.) Evet, ifşa ediyorum, Faiz Lobisinin adamı o zattır. Elindeki de bayrak değil bir hokus pokus ile dönüştürüp manipüle edeceği hisse senetleridir. Elinde bayrakla kimseleri kandıramaz.

  • Tam arkasındaki gözlüklü ve maskeli şahıs ise on yıllardır muhterem sağcı edebiyatın ifşa etmeye çalıştığı ama bir türlü bulamadığı dış mihrakın ta kendisidir.

Bakınsanıza hem garip bir gözlüğe bürünmüş hem da güya gaz maskesi takmış. Yemezler! Hem siyaset stratejisi analizi itibariyle durduğu yere bakar mısınız? Evet evet! İpleri elinde olan kuklacı dış mihrak işte o! En marjinal sol örgütleri en önde gördüğünüz liderleriyle yöneten o; bölücü hareketleri nifaklara sevk eden o; Faiz lobisi zaten kankasıdır ki ikiletmez lafını.

  • En arkadaki, amca görünümlü tehlikeyi henüz araştırıyorum;

CHP’nin haklı galeyana getirmek için alana sürdüğü adamı olabilir (yahu, CHP’nin böyle bir çapı olsaydı ülkeyi zaten onlar yönetirdi şimdiki muktedire benzer bir şekilde).  

  • Durun be, durun; yılların teröristlik tecrübesi ile her bir çapulculuğu planlayıp uygulamaya sokan bir gizemli teorisyen olabilir. 
  • En fenası, polisi tahrik edip bu manada su sıktırmaya, gaz fırlattırma çalışan bir tahrikçi de olabilir. 
  • Direnişin kasası olabilir. 
  • Hımm, elindeki de pek ala bir deste paranın ta kendisi olabilir, hem o gözlüğe bakar mısınız kendini gizlemeye çalışan ve yükselen itibarımıza yalan haberleriyle zarar vermeye çalışan yabancı basın temsilcisi olabilir. 
  • Düşündüm de seçim barajını düşürüp hatta kaldırıp böylece keyfi yerinde iktidarın tekerine çomak sokmaya çalışan bir bedbaht olabilir. 
  • Karamba karambita! 
  • Bizim Çiko’nun halk içindeki tecessümü olabilir de olabilir yahu! Ona da dikkat etmeli.

Hatta ona en çok dikkat etmeli.

Zira halkın “yeter ulan” diyen sesinin en baba hali de olabilir.

İşte bu son ihtimal, yeni bir devrin fotoğrafını da veriyor olabilir.

Yazar: Editor
2013-07-05 13:34:17

Dershane

Hükümeti, dershane kararında sonuna kadar destekliyorum.

  • Eğitimi yok eden, 
  • öğretimi seri üretime dönüştüren, 
  • işin kolaycılığına kaçıp 
  • 4 yıllık müfredatı 1 yıla sığdıran, 
  • öğretmenini personelini 
  • en düşük ücretle çalıştıran, 
  • genellikle sigortasını bile tam yatırmayan, 
  • mümkün olduğunca sömüren, 
  • aslında sahte bir ihtiyaç yaratıp 
  • dershane patronlukları türeten bu kurumlar 
  • on yıllardır eğitim ve öğretimin olumsuz unsurlarıdır.

Yokluğu neyi değiştirecek?

Hiçbir şeyi.

Sadece oradan trilyonlar kazananlar bu kazançlarından olacak.

Oluşturdukları istihdam zaten en az paraya çalışmakta, hal böyleyken her yerde iş bulurlar.

Hem devlet ne güne duruyor, özelleştirmeye harcadığı zamanı, çabayı istihdam yaratmaya ayırsalar pek ala olur...

Amaç üniversite değil mi?

Dershaneye hiç gitmeyen de kazanıyor.

Hem o kadar çok ünv. var ki bir şekilde her bilgiye ve birikime, eğitime ve öğretime uygun bir okul bulunmaktadır.

(Örneğin, herkes dershaneye gidince herkes zaten ODTÜ'yü kazanamıyor.)

Her okul layıkıyla yönetilsin.

Öğretmen elini vicdanına koyup çalışsın. vs...

Lafın yolu uzun. 

Karşı görüşler de vardır mutlaka.

