2010-01-01 19:42:05
arabacı recep ve yar baba/uğur pişmanlık

Arabacı Recep ve Yar Baba

Somuncu Baba, Hıdır Baba, İdris baba.  Her yörede bu ve benzer adlarla babalara rastlanır. Birçoğunun adına türbelerin de bulunduğu bu kişiler inanan çevrelerde büyük bir saygı görür. Onlara hakkında çok sayıda çeşitli hikâyeler de anlatılır.

Yar baba, bunlardan biri değil. O 1950’li yılların Tarsus’unda yaşamış biridir. O yaşamını esrar yetiştirip satarak sürdürür. Belli mevsimlerde Tarsus’un dağ tarafında yüksek kesimlerde gözden uzak bir yerlerinde Hint Keneviri (haşhaş) yetiştirirdi. Zamanı geldiğinde gider bunları toplar ve şehirdeki el altından satardı. Kendi içmezdi. Onun malını alan belli başlı müşterileri vardı. Yaptığı iş yasak ve tehlikeliydi. O da bu duruma göre işini dikkatli bir şekilde yapmaya çalışıyor kendini ele vermiyordu.

Yine Hint Keneviri yetiştirip topladığı bir zamanda, her zaman ondan esrar satın alan esrarkeş müşterilerinden birisi olan Arabacı Recep “Yar Baba bu mevsimde taze mal getirmiştir. Gidip yeni esrardan alıp kafa sarmak lazım.” diye düşünüp yanına gider. Yar Baba yaşadığı kulübeye benzer evinin avlusunda karşılar onu. Müşterisini daha görür görmez ne istediğini anlayan Yar Baba uzun konuşmadan malını verir.

Arabacı Recep, kimi kimsesi olmayan bir adamdı. Sahip olduğu en önemli geçim kaynağı olan at arabasıyla Buğday Pazarı’nda diğer arabacılarla gün boyu müşteri bekler iş çıktıkça para kazanmaya çalışırdı. Arabacı Recep, parası oldukça özellikle akşam saatlerine doğru Dümbük Burhan’ın meyhanesine gider arkadaşlarıyla takılır. Bir bazen iki tek rakı içer sonra da evine giderdi. Ama asıl hastalığı esrardı. Ona parası her zaman yetmezdi. Ama para buldu mu da hiç kaçırmaz gider esrar alır ve içerdi.

İşte Yar Babadan alacağı mal ile yine âlemlere dalacaktı. Yaz aylarıydı. Hava sıcak ve bunaltıcıydı. Arabacı Recep aldığı esrarın parasını verdikten sonra kafa bulmak için kendisine uygun bir yer aranırken aklına Şadi Beyin (Çukurova Basma) fabrikasının arkasındaki derenin köprüsü geldi. Bu köprünün altı esrar çekip kafa bulmak için iyi bir yerdi. Irmağa girer, esrarı orada içebilirdi. Bir polis baskını falan olursa suyun içine dalıp çıkar, esrarı da suyun akışına bırakır kimse delil bulamaz ve bir şeyle suçlayamazdı. Bu çözüm hoşuna gitmişti. Bir eliyle zulasındaki malı yoklarken göz ucuyla da etrafı kesti. Hızlı adımlarla Demirkapı semtine doğru yöneldi. Irmağın başına geldiğinde, gözüne kestirdiği bir ağacın altındaki çalıların yanında soyunduktan sonra sigara gibi sardığı esrarı kibritiyle yaktıktan sonra yavaş adımlarla suya girdi.

Köprünün altına doğru ilerledi ve kendine uygun bir yerde durup yaprak sarması şekildeki esrarı çekmeye dumanını savurmaya başladı. Yazın sıcağında serin su içinde Arabacı Recep’in keyfi yerindeydi. Esrarı derin derin içine çekiyor, gökyüzüne bakıyor, etrafı seyrediyor, bazen düşüncelere dalıp gidiyordu. Suyun şırıltısına etraftaki kuşların sesi karışıyordu. Arabacı Recep mutluluktan uçuyordu,  her şey normaldi ama tuhaf olan bir şey var diye düşündü. Sonra bu tuhaf durumu Yar Babanın sattığı esrara bağladı. Yar Babanın kendisine eskimiş bayat mal verdiğini ve bu yüzden kafayı bulmadığını düşündü. Saatlerdir ırmakta suyun içindeydi. Her şey iyi hoştu ama hiç bir şey olmamış, kafayı bulamamıştı. Bu durum canını sıktı Yar Babaya gidip kendisini kazıklayıp kafa yapmayan mal sattığı için kızacaktı. Söve söylene ırmaktan çıkıp Yar Babanın takıldığı kahveye yöneldi. Ana caddelerden ara sokaklara saptı, dükkânları, evleri, avluları çeşmeleri geçti. Onun geçtiği her yerden kadınlar, çocuklar bağrışıp kaçışıyorlardı. Arabacı Recep buna bir anlam veremiyordu ama kızgın bir şekilde hızlı adımlarla yürümeye devam ediyordu.

Sonunda Yar Babanın takıldığı kahveye geldi. Bir hışımla içeri dalıp, bir köşede çayını yudumlayıp tespihini çeken Yar Babanın karşısına dikilip kahvedekilerin şaşkın bakışları arasında başladı sövüp saymaya, “Sen ne biçim bir adamsın. Bu mu bana taze diye verdiğin mal. Sen beni kazıkladın. Bana taze mal diye eski malı sattın. Bırak kafa yapmayı şu kadarcık bile bir şey hissetmedim.”

Yar Baba, hiç beklenmedik bir şekilde kahveye paldır kültür giren Arabacı Recep haline şaşırarak onun ardı ardına sıraladığı küfürleri dinliyordu. Arabacı Recep biraz daha bağırıp çağırdıktan sonra sustu. Konuşma sırası Yar Babaya gelmişti.

Yar Baba oturduğu sandalyeden yavaşça kalktı. Gözlerini kahvedekilerin muzip bakışları üzerinde gezdirdikten sonra Arabacı Recep’e dönüp konuşmaya başladı, “ Lan pezevenk” dedi, “Güya, ben sana eski mal verdim, kafayı bulup buraya anadan üryan çırılçıplak gelmişsin ya bir de yeni mal verseydim acaba nasıl gelirdin? Şu haline bir baksana itoğlu.” dedi.

O ana kadar, tümüyle sessizliğe gömülmüş olup biteni izleyen kahveden bir kahkaha tufanı yükselir.

Arabacı Recep, Yar Babanı son cümlesi üzerine üstüne başına bakarken beraber kendini çırılçıplak görünce o an ayıkır ki, içtiği esrarla şehrin yarısını anadan üryan yol alıp kahveye gelecek kadar kafa bulup kendinden geçmiştir. Demek ki sokaklardaki kadınların kaçışıp, çocukların gülüşmesinin sebebi buymuş diye geçirir içinden. Utancından kıpkırmızı kesilir.

İşte orada ve o an, Yar Babanın sözleri üzerine halini görmesiyle kendini dışarı atması bir olur. Kısa süre içinde kendini, soyunup elbiselerini bıraktığı ırmağın başına zor atar.

O günden sonra da ağzına esrar koymayan hatta lafını bile etmeyen Arabacı Recep uzun süre ortalıkta görünmez.

Uğur Pişmanlık

Yazar: htabakan