2015-10-07 15:26:05
bir de böylesi var

Çiko’nun Başkanlık Modelleri

Şu fiili krallık veya başkanlık meselesi hakkında ben de birkaç laf edeyim, diyor Çiko; yaşadığım Darkwood ormanlarında tanık olduğum ve Meksika yerlisi ecdadımdan bildiğim bazı tarihsel ayrıntıları paylaşmaktan çifte porsiyon köfte lezzeti alacağım.

İnsaniyetin tarihi boyunca türlü biçimlerde liderlik modelleri ortaya çıkmıştır ki okuyanın şapkasını uçurtur bu “liderlik” kavramını dileyen krallık, dileyen de “başkanlık” olarak okuyabilir, mesele değil.

Meksikalı ecdadımın bakir topraklarındaki başkanlar ve başkanlıkları eskiden “rıza gösterilmeyen kuvvet kaba kuvvet olarak kalır” mevzisine gelmemişti. Zira o vakitler ( o vakitler dediğim vakitler klanlar, kabileler dönemleri olabilir) lider ya da kral yani başkan dediğin bahtsız kişi kabilenin nerdeyse şamar oğlanıdır, o asa ve kılıcı –şimdilerde olduğu gibi- asla elinde ve bir arada görememiştir.

Halk saygı duyacağı bir yönetime sahipti, çünkü o yönetimde benimseyebileceği ilkeler vardı; örneğin başkanın sosyal hayata hiçbir şekilde müdahale etmemesi, hatta edememesi… Nedir? Sosyal bütünün kuralları bir başkanın kişiselliğine karşıdır ve toplum sosyal denetimi elde tutmak için iktidarın-başkanın farklılaşmasını engeller yani o asa ve kılıcı tek kişiye vermez. O başkanı bir totemden daha öteye geçirmez.

Evet, bilinen en “ilkel” toplumlardan bahsediyoruz. Totem dedikleri nesne insanın bir enerji kaynağıyla ilişki kurmasını sağlayan araçtan başka bir şey değil, başkan da o totemin bir nevi bekçisi, temsilcisi, beden bulmuş ve belki de icap ettiğinde hesap sorulabilir hali. Böylece soyut güç somut bir biçim kazanır.

Cezalandırılan başkanlar görüyoruz bir yarıtanrı konumundayken, bir totem formunda. Örneğin çok yağmur yağıyorsa bunu kontrol edebilmek için totem kral hapse tıkılır ki doğanın o gücü bir şekilde kontrol edilebilsin. Kuraklık zamanında da kabile meydanına zincire vurulur aynı totem başkan ki o sembolik gücüyle mecburiyetten de olsa bir yağmur yağdırabilsin. Tabi muhtemelen güneş altında haşlanmış yumurtaya dönüşen başkanları kabile tarihi daha çok kaydetmiştir.

Atalarımın topraklarında üç ayrı devlet tipi görülmüş. Nedir bunlar?

Birinci devlet tipinde başkan yoktur, toplum yasa’ya göre kendini denetler.

İkinci devlet tipinde başkan vardır ve o sadece yasa’yı söyler ve toplum kendini denetler.

Üçüncü devlet tipinde başkan yasa’yı söyler ve toplumu denetler. Yani asa ve kılıcı bu aşamada eline geçirmiştir, sözün sahibi olmuştur. İyi mi?

Ama ilk modelde başkan elindekini dağıtan, herkesten çok çalışan “yorgun bir köle”dir. Bu da toplumsal huzur, barış, refah açısından en makbul olandır.

Dokunulamaz olan başkan aynı zamanda dokunamayan başkandır, böyle gençleri feda etmeler onun “dokunma” alanında değildir. Bu meselede krallar ölümlüdür, krallık ölümsüzdür, hürmet de efendinin kendisine değil sadece koltuğunadır, daha çok totem düzeyinde olan kral arada bir okların ucuna zehir hazırlar ama konumu itibariyle o zehri toplumun içine akıtamaz, zaten toplum da böyle bir şeye izin vermez.

Ne diyorduk? Başkan!

Toplumun ortak amacı, uğraşı doğa güçlerine uyum sağlayabilmekti. Başkan dediği kişi de bu uyum sağlamanın aracından başka da bir şey değildi.