Ama hiçbiri dershane dediğin ticarethaneyi meşrulaştırmayacaktır.  

Yazar: Editor
2013-07-02 08:37:38

Unutma

Korkunu unut,

Özgürlüğünü unutma.

Düşmanlığı unut,

Yaşadıklarını unutma,

Yılgınlığını unut,

Direncini unutma.

Sessizliğini unut,

Söylediklerini unutma.

Kırıklıklarını unut,

Hayallerini unutma.

Eylülleri unut,

Haziranları unutma

Yaralarını unut,

Nedenlerini unutma.

Yalanları unut,

Yalan söylememeyi unutma.

Ölümü unut,

Ölenlerini unutma.

Çıkmaz sokakları unut,

Oradan da çıkacağını unutma.

Verilen sözleri unut,

Verdiğin sözleri unutma.

Geceyi unut,

Sabahını unutma.

Zalimleri unut,

Zalimliği unutma.

Aşkı unut,

Aşık olduklarını unutma.

Derdini unut,

Davanı unutma.

Yoksulluğunu unut,

Yoksul bırakan şeyleri unutma.

Yalnızlığını unut,

Gezi’yi unutma.

Gezi’yi unutma.

 

Sana ölümleri reva görenleri de unut,

Unut.

Unut.

Ama Sivas’ı unutma.

Sivas’ı unutma.

Sivas’ı unutma.

Yazar: Editor
2013-06-29 09:16:02

Kaygılıyız

Olumsuz gelişmeler üzerine sanatçı ve yazarlardan ortak metin:

"Sanat, hayatımızı diri tutan, bizi acılarımızdan arındıran, soluk almamızı sağlayan nefes borumuzdur. Bu ülkenin toplumsal değerlerine, acılarına her zaman yakın durmuş, sorunlarını gözlemlemiş, bu çabaları sayesinde toplumca ödüllendirilmiş veya bu uğurda acılar çekmiş sanatçılar olarak diyoruz ki:

Ortada yine bir öfke ve nefret kokusu var. Sanatı ve sanatçıyı değersizleştirme, hedef gösterme, itibarsızlaştırma, suçlama, baskı altına alma girişimleri olanca hızıyla sürüp gidiyor. 'Ayaklar baş oldu' sözünü sakınmadan söyleyen dil, topluma nefret tohumları ekiyor. 'Siz ve biz' söylemi, toplumsal kutuplaşmayı keskinleştiriyor.

Biz aşağıda imzası olanlar toplumda yeni mağduriyetler yaşanmaması için nefret dilinin sona ermesini, sanatçıların ve sanat eserlerinin hedef gösterilmemesini ve toplum üzerindeki baskıların kaldırılmasını istiyoruz.

Yaşar Kemal, Ara Güler, Zülfü Livaneli, Orhan Pamuk, Nuri Bilge Ceylan, Fazıl Say, Ferzan Özpetek, Murathan Mungan, Ayşe Kulin, Sırrı Süreyya önder, Halit Kıvanç,

Tarık Akan, Elif Şafak, Emrah Serbes, Haldun Dormen, Filiz-Fikret-Otyam, Halit Ergenç, Ahmet Ümit, Rutgay Aziz, Çetin Tekindor,

Okan Bayülgen, Serra Yılmaz, Volkan Konak, Ayfer Tunç, Nebil Özgentürk, Yavuz Bingöl, Sunay Akın, Haluk Bilginer, Can Dündar, Erdal Beşikçioğlu, Ataol Behramoğlu,

Cahit Berkay, Levent Üzümcü, Devrim Erbil, Selçuk Yöntem, Vedat Sakman, Erol Demiroz, Mustafa Alabora, Zeynel Oral, Gürer Aykal, Latife Tekin, Halil Ergün,

Ece Temelkuran, Derya Köroğlu, Müge İplikçi, Edip Akbayram, Cihan Ünal, Müjde Ar, Ferhan Şensoy, Leyla Erbil, Onur Akın, Ahmet Telli, Bejan Matur, Yılmaz Odabaşı, Zeki Alasya, Mehmet Aksoy, Ahmet Say, Müjdat Gezen,

Yüksel Aksu, Ferhan-Ferzan Önder, Gülsin Onay, Leman Sam, Musa Kart, Metin Üstündağ, DemetAkbağ, Kürşat Başar, Ahmet Güneştekin, Menderes Samancılar, Sermiyan Midyat, Ercan Kesal, Bulutsuzluk Özlemi, Ömer Faruk Sorak,

Musa Eroğlu, Osman Şahin, Harun Tekin, Kardeş Türküler (BGST), Kudsi Ergüner, Duman, Bedri Koraman, Nejat İşler, İdil Biret."  

