2011-03-10 11:49:50
biz erirken aynı potada

Mustafa Tuncel’e Kısa Bir Cevap

Giriş

Bu yazı tamamen “Adanaspor şirket takımıdır, Demir spor halkın takımıdır iddiasını tekrar gündeme getiren Sayın Mustafa Tuncel”e cevaptır, temelde Adana Demirspor’a yönelik bir yazı değildir. Kimseler alınganlık göstermesin aşağıdakilere. Çünkü bu bir “incitme, yaralama, sırtından vurma, yok sayma, yok etme yazısı değildir… (Ama alınganlık gösterenler olursa da bunun için yapacak bir şey yok.)

Ara söz

Ayrıca bu yazının siyasi bir içeriğe yönelmediğini hemen belirteyim. Sadece Sayın Tuncel’in de öne sürdüğü “halkın takımı” iddiasının altında bir süredir geliştirilen fazlasıyla öznel argümanlara da bir cevap içerirken siyasi kimi noktalara da temas etmektedir yazımız.

Bir de arada değindiğimiz “devlet erki” meselesi de yanlış anlaşılmasın. Sonuna kadar devletçiyiz ve özelleştirmenin santimini bile onaylamayız, eğitim, spor, sağlık, ekonomi her bir sosyal hat elbette devletin denetiminde olmalı deriz... Bahsettiğimiz başka bir şey… Halkın takımı – belediye/devlet takımı meselesindeyiz... Konuya; devlet takımı olmak kötüdür, halk takımı olmak iyidir veya tersi noktalardan bir ana fikir verme kaygısından da uzağız. Sonuçta herkes aynı potada eriyip gidiyor.

Talimatnamelerle

Herkesin bildiği bir noktadan gireceğim yazıya; demir sporlar, adında da anlaşılacağı gibi devletin demir yolları kanadından takımlardır. Resmidirler, talimnamelerle, nizamnamelerle kurulmuşlardır. DSİ spor, Tekel spor, Gümrük spor, Yol spor, Krom spor, PTT spor örnekleri... Türkiye’nin birçok ilinde, ilçesinde görebilirsiniz zaten “demir spor”ları. Birkaçını ben sayayım; Ankara Demirspor, Eskişehir Demirspor, Konya Demirspor, Nusaybin Demirspor… “Türkiye'de, Futbol Federasyonu'nun kayıtlarına göre 38 tane demir spor var.” Hepsi devletin belli bir politikası sonucu kurulmuş takımlardır. Bu; vatandaşı sosyalleştirme, geliştirme, modern hayatla, kolektif yaşamla, kentli olma olgusuyla bütünleştirme politikası da olabilir. Kendi devrinin veya genel olarak her dönemin koşullarıyla da düşününce doğru bir politika olarak da kabul edilebilir. Evet, bu kulüpler tek bir organizmanın Türkiye’ye dağılmış halidir. Sonraları çoğu Devlet Demiryollarından bağımsızlaşmıştır vs… Fakat hemen hepsi de belediye takımına dönüşmüştür süreçte…

İşçi Sınıfı

1940’larda her yerde yaygınlaşmıştır demir sporlar. Hep iddia edildiği gibi ulusal medyada kimi yazarlarca, internet sitelerinde dile getirildiği gibi gerçekten işçi sınıfının bir büyük örgütlenmesi mi vardır onun arkasında? Sanmam!

