2012-10-12 17:25:15
algı meselesine dair

İnsan bazen ne diyeceğini bilemez oluyor, bu manada bir çaresizlik hissi, o muktedir algı karşısında…

Fason Algı

Sayın Bülent Arınç ne diyordu fason algı fasılasında:

“Yalnız şuna dikkat etmemiz lazım. Türkiye'de siyaset, liderlerin, genel başkanların karizmasıyla, gücüyle beli bir noktaya gelecektir. Bu bizim halkımızın yapısında da var, dünya siyasetinde de var. Yani demir leydi Margaret Thatcher için bir şeyler söyleniyorsa onun bıraktığı bir algılama, karizma var. Blair üst üste şu kadar yıl başbakanlık yaptıysa ona ait bir karizma var. Dünyada pek çok liderin de Putin'in de, onun da, bunun da kendisinden kaynaklanan bir gücün halk üzerindeki olumlu etkilerini hiçbir zaman inkâr etmemeliyiz. Bütün bunlardan daha çok ve güçlü bir şekilde Tayyip Erdoğan'ın da Türkiye'de bir halk kahramanı olduğunu söylemeliyim. Bu bir genel başkanlığın ötesinde büyük bir liderlik gösterisidir. Herkesin, onun bu dominant faktörü karşısında, özellikle muhalefetin işi çok zor.”

  • Neymiş? 
  • Liderlik bir karizma işiymiş. 
  • Programlar, fikirler, teknik bilgi ve birikimler, 
  • bir ülkeyi işçi sınıfının, memurun, 
  • vatandaşın hizmetinde yönetecek “algıyı” yönlendirecek ideoloji hiç yok! 
  • Ama karizma var! Yahu, yeter de artar bile…

Dönüşümün Gözyaşları ve Netameli Zamanlar

Ülkenin özellikle 2002’den sonraki muhteşem ‘Dönüşüm’ü göz yaşartıcıdır. Fakat bu gözyaşlarının Sayın Bülent Arınç’taki ifadesi, Hoca Efendideki hali, Başbakanımızdaki mecali ile vatandaştaki hakiki sureti birbirlerinden pek farklıdır bre.

  • Gözyaşlarımızla, ahvali hissedişle, 
  • karizma tevatürleriyle; 
  • memleket yönetme, iktidar olma meselesiyle 
  • ve şuraya sığdıramayacağımız siluetlerde ne çok dönüştük.

Bakınız -şimdi resmen dünyanın en pahalı benzini- benle aynı fiyattan kullanıyor Çalıklar, Albayraklar, muhteremler… Adalet ve kalkınma dediğin budur işte! Eşitlik filan diyoruz ya, al sana eşitlik…

Edebi Dokunuş

Yazı bu kadardı aslında, ama yazının ‘algı’ ve ‘dönüşüm’ etiketleri üzerinden edebi bir ‘dokunuşla’ tamamlamalı şu diyeceklerimi. Zira sanat, edebiyat dediğimiz şey, sıradan olanı veya sıradanlaşanı, yaşarken fark edemediğimiz anları metaforlarla yani yine bir tür dönüştürmeyle nasıl da dikkat çekici bir hale getirir. Örneğin Nazım Hikmet’in o “vatan hainliğine devam etmek” temalı şiiri şu dakikada bile ne kadar çarpıcı, uyarıcı, muhatabını rahatsız edicidir…

Ne diyecektim? Dönüşüm!

“İşte bir sabah uyandığımda, elleri bağlanmış buldum yurdumu, her yanı işgal altında…”

Hayır yahu, “işte bir sabah” diye başlayınca gaza geldim ve Çav Bella’ya sardım bandı… Durun hem şu şarkıyı dinleyeyim hem de mevzuyu bağlayayım. Siz de dinleyebilirsiniz bu arada, mesele değil.

Evet, “pazarlamacı” olan Gregor Samsa bazı sistemin, ailenin, kapitalizmin, bilmem nelerin etkilerinin mecazında bir sabah büyük bir böcek olarak uyanır. Böyle… Lafı uzatmayayım. Konuyla ilgili binlerce yazı var, oraya hiç dalmayayım.

Nedir? Orhan Veli’nin de bir şiirinde “düşünme arzu et sade bak böcekler de böyle yapıyor.” göndermesiyle dönüşümün en hazin imgesiyle böceğe dönüşmek…

Yakın tarihimiz, sayfalarında, milli futbol takımımızın başarılarına paralel bir başarının ötesinde gönendirecek bir ayrıntıyı barındırmaz… Hatta birkaç nesildir fotoğraf pek hazindir, diye eklerim yine bir başka algıya göre.

Ve fakat şu son on yılın bir sabahında başlayan dönüşümün sonu; bir memleket meselesinde -dileklerin en safça bir çözüm olduğunu bilmenin efkârında- dilerim ki Gregor Samsa’nın hazin sonu gibi olmaz.

Ne? Dilek ve temenniler yok mu bu meyanda? Ugh! Daha ne yapabilirim ki ben?

Lan! Karnım neden böyle katılaşır oldu? Ya bu ekstradan kara bacaklar necidir?

Dedemin böcekleri adına!

Yazar: Editor