Ama

Örneğin

Orhan Pamuk, Elif Şafak, Ayşe Kulin'in neden kaygılı olduklarını da pek anlamadım. Siz kaygılanmayın güzelim, bişeycik olmaz...

Yazar: Editor
2013-06-28 12:00:35

The American

Telgraflar, haberciler, gazeteciler, parti görevlileri, şehirler arası telefonlar, gene telgraflar, sandıklar açıldıktan, oylar sayılmaya başlandıktan sonraki dalavereler, oy sandıklarının doldurulmuş olması…

  • Bu kıyamet gününde 
  • binlerce mezarlık 
  • ölülerini diriltiyordu. 
  • Bir seçim gününde 
  • beşikteki çocuklar ansızın büyüyüp 
  • oy verme yaşına geliyordu.

Oy tüccarlarından başka kimsenin dosyalarında kaydına rastlanmayan sayısız nüfus cüzdanları…

  • Vagonları partizanlarla doldurup 
  • sandık sandık dolaştırıyorlardı. 
  • Oyların genellikle 5 Dolara satın alındığı biliniyordu. 
  • Bazı bölgelerde 2 Dolara bile fit olunduğu 
  • hatta hapishanelerde, 
  • çeşitli kamplarda kelle başı 
  • 50 Sent verildiği de görülüyordu. 
  • Sandıklardan bölgenin iki katı oy çıktığı da biliniyordu. 
  • Muhafazakar politikacıların 
  • rakip oyların önemli bir kısmını 
  • geçersiz sayıldığına tanık olunuyordu.

Bu Amerikan demokrasisinin bir parçası idi.

Kaynak: The American / Howard Fast

Evet,

Bir oyundan mı bahsediliyor?

Alın size eski ve büyük bir oyun.

Yazar: Editor
2013-06-25 20:08:15

Bir Özgürlük Masalı

Abraham Lincoln  (12 Şubat 1809 - ö. 15 Nisan 1865) zamanında 4 milyon zenci köle vardır. Şuraya dikkat: Sonraki 30 yıl içinde ABD’de 20 milyon ücretli köle meydana çıkarılır.

Abraham Lincoln’ün Güney üzerine zenci köleler tema’sıyla gitmesi salt bir özgürlük mücadelesi, özgür insanlar yaratma ideali değildir, der tarihçiler. Onların ihtiyacı olan, ülke sathında en ucuz emektir.

Önceleri at başı olan, sonra Güney’in özellikle tarımla yükselen ekonomik gücünü yıkarak Birliği bir tutmaktır. Zira Güney alıp başını gidecektir. Bu da muhtemelen Birleşik Amerika projesinin sonu olacaktır.

Diğer amaç da Kuzeyin ekonomik ve siyasal hareketlerine tüm ABD’de alan yaratmaktır.

En önemlisi de (zencileri özgürleştirmek üzerinden)  insanlara görece bir özgürlük hissi verip işçileri tüm Amerika’da kendi gelenekleri yasaları, kuralları, yasakları, düzenleri, idealleri, töreleri, kültürleri çerçevesinde birer ücretli köleye dönüştürmektir.

Görüldü ki bu aslında emperyal bir projeydi. İçine zamanla, tüm dünyayı alacak bir hesap…

Ölmeyecek kadar tok insanlar…

Bu yüzden Albert Parsons’un şu sözü önemlidir:

Bir adamı günde 12 saat çalıştırıp yaşaması için gerekli paranın yarısını ver, sonra da dikkatli ve haklı oy vermesini bekle. Çocukları açlıktan ölüyorsa oyunu satar mı satar arkadaş!

An!

İnsanlar şimdi gerçek bir özgürlük peşindedir; ekonomik, kültürel, sosyal, siyasal, dinsel…

Kimse bu sesi duymazdan gelemeyecektir!