19. yy. sonlarında ve 20. yy. başlarından itibaren yaygınlaşan ve bir ticari ağın önemli parçası olan demiryolları ve işçileri elbette gelişmiş ve örgütlenmiştir. Böyle bakınca ilk örgütlenmeler de hemen hemen demiryolu işçileri arasında görülmüştür. Doğaldır, yüz binlerce demiryolcu taşıdıklarıyla, kazandıklarının çok daha fazlasını kazandırmışlardır. Akabinde pastadan daha fazla pay almak için çeşitli faaliyetler de göstermişlerdir. Fakat gerek sendikalaşmaları gerek eylemleri gerekse grevleri asla ideolojik bir temel üzerine yerleşmemiş, yerleşememiştir. Bir sınıf mücadelesini demiryolcuların tarihinde görmek mümkün olmamıştır. Sadece daha çok para almak için devinmişlerdir. Bunu da eleştirmek için demiyorum. Doğal olabilir bu tür strateji kendi koşulları içinde ama işçi sınıfı tarihinde, siyasal bir mücadelenin saflarında değeri olmamıştır. Memleketteki demir sporların bir işçi sınıfı hareketinden doğduğunun düşünülmesi sadece romantik bir yakıştırmadır, bir algı sorunudur ve muhtemelen vaktiyle sosyalist o ülkelerdeki “lokomotif” namlı takımların ülkemize vurduğu zannedilen yansımalarıdır, zannedilendir, o kadar (ama muhtemelen oralarda da bu işler devlet iradesiyle yeşil sahalara inmiştir).

[Düşünebiliyor musunuz, belki de tarihimizin en sert dönemlerinden sayılabilecek yıllarda, hele Almanya’da zirve yapan Nazilerin gölgesinin Avrupa’yı aşıp da ta Türkiye’ye vurduğu bir zamanda, 1940’larda 38 yerde demiryolu işçileri sınıfsal bir hidayete erip “aştık her bir engeli, çözdük sınıfımıza dair en karmaşık meseleleri, şimdi eğlenme, futbol oynama zamanıdır ki tribünleri de saflara çekme vaktidir ilerideki bir sınıf devletinin lojistiği için.” mi dediler, eşsiz ve mucizevî bir örgütlenmeyle? Bunu böyle düşünmek bile heyecan veriyor gerçekten. Biz de o zaman işin böyle olmuş olma ihtimalini sevelim…]

Halkın Takımı

Dolayısıyla bu takımların “halkın takımı” olarak piyasaya sürülmesi de sadece oralarda dönen paraların buharlaşmasının bir başka kamuflajıdır. Ben buradan bakınca öyle görünüyor çünkü… Deniyor ki; e canım halkın takımıdır; o zaman halkın belediyesinin halktan aldığı paralar, işçilerden aldığı paralar, o dolmuşçulardan muhtemelen bir çöküntüyle alınan paralar buraya gönül rahatlığıyla akacaktır. Halktan halka nakliyat(!) (Bir de halk bir türlü hakkının hesabını soramaz ya…)Böyle mi diyelim?

[Zaten demiryollarının kuruluş amacı da bu değil mi? Kapitalizmin iktidarının ve bir sömürü zinciri kurmasının nakliyesi… Bakın ABD demiryolları da aynı tarihsel süreçten geçer, İngilizlerin Hindistan’da, bu civarda demiryollarıyla yaptıkları da… Buraya bir alıntıyla destek olsak, bir örnektir konumuza, konumuzun kendisi değildir, derdimizi anlatmamıza bir destektir sadece: Bakınız,

“İngiliz tekellerinin Hindistan’da kârlı şekilde çalışabilmeleri için gerekli olan koşullar, serbest ticaret döneminde hazırlandı. Bu koşullardan en önemlisi demiryollar ve diğer bazı altyapı tesisleriydi. Koşul Hindistan’da kurulan sömürge hükümetinin çabaları ve İngiltere Hükümeti’nin desteklediği özel şirketlerin faaliyetleri ile yerine getirildi.

Sonuçta Hindistan, demiryollarıyla, sulama tesisleriyle donatıldı. Kimin için? Hindistan için mi? Bazı faydalar nedeniyle “evet” diyebilirsiniz, ama asıl İngiltere için! Evet, İngiltere için! Çünkü örneğin demiryolları İngiltere’ye şu avantajları sağlayacaktı:

—Hindistan üzerindeki politik denetim kolaylaştı.

—Gerekli hammaddeler İngiltere’ye ulaştırıldı.

—İngiltere başta demir-çelik endüstrisi olmak üzere, sanayileri için pazar buldu. İngiliz sanayi malları ülkenin en uzak köşelerine kadar pazarlandı.

—Hindistan pazarı, sonuna kadar İngiliz sermayesine açıldı.

İngiltere; sanayilerinin gereksinimlerini karşılamak üzere bazı malların üretimini, örneğin, çivit, çay, kahve ve kauçuk plantasyonlarını teşvik edildi.

Para - meta ilişkilerini geliştiren ve dünya pazarı için hammadde üretimini teşvik eden demiryolu yapımı Hindistan’ın çeşitli bölgelerini belirli ürünler alanında uzmanlaşmaya itti. Pençap, buğday; Bengal, Jüt; Maharaştra, pamuk; Assam, çay; Madras, kök bitkiler üretiminde uzmanlaştı.” Böyle akıp gidiyor aslında demir ağların hikâyesi; ))

Ama burada demiryolcuları eleştirdiğim fikri çıkmasın; demiryolcuları, rayları, lokomotifleri, vagonları, Belemedik’te bir sonbahar öğleden sonrasına dair demiryollu bir manzarayı romantik bir hissiyatla da olsa sevmek için Demirsporlu olmaya gerek yok: )]

Varsayım

Öyle olmasaydı, yani bir işçi sınıfının ideolojik örgütlenmesiyle, bir siyasal bilinçle kurulmuş olsaydı, o halkın takımları(!);

1)      Kurulamazdı efendim. O işçilerin, sendikacıların alayı Karadeniz’in karanlık sularında kaybolurdu. Bakınız Mustafa Suphiler.

2)      Olamazdı efendim. O işçilerin, sendikacıların hepsi ömürlerini zindanlarda geçirirlerdi. Bakınız Nazım Hikmet, Orhan Kemal. Kaçmaya kalkanlar da dağlarda başları ezilerek öldürülürdü. Bakınız Sabahattin Ali… En popüler isimleri sayıyorum, daha birçok isim var böyle bir siyasi mücadele sürecinde kaybolup yok olup giden…

3)      Olamazdı efendim. Kıstırılıp öldürülürlerdi. Bakınız Mahir Çayanlar…

4)      Olabilemezdi efendim. Asılırlardı. Bakınız Deniz Gezmişler…

5)   Ayrıca 1951 Tevkifatını hatırlatırım, 1. Yerli Mc Carty'ciliğimizi...

6)      Diyelim ki öyle bir şey oldu. Öyle bir şey olsaydı, örneğin 1950’de Demokrat Parti filan iktidar olamazdı, Türkiye Amerika’ya yanaşmazdı, bir işçi sınıfının iktidarı olurdu. Memleket bir gericilik sarmalında kaybolmazdı. Hal öyleyken Türkiye’nin seyri de ta o zamanda değişmiş olurdu. Örneğin Adana ta 1940’tan beri sosyalistlerin idaresindeki belediyelere sahip olurdu, örneğin yine Adana her seçimde 10 tane filan partili veya bağımsız sosyalist, işçi sınıfından gelen milletvekillerine sahip olurdu. Değişik olurdu. İsteyen de belki güle oynaya o takımların taraftarı olurdu, belki müreffeh bir ülkenin müreffeh bir şehri olurdu Adana’mız; ama öyle değil meselemiz olan süreç.

[Bunları sosyalist fikre katılıp katılmama, Denizleri, Nazımları övüp övmeme anlamında söylemiyorum, bir sınıf mücadelesinin sözleri de değil, yanlış anlaşılmaya. Sadece bir tahlilde bulunuyorum, böyle olsaydı böyle olurdu, diye. Yukarıda bahsettiğim gibi “halkın takımı” fantezisinin gerekçelerine bir göndermedir bunlar… Fakat kaz ve ayağı destur etmiyor bu tür tahlillere, gerçeklerle kurgular, görünenle gösterilmek istenen örtüşmüyor pek, olmuyor…]

Tersten Bakınca

Devlet bir yere neden yol yaparsa bu kulüpler de o mantıkla kurulmuş ve serpiştirilmiştir: Eğer dağ başına giden bir yol varsa oraya ayak basan kolluk kuvvetleri de vardır. Mesele hizmetten çok kontroldür çünkü; vatandaşı kontroldür, köylüyü, kasabalıyı, işçiyi, emekçiyi, göçerleri (bakınız Yaşar Kemal’in Binboğalar Efsanesi’ne) … ABD ordusu Navaho topraklarına bir yol yapıyorsa amaç oraları ele geçirmektir, işte o İngiliz o Hindistan’a o rayları döşüyorsa amaç o coğrafyayı demir ağlarla sömürmektir; Portekiz’i, İspanyol’u, Latin Amerika’ya uzanıyorsa sevdiğinden değildir, böyle bir şeydir bir tür keşif kolu göndermek… Bakınız örneğin diyeyim yine, Bizans’tır, Roma’dır civarına askerini yollamak için elbette bir ikmal ve istihkâm sistemi kurar. Bu sistemi yine elbette ki oradaki insanlara hizmet için yapılmaz, bir zapturapt altına almak için yapılır işler. (Bir de 12 Eylül darbesi sonrasındaki “sağlık yaşam koşuları” meşgalesini hatırlatmak isterim; “siyasete kafa yormayın, politikayla uğraşmayın, koşun, terleyin, genç kalın, yaşayın; ama siyaset olmaz…” gibi bir hatırlatma…) Ama işte devlet kendi sistemini kurarken kendi insanını da çeşitli yöntem ve uygulamalarla bir şekilde yetiştirecektir en doğal hakkıyla. Eh, olağan karşılama eğilimi de söz konusu olabilir.

Demektir ki devlet bir yere giriyorsa temel amaç kontroldür yani ıslahtır, hizaya getirmedir, baskı altında tutmaktır, egemenliği altına almaktır, tek tipleştirmektir (tam şu anda TV’lere, gazeteler şöyle bir bakabiliriz). Bir yere neden karakol kuruluyorsa bir yere işte o yüzden devlet menşeli işletmeler, kulüpler kuruluyordur. Köylere gidip köylünün iflahını gevreten tahsildarın hiçbir farkı yoktur devletin taşranın sahalarına kondurduğu futbol takımlarından veya dayattığı herhangi bir yaşam tarzından, halden, havadan. Her durumda, en nihayetinde mağdur olan halkın kendisidir çünkü, türlü sonuçlarla, emeğiyle alın teriyle… (Dikkat ederseniz karakolların, emniyet müdürlüklerinin kimi resmi dairelerin rengi de mavidir, laciverttir, gridir… Halkın olamayacak kadar renklerin devletçi tonlarıdır…) Yani üzülerek söylüyorum -teknik olarak, pratikte elbette değil- o karakollar ne kadar halkın karakoluysa demir sporlar da o kadar halkın takımıdır… Ama koca bir ülkede karakollara da ihtiyaç vardır mutlaka, devlet menşeli belediye inşalı takımlara da, çeşitli müesseselere de… Sebebi çok…

Adana’dan bir daha bakarsak;

Ben de şöyle diyorum o zaman; ille de bir halk takımı halk edeceksek…

Adanaspor tamamen bir emeğin takımıdır, sivil bir iradenin, vatandaşın tasarrufunun…

Öyle olmasaydı 14 yıl sonra kurulan bir kulüp şehrin ikinci takımı olarak sahalara çıktığında kendine taraftar bulamazdı. Adanaspor herhangi bir vatandaşın yaşadığı acıları veya mutlulukları en gerçek haliyle yaşamıştır. 1954’ten bugüne… Devletin desteğini almamıştır tersine kösteğine maruz kalmıştır, vatandaş gibi halkın kendisi gibi. Hep halkın bir parçası olmuştur, gerçek parçasıdır, ötesi sadece illüzyondur ki gözbağcılıktır, kandırmacadır, olanı farklı göstermecedir. Ki Adanaspor, devletin kendi resmi futbol takımını Adana’ya istihkamından önce kurulsaydı elbette fotoğraf çok ama çok farklı olacaktı.

Sayın Mustafa Tuncel Adana’yı yeterince tanımayabilir, bilmeyebilir, futbol tarihine veya halk realitesine, bir maziye aşina olmayabilir, bir makamı Adanasporluların da oylarıyla elde etmiş olabilir, fakat Adanaspor konusunda biz daha titiz sözler sarf edilmesini bekleriz. Ama konuşana niye konuştun diyemeyiz. Özgür bir ülkede yaşıyoruz. İnsanlar da nasılsa bu ülkede bilgi sahibi olmadan bir fikir sahibi de olabiliyor. Biz de o zaman cevap veririz, cevap vermeye devam ederiz. Yine şunu mu diyelim; hatırlayınız, son Adanaspor – Demirspor maçında ikiye ayrılmış maratonda iki ayrı çalışma vardı tribünde. Birinde devasa dijital pankart vardı, içeriğinde pamuk, demir, kaplan, miyav filan… Bizim galiba paramızla yaptıramayacağımız bedelde bir teknolojik ürün…

Bizde ise evin damında bezlerle, yapıştırmalarla bir çalışma, “güneş bu şehirde turuncu doğar” diye… En düşük maliyette, tamamen el emeği göz nuru bir iş…

İlle de ayıracaksa, o fotoğrafa bir daha bakmasını öneririz Sayın M. Tuncel’e, o manada hakikatte hangisi halkın takımıdır, hangisi değildir, o da bir fikir verecektir. Böyle mi karşılık verelim iddialara? Neyse…

Unutana, bilmeyene, bilmezden gelene de not düşelim, saf futbol sevgisiyle statları dolduranlara da, en masum taraftara da… Adanaspor da en hasından, en güzelinden, en doğrusundan, en hakikisinden bu memleketin, vatandaşın takımıdır (Orduspor, Boluspor, Tarsus İdmanyurdu, Çankırıspor, İBB demiyorum ama Mardinspor, Sakaryaspor, Altay, ve hatta idarede olmasa da tribünde Adana Demirspor, Samsunspor ve daha birçok spor gibi, bütün Memleketspor’lar gibi…). Uzanların yönetimindeyken bile Adana halkının önemli bir kitlesinin takımıydı, şimdi de öyledir. Gelecekte de öyle olacaktır. Eğri oturup doğru konuşmalı; Adanaspor kendine bir yönetim, yönetici, başkan bulma gücünü gösterebilmiştir. Tarihi boyunca. Belli bir işi, emeği, becerisi, hevesi, aşkı sevdası olan insanlar gelip elini taşın altına atmıştır. Bir başlarına. Bir başlarına yapmışlardır yapacaklarını. Batırmışlarsa da kendi paralarını batırmışlardır. Doğruları ve yanlışlarıyla bizimdir; sevabıyla ve günahı olmadan, bizimdir…

Şimdi iddianın muhatabına sormak gerekir (Aslında bizi ilgilendiren bir şey yok ama bir şekilde meselenin muhatabı olduğumuz için bir iki laf etmek mecburiyetinde kaldık, yoksa hakkaten bizi ilgilendirmiyor durum.) acaba şu başkanlığınızda başkanı olduğunuz takım için ne kadar para harcadınız? Kendi cebinizden ne harcadınız? Bayram Akgül gibi bir para harcadınız mı, tamamen sizin olan bir parayı? Tüm ekibiniz? Bilgilenmek için soruyorum. Emeğiyle geçinen dolmuşçulardan, belediye işçilerinden, özel okullardan ne kadar para akıttınız başkanı olduğunuz kulübe? Kimin parasını kime dağıttınız, dağıtıyorsunuz da ısrarla ve bilinçli bir taktikle öteleyip yalnızlaştırmaya çalışıyorsunuz bir Adanaspor’u?

Biri bir şey istiyorsa o belediyeden, o belediyecilerden anasının sütü gibi helal olanı istiyordur, vatandaşlık hakkıyla... Şahsınızdan bir şey isteyen de her halde namerttir…

 

Söz çok da, biz daha da uzatmadan bitirelim.

 

DS taraftarını ayırarak söylüyorum; oradaki tribün niteliğini de inkâr etmeden, görmezden gelmeden söylüyorum; kendi kulübünü, ben Adanaspor’umu nasıl seviyorsam, öyle sevenleri ayırıyorum; yıllarca bize bu manada yapılan saldırıları da umursamadan, o tarz müstehzi sözleri de yok sayarak söylüyorum;

Demirspor halkın takımıdır, Adanaspor ne kadar halkın takımıysa; ama bir farkla, ne yazıktır ki DS sanki daha çok (yine diyorum, idaretendir bu;  yoksa onca DS’li arkadaşımı Azmi’yi, Gencer’i, Erdal’ı nasıl dâhil edebilirim buna ) halkın parasını çarçur edenlerin takımıdır. Ötesinde Adanaspor’un varlığı sadece kendi dinamiklerine bağlıdır. Ve vatandaşın dinamikleridir bunlar…

 

[Yahu, haddizatında şahsen, çok da umurumda değil halkın takımı sıfatı… Halkın iradesinin anlamsızlaştığı, itibarsızlaştığı bir devirde ve ülkede herhangi bir futbol takımının halkın takımı olarak “taçlandırılması” biraz komik oluyor. Zannedersin ki Türkiye’de futbol sosyalist bir kitlenin meşgalesidir, işçi sınıfının tekelinde bir etkinliktir, saf bir amatör ruhun tecellisidir de, biz de öylece ne güzel eğleniyoruz. Sanki bu işte deli paralar dönmüyor da hala Pırasa Tarlasında, Milli Mensucatta kıran kırana maçlar oynanıyor. Çamurda, yağmurda bir aşkla… Sanki hala mahalle tabelaları var o skorboardlar yerine; rakip, saha, saat, netice, goller yazan…

İşte öyle bakınca, hem her takım halkın takımıdır hem de hiçbir takım halkın takımı değildir, tam bir paradoks… Ne diyeyim daha…

Bir de ülkenin en kozmopolit bir şehrinden birer Celtic ve Rangers çıkarmaya çalışmak komikten öte garip oluyor.

İsterseniz bu kez Vikipedi’den bir alıntıyla destekleyeyim bu noktayı:

“Glasgow şehrinin takımı olan Celtic ile şehrin doğusundaki Rangers arasında ezeli bir rekabet bulunmaktadır. Celtic ile Rangers arasındaki ezeli rekabetin altında mezhepsel ve siyasi sebepler yatmaktadır. Celtic taraftarları Katolik, Rangers taraftarları ise Protestan mezheplerine mensuptur. Ayrıca Rangers taraftarları, İskoçya'nın kendi hükümet ve meclisine sahip olduğu, ancak devlet teşkilatı açısından Birleşik Krallık'a bağlı olduğu mevcut statüsünün devamından yana iken; Celtic taraftarları İskoçya'nın tümüyle bağımsız bir cumhuriyete dönüşmesinden yanadırlar. Bu mezhepsel ve siyasi sebeplerden ötürü, iki kulüp taraftarları arasındaki ayrım çok keskindir ve İskoçya'da, aynı ailenin içinde hem Celtic hem de Rangers taraftarına rastlamak imkânsız gibidir. Taşıdığı mezhepsel ve siyasi anlamlar sebebiyle Celtic-Rangers derbileri bir futbol müsabakasının çok ötesinde algılanır.”]

 

Sanırım yeterince çarpıcı bir farkı somut bir biçimde izah ediyordur bu alıntı…

 

Fakat bilinsin ki bu meselede ruhum hala acı çekmede, kaderleri ve kederleri ortak insanların tam da şu devirde safları sıklaştıracakları yerde safları iyice ayırmalarında… ama…

 

Lakin hakikatte vallahi umurumda bile değil kim halkın takımıdır, kim değil, sonuçta erimiyor muyuz ki hepimiz, aynı potada

Yazar: Editor