Barış! O da Ne ki?
Futbolda gerginlik istemiyoruz (mu?). Olaylar bitsin (mi?). Şiddet olmasın (mı?). Gerçekten (mi?). Şiddetle değişen bir dünya ancak daha çok şiddetin var olduğu bir dünya olur.
Okula gideriz, Türkleri kazığa oturtan ‘kazıklı Voyvoda’ okutulur. 9–10 yaşında dost kavramından önce düşman ve düşmanlarımızın bizlere neler yapabileceği korkusu içimize damıtılır inceden, inceden. Falanlar hamile kadınlarımızı bıçaklamışlardır, filanlar üç aylık bebeklerimizi katletmişlerdir, Rusların en büyük isteği ülkemizi bölüp, Akdeniz’e inmektir. Liselerde subayların verdiği ‘milli güvenlik’ diye bir ders vardır, bizlere sürekli tetikte olmamız gerektiği anlatılan. Su uyur, düşman uyumaz ona göre!
Kendimizi karşımızdakiyle mücadele ve savaş üzerinden tanımlamak normalleştirilmiştir, bu sebeple de bu savaş hali artık sorgulanmaz. Çözüm basitken yıllarca çözümsüzlüğü seçeriz. Çünkü barış bizi bozar.
Peki spor dünyamız toplumsal yapımızdan farklı mıdır? “Futbolig”ler, “Telegol”ler, “Maraton”lar derken sırf reyting için futboldan zerre kadar anlamayan Ahmet Çakar’lara, Ziya Şengül’lere, Erman Toroğlu’lara, dalaşmaya girişsin, kavga etsinler diye program yaptırırız. Her sezon başı en büyük eğlencemizdir Hıncal Uluç’un kurban seremonileri. Merakla bekleriz üstat önce kime ‘bundan hoca moca olmaz, kovun gitsin’ diyecek diye. Hürriyet’in spor servisinin başına hiçbir gazetecilik eğitimi almamış Ercan Saatçi getirilir, boş zamanlarda diğer takımlara küfür eden, dalga geçen. Başarılı teknik direktörümüze ‘imparator’ deriz, adam kendini gerçekten imparator gibi görür saha ortasında Emre’yi tokatlar, İsviçrelileri çökertme planını organize eder. Dünyanın en sevimli futbolcusu Arda bile çirkinleşir bu yapıda, gol sevinçleri herkese ve her şeye karşıdır artık. Bir taraftan Aziz Yıldırım’a diktatör deriz, diğer taraftan Polat ve Demirören de onun gibi kodu mu oturtsun, işine geleni federasyon başkanı seçtirsin isteriz.
12 Eylül’den sonra gençleri apolitikleştirdik. Sanat ve felsefeden uzak sürüler yetiştirdik. Bu bağlamda kişinin kendini tanımlaması tuhaf kodlar üzerinden gerçekleşmeye başladı. Kimi metalci, kimi tiki, kimi fenerli, kimi çarşıdan oldu. Kendimizi tanımadığımız için, içimizi tuhaf terimlerle doldurarak bir ‘ben’ yaratmaya çalışıyoruz. Hiçbir siyasi, dini ve ekonomik sebebi olmadan, tamamen tesadüf eseri herhangi bir takım taraftarı olup, ‘ben’i var edebilmek için diğeriyle mücadeleyi seçiyoruz. Çünkü ‘ben’ ancak ‘sen’le didişme halindeyken anlamlıyım, çünkü toplumsal yapımız bu savaş hali üzerine kurulu.
Küçük bir çocuğa yedi yaşından itibaren ‘bize bizden başka dost yok’ bilincini ve buna bağlı olarak sürekli kendini kutsayan ve ötekini lanetleyen grup ruhsallığını enjekte edeceksin sonra da ‘bir grup kendini bilmez taraftar, cezalar artsın gör bir daha yapıyorlar mı, kadının biri el kol hareketi yapmış’ falan filan.
Geçiniz efendim.
Gencer Çapar

Hiçbir kabilenin, değil yabancılara, birbirlerine bile yurtlarını satmaya hakkı yoktur.




