Yazar: Editor
2013-06-25 08:44:41

Susmak

Adanaspor'da tabi ki transfer yok, ama tam bir keyfiyet var yönetimde. Eskiden sahiplenen diyorduk, şimdi sahip'e dönüştü.

  • Ben yapmadım 
  • süreçte 
  • kendi kendine oldu. 
  • Oysa hep desteklemiştik. 
  • Hayır, 
  • yine destekliyoruz muhtemel alıcıya karşı 
  • ama canım gidilen yol 
  • yol değil diye de 
  • fikrimizi belirtiyoruz
  • yani bir fikrimiz var ve onu diyoruz 
  • evet eleştiriyoruz.
  • Buna fikirle karşılık istiyoruz...
  • Bakın hedef küçülür 
  • transfer olmaz
  • o zaman Adana'da yok oluruz, diye konuşuyoruz.
  • Gerekçelerini yazdık,
  • icap ederse bir daha yazarız.

Nedir?

Bundan da rahatsız olunuyor!

Eyvallah!

Memlekette işler nahoş!

Domokrasi hak hukuk ekonomi tepe taklak.

E canım,

  • yine söylüyoruz,
  • sövmeden, 
  • hakaret etmeden, 
  • barışçı bir tarzda ve içerikte,
  • itham etmeden 
  • ve hatta ajite etmeden / zira işimiz olmaz!
  • sıradan vatandaş sorumluluğu ve vicdanıyla 
  • bunu da eleştiriyoruz, 
  • (meclisteki muhalefetin eleştirilecek bir yanını bile bulamıyoruz, o ayrı bir hayalet)

Lakin bu da genel bir sorun!

Ne yapalım yahu?

Susalım mı?

O zaman işler her iki mecrada da mı düzelecek? 

Gömelim mi kuma kafayı?

Yazmayalım mı, fikir belirtmeyelim mi? 

Tatlı su şeysi mi olalım? 

Tamam o zaman,

siz kazandınız yine!

Akşama kadar tek satır bile yazmıyorum! 

Yazar: Editor
2013-06-24 19:51:22

1877 İşçi Hareketinin Doğal Liderlerinden

Albert Parsons

çıktı ve

şöyle seslendi insanlara:

  • Ekmeği özgürlük, 
  • sütü bağımsızlık olan 
  • Amerikalı vatandaşlar, 
  • sizinle 
  • adalet ve haksızlık hakkında konuşacağım. 
  • İnsanların haklarını değil, 
  • umutlarını anlatacağım. 
  • Çünkü 
  • hak denen şeyden nasibimiz kıt, 
  • ama umudumuz 
  • sonsuz.
Yazar: Editor
2013-06-24 09:04:19

Pirus Zaferi

Tazyiklerle,

kara propagandalarla,

gazlarla ve biberlilerle,

yalan dolanla,

baskıyla

korku salmayla,

gözaltılarla

tutuklamalarla

15 dakikada tükenen olimpiyat biletleriyle

tehditle ve tehditlerle

bir direnişi bastıracağınızı mı zannediyorsunuz

veya kitlelerin geri çekilmesini zaferiniz olarak mı hesaplıyorsunuz?

O zaman yanlıştır o hesap!

Kitlelerin geri çekilmesini bu yolla sağlamak tarihin hiçbir döneminde mümkün olmamıştır, şimdi de olmayacak. Zira zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlarla muhatapsınız. Beslemeler, yandaşlar, ihaleciler, müteahhitler, medya patronları değil o insanlar.

En korkunç en dehşetengiz adamlar bunlar; yani kendi halinde, kişisel hak ve özgürlüklerin yanında o gelir dağılımından biraz daha fazla isteyenler bunlar: Halk!

Çok şey istemiyorlar: Biraz saygı, bir parça hoşgörü, az buçuk adalet, bir miktar anlayış, emeğin hakkı…

Hayatınızı dilediğiniz gibi yaşayın, eleştiren beğenmeyen hor gören değiştirmeye çalışan insan değildir! Ama bırakın, biz de hayatımızı kendi değerlerimize göre yaşayalım. Şimdiye kadar olduğu gibi; yasalar çerçevesinde zaten!

Kitleleri ve ülkeyi sadece sevgiyle kazanabilirsiniz, baskı ve korkuyla asla!

