2014-02-15 12:48:43
Ya Kuzgun Başa Ya Devlet Leşe

Giz ve Devlet

____________

"Kültürümüzün en çok göze batan özelliklerinden biri de

bünyesinde fazlasıyla boktanlık taşımasıdır." 

dedi, 

Harry G. Frankfurt

____________ 

Zannederim ki devlet dediğin gizli bir şeydir; sır, esrar, perde, sumen, kapalı kapılar, ardı, ardışık sayılar… Bu sonuncu misali keyfe keder yazdım, yazını devamında bir şeye bağlanmayabilir.

  • Her şey sırdır devlette canına yandığım ki lüzum üzere sırra kadem basmak için icap eden her bir aparat kendi kurdunu üreten yara gibi peyda olur. 
  • Bir de Hüseyin Peyda vardı, Yeşilçam filmlerinin has kötü adamı, galiba rahmet istedi ruhu… 
  • Neyse, benim nazarımda filmlerle iç içe olmuş hayatımızda senaryolar da karakterler de gerçektir bu sekansta. 
  • Yani baktığım zaman, sadece TV’den bazen gördüğüm Hüseyin Peyda ile sadece TV’den ama sık sık gördüğüm Hüseyin Çelik’in benim algımda hiçbir farkı yok ki.

Hüseyin Peyda, gerekirse o ödemenin iki mermiyle yapılacağını söylerken bir filmin karesinde; Hüseyin Çelik bir başka filmin karesinde, yine acil bir lüzum üzere masumiyet karinesinin unutulmaması gerektiğinden bahseder. (Hala bahsediyor mu bilmem ya...)

Ne güzel…

[Bu arada Çiko’nun biraz daha kilo alıp kelleşmesi durumunda Hüseyin Çelik’e çok benzeyeceğine dair kaygılarım var. Bunu Çiko ile paylaştım; kilona ve keline dikkat ol, bıyığını da enteresan bir kütleye dönüştürme sakın, dedim, üç gündür konuşmuyor, sadece meyhaneye gideceğim zaman geliyor benimle… O da bir tavır neticede.]

Ne diyordum? Devlet sırlı bir şeydir, gizli… Futboldan fiestaya, hizmetten hezimete ve sair aleni işlerde bile gizemli bir tecessümdür. ‘Şeffaf devlet’ sadece bir sıfat tamlamasıdır ve hayalidir. Böyle düşünmekten kendimi alamıyorum. İhaleler, silah yardımları, altın alım satımı, füzeler, anlaşmalar ve antlaşmalar, komisyonlar, komiteler, bavullar ve işte kutular ve işte salıvermeler filan…

Şöyle birkaç not var Çiko’nun bavulunda:

  • Diyor ki, 1792 yılının Temmuzunda gizli bir komite kuran Selim III. sadrazama ait tüm yetkileri bu komiteye vermiştir. 
  • Böylece sadrazam siyasi ve idari manada işlevsiz kalmıştır. 24 kişiden oluşan bu komite ekonomik, askeri ve siyasi önlemler açısından yetkili bir organ haline gelmiştir.

[Bu organ kelimesinden neden eğreti oluyorum, diye dile geldi Çiko. Bak kelleşmeye başladın ve bıyıkların da şey oldu bile Çiko, dedim, evriliyorsun bir şeye… Şimdilik gitti Çiko.]

O sırada savaş koşulları halkı yoksullaştırmıştır ve kıtlık da başlamıştır. İstanbul’da et, sebze, ekmek fiyatları ulaşılmaz bir düzeye çıkmıştır. Buna Osmanlı ordularının Karadeniz’de ve Tuna boylarında yenilgi haberleri de eklenince insanların maneviyatı iyice bozulmuştur.

Tam da bu esnada devletin malum aygıt ve örgütlerinin devreye girmesiyle türlü savaş haberleri, yenilgiler, hoşa gitmeyen her bir konunun konuşulması bile yasaklanmıştır. Haberlerin yayılmasını önlemek için bir hamle ile kahveler ve benzeri mekânlar kapatılmış, muhtemelen içki zamları filan olmuştur arada, toplu yürüyüşlere, bir araya gelmelere ölüm tehditleriyle karşılık verilmiştir.

Yargısız infaz yöntemiyle; önce savaş haberlerini konuşup yayanlar sonra da sultanı eleştirenler denize atılmıştır. Bir bütçe açığını kapatmak veya ne bileyim, bütçe yaratmak için de kimi paşaların kellelerinin vurulması ve onların servetlerine el konulması da işin bir başka boyutu olarak öylece durur.

Bir tarafta kelleler alınırken diğer tarafta muhteremlerin dillere destan hayatları halk arasında bir huzursuzluğa yol açmış ve halk tüm bu yaşananlara tepkisini İstanbul’u kasıp kavuran yangınlarla göstermiştir. Sene 1792. Halkın tepkisi olan bu yangınlar, yönetici sınıfların bir iç hesaplaşmasına uygun bir gerekçe olarak değerlendirilerek olaylardan Yeniçeri Ağası sorumlu tutulmuş ve 1793’ün Ocak ayında idam edilmiştir.

