2008-12-01 18:38:31
eleştiri

BİR ROMAN BİR HİKÂYE

http://www.galerihikmet.org/mynet_resimlerim/veda.jpg

ROMAN

Hiç de radikal olmayan bir gazetenin kitap ekinde Ayşe Kulin son romanı ‘Veda’ üzerine bir şeyler söylüyor. Arada da ‘ Resmi tarihten gına geldi.’ diyor. Fakat Kulin’e gına getirten nokta ayrı bir ‘hassasiyetin’ masalını anlatıyor. Yani yazar, resmi tarihin bize dayattıklarının ancak bazılarından mustarip ve bu minval üzere gına getiriyor. Sözü de Osmanlı’nın son maliye nazırı ve de büyük dedesi Ahmet Reşat’a ve Vahdettin’e bağlıyor:

‘Şunu bil ki Kemal (Ahmet Reşat’ın yeğeni) Sultan bugüne kadar gelmiş geçmiş sultanların çoğundan daha kötü değildir. Kötü olan zavallının kaderidir. Bu uğursuz işgal onun zamanına denk geldi. Sultan, altı yüz yıllık tahtı korumak için elinden geleni yapıyor.’ dedirtiyor Ahmet Reşat’a.

Bilinen bir haldir her ‘dönemin’ kendi insan tipini ve bu tipe inceden bir istikamet verecek yazarçizer takımını yetiştirmesi. Yüzyıllardır böyledir bu. Elbette bugünün Türkiye’si de iktidar yapısına uygun, işaret edilen mecralardan akabilecek titreklikte ve kıvamda sanatçılar, edebiyatçılar, karikatüristler, akademisyenler, hukukçular, gazeteciler, televizyoncular, komedyenler, öğretmenler, aktörler… bulmuş, yaratmış, ehlileştirmiş, olmadı dönüştürmüştür. Yoksa TV’lerde, gazetelerde, edebiyat çevrelerinde arz-ı endam eyleyen muhteremlerin varlığını; yani Mehmet’lerin, Cengiz’lerin, Hasan’ların niceliğini, kimi dizilerin İslami motifli ince ayarlarını, Sunay Akın’ın Mahya Işıkları altındaki masum Ramazan sunumunu, kandan beslenen ve güncelleşen faşizmi, kıvırtmacaları, kaytarmacaları, TRT’nin samanyoluna tahavvül etmesini ve daha bir alay entrikayı nasıl izah edebilirdik…

AKP’cilerin ağzıyla konuşmak, son dönem ‘demokrat’ yazarlarının genel arızası oldu. Çünkü bir şeylerle didişmeden, evet didişmeden, suya sabuna dokunmadan yaşamak, görüp yazmamak, kafayı kuma gömüp ötesini tepeye dikmek kolaydır ve güvenlidir.

HİKÂYE
Biz yazını başına dönelim. Evet, resmi tarihten gına geldi. Onu reddediyoruz. Ayşe Hanım da reddediyor. Ama bakın ardından neyi bina ediyor, hangi resmiyetin gayri resmi tarihini sunuyor:

‘Artık geriye bakıp çok yakın tarihimizi iyi irdelemeliyiz. Bir padişaha vatan haini denmesi doğru değil.’ Ve ekliyor:

‘Olsa olsa beceriksiz bir padişahtı.’ Kendince çarpıcı bir somutlaştırmayla da devam ediyor:

‘Asla sadece siyah ve beyaz yoktur. Ara renkler de vardır ve kimse sadece iyi ya da kötü değildir. Tüm bunları kabul edip (yakın tarihimizle) barışmamız gerekiyor.’ Gazetenin kitap ekinde buna benzer şeylerle devam ediyor yazar.

Gittik kitabı aldık. Ezbere konuşmamak için de zaman ayırıp okuduk. Bir romancının tarihçi gibi davranmasını beklemiyoruz. Kuru bir nesnellikle yazılan tarihsel romanların belgesel düzeyinde olması elbette kaçınılmazdır. Yaratıcı yazar olayları kendi evreninden geçirecektir. Ayıklayacaktır karakterleri, onlara bir ayar çekecektir biraz da keyfince, olmadı yeni yeni karakterler halk edecektir. Sonuçta romancı yarattığı dünyanın tanrısıdır ve kullarını belli bir hizaya sokacaktır. Ama ‘Veda’ adlı romanda da olduğu gibi, okurunun belleğinde (yukarıda andığımız noktalar itibariyle) gedikler açan, zihinleri bulandıran, gafletleri önemsiz beceriksizlikler olarak nitelendiren ve en sakin ifadesiyle ‘dönemin yazarı’ olan bir romancı da olmayacaktır.

Genel olarak Ahmet Reşat’ın konağında geçen romanın bu mekânı adeta bir melekler evidir. Gerek ana gerekse yardımcı karakterler arasında bir tane fena insan ara ki bulasın. Hepsi ayrı bir cevher, hepsi fedakâr, hepsi iyi niyetli… Bir romanda ille de kötü karakterler olacak demiyoruz. Ama vaziyet, Ahmet Reşat’ı aklama çabasında olan yazarın bunu yaparken diğer karakterlere de irili ufaklı melek kanatları takma mecburiyeti ve mahcubiyetiyle hareket ettiği düşüncesini doğuruyor. ‘Madem büyük dedem aslında masum bir görev adamı, yanı başındakiler de en az onun kadar masumdur. Günahları ve sevapları padişahına ve milletine bağlı bir muvazzafın günahları ve sevaplarıdır. Ne yaptıysa imparatorluk için yaptı.’ diye mi düşündü acaba? Büyük dedeyi, Vahdettin gibi, kaderin cilvesine maruz kalmış bir gizli vatanperver olarak resmederken romana da kötü bir karakter yerleştirmeye vicdanı mı elvermedi acaba?

Kısa keselim. Romandaki dil yanlışlarına hiç girmeyeceğiz; ama mutluluğun ‘kanıksanan bir kavram’ olduğunu da ilk kez bu romanda gördük. Hani sabun köpüğü denir ya, öyle bir roman. Samimiyet fakiri, dolayısıyla inandırıcılık da oluşamamış. Dört yüz sayfada bir roman derinliği yok. Upuzun bir hikâye desek daha doğru. Sonuçta o paraya (16 ytl) başka bir kitap alabilirdik. Ne bileyim, Yaşar Kemal’in herhangi bir romanını alıp bir arkadaşa hediye edebilirdik veya onunla iki tek de atabilirdik.( Yaşar Kemal demişken, Ayşe Hanım’a Sarıkamış betimlemeleri için büyük yazarın ‘Bir Ada Hikâyesi’ adlı nehir romanın yayınlanan kitaplarını okumasını şiddetle öneririz.)

BİZE DE GINA GELDİ
Yakın tarihle barışmak at izini it izine mi karıştırmaktır? Sonra gına getirip öteyi beriyi çitilemek midir? Derken Adnan Menderes’i demokrasi yıldızı yapmaktır, Deniz’leri dönüp dönüp bir daha asmaktır değil mi? Tescilli katilleri ‘aslında iyi bir adammış, şu kaosla da ne ilgileri varmış, yahu ne yaptıysa memleket aşkıyla yaptı’larla mı eşlemektir? Demirel’i bir iki sene içinde, kısmet olursa, komüncü mü yapmaktır?

Türkiye’yi ABD’nin kucağına atanları ülkenin sahibi yapmaktır aynı zamanda, yakın tarihle barışmak.

Siz barışın kendi yakın tarihinizle, gına da gelsin. İstediğiniz her kişinin de kara sayfalarını temize çekin. Bizim derdimiz o cephede değil, varın eğlenin. (Aşağıda adlarını sayacağımız güzel insanların AKLANMAK gibi eyleme hiçbir ihtiyaçları olmadığını önemle belirtip devam edelim…)

Ama beride Mustafa Suphi ne oldu?

Sabahattin Ali hep fail-i meçhul mü kalır?

Nazım Hikmet vatan haini olamaya devam mı eder?

Hep yakılacak adam mıdır Aziz Nesin?

Ruhi Su taammüden öldürülür mü hala?

Yılmaz Güney yine uzaklarda mı ölsün?

Dirilip de yine linç mi edilsin Ahmet Kaya?

Neyse…

Hep siz olun iktidarda, vatanı hep siz bizden çok sevin, âlem keyfinizce seyretsin. ’Sadece görevinizi yaparken’ elinizi vicdanınıza hiç koymayın, ülkesini gerçekten seven insanların kanına girerken, ‘ben milletin geleceğine dair ne fenalıklar yaptım, nelere-kimlere araç oldum’un muhasebesini hiç yapmayın. Ve fakat o 6.Filo da ömrü billâh ruhunuzda demirlesin.

Şu zalim karanlıkta bize kalan;

Yılmaz Güney hüznü bakışlar,

Eve Şarlo dönüşler,

Misketler ceplerimizde,

Kayışlarımızda kızıl sapanlar… olsun…

Yazar: htabakan