2009-02-04 14:53:40
çukurova hikayeleri 1 / yazan: Uğur Pişmanlık

Burada Çukurova hikâyeleri bulacaksınız. Kederli, keyifli, buruk… Bu hikayeyi Uğur Pişmanlık yolladı Tarsus’tan… İyi okumalar.

__________________________________

“ARAP HAMZA”

YAKACAĞIM ULAN BU MUSALLAYI!

Uğur Pişmanlık

Çocukluğunda dinlediğim ve beni etkileyen birçok hikâye vardı. Bir Köroğlu destanı, Şahmeran efsanesi ve Zaloğlu Rüstem destanı bunların başında gelirdi. Hele ki, Zaloğlu Rüstem gibi güçlü ve heybetli kahramanların hikâyeleri her zaman ilgimi çekerdi. Bunlar, adı üzerinde birer efsane idi. Bir de gerçekte yaşanmış eski zaman hikâyeleri vardı ki, onları birer şehir efsanesi olarak görmek gerek.

Tarsus St. Paul Kilisesi 1990’lı yılların ortalarına kadar Eski Ortodoks Rum (Arap) Kilisesi olarak bilinirdi. İşte bu kiliseden bir önceki sokakta Makam Cami’sinin müezzinlerinden Halil Güllüce’nin oturduğu sokakta Zöhre teyzenin evi vardı. Zöhre teyze son derece sevecen, cana yakın eski toprak dedikleri cinsten bir kadındı.

Asılları Afrika kökenliydi. 1. Dünya Savaşında İngiliz Sömürgelerinden Anadolu işgaline karşı getirilmiş askerlerden geri dönemeyip burada kalan Afrikalı Müslümanlardanlardı.

Zöhre teyzenin ölen bu Afrikalı kocasından bir erkek çocuğu olmuş, onu da tek başına büyütmek zorunda kalmıştı. Oğlu Hamza okumadı, haylaz oldu. Çeşitli işlerde çalıştı dikiş tutturamadı. Hamza her gün akşam bir kavga ile eve gelirdi. Bazen üst baş perişan bazen kanlar içinde…

Herkes Arap Hamza derdi ona. Ama hiç kimse bu şekilde çağıramazdı onu. Arap Hamza, boylu poslu, güçlü kuvvetli, kapı gibi bir adamdı. O, bir mahalleye ya da bir sokağa girdiğinde, “Arap Hamza geliyor!” dendi mi, sokakta kimsecikler kalmazdı. Sokakta olanlar evlerine ve ara sokaklara kaçışırdı. Kimse onunla sokakta karşılaşmak istemezdi. Eğer, birisi karşıdan Arap Hamza’nın geldiğini gördüğünde yolundan geri dönemediyse hemen en yakın bakkal ya da her hangi bir esnafın dükkânına müşteri gibi dalarak, bu karşılaşmadan kurtulmaya çalışırdı. Sanırsınız gelen Arap Hamza değil de, Zaloğlu Rüstem’di. Sanki attığı her adımda yer sarsılıyor, binalar sallanıyor ve insanlar, bu heybetli gücün karşısında korkularından titriyor, kaçacak yer arıyorlardı.

Hani kimseye bir şey yaptığından ya da yapacağından değildi belki ama ya Arap Hamza’nın ters bir tarafına ya da gününe denk gelinirse diye herkes kendince tedbirli davranıyordu. Arap Hamza, çalışmadan yaşayan insanlardan biriydi.

Arap Hamza, kumaş pantolonu üzerinde beyaz gömleği, cepli yeleği, omzuna attığı ceketi ve bütün o heybetli görüntüsü ile tam bir kabadayıydı. Belinin bir tarafındaki tabancası, kuşağının altındaki sustalı bıçağı ve elindeki tespihi onu betimleyen görüntüyü tamlayan unsurlardı. Başının önü hafif keldi. Kalın bıyıkları ve kocaman elleri ve kara gözleri, Arap Hamza’nın diğer belirgin özelliklerini oluşturmaktadır. O, bana her zaman eski kabadayı ve külhanbeylerden Ustura Kemal’i hatırlatırdı.