Böyle bir not düşülmüş tarihten bir yerden. Tabi bu girizgâh niyetine bile sayılmaz zira konu son derece dallı budaklıdır.

Küçük temaslarla dönelim okuma notlarına.

  • 1878’de II. Abdülhamit’in hafiye ağı merkezi devlet sistemini güçlendirmenin en önemli payandası olarak görünür.
  • Ondan sonra gelen Meşrutiyet ve Cumhuriyet yönetimleri bu nimetten her şeye kadar faydalanmış ve günümüze kadar taşımıştır. 
  • Bakınız 12 Eylülün ve çok yakın zamanın muhbir vatandaş profilini kullanma eğilimine.
  • Jurnal ve istihbarat sistemi kurma ihtiyacı o zamanlarda sadece Abdülhamit II’nin evhamına bağlamak pek romantik olur, 
  • zira devletin kapitalist ilişkilere daha çok dolandığı bir esnada ve meydanda kontrol edilmesi gereken o kadar çok unsur vardır ki…

Giz ki en çok yakışandır devlete.

Vatandaşın da herhangi bir giz’e olan ilgisi ancak Mike Hammer polisiyesi izleme düzeyinde olduğu için bu manada hem oğlan hem kız merkezi iradenin avlusunda oturmuşlardır.

Hüseyin Cahit Yalçın o sırada şöyle bir şey der:

“Orta yerde sanki kimliği bilinmez bir umacı, hepimizi yutmaya hazır bir ifrit vardı. O kadar özlemle beklediğimiz özgürlüğümüzü kullanmaya başlarsak kıyamet kopacak gibi bir korku içinde kalıyorduk. “

  • Neyse, 
  • aydın korkaklığı hep olmuş anlaşılan, 
  • o hisse hak vermekle birlikte…

Şöyle bir başka not: (Suat Parlar’ın Osmanlı’dan Günümüze Gizli Devlet kitabından)

 “İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra zindanlarda, yıllardır ne için yattıklarını bilmeyen sayısız insan bulunmuştur.

Bilgiyi güce ve iktidara dönüştürme yönetim prensibine dayalı bir istihbarat yapısını ülkede Abdülhamit devlet sisteminin yapısına yerleştirmiştir.”

Gelip geçenler de bu yapıda dilediği gibi binalar kurmuştur. Şimdiki Mütegallipler Meydan Muharebesi de bunun bir siluetinden başka ne ki?

Şöyle devam ediyor:

“Görülmemiş bir Müslümanlık propagandası tüm imparatorluğu kaplamıştır. Abdülhamit’in pragmatik İslamcılığı devletin Türk-İslam sentezci çelik çekirdek kadrolarının bugün de yol göstericisidir…

Abdülhamit’in Hamidiye İslamcılığının kültürel alanda Müslümanlar arasında birleştirici bir etkisi görülmemiştir. Ancak, Abdülhamit’in bu tür bir İslamcılığa sıkı sıkıya sarılması onu toplum nezdinde diğer padişahlardan daha büyük bir sempati ve destek kazanmasını sağlamıştır. Hamidiye İslamcılığı toplumu jurnal sistemi, baskı ve yoksullukla içinden çürüten istibdat düzeninin emniyet supabı olmuştur. Toplumu devletin çelik çekirdeği etrafında örgütleyen bu yapı kitlelerin mutaassıp ruh halini sonuna kadar sömürmüştür. Müslüman hayat ve düşünce tarzını sistemin güvencesi düzleminde halka dayatan istibdat rejimi tam bir zihin polisi yaratmıştır.”

Şimdi Çiko burada olsaydı, katranı kaynatmakla olmaz ki şeker, halk deyişini mırıldanırdı.

Şahsen şöyle düşünüyorum, diye toparlayayım: Kökü muhtemelen o Hamidiye İslamcılığına kadar giden bir örgütlenmenin, benzer bir ittifak safında görünen ama menfaat ilişkileri son derece aşikâr olan bir başka suni, kaypak, beberuhi bir yapıya tarihsel bir budama hamlesidir söz konusu olan. (Muharebe devam ediyor evet.)

Hislerim ve fikirlerimle, bu bataklık savaşından bağımsız, sosyalistlerin toplumsal sorumluluklarıyla yeni alternatiflerin aslında çok güçlü bir şekilde var olduğunu izah etme mücadelesinde olmaya devam edecekleri yönündedir doğal olarak.

Hiçbir şeye mecbur değiliz.

Alternatif güçlü, namuslu ve insani çözüm önerileriyle sosyalizmdir, derdi Marlon Cahit Uzungece.

Zira zaman, mücadeleye her zaman müsaittir bu meselede.

Tam beni unuttu derken, ya kuzgun başa ya da devlet leşe, diyerek döndü geldi sevgili Çiko; ben yazıyı Melih Cevdet Anday’ın “ardışık günleri zaman sanmışım” dizesinden muhteremlerin müktedirliği ölümsüzlük zannetmesine bağlayıp bitirecekken.

Yazar: Editor