Şimdilerde “soylularımız” çocukları kurban ediyor ya kendi iktidarları için; bu eskiden de yok değildi, örneğin Aztekler yağmur yağdırmak için kurban ettikleri çocukların gözyaşlarının karşılığında yağmur beklermiş; ama şu noktaya dikkat, kurban edilen çocuklar Aztek “soylularının” çocuklarıdır. Fukara halk çocukları değil. Tamam, gün itibariyle kimseler kurban edilmesin, o ayrı konu. Dikkat çekmek istediğim ayrı bir şey, kimse başkasının çocuğu üzerinden vatanseverlik edebiyatı yapmasın, eskiden yapan bunu ya kendileri ya da kendi çocukları üzerinden yapmak zorundaydı.

Okumadan konuşmanın azabı, deyip devam edeyim. Böyle olunca bizim Darkwood sakinlerinden olan Komançilerde iki başkan tipi çıkıyor ortaya; birincisi barışın başkanıdır (Sachem) bu başkanın otoritesi bilgece ve inandırıcı konuşmasından gelirdi. Dinlenen ve genel olarak son sözü söyleyen lider, yani başkan. Ama ne adalet dağıtır, ne yargıçtır ne de hakemdir. Otoritesi her türlü zoraki kuvvetten arınmıştır. Karşısındaki savaş başkanı da malumumuz işte… Dostum Zagor’la onlara karşı şok savaştık, katkılarım büyüktür.

Bir Fidji atasözünde başkana dair kaygılar şöyle dile getiriliyor:  “Bu krallık yıkıma doğru gidiyor. Çünkü hala ağzında dişleri olan bir kral tarafından yönetiliyor.”

Guayaki kabilesinin başkanının durumu da güzel aslında bir başkanlık misalinde: Bu başkanın yasayı söylemekten başka bir işlevi yoktur, sadece herkesin bildiğini tekrar eder. Başkanın elindeki tek güç yasa, ama tekelinde olmayan yasa… Bir de toplum için yapması gereken bir şey var ki bildiğiniz sıfırlama: Cömertlikten vazgeçmeyecek ve elindekini sürekli dağıtacak ve geçimini ayrıca sağlamak için de herkesten daha çok çalışacak, fiilen, bedenen! Fiili durum olarak değil yani. Var mıyız böyle bir başkanlık modeline? Karamba karambita değil mi?

Bir başka kabilede başkanın bedeni kutsaldır, dokunamaz ve dokunulamaz; bununla beraber tamamen iktidarsızlaştırılmıştır, dünyevi her şeyden soyutlanmış bedensel bir kutsallıktan ibarettir. Dedik ya, bir nevi nefes alıp veren bir totem…

Japonların Mikadosunun da gündelik hayattan uzaklaştırıldığı, otoritesinin de bir anlamda yok edildiği unutulmamalı… Öyle ki Mikado yere basamazdı, açık havaya çıkamazdı, güneşte duramazdı, saçını sakalını tırnaklarını kesemezdi. Tahtta otururken bir put kadar hareketsiz olmalıydı. Bunun sebebi de barışın sağlanabilmesiydi. Neymiş, “fiilen” bir başkan aynı zamanda savaşın bir sebebiymiş. Ben demiyorum, Mikado diyor.

Bir başka yerde, Masailerde ol oiboni diye de adlandırılan başkan doğrudan yönetmezdi ve yürütmeye ilişkin hiçbir işlevi yoktu. Masailere göre başkan çenesindeki sakal kesildiğinde tüm gücünü kaybederdi.

İbo krallığında başkanın ölümünden sonra yeni başkan seçimi için yedi sene beklemeliydi. Kimilerine göre bir başkan için yedi sene beklenebiliyorsa başkansız da yapılabilirdi. Ne güzel!

Nijer’den bir Etatin başkanı şöyle anlatıyor: “Kabile başkan olmam için beni zorladılar. Boynuma kabile totemi asıldı, karşı çıksaydım iki kölemi vermek zorunda kalırdım. Geleneğe göre bakan toprağını terk edemez. On yıldır buradan çıkamıyorum yaşlı olduğum için özgürlüğümden olmak beni ekilemiyor. Totemleri koruyor, törenleri yönetiyorum. Çiftçilere ürün, avcılara av, balıkçılara balık sağlıyorum. Onlar da karşılığında bana elde ettiklerinden veriyor. Yağmur yağdırmak için de ağzıma su alıp püskürtüyor, Tanrılarımıza dua ediyorum. Bazen de elimde bir cisimle kabilenin güvercinlerini dürtüyorum.”