Adından da anlaşıldığı gibi Hamza Arap’tı. Çukurova’da Araplara Fellah yani çiftçi derlerdi. 1800’lü yılların başında Mısırlı İbrahim Paşa tarafından ağırlıklı Suriye olmak üzere, Lübnan ve Mısır’dan bölgeye getirilmişlerdi. Önemli bir bölümü tarımda çalışıyordu. Hamza’da pamuk tarlalarında ve sebze bahçelerinde birkaç kez işçilik yaptı ama o kadar. Sonrasında ise işi önce avantacılığa döktü, ardından da bu yüzden birkaç yaralama ve adam öldürmeden cezaevine girip çıktı.

Arap Hamza, yaşamını Tarsus esnafının bir kesimine haraç keser sürdürürdü. Arap Hamza, Şehitkerim, Cami Cedit ve Tekke Mahalleleri ile Kasaplar Çarşısı, Bakırcılar ve Tenekeciler Çarşısı, Buğday Pazarı esnafları ile Urgancılar Çarşısı esnafını haraca bağlamıştı. Her ayın başında bir uçtan başlayarak esnafları ziyaret eder avantasını alırdı.

Yaşamını çarşı esnafından topladığı haraçla sürdüren Arap Hamza, bir ay boyunca ihtiyacını bu parayla karşılardı. Nadiren para yerine bir mal alır ve evine göndertirdi. Bunlar, genellikle evin meyve-sebze ihtiyacı ile taşınması zor büyük bir eşya olurdu. Kendisi evine bir şey alıp götürmez, parasını anasına, Zöhre teyzeye verirdi.

Zöhre teyze ise oğlunun verdiği paraları ilk başta almaz ve almak istemez, ancak zamanla yaşamı sürdürmek için buna mecbur kalır ve durumu kabullenir. Oğlu Hamza’nın bu durumuna çok üzülür ama artık onu bu yaşam tarzından vazgeçirmek için elinden bir şey gelmemektedir. Zöhre teyze, hem oğlunun durumu nedeniyle hem de onun haraç topladığı parayı doğrudan kendisi harcamak istemediği için çarşıya çok az çıkar ve ihtiyaçlarını çoğunlukla da mahallenin çocuklarına aldırtır ya da sokağa gelen seyyar satıcılardan ve çerçilerden karşılar.

Arap Hamza, sabah evden çıktıktan sonra günün önemli bir kısmını Parmakçalı kahvede geçirir. Sadık Paşa’nın gazinosunun yanında yer alan kahvehanenin bitişiği Saray Lokantası’dır. Hemen yanı başında Berber Ahmet, Kürt Kamil’in fırını, Şerbetçi Bekir yer alır. Hırdavatçı Muzaffer Köylüoğlu’nun dükkânından sonra sırasıyla Baklavacı Yakup Uslan, Manav Eyüpzade Abdullah, Azim Manav, Şekerci Ali, Buzcu-Gazozcu Ziya, Şerbetçi Ali, Görallar’ın Şekerci Ziya, Recep Çavuş’un bakkaliye dükkânları yer almaktadır. Bu sıranın sonunda Tarsus’un eski hanlarından olan Saray Han vardır. Saray Han’ın giriş kapısının solunda Bakkal Mehmet Yirik’in dükkânı, sağ tarafında ise Aşçı Süleyman ustanın Halk Lokantası vardır. Köşeyi dönünce de Pinti Ahmet Fakı’nın Bakkaliyesi yer alır.

Arap Hamza ortalıkta çok görünmeyi sevmez. Zamanı bu arasta da geçer. Parmakçalı kahve onun üssü konumundadır. Acıkınca ya Halk Lokantası’na gider ya da yemeği kahveye ister. Yolda, sokakta ya da nadiren girdiği dükkânlarda hep tetiktedir, arkasını kollar ve hiç boş gezmezdi. Ama insanoğlu bu, gün gelir boş bulunur, gün gelir hata yapardı.