O dediğiniz Pirus Zaferidir!

Yazar: Editor
2013-06-22 18:41:08

Hakan Savlı’nın nefis bir şiirini paylaşacağım bu kez, bir mukavemet gösterme tadında ki hafta sonu da şiir tadında geçsin:

 

Kalbim Hiç Bitmedi ki

 

yıkım, iki kişilik bir kasabadır aslında

ama seherse, bir kız doğar belki

annesinin camlarından ayrılır lavanta gemi

bir masal, bir baharla tanışmıştır kendi kendine

zarifçe diz çöker, yayılır pelerini…

 

yıkım iki kişilik bir kasabadır çarmıhlar, içinde

eksik bir bebek doğarsa, bir süre topallar kelebekler

ben ellerim cebimde gelirim sabaha bakarım sigara yoktur

                                                              dudaklarımda

                                             sadece bir dudak eksikliği

 

“yenildik, her şey bitti”…

“her şey bitti” deme bana

yumuşacık bir şarkıdır o

bir sahil kasabasına gelen kış, bir tanrıça sahili

                                                        kalbim

                                                   hiç bitmedi ki

Yazar: Editor
2013-06-14 17:03:00

Düşmanlık Yok

Eski bir taktiktir, en iyisini de tribünlerden biliriz; kitleleri diri tutmak için düşman yaratmak, sonra o düşmanlıktan çeşitli biçimlerde çıkar sağlamak. Çokça tanık olduk.

-Ama bunu siyasette de görmek çok ürkütücü, bu ürkütücü tablodan en başta siyasi erk sorumludur.

İlan

Şimdi;

Beni kimse bana benzemeyene düşman yapamayacak,

Kimse fikrinden, fikirsizliğinden, inancından dolayı hasmım olmayacak,

*Konumuz futbol olsun bir an:

En zor zamanda bile, kimse beni makul eleştiri dozunun ötesine geçiremeyecek; hiçbir kişisel hırsım veya duygum, Adanaspor tutkum, tüm olası olumsuzluklara rağmen beni yani kendimi; Başkan’a, Hoca’ya, Futbolcuya düşmanlaştıramayacak.*

Beni kimse herhangi bir ayrımcılığa sevk edemeyecek.

  • Kimse beni 
  • İslamcı, 
  • Solcu, 
  • Sağcı, 
  • Demirsporlu, 
  • Türbanlı, 
  • Başı açık, 
  • Liberal, 
  • Alevi, 
  • Sünni, 
  • Kürt, 
  • Laz, 
  • Çerkez, 
  • Türk, 
  • Arap, 
  • Kimliklerüstü, 
  • Ayyaş, 
  • Ayık, 
  • Apolitik, 
  • AKP’li, 
  • CHP’li, 
  • MHP’li, 
  • BDP’li, 
  • TKP’li, 
  • İnançlı, 
  • İnançsız… 
  • arkadaşıma, dostuma, hiç tanımadığıma düşman edemeyecek.
  • En Muktedir bile...

Kendime, erk'e ve kamuoyuna duyurulur.

Yazar: Editor
2013-06-08 16:50:27

31 Mayıs Cuma

“Dikenlidüzüne beş kadar köy yerleşmiştir. Beş köyün beşinin de insanları topraksızdır. Cümle toprak Abdi Ağanındır.

Dikenlidüzü, dünyanın dışında, kendine göre apayrı kanunları, töresi olan bir dünyadır.”

1 Haziran Cumartesi

“O gün bu gündür, Dikenlidüzü köylüleri her yıl çift koşmadan önce, çakırdikenliğe büyük bir toy düğünle ateş verirler. Ateş, üç gün üç gece düzde, doludizgin yuvarlanır.

Çakırdikenliği delicesine yanar. Yanan dikenlerden çığlıklar gelir. Bu ateşle birlikte de Alidağın doruğunda bir top ışık patlar. Dağın başı üç gece ağarır, gündüz gibi olur.”

2 Haziran Pazar

“Adımı dersen de Sefil Ali’yim

 Bir gün akıllıysam yüz gün deliyim

 Üstü köpüklenmiş bahar seliyim

 Başı pare karlı dağlardan geldim.” 

3 Haziran Pazartesi

Yalımlar diken öbeklerinden ovaya atladı. Kurumuş çakırdikeni ovası tepeden tırnağa bir anda yalıma kesti.

