2011-04-11 21:25:34
fincancı katırları

"Nasreddin Hoca merhum, bir gün mezarlığa dolaşmaya gider. Orada gezerken boş bir mezar görüp içine ölü gibi yatar. Bizim Hoca: Bakalım sorgu melekleri gerçekten gelecekler mi? diye düşünür. Derken bir fincancı kervanı kabristanın yanındaki yoldan geçmeye başlar. Hoca, şakır şukur giden bu şey de neymiş diye başını çukurdan çıkarıp bakınca katırlar karşılarında bir şeyin belirmesi ile ürkerler ve kaçışmaya başlalar, fincanlar kırılır vs. Kervanın sahipleri hocayı yakalarlar.
Bre kimsin, diyerek sıkıştırmaya başlarlar.
Hoca: Ben ölüyüm, aman etmeyin eylemeyin, dese de dinlemezler, güzel bir dayak atarlar.
Başı gözü kan içinde kalan Hoca eve gelir. Karısı kapıyı açtığında şaşırır:
Be Hoca bu hâl ne, diye sorar. Hoca: Öldüm de mezardan geliyorum. Başıma bu hâl ondan geldi, der. Hocanın hanımı, saf saf: Vay Hocam, peki öbür dünyada ne var ne yok, diye sorunca Hoca şöyle cevaplar:
Vallahi Hanım, fincancı katırlarını ürkütmezsen hiç bir şey yok."

http://images.christmastimeclipart.com/images/2/1175730466784_252/img_1175730466784_2521.jpg

Kara mizah ne olabilir? Olağan insan hallerinden hazin vaziyetler çıkarmak olabilir mi? Güleceğine ağlayacak gibi olmak, belki ağlamak… Mizahın karası… Ayrı bir beceri ister, her yiğidin harcı, her kalemin işi değil. Yapanına gıpta ederim.

Üniversite zamanlarında, evde Murat’la Selahattin tavla oynardı. Selahattin kahvehane nedir bilmez bir adam. Hani tavlada “aldığın pulu oynayacaksın” geyiği var ya, Murat da Selahattin’i kızdırmak için abartıp “baktığını da oynayacaksın” derdi. Tabi, Selahattin küplere binerdi; olur mu öyle şey? Arkadaşlar da muhabbetine “kahve kuralı böyle Selahattin, baktığını oynayacaksın” diye devam ettirirdi mevzuyu. Eğlenceli günlerdi…

Şimdi Selahattin acaba o zamanları hatırlar mı? “baktığını yapmak, aklından geçen pulu oynamak…” Nereden nereye yani…

Yayımlanmamış bir kitap, olmayan bir şey, bir tahayyül belki veya kâğıt tomarı, bir bilgisayarda birkaç bin kelime, ama kitap olacak/ken bir gece baskınıyla… Hani bir suikast veya soygun veya ihtilal ya da devrim daha ne bileyim taslağı, şablonu, projesi, kurgusu vs de değil, bir kitap, araştırma inceleme kelamından…

Abdülhamit döneminde baskının, jurnalin, gözaltıların, sürgünün bini bir para… Yasak kelimelerle boğuşur millet, yazar, gazeteci…

Döndük mü hazretlerin hep hasret duydukları zamanlara…

Şimdi yeni suç tanımları ve önlemleri yerine illa ki önerileri olacak;

F ve Tip ses simgeleri bir tamlamaya dönüştürülüp belli bir ima için kullanılamayacak, Orhan Veli’nin “düşünme arzu et sade, bak böcekler de böyle yapıyor” dizeleri bir hicivden bir idare tarzına dönüştürülecek. Bıyık, bademinden olacak. Güneşli havalarda gölgeler kalabalık yapmayacak, mümkünse gölgesiz dolaşılacak ya da sadece gölgeler salınacak ki sureti aslı olacak. Bir kültür devrimiyle Elif, Cengiz, Şamil, Hasan, Mehmetler okunacak; Nihat Doğan dinlenecek, Mahzun izlenecek, İbo sevilecek, Sezen övülecek, Müslüm… Vah be Müslüm Baba, sen de mi teşne olacaktın bu düzene, bir isyan temasından çıkıp tevekkül kapılarında mı yatacaktın? Sana da neyse? Yolun açık ola…

Zaten o kitap tutuklamasında bir gözdağı da veriliyor, tehdit mi desek; elinde kitabın kopyaları olan bunları teslim etmezse gözaltına alınacak. Vay be… Yani? Kitabın içeriğini düşünen soruşturulacak, kitap adını telaffuz eden tutuklanacak, aklından geçiren itelenecek, yetmez ama yeter diyen ötelenecek, lan oğlum şimdi ne oldu diye içinden geçiren kovuşturulacak, adaletten kuşku duyan araştırılacak, güvenmeyen karıştırılacak, inanmayