2011-12-08 11:31:49
TV'lere bakarken

Bir Neslin Evrak-ı Metrukesi 

Kelli felli gibi görünen koca koca adamlar, herifler, herifçioğullarının işgali altında TV’ler ve bilumum iletişim organları. Hatta muhteremler organın kendisine dönüşmüş durumda. Örneğin TRT’de geçenlerde itibarlı bir miktar gazeteci oturmuşlar Suriye hakkında tam da iktidarın lisanıyla yorumlar yapıyorlar. Esat’a vuruyorlar, Suriye’yi vuruyorlar, işbirlikçi ajan muhalifleri özgürlük savaşçısı yapıyorlar. Derken aynı esnada Başbakan Suriye için samimiyetsiz diyorken bir bakıyorsunuz beyefendiler bir ‘kopyala yapıştır’ ile bu iddianın tarafı oluyorlar. (Suriye samimiyetsizmiş! Yani Akp hükümeti de samimiyet abidesi oluyor bu sahnede!) Elbette o beyefendilerin bir fikri vardır şahıslarına özgü, lakin kamuoyunda paylaştıkları hep efendilerin dilleri. Oysa Suriye hakkında nispeten tarafsız kaynaklar farklı noktalara değiniyor. O beyler de biliyordur bildiğimiz kadarını, ama bunu taşeron bir hükümete karşı dile getirmek hem yürek hem de ciğer ister. Ki o taşeronluk ciddi bir iştir, önünde kralını durdurmaz. O beyefendiler mi duracak? Pöh!

Her Sistem Kendi İnsanını Öper

Klasik bir saptamadır bu, kullanacağım ben de; her sistem kendi insan tipini yetiştirir. Ve yetişen o insan tipi de o yetişme formatı içinde icabınca sorgusuz sualsiz hizmet eder o sisteme. Bir sır değil bu. Bakın öğretmeninden gazetecisine, TVcisine, dolmuşundan şoförüne, şarkıcı türkücüsüne, ebesinin örekesine… (Ki o değnek ucundaki ipe bir dayanak verirken, ip de o örekenin ritmine dâhil olur.)

Evet, çok güzel ifade eder biat etmek kelimesi külliyatlarını.

Haddizatında en çok yakışandır cehalete biat! Böylece o cehaletin biatiyle enteresan adamlar boy gösterir olur her platformda. Sonra malum performanslarına göre bir bilen oldular, danışıldılar.

Ulan! Zaplarken, o kumandayla kendinizi yaralamak istersiniz bazen. Hani, aslında bazen değil çoğu zaman. Fakat bu sıralarda ruhen ve bedenen sağlıklı olmaya ihtiyaç vardır. Dayan tırnak ile diş ile ara gazı icap etmez de değil kendi kendine.

Muhtemelen bir inanca istinaden epeydir hürmet görüp TV’lere çıkan, bilimin türlü alanlarında da kelam eden ve kalem oynatan bir nevi beberuhiler vardır ki; medet yarab, diyesi gelir insanın.

Samimiyet

Bakın, güya samimiyetsiz Suriye bir mücadeleye bir geleneğin gücüyle, kadınının haysiyetiyle girişiyor. Öte tarafta samimiyetten çatlayanlar TV’lerde izahı mümkün olmayan sahnelerle boy gösterirler; programlarına çıkardıkları kızcağızları adeta taciz ederler ‘kedicik, pisi pisi, gamze’ suluklarıyla; bunu da evet, bir inanca duyulan hürmetin gölgesinde yaparlar, pusuya bile yatma ihtiyacı duymadan. ‘Çok tatlı!’ değil mi? Veya Adnan Harun’un dediği gibi ‘very big cat, you!’. Diyeceksiniz ki bu da bir mücadele. Samimiyetsiz olan, ulusunun işgaline karşı kadınıyla bir haysiyet kavgası da başlatır; diğeri tüm manevi değerleri de terkisine alarak aslında bir kepazelikten geri durmaz. İşgal edilmişliğine de kör bakar.

Cins cins, boy boy muhteremler; aynı meşrebin değişik sürümleri.

Kimisi Che’yi dolar diline cahil cesaretiyle, öteki kendini başbakanın can dostu ilan ederken atıverir kapağı meclise, birçoğu işgal veyahut bina edilmiş kanallarda iktidar cengâveri kesilir ve her bir zulmü, rezilliği meşrulaştırır. Hangi birini sayacağız? Bu arada meclis dedik de, Mehmet Metiner’in son durumu nedir? Ne haldedir, ne yapmaktadır? Oysa o da has bir kadrodandı. Adamcağız! Neyse, sen metin ol Mehmet, büyükler de affeder elbet!

Mazi

Nerde o eski bayramlar diyeceğim ben de; TRT’de tiyatrolar olurdu hatırlarım. Nisa Serezli’nin rol aldığı nefis oyunlar sahnelenirdi (Nevra Serezli değil: ). Sonra bir ‘Parmak Damgası’ uyarlaması vardı ki, olağanüstüydü Aytaç Arman ve Zuhal Olcay başrollerinde. O Yaprak Dökümü iki parçadan ibaretti, ırzına geçilmiş bir hale düşürülmemişti. Keşanlı Ali Destanı da iki bölümde, orijinal metne bağlı kalınarak gösterilmişti vaktiyle ar damarı çatlamamış o TV’de. Sahi, şimdi Keşanlı Ali Destanı da dizi oluyormuş kanalın birinde. Eyvah! Anasını belleyip iğdiş edeceklerdir güzelim eseri. Bu eserleri koruma kanunu yok mu? En gereksiz soruları da ben sorarım. Bu memlekette kaygılarımız farklı. Kimin umurunda olur bir Keşanlı Ali’nin destanı…

Öyle; bir nesil Kaptan Cousteau’yu izliyordu şimdiki muktedir nesli Harun Yahya’yı izliyor, bilmem hangi ihtiyaçla. Ne demişler, bana ne izlediğini söyle sana insanlığının encamını vereyim. Böyle değil miydi o söz? Neyse, uyarladık oldu.

Kimin Çocukları

Sanchez’in Çocukları’nı bilirsiniz, orijinal adıyla The Children Of Sanchez.

Eserde Mexico City’nin gecekondu mahallelerinden birinde dört çocuğu ile yaşayan Jesus Sanchez'in zalim ekonomik koşullar içinde verdiği hayat mücadelesi anlatılır, romandaki kişilerin ağzından Meksika hükümeti ve devlet adamları eleştirilir. Bizde de var benzer eserler.

Bir isme hürmeten seçtim bunu, Sanchez’in Çocukları! Yazının sonunu kurmak için... Oralarda bir yerlerde evet, Sanchez’in kendisi ve çocukları kötü bir hayatın sorgusunu yaparlar, gereğince. Burada da bir cephede yapıldığı gibi... Fakat bir başka cephede Küba Devrimi süreminde ABD işbirlikçisi Rahip İsmael De Lugo’nun bir nevi çocukları da bir başka hesabın muhasebecisidirler, gereğince. Her bir yerde!

Ulan! Önüm, arkam, sağım sobe! Saklananın da ta…

Yazar: Editor