Bir de poyraz esiyordu. Yalımları aldı, saçarak döküp savurarak ta güneye götürdü. Çakırdikenlikten çatırtılar geliyor, çığlıklar geceyi dolduruyor, yalımlar bir uçtan bir uca ovada koşuyordu.” 

4 Haziran Salı

“Kırlangıç yapar yuvayı

 Çamur sıvayı sıvayı”

5 Haziran Çarşamba

Kimi yıllar Çukurovaya bahar birdenbire iner. Çiçekler, tomurcuklar, kuşlar, arılar, böcekler, otlar birdenbire bastırır. Ilık güneş apaydınlık ortalığı doldurur.

Kurdu kuşu, börtü böceği yılanı karıncasıyla bütün yaratık yuvalarından dışarıya uğrayıp şaşkın, telaşlı, yeni, taze bir dünyaya kavuşmanın sevinci içinde yumuşacık toprakta gezinirler.”

Not:

Tüm alıntılar

Yaşar Kemal'in büyük eseri

İnce Memed’dendir.

Yazar: Editor
2013-06-06 09:49:20

Nedir?

Yaklaşık on bir yıldır

“Kimse kusura bakmasın,

  herkes işine baksın,

  haddinizi bilin,

  yaparız ederiz

  babalar gibi özelleştiririz”

gibi yüzlerce itici söylemle

doktora

öğretmene

memura

işçiye

madenciye

çiftçiye

sanayiciye

tiyatrocuya

diziciye

sinemacıya

televizyoncuya

gazeteciye

işsize

güçsüze

yoksula

orta gelirliye

kendi gibi olmayan Türk’e

kendi gibi düşünmeyen Sünni’ye

Kürt’e

Alevi’ye

konuya komşuya

börtü böceğe

ağaca kuşa

heykele

lafını hiç esirgemeden “hitap” ederseniz

gün gelir o kırgın insanevladı şöyle bir itiraz eder,

fena itiraz eder

“saygı” çerçevesinde kalmak zorunda olan o itirazları da bir zahmet dinleyeceksiniz. Hiç kulak vermediğiniz o seslere şöyle bir dönüp bakacaksınız nedir ne değildir diye.

Elbette bir rica, bir beklentidir bunlar. Ama ülkeyi yönetenler bildiğini okursa vatandaşın da bildiğini okuması pek tatsız olur.

Bu arada, hükümet kanadından çok daha fazla çok hükümet etrafındaki gazeteci ve medya kitlesinin paniği şu soruyu gündeme getiriyor:

Acaba sizin kaybedecek çok fazla bir “maddiyatınız, maddi beklentiniz, yatırımlarınız, bu manada birtakım ve saireniz” mı var?

Dedik ya,

makul olmak muktedire düşer, ötesi kendiliğinden zaten hallolur.

Yazar: Editor
2013-06-03 15:07:10

İzahı Mümkün Olmayan Haller

Eylemler devam ediyor, ama karşı eylem olarak kibir hala devam ediyor. Oysa biraz daha makul olabilirdi ülkeyi yönetenler. Zira makul olmak onlara düşer. Zira dehşetengiz polis gücü onlardadır. Tazyikli su, gaz bombası, biber gazı bilumum meydan dayağı aparatları ve de medya onlardadır.

Evet, biraz makul olmak gerginliği almaya yetecek.

Ama bakın, şöyle deniyor:

“Bizim evlerinde zorla tuttuğumuz yüzde 50 var. 'Aman sakin olun' diyoruz.”

Ne demek bu?

Bıraksanız, o evdeki yüzde elli, protestocuları linç mi edecek? Polis eşliğinde?

Bu, tehditten başka bir şey değildir. Ülkeyi yönetenlerin kullanmaması gereken sözcüklerdir. Bunları sadece huzur isteyen, ama her anlamda huzur isteyen bir vatandaş olarak söylüyorum.

Hem ekonomik hem de hayat tarzı anlamında; futboldan TV’lere kadar, birazcık huzur.

Bir de bu eylemleri analiz edememe kabızlığı yok mu!