Tamam, bu güvercin meselesini ben ekledim. Ama eski kabile başkanlarının durumu bundan öte değildi. Örneğin Jukun kralı, yani başkanı sayısız tabunun kölesiydi ve sürekli kaygılar içinde yaşardı. O aslında krallığının ya da kutsallığının esiri olmuştu. Öyle ki Jukun’da bir başkan bulmak hakikaten meseleydi. Meseleymiş yani.

Pasifikteki Niue ve Savage İsland’da başkanlık gibi zahmetli bir görevi kabul edecek bir babayiğit bulunamadığından oralarda başkanlık sisteminden vazgeçilmiş denir. Sierra Leone’deki Timmolar seçtikleri başkanı taç giydiği gün dövme hakkına da sahiplermiş. Bu yüzden başkanlığın kaymağını yiyemeden ölüp giden çok olurmuş.

Denir ki başkan seçme hakkına sahip seçkinler, o vakitler, genelde sevmediklerini bu işe aday gösterirlermiş. Buyurun bakalım. Başkan adayı kıskıvrak yakalanır, kaçmasın diye hapse atılır, aday olacağını anlayan da kaçarmış veya çarpışmak için tepeden tırnağa silahlanırmış; evet, başkan olmamak için çarpışmaya hazırlanırlarmış, başkan olmak için çarpıştırmazlarmış, dikkat ola…

Nambikwara toplumunda kabile üyeleri yan gelip yatarken başkan eşek üstünde çalışıp kabilenin kötü durumuna çareler bulmakla uğraşırmış. Bildiğiniz hizmetçi yani… Üstelik başkanın yorgun olup olmadığına bakılmaksızın onun kabileyi eğlendirmesi de beklenirmiş. Başkan güzel sesli bir şarkıcı, usta bir dansçı, neşeli bir animatör olmalı. Ondan kauçuk top yapması bile istenir. Bunlarda kralın güvercin dürtme işi olup olmadığını bilmiyoruz ama. Darkwood’un kuzeyindeki Kwahiutl kabilesinde bir başkanın üstünlüğünü kanıtlaması zenginliğini saçıp savurup yok etmesiyle mümkündü. Evet, o sıfırlama mevzusu. Aşağı Gine’de de kukulu denen başkanın evinde oturması yasaktı, gidip tek başına ormanda yaşayacaktı.

Niokalar da işin başka bir boyutuyla meşgulken başkanlarını iktidarsızlaştırma yoluna gitmişler, cinsel yönden yani. Başkan olduktan sonra eşlerini elinden almışlar, çıkmayan bir penis kılıfıyla da kördüğümü bağlamışlar, hatta kısırlaştırıcı ilaçlarla işi sağlama almışlar.

İsa’dan önce 3. Yüzyılda yaşamış bir Senegal başkanı tahta çıktığında şu uyarıyı alır: Yasalara dayan ve eşitlikçi davran. Yoksa…

İlk başkanlar silah tutmazdı, bir şekilde silah tuttuklarında da başkan olmaktan çıkarlardı. Ayrıca o ilk başkanların birer gözbağcı oldukları da başka başka kabilelerde kayıtlara geçmiştir. Karnından konuşabilen bir kabile üyesinin başkan olabildiği anlatılır.

Dramatik bir örnekle bitireceğim, ara ara temas ettiğim nokta üzerinden yani, bir güvercin dürtme meselinden;

Thongalarda başkanın dünyevi görevi, tarladaki serçeleri ürkütüp kovalamaktır (Yasa ve Kılıç, Cemal Bali Akal, Afa Yayınları, sayfa 95, 1991).

Ne güzel değil mi? Bir başkanlığın binyıllara yayılan sergüzeşti ancak bu kadar isabetli bir şekilde örtüşebilir, kral karikatürü ile yetinen toplumlardan kralın karikatürüne tahavvül etmiş toplumlara geçişte. Kekliklerden bahsetmiyorum bile.

Böyle… Örnek çok.

Ama eziyet çeken kraldan eziyet eden krallara geçiş çok uzun ve pek kanlı...

Asayı ve kılıcı ele geçiren kral yani iki ayrı kuvvete dair iktidarı tek yerde birleştiren siyasal konum, barbarlığın en alt döneminden günümüze kadar, insanlık tarihinin tüm mazisindeki en tehlikeli konum olmuş, diye yazıyor kitaplar.

Bu kez Çiko meyhaneden değil, Darkwood’dan ve kütüphaneden bildirdi.

Yazar: Editor