2010-03-20 09:14:12
bir hikaye
Anıların Peşi Sıra 

“Garibim; Ne bir güzel var avutacak gönlümü, bu şehirde, Ne de bir tanıdık cehre; Bir tren sesi duymaya göreyim, İki gözüm İki çeşme.” 

İşte bu dizeler, benim yaşadıklarım ve yaşadıklarımdan artakalandır… Tren demek, Tarsus demektir, benim için… Tren demek, istasyonların bıraktığı izlerdir… Tren demek, yokluğun mahkûm ettiği yolculuklardır… Tren demek, ray boyunca uzanan çocukluk umutlarıdır… Yıllar önce annem ve kardeşimle defalarca yaptığımız bu yolcuğa, şimdi çocuklarımla çıkıyordum… Onlar ilk kez trene binecek, bense anamın ve anıların izlerini kovalayacaktım…

Dolmuştan inip istasyona doğru yürürken, ilk kez tren yolculuğu yapmanın heyecanı sarmıştı çocuklarımı … Durmadan soruyorlar ve heyecanlarını dindirmeye çalışıyorlardı…

“Tren tam saatinde mi kalkar baba?”

“Geç kalırsak tren bekler mi baba?”

“Treni kim kullanıyor baba?”

“İstediğimiz yere oturabilir miyiz, baba?”

“Tren kalabalık oluyor mu, baba?”

Soruların ardı arkası kesilmiyordu… Onlar sorularını  sorarken ben, istasyonun büyülü havasında, çoktan geçmişe doğru yolculuğa başlamıştım bile… Adana-Mersin arasında, karayolunun kenarı boyunca ilerleyen bu demiryolu hattı,  öyle çok iz bırakmıştı ki bende… Şimdi anılar önde, ben arkada bir sürek avına çıkmıştık, o görkemli istasyondan binasından içeri girerken… Biletlerimizi alıp perona çıktığımızda tren henüz gelmemişti… Ben baktığım her noktada geçmişin izlerini görürken, çocuklar ilk kez gördükleri bir yeri tanımaya çalışıyorlardı… Gördükleri vagonları, lokomotifleri meraklı bakışlarla inceliyorlar ve soruları art arda sıralıyorlardı:

“Biz hangisine bineceğiz?”

“Tren ne taraftan gelecek?”

“Bekleyenlerin hepsi Tarsus’a mı gidiyor?”

“Trende oturacak yer bulabilecek miyiz?

“Bu yol nereye kadar gidiyor?”

Sabırla, her soruya yanıt vermeye çalışıyordum… Aşağı yukarı  otuz yıl önce benim zorunluluktan bindiğim trene, şimdi çocuklarım, yeni bir şey keşfetmenin heyecanı ile bineceklerdi… Yolculuktan söz açıldığında tren sözü duymak istemezdik ve kardeşimle birlikte annemi, otobüs yolculuğuna ikna etmeye çalışırdık. Çocuk aklımızla bu yolculukları neden trenle yaptığımızı çözemez ve anneme için için kızardık… Otobüsle yolculuk yapmak daha cazip gelirdi bize… Annem, bize hiç kızmaz, yalnızca: “Otobüste daralıyorum çocuklar,  ne güzel sevahirli sevahirli gideceğiz” derdi gülümseyerek… Ahhhhhhh, şimdi anlıyorum, annemi… Şimdi anlıyorum o gülümsemenin altında yatan yokluğun acısını ve o zamanki çocuk tavırlarımdan dolayı kendimden utanıyorum… 

Annemle istasyona geldiğimizde, kardeşimle treni beklemekten sıkılır, kimi zaman bir bankta oturur, kimi zaman da peron boyunca gezer, diğer peronlarda duran vagonları incelerdik… Sonra istasyonun uzaklarından tren düdüğü duyulur ve peronda hareketlenmeler başlardı…

Ben bunları  düşünürken, istasyon hoparlöründen: “lütfen dikkat! Adana, Yenice, Tarsus, Mersin istikametine gidecek olan tren az sonra birinci peronda hazır olacaktır.” Anonsu duyuldu… Bu anonsun ardından yine o uzaklardan yükselen tren düdüğü ile peron hareketlenmeye başladı… “Geliyor mu baba?” “Ne taraftan gelecek baba?” “Nerede duracak baba?” çocuklar artık heyecanlarını gizleyemez olmuştu… Çocuklara perona girmek üzere olan treni gösterdim… Şaşkın şaşkın trenin perona yanaşmasını beklediler…

Arka vagonlarda kendimize bir yer bulup oturduk… Çocuklar trenin hareket yönünde otururken ben arkamı trenin hareket yönünün aksine dönmüştüm…  Aklıma hemen anam geldi… Trene biner binmez, trenin hareket yönünde bir koltuk arar: “ Yol arkamda kalırsa, başım dönüyor” derdi… Biz de onun karşısında otururduk çoğu zaman…

Hareket memuru, elinde işaret levhası ile görününce tren düdük çaldı… Hareket memurunun görünmesi kardeşimle benim için eğlence demekti…  Bir adam elindeki levhayla koskoca treni durduruyor ya da hareket ettiriyor, bu duruma şaşar kalırdık çocuk aklımızla… Levhanın iki yüzü vardı. Bir yüzü yeşil, öteki yüzü kırmızı… Yeşil yüzü trene dönükse kalkış; kırmızı yüzü trene dönükse durma anlamı taşırdı… Hareket memurunun işareti ile tren hareketlenince çocuklarım da aynı şaşkınlığı yaşadılar…

Sonunda yolculuk başlamıştı… Ömrümün en uzun yolculuğuydu aslında başlayan… Başımı cama dayamış, yolu izliyordum… İzlediğim yol değildi aslında… Karayolunda ilerleyen araçlar, beni çocukluğuma götürmüştü… Şimdi çocukluğumun o bitmez tükenmez gibi gelen yolunda, ilerliyordum…

Her şey gibi tren yolu da zamanın değişim gücünden nasibini almıştı… Çocukluğumuzda tek yön olan Adana-Mersin hattı, şimdilerde iki yönlü olarak kullanılmaktaydı… Ahhh çocukluğum, yaralı yıllarım benim… Tek yönlü hatlarda öğrendim “tehir” sözcüğünün ne anlama geldiğini… Bu yollarda duydum ilk kez : “ karşıdan gelen tren, rötar yapmış” cümlesini…

Çocukluğumu, Adana-Tarsus arasındaki tren yolculuklarında geçirmiştim; çünkü dayımlar, teyzemler Tarsus’ta yaşıyordu… Babamın ölümü ile sarsılan annem, acısını hafifletmek için sık sık kardeşlerinin yanında alırdı soluğu… 

Babamı  yitirdiğimde altı yaşındaydım… Hayal meyal anımsıyorum babamı… Babamın ölümü ile yapayalnız kalmıştık bu dünyada… Babamdan yana hiç akrabamız yoktu…

Kondüktörün  “bilet kontrol” sesi yankılandı kulağımda ve elimdeki biletlere baktım…

O zamanlar,  bu çekilmez gelen tren yolculuklarından, kendimize göre eğlenceler de çıkarmıştık kardeşimle… Tren biletlerinden oluşturduğumuz koleksiyonumuz bu eğlencelerin bir parçasıydı… Çocukluğumuzda tren biletleri küçük, dikdörtgen biçiminde kalın  kağıtlardı… Kondüktör gelir, bileti alır ve elindeki bir makine ile biletin tam ortasına bir delik açardı. Bu delik, o biletin kullanıldığı anlamına gelirdi… Biz de o biletleri saklar ve biriktirirdik… Bununla da yetinmez, trenin içinde yolcular tarafından bırakılmış biletleri toplardık… Kim daha fazla bilet biriktirecek diye yarışırdık kardeşimle… Canımız değişiklik istediğinde ise, tren biletlerini gidiş- geliş yönüne göre ayırır ve bir kez de böyle yarışırdık… Her şeyle birlikte tren biletleri de değişmişti şimdi… Bilgisayar çıktısıydı artık biletler… 

Bilet kontrolünün ardından çocuklarım da soruları yağdırmaya başladı:

- Bu adam kim baba?

- Kondüktör

- Kondüktör ne demek?

- Tren görevlisi.

- Ne görevi var bu amcanın?

- Biletleri kontrol ediyor.

- Bileti olmayan olursa ne yapıyor peki?

- Yol ücretini alıyor.

- Nerede bekliyor, hep ayakta mı kalıyor?

- Bilmiyorum babacığım.

Bu arada tren Yenice istasyonuna gelmişti…  Bu istasyona her varışımızda annem, “makasa geldik” derdi…  Bu yollarda öğrendim “makas” sözcüğünün anlamını… Bu istasyonda yol ikiye ayrılır: Yolun birisi Mersin yönüne giderken; diğeri Ankara yönüne gider… Yol ayrımı olduğu için “makas” denirmiş buraya… Çoğu zaman tren burada rötar yapardı… Bu rötarın nedeni, “karşıdan gelecek tren”  olarak açıklanırdı… Ne çok sözcük kattı bu yollar dağarcığımıza, ne çok türkü öğretti bize… Bu istasyona her gelişimizde, annem gülümseyerek bir türkü tuttururdu:

“Kara tren gecikir, belki hiç gelmez

Dumanın savurur, halimi bilmez”

Bu türküyü  duyunca trenin bekleyeceğini anlardık… Biz sinirlenirdik, annem bize bakıp gülümser ve bizi kızdırmaya çalışırdı:

“Artık üç saat mi bekleriz, beş saat mi bilmem?”

“Hadi gelin yürüyelim isterseniz… “

Oysa şimdi tren o kadar az bekliyordu ki bu istasyonda, çocukluğumuzdaki yolculuklardan eser bile kalmamıştı… Anam benim, keşke yanımda olsan da tren saatlerce değil günlerce beklese…

Ben yollarda anıların izini sürerken “Baba, daha çok yolumuz var mı?” diyen oğlumun sesi ile irkildim… Karşımda oturan iki oğluma baktım ve gülümsedim: “Az kaldı babacığım, az kaldı…” dedim… Annemle rolleri değişmiştik sanki… Çocukluğumda da kardeşim ile böyle otururduk, annemin karşısında ve durmadan, sıkboğaz edercesine: “Çok var mı Anne, ne zaman varacağız Anne?” diye soru yağmuruna tutardık onu… İnsan, yaşı ilerledikçe ne çok da benziyor annesine ve babasına, diye düşündüm…

Yenice’yi geçtikten sonra karşımıza gelen ilk durak, annemin köyüydü  ve tren ne zaman bu durağa gelse, annemin o kara gözleri buğulanır, köye bakıp iç çeker ve hep Fatiha okurdu köyün mezarlığını  gördüğünde… Çocuklarıma camdan dışarıyı işaret ederek: “Bakın, burası annemin köyü” dedim, gözlerim buğulanarak…  Hele tren, köyün mezarlığının yanından geçerken, yüreğimin kabardığını hissettim… Ne çok tanıdığım vardı  bu mezarlıkta… Ne çok eksilmiştim gidenlerle birlikte…  Bu durakta annemin kara gözleri niçin buğulanırmış, anladım…  Niçin derin bir iç çekermiş, anladım… Neden mezarlığı görünce hemen duaya başlarmış, anladım…

Çukurova’nın doğurgan topraklarında ilerlerken raylardan çıkardığı seslerin eşliğinde sanki dans ediyordu tren… Çocukluğumda bir saati geçen yolculuk şimdilerde yarım saate düşmüştü... Çocukluğumda yoksulluğun bizi mecbur ettiği bu yolculuk şimdi çocuklarım için bilinmeyenin keşfi olmuştu… Zaman geçiyor, zaman değiştiriyor ve her şeyden önemlisi zaman öğretiyordu… Annemin niçin tren yolculuğunu yaptığını sonradan öğrenmiştim… Çünkü tren, otobüse göre daha hesaplıydı… Tek başına kalan bir kadının hesabını bilmesi gerekiyordu; ama o zamanlar bunu anlamıyorduk…                                                                      

Şimdi, çocukluğumun o bitmez tükenmez yolunda, çocuklarıma treni sevdirmeye çalışıyordum… Bu, belki de anneme olan borcumdu benim…

Tren, Berdan Çayı’nın üzerindekini demir köprüden geçerken annemin yüzü aydınlanır, gözlerinin içi güler ve “İşte geldik, anamın babamın toprağına” derdi… 

İşte tam da oradaydık, tren demir köprüden geçiyor ve çocuklarım şaşkınlıkla çığlık atıyorlardı… Yıllar sonra ben, anamın vatanım dediği topraklara girerken, sevdiklerini bir bir uğurlamış bir adam olarak giriyordum Tarsus’a ve Orhan Veli, aynı şiiri yeniden yazıyordu gözyaşlarıma eşlik edercesine: 

“Garibim;

Ne bir güzel var avutacak gönlümü, bu şehirde,

Ne de bir tanıdık cehre;

Bir tren sesi duymaya göreyim,

İki gözüm İki çeşme.” 

Artık  çocuklarımın şaşkın bakışları arasında yanaklarımdan süzülüyordu yaşlar… Ne çok gidip gelmiştim bu yollarda… Ne çok çoğalmış, ne çok eksilmiştim bu topraklarda…

Biraz sonra tren yavaşladı ve Tarsus İstasyonu’na girmeye başladı… Tren istasyonda durduğunda, trenden indik… Sarıya boyanmış istasyon binası tam karşımdaydı ve ben o binaya anneme bakar gibi bakıyordum… Gözümün yaşını silip derin bir nefes aldım ve doldurdum ciğerlerime anamın kokusunu …

07.10.2009/A D A N A

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

Yazar: htabakan