Esnaflar, Arap Hamza’nın haraç almasından artık bıkmışlardı. Ancak hiç kimse Arap Hamza’ya “Sana bundan sonra haraç vermeyeceğim” diyemiyordu. Hatta esnaflar bu görüşlerini topluca dile getirmeye bile cesaret edemiyorlardı. Arap Hamza ki, o, silahsız on adamın baş edemeyeceği güç ve heybette biriydi. 1953 yılının ilkbaharında esnaflar, üç dört tane mahalle serserisi ve kabadayısı ile bir anlaşma yaptı: Artık haraç vermeyeceklerdi. Arap Hamza ortadan kaldırılacaktı…

Arap Hamza’nın evi Gözlükule tepesinin yakınlarındadır. Burası, kentin Hititler zamanında ve sonrası dönemlerde yerleşimlerin olduğu bir höyüktür. Kentin en yüksek noktası olan bu tepe sonradan ağaçlandırılmıştır. Burası zaman zaman halkın mesire yeri ve gezinti alanıdır.

Bir gün Arap Hamza, bir akşam eve döndüğünde elini yüzünü yıkayıp içeri girer, bakar ki anası namaz kılıyor avluya çıkar. Avluda bir iki dolandıktan sonra ceketini omzuna atıp avlu kapısından sokağa, oradan da elindeki tespihi yavaştan sallayarak Gözlükule tepesinin eteklerine doğru yürür. Havada bir yaz akşamı serinliği vardır. Gün batımı yakındır. Güneşin batacağı yönde ufuk çizgisi kızıla çalmaktadır. Dağların rengi griden siyaha dönmektedir. Alacakaranlık içerisinde Gözlükule’den kenti seyrederken saat kulesinin çan sesiyle kendine gelir.

Arap Hamza elinde tespihi tepenin kurumaya yüz tutmuş etekleri üzerinde öylesine gezinirken karşıdan ağaçların arasından iki üç kişi belirir. Kendisine doğru geldiklerini anlar. Önde olan kişi Arap Hamza’ya biraz daha yaklaştığında “Abi arkadaşlarla meyve/portakal aldık yiyeceğiz ama bunları soyacak çakımız yok. Bıçağınızı verseniz de kullansak” der.

Arap Hamza, hiç işkillenmez. “Tabi veririm gençler” diye yanıtlar onları. Bıçağını çıkartmak için elini beline götürür. Belini yoklar. Sonra bir daha gezdirir elini belinde ve her zaman bıçağını koyduğu zulasında. Ama bıçağı yoktur. Arap Hamza, dışarıda ilk kez silahsızdır. Kendini savunmasız ve çıplak hisseder ve birden telaşa kapılır, çocuk gibi heyecanlanır. Yüzü kireç gibi beyazlaşır, yanaklarına bir titreme gelir. Ne yapacağını ne düşüneceğini bilemez. Nasıl böyle boş bulunmuştur bunu çözmeye bile fırsat kalmadan adamlar Arap Hamza’nın üzerine çullanır.

Artık adamlarla Arap Hamza arasında bir boğuşma başlamıştır. Arap Hamza bütün gücüyle kendini pusuya düşüren adamlara bir yandan yumruk savurup, yakaladığını da havaya kaldırıp yere çalarken bir yanda da haykırmaktadır, “Çakallar, meyve ayağına yatıp benden bıçak isteyerek pusularsınız ha. Lan ben hepinizin leşini sermez miyim? Lan namussuzlar, lan kahpe dölleri…”

Arap Hamza adamlarla kavga ederken birkaç adam daha gelir diğerlerinin yanına. Hamza bunları görünce var gücüyle bağırdı, “Lan kancıklar tek tek gelsenize lan Allahsızlar, imansız…” Arap Hamza sözlerini tamamlayamadı. Kavgaya tutuşan adamlar onunla bu şekilde baş edemeyeceklerini biliyorlardı. Hazırlıklı gelmişlerdi. Bıçak darbeleri birbiri ardına girip çıkıyordu o heybetli adamın gövdesinden içeriye. Adamlar ise bıçak, sustalı, kama ve ellerine ne geçirmişlerse bağırış çağırış deşiyorlardı Arap Hamza’yı.