Anlayın yahu, millet o kibri istemiyor, daha makul olun diyor, ne istersek yaparız söylemini sevmiyor. Bunu isteyen 40 milyon da aynıdır 40 kişi de, ki devletler her bir insanının huzurunun ve mutluluğunun teminatıdır.

Bir de şu meydan okuma var:

“Firmalar reklâmlarını olaylar nedeniyle kesiyorsa onlar da bunun bedelini çok ağır öderler.”

Ama bu dil yıllardır ve hep var.

Tehdit, bedel ödetmek, ağır olarak.

Hay bin kunduz, hiçbir şey hafif olmuyor zaten, her şey hep ağır…

Ama şöyle bir açıklama ve de yorumu var son olarak:

Alıntı Zaman Gazetesinden A. Turan Alkan’dan:

Başbakan, İlim Yayma Cemiyeti’nin genel kurulunda yaptığı konuşmada aynen şöyle konuştu: “Kadıköy’de miting yapacaklardı, sonradan vazgeçtiler. Şimdi Beşiktaş’ta toplanma kararı verdiler. Dedim bırakın bakalım yürüsünler, kontrol altında götürün yürüsünler, ne diyecekler bir görelim. Bunlar ne istiyor bunu öğrenelim.”

Kilit cümle şu: “Dedim, bırakın yürüsünler…”

Bu cümlenin açılımı şöyle: Eğer Başbakan bizzat talimat vermeseydi, CHP’liler Beşiktaş üzerinden Taksim’e yürüyemeyeceklerdi ama Başbakan öyle istediği için yürüyebildiler!

Kanunun tanıdığı bir hakkı hiçbir mercîin yasaklamaya hakkı yoktur; kanunda olmayan bir hak da kullandırılamaz. Hukuk devleti böyle bir şeydir. Başbakan açıkça şahsi inisiyatifini kullanıyor. İhracatçılar Meclisi ve İlim Yayma Cemiyeti’nde tekraren belirttiği üzere anlıyoruz ki Topçu Kışlası’nın ihyâsı da Başbakan’ın arzusuna bağlı bir keyfiyettir. Başbakan isteseydi kışla meselesi gündeme hiç gelmeyebilirdi öyleyse; hiç hoş bir görüntü değil!”

Yazar: Editor
2013-05-31 13:02:33

Ertuğrul Günay

Şimdi muhterem,

Gezi Parkı Eylemlerinde

hükümet baskısına istinaden

fena eleştiriyormuş yetkilileri,

nereden?

Twitter’dan filan.

Helal!

Lakin o üç beş twitle

aklanamayacaksınız sayın,

Masum değilsiniz.

Siz de sorumlusunuz.

Vicdanınızı böyle rahatlatamazsınız,

kamu belleği buna izin vermeyecektir.

İyisi mi hiç eleştirmeyin,

sessizce oturun izleyin,

daha dürüst olursunuz o zaman.

Muhterem!

Yazar: Editor
2013-05-07 21:02:27

Helal & Haram Meselesi

Şöyle bir hikâye dolanır hatıra kitaplarında, ben uydurmuyorum dostlar. Hikâye sonunda isteyen kendi ana fikrini çıkarır, bana ne!

  • İstanbul’u işgal eden İngilizler 
  • devlet adamlarını filan 
  • Malta’ya sürgün eder. 
  • Eh, onca adam
  • o kadar zaman
  • ne yapacak elin memleketinde? 
  • Muhabbet edecekler tabi. 
  • Laf lafı açar, laf … açar halk deyişi hesabı 
  • konu çapkınlığa gelir kuzen. 
  • Bu arada seni unutmadım kuzen, döneceğim sana.

Aralarında malum Enver Paşa’nın babası Ahmet Paşa da vardır.

Konuşmalar Ahmet Paşa'nın hoşuna gitmez, bunu fark eden bir sürgün, Ahmet Paşa’ya, peki siz hiç zamparalık filan diye sormaya kalmadan bizimki, ben harama uçkur çözmedim, şeklinde lafı kestirip atar.

Orada olan Süleyman Nazif, fırsatı tabi ki ganimet bilir bre ve lafı layıkıyla yapıştırır:

  • Ah Paşa Hazretleri, 
  • keşke helalinize de uçkur çözmeseydiniz de 
  • başımıza 
  • şu Enver’i 
  • salmasaydınız.

iyi mi?

Yazar: Editor