Lost ve Bizim Kayboluşumuz
815 sefer sayılı Sidney uçağı esrarengiz bir adanın çekimi nedeniyle havada infilak ettiği için o adaya düştü. Orada hikâye öylece başladı.
Bizim bir tür kayboluş serüvenimizi de bir yerden şöyle başlatalım. Menderes liderliğindeki DP demokrasi vaat ettiği için çok çok oy alarak iktidara geldi. İktidara geldiği için de kendini gerçekten iktidar sandı. Türkiye’de demokrasi, hükümetlerin ve garnitürlerinin faydalandığı bir şey olduğu için lokal ışıkta kaldı. Öyle olduğu için kimseler demokrasiyi göremedi. Böyle olmasına rağmen Adnan Menderes demokrasi yıldızı oldu.
Ada’da kaza sonrası bir kaos yaşandığı için daha güçlü olanlar iradeyi ve idareyi kontrol eder oldu. Bu arada Jack ve Kate birbirinden hoşlandı.
Ülke gerici sarmaldan kurtulamadığı için ve Menderes de iktidarını devam ettirebilmek için o gericiliğe yaslandı. Başbakan o gericiliğe yaslandığı için o gericilik de o başbakana yaslandı. Bunlar birbirine hazin bir şekilde yasladığı için ortaya ucube ikizler çıkar oldu.
Halkın iradesi höt diyene bağlı olduğu için Sait de ada’daki iktidar mücadelesinde sessiz sedasız bir egemenlik kurdu. Kendisi vaktiyle bir işkenceci olduğu için bu incelikleriyle gücünü süsledi.
Adnan Menderes o arada “bu millet isterse hilafeti de getirir” gibi bir şeyler dedi. Ada’da başka birilerinin de olduğu anlaşıldı. Aynı zamanda büyük bir milliyetçi olduğu için, ama öte tarafta Sait-i Nursi’nin İslam mücahidi olduğu için ezanı Türkçeden Arapçaya çevirdi bu enstantanede din derslerini okullara soktu. Hem İslamcı hem de Türkçü olduğu için “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız” dedi. Bunun için Kore’ye Amerikan askerine siper olup ölsün diye asker gönderdi.
Ada’da da Koreli bayan kazazedenin İngilizceyi çok iyi bildiğine tanık olundu. İlerleyen sahnelerde kazazedeler ada’da, ötekilerin tazyiklerine maruz kalmaya başladı. Ötekilerin kim olduğu, neci olduğu pek anlaşılamadığı için orada bir süre anlaşılmaz işler oldu.
Menderes fakir babası olduğu için her mahallede bir zengin olacak dedi. Böylece fakrü zarurete deva olacaktı. Öyle olmadı. Ama Hugo’nun lanetli sayılarla piyangoda en büyük ikramiyeyi kazandığı için deli bir zenginliğe ulaştığı anlaşıldı. Her mahallede değilse de en azından ada’da bir zengin vardı.
Antikomünist bir ideolojiye(!) hizmet etmeyi kendine şiar edindiği için DP hükümeti kredilerle coşturuldu, bu kredilere yaslanan bir ekonomi oluşturuldu. Bu kredileri babasının parası sandığı için DP parayı kendi fikriyatına akıttı.
Ada’da yer altında bir üs olduğu görüldü. Orada bir sürü yiyecek olduğu için varlık içinde yokluk çeken Hugo bu işe çok sevindi. Üste bir düğme, o düğmede adanın kaderi, o kaderde J.Lock’un bir hevesi olduğu için bizi “lan oğlum şimdi ne olacak” diye bir merak sardı.
E, sömürgeci strateji gereği Türkiye’de üsler kuruldu ve egemenlik zaten kayıtsız şartsız milletindi. Menderes de Vatan Cephesi’ni kuruverdi, ölüleri bile bu cepheye kaydetti. Ölüler de zaten ölü oldukları için bu kayda itiraz edemedi.
Ada’da da ölenlerin aslında ölmediğine dair bir şüphe belirdi. Derken, Benjamin Linus adlı gizemli bir muhterem arz-ı endam ettiği için macera yine kendi içinde bir macera kazandı. Menderes, vatanperver bir vatan cephecisi olduğu için “odunu bile mebus yaparım” dedi. Devrin başbakanı öyle dediği için, bu mesele de bir başka meşruiyet kazandığı için meclis kereste deposuna döner oldu. Tabi o arada 6-7 Eylül olayları da oldu ve de olması gerektiği gibi oldu. O demokrasi yıldızı oy alamadığı Kırşehir’i ilçe yaptı. Yine en büyük demokrat olduğu için “Tahkikat Komisyonu”yla muhalefet ve basının faaliyetlerini mercek altına aldı. Fakat adada Lüküs Nermin’e ihtiyaç duyulmadı.
Ada’da vaziyet çetrefil bir hal aldığı için öteki kral Benjamin Linus olaya balıklama daldı. Sawyer, Jack, Kate gibi ağır toplar Benjamin’in eline düştü. Derken Türkiye ilk demokrasi şehitlerini(!) verdi.1961’de DP’nin devamı olması için AP kuruldu. Demirkırat efsanesi(!) bir lanet gibi devam etme zemini buldu.
Ada’da sisli puslu bir “duman” garip işler çeviriyordu ve bu dumanın neci olduğu bir türlü anlaşılmıyordu.Yumuşak bir geçiş için İnönü liderliğinde CHP-AP koalisyonuyla bir hükümet kuruldu.Kral öldü, yaşasın kral. Darbelerle hız alan ve darbelerden haz alan Demirel şapkadan çıktığı için o şapkayı hiç kaptırmadı.
Ada’da bir de Jakop diye bir başka tanrı ve bu tanrının da adeta bir Zeus hükmünde olduğu anlaşılıyordu. İrili ufaklı darbe girişimlerinin devamında Ragıp Gümüşpala’nın ölümünden sonra DSİ Genel Müdürü Süleyman Demirel AP’nin başına geçti ve o da antikomünist bir Amerikancı demokrasi yıldızı olduğu için %53 oyla 1965’te tek başına iktidar oldu.
Ada’da aslında başka idarecilerin olduğu sezildi. 1966’dan itibaren dünyada bir toplumsal muhalefet dalgası Türkiye’yi de etkisi altına alır oldu. Asıl zeminini işçi hareketinden alan bu muhalefet dalgası bir sınıf mücadelesi kimliğinden soyutlansın diye, efendilerin daha çok ürkmemesi için ‘bir gençlik hareketi’ olarak isimlendirildi. Bunun için de “Bireysel özgürlükler için başkaldırı” olarak nitelendi. Belki de o yüzden 68 menşeli bir kamyon dönek her dönemin adamı oldu. Ada’da herkes birbirine âşık oldu.
Süleyman Demirel patentini ABD’den aldığı için, sırtını abiye vermenin güveniyle önündeki hareket alanını ülke menfaatleri(!) doğrultusunda değerlendirir oldu. 3 senede 200 küsur imam hatip okulu açıldı. Kıratlı Kuran’lar dağıtıldı. İmam hatip mezunları ilkokul öğretmeni oldu. Ve 6.Filo’yu protesto edenlerin üzerine, dinciler hakikatte Amerikancı olduğu için “ABD bizim Kâbe’miz, cihada hazır olun.” diyerek saldırdı.
Olaylar gelişirken o ada hikâyesinde, bir paralel evren olduğu anlaşıldı.9 Mart 1971’de bir başka darbe girişimi “Milli Demokrat Devrim” adıyla “emir komuta” zinciri dışında gelişmiş olduğu için başarısız oldu. J.Lock’u ele geçirip onun bedenine sahip olan “duman”, Benjamin Linus’a adanın ölümsüz kralı Jakop’u öldürttü.
20 Temmuz 1974’de Ecevit, aslında ipine en güzel ve en hızlı cevabı verebilen kukla olduğu için, Ecevit’in hükümeti Kıbrıs Barış Harekâtını başlattı. Hakikatte Ecevit; antikomünist bir Amerikancı olduğu için ve Kıbrıs’ta “Sovyetlerle ilişkileri iyi olan Makarios önderliğinde EOKA’nın tasfiyesi” Amerikancılarca istenir bir şey olmadığı için, devreye sokuldu. Burada bir taşla birkaç kuş vuruldu: Akdeniz Amerikan gölü haline geldi, Makarios’un bağlantısızlık siyaseti alaşağı edildi ve Türkiye’de güçlenen sol fırsat ganimettir dendiği için ve savaşlar müsait ortamlar yarattığı için milliyetçi-militer bir dalganın saldırısına maruz kaldı.
Ada’nın en sinsi ve en tehlikeli adamı olan Benjamin Linus’u kimileri “iyi adam” zannediyordu. Ya da o B. Öyle kurnazca işler yapıyordu ki insanlara hakkına iyi şeyler düşündürtüyordu.
Deniz, Yusuf, Hüseyin… öldürülüyordu…En özet ifadesiyle işçi sınıfının yükselişini kırmak ve devamındaki “faşist” tezgâhların binası için 1 Mayıs, 1977’de meydan 34 ölü ile geçildi.“Allah için savaş, Müslüman Türkiye!” naralarıyla Kahramanmaraş’ta 1978’de, 21-25 Aralıkta 111 kişi resmi rakamlara göre öldürüldü. Süleyman Demirel de iyi bir Müslüman milliyetçi ABDci olduğu için “Bana; sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor, dedirtemezsiniz.” dedi. Çeşitli şehirlerde hassas mahallelerde halk barikatlar kurdu. 4 Temmuz 1980’de Çorum’da yine “resmen” 58 kişi öldü. Demokrasi yıldızlarının ikinci olan Demirel Süleyman bu kez “Çorum’u bırakın, Fatsa’ya bakın” dedi.
Ada’daki hikâyenin sonu nereye varacak diye bir takım sorular beliyordu. Dr. Jack da iktidarını Bazen Sawyer ile bazen de Sait ile paylaşıyordu. Derken efendime söyleyeyim, “Amerika’nın bizim çocukları” darbeyi nihayet 12 Eylül 1980’de gerçekleştirdi. Böylece o katliamlar da daha bir “anlaşılır” oldu. Darbeyi en nihayetinde gerçekleştiren “çocuk” da böyle bir başarının mükâfatı için cumhurbaşkanı oldu. Yol haritası çizildiği, konuşma metni hazır olduğu için “Bizim Çocuk” Kenan Evren ‘muhterem din adamlarının elini öpeceğiz’ dedi. Ne zannettiniz, “emekçi kardeşlerimin nasırlı ellerini sıkacağız” mı diyecekti.
Ada’dan kurtulup dünyaya savrulmak isteyen “duman” ipleri tamamen ele alır oluyordu. Zaten içine girdiği bir beden vardı(öyle bir beden hep olacaktı) ve bu beden de ona meşru bir hareket imkânı tanıyordu.
Nakşî Turgut da Nakşî olduğu için ve önünde duracak bir erk zaten olmadığı için ve zaten o malum erkin yerel erki olduğu için yine deli bir oyla başbakan oldu. Böylece hazin bir şekilde bir Özal ve Papatya devri hâsıl oldu. Türkiye’nin önünü açmak o devirde adeta memleketin bi tarafını açmak gibi olduğu için ülke, tarihinin en büyük yozlaşmasına tanık ve haddizatında bu yozlaşmayı yaşar oldu. Süleyman Demirel bu 3. Demokrasi Yıldızına meydanı fazlaca boş bırakmamak için kafayı şapkadan ara ara uzatır oldu. Şapadanak, “Siyaset dine hizmet edecek.” dedi. Bilmem ki o adamlar zırt pırt öyle şeyler dedikleri ve dediklerini de icra ettikleri için midir nedir bir süre sonra, 2 Temmuz 1993’te Sivas Katliamı oldu.Amerika’dan vizeyi alamayan başbakan olamadığı için o zaman “vatandaş Çiller” başbakan oldu. O kadar evrak kürek işine ne gerek vardı… Çiller başbakan olduğu için basiretsizlik meşrulaştı.
Ortada zaten atanmış bir başbakan olduğu için, memleket atanmışların at oynattığı bir cinnet dönemi geçirdi. Devlet terörü terörden sayılmadığı için, kurşun atan da yiyen de muteber olduğu için, memleket ambale olduğu için, Süleyman bir daha şapkadan çıktığı için… Ada’da gizemli duman ortalığı toz duman etti. Hikâye karışıktır vesselam. Bu mevzunun da sonu yoktur. Ada’dakiler anlarlar ki kendi kaderlerini tayin kendileri edemedikçe, örneğin “duman”ın onlara çizdiği kaderi yaşamak zorunda kalacaklardır. Zaten o “kara duman” için de kendine bir beden bulmak meseleden filan değildi, birilerini kendi karanlık saflarına türlü vaatlerle çekip... Ki bu sebepten de kazazedeler kendilerine hep mukayyet olmak zorunda kalacaklardı.
Bu arada unutmadan, 2000’lerin başında ülkemiz kendine son demokrasi yıldızını da bulur oluyordu, defalarca uygulanmış olan taktik programlar üzre... Bu olay örgüsü de, kendi neden-sonuç ilişkileriyle günümüze kadar geldi. Eh, kalanı da tüm aktörleri ve figüranları ile malumunuz olan işlerdi. Devamını anlatmaya lüzum yoktur, haddizatında bu kısımlar yıllardır pek güzel anlatılmaktadır.

Hiçbir kabilenin, değil yabancılara, birbirlerine bile yurtlarını satmaya hakkı yoktur.




