Artık hava iyiden kararmıştı. Az önce kavganın olduğu yer şimdi tamamen bir sessizliğe bürünmüştü. Arap Hamza yerde yatıyordu. Yüzü yere kapaklanmış olarak inlemeye başladı. Her yeri kan içindeydi. Yattığı yerden kendini yokladı. Çok yara almıştı. Durumun ciddiyetini kavradı ve yavaş hareketlerle kalkmaya çalıştı. Karnına yediği bıçak darbelerinden bağırsakları dışarı sarkmıştı. Kocaman elleriyle bağırsaklarını topladı karnının içine doğru bastırdı. Kollarını göbeğinin altına kavuşturarak ayakları üzerine doğruldu. Gözlükule’nin karanlığı içerisinde yaralı, yorgun ve ağır bedenini ağır aksak taşıyarak evine doğru yürüdü.

Gözleri kararmış vaziyette ve son gücünü kullanarak avlu kapısını omuzlayarak açtı. Gürültüye Zöhre teyze koştu. Oğlunu kanlar içinde yerde görünce bastı çığlığı. Önce yan evlerin ışıkları yandı ve kısa bir süre içinde komşular avluya doluştular. Arap Hamza, bir fayton arabaya zor bela bindirerek hastaneye götürüldü.

Tarsus Devlet Hastanesi doktorları durumun vahim olduğunu ve bu kadar ağır bir yaralıya müdahale edemeyeceklerini belirtip, Mersin Devlet Hastanesi aciline sevk ettiler. Ancak orası da, hastaya müdahale için yeterli donanımları olmadığı gerekçesiyle Adana’ya sevk ederler.

Ameliyatı saatler sürdü. Arap Hamza bu kavgada yirmi bir yerinden bıçaklanmıştı. Vücudunun her yerine yüzlerce dikiş atıldı. Birkaç gün baygın vaziyette yattıktan sonra ayıktı. Bir hafta on günlük bir tedaviden sonra hastaneden taburcu oldu ve evine getirdiler onu. O, ölümden dönmüş, artık iyileşmeye doğru gidiyordu.

Arap Hamza kendine geldiğinden beri yaşadıklarını düşünüyordu. Ne olmuştu? Nasıl olmuştu? Gözlükule tepesine neden gitmişti. Ya üzerine bir şey almaması! Nasıl boş bulunmuştu. Üstüne salınan adamları kim kiralamıştı? Bazılarının yüzünü tanıyordu. Musallanın adamlarıydı. Ve belki de en önemli şey, kendisine saldırmaya nasıl cesaret edebilmişlerdi? İşte bunu hazmedemiyordu, en çok bu zoruna gidiyordu. Arap Hamza, yattığı yerde ağrıları ve sızıları içerisinde bunları düşünürken sinirleri öyle gerildi ki, tüm kızgınlığı ve hıncıyla ve yine tüm gücünü toplayarak var gücüyle bir nara attı, “Bu Musallayı yakaacağııııım laaaaan!”

Arap Hamza’nın bu attığı nara, yattığı odanın duvarlarında onlarca kez yankılanıp evin dışına taştı. Önce Zöhre teyze, ardından da komşular bu haykırışın geldiği yöne koştular. İçeri girdiklerinde, onu iki kolları yana yatmış ve yumrukları sıkılı bir vaziyette buldular. Arap Hamza ölmüştü…

Arap Hamza, pusuya düşürülmesine çok içerlemişti. Bu durumun zoruna gitmesi üzerine, o kadar kuvvetli bir nara atmıştı ki, o bağırmanın etkisiyle kendini kasınca yaralarındaki yüzlerce dikiş atmış ve anında can vermişti.

* Aratos dergisi, Ocak-Şubat 2008, 25. sayısında yayınlanmıştır.

Yazar: htabakan