2014-03-17 14:06:04
ambale ormanları

Ambale Olmak veya Gövdeleri Kriptolu Sermek

Yani şu deyime (konumuz şöylece ambale olmak) maruz kalan sadece biz kriptosuz sıradan vatandaşlar değiliz; deyimin birbirinden farklı bağlamlarıyla muktedirin kendisi, memleketin her bir santimi de ambale olmuş durumda. Şahsın altı çekiminde ambaleyiz bre.

Akp profesör şeysi Kuzu, Babalar ve Oğulların neoosmanlı versiyonunun son sahnesindeki ahlaki trajedi için, “Doğru olsa bile kimse inanmaz.” diyor ambale olmanın zirvelerinde; hacı muhterem inandığını inanmamanın pespayeliği üzerinden kuruyor.

“Hani diyorum ki hal böyleyken ulan ben şimdi burada neyin yazısını yazacağım Çiko?” diye sordum.

Çiko umursamadı beni, burnunun ucuyla yanıtladı:

“Yeni arkadaşınızla muhatap olunuz.” dedi.

Neyse, anlamazı oynadım, zor olmadı bu, âlem anlamazı oynarken:

“Çikocuğum, sadece bir şey soracağım.” dedim.

Israrımdan mutlu olmuştu:

“Sor.” dedi.

Dizelerden mülhem sordum:

“Ne kadar rezil olursak o kadar iyi, kıvamına nasıl geliriz?”

Çiko da benzer bir hamleyle yanıtladı:

“O dediğin oluşa geldik de gidiyoruz, şen olasın Halep şehri...” dedi, bu muhabbetten yüz bulur bir edayla, geçen gün gizlice alıp özenle sakladığım tekilayı bulup açıp tuzlu limon dilimli bir sek hazırlayıp gövdeye indirir olurken.

Atların hüzünlü gözleriyle bakarak veda ettim tekilacığıma. Biliyorum, Çiko o tekilayı götürmeyi meşrulaştırmak için kırgın ve küskün adamı oynuyordu, bildiğiniz piyes yani, onunki de montajsız üstelik, aleni, gözümün önünde, hem de bahçeden birkaç limonu bana getirterek, iyi mi!

Ben dizenin ikinci bölümündeki metafora, Halep’e takılıverdim; belki onca musibetten bir isabet çıkar; mübarek insan suretleri kendi kaba etinin derdine düşmüşken.

Zamandilimsiz adam, kurgunun ‘lanet olsun sizin aydın aymazlığınıza! deyip kapıyı çarpan eski akademisyeni Marlon Cahit Uzungece’ye sordum, yahu dedim sen içlerindeydin, var mıdır hakikaten akademik köpeklik diye bir şey?

Güldü:

“Sayarım adlarını da senin canın sıkılır.” dedi naifçe.

Sonra filtresiz Bafra sigarasından bir tane yaktı, bir tane de bana uzattı.

“Nereden buluyorsun bunu, kaldı mı ki?” diye sordum bu esnada.

“Ben gerçek değilim, bu sayede herhangi bir şeye ulaşmam bir kaleme ve birkaç satıra ve keyfiyete bakar.” dedi.

“Ama şu ‘hakikatinize’ tanık olurken dostum Marquez’i de anmadan edemeyeceğim.” diye devam etti.

“Nasıl ki?” diye sordum.

“İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayeti anlatırken, aslında o istiareli vakayı değil de onun ardındaki –halkın, yani milli iradenin suça bir şekilde ortak olan davranışların da- resmi çiziyordu. Keşke bu günleri görebilseydi Üstat, belki bir ‘Mahcup Pazartesi’ çıkardı ortaya…” dedi.

Kurgu adam, keyfekeder dedektif Marlon Cahit Uzungece gerçekliği ile memleket gerçeği nasıl da bir keyfiyet bağlamında buluşuverdi, diye düşünürken Çiko insafa gelip ama bence bir hicapla ya da belki arsızlığına bizi de dâhil etmek için birer tekila getirdi bana ve Marlon Cahit Uzungece’ye.

“E içelim o zaman.” dedim.

“Bir şeye içelim.” dedi, Çiko. “Biz Meksika’da böyle yaparız.”

‘Bre Çiko, seni bilmesem yani,’ diye içimden geçirdim; ‘içmeye bahane, sıçmaya bokhane ne gerek… Sana hava hoş…’

Tam bu sırada, radyoda Müzeyyen Senar söylemeye başladı, ‘Kapılmış Gidiyorum Bahtımın Rüzgârına’ diye…

“Hadi beyler,” dedim, “damarı tam da şu anda yakaladık, bizi ancak rakı masası keser.”

Keyiflendi Çiko:

“Üzerinde zeytinyağı gezdirilmiş, pul bireriyse usulca serpilmiş o humustan da olacak mı?” diye sordu kendine engel olamadan.

“Kebap ve kaburga da olacak.” dedim.

Meksikavi bir kahkaha attı:

“Biliyor musun Marlon Cahit Dostum, ben bu adam için gövdemi sererim, var ya, yatarım önünde.” dedi.

“Yapma,” dedim, “beni utandırma Felipe Kayetano Lopez Martinez Gonzales Çiko, kendini de dostlarının huzurunda veya gıyaben küçük düşürme.”

Anladı devirdiği çamı:

“Heyecanlandım da…” diye geçiştirdi. Konu Çiko olduğu için biz de bu patavatsızlığı yok saydık, hayaliyiz neticede.

Derken biz üçümüz, Topal’ın Meyhanesine giderken yağmurlu bir Adana akşamında, bir hayalin muhabbetinde, biliyorduk, memleketteki bu kusmuğun kokusunu ve kirini bir rakı masası bile paklayamayacaktı.

Yazar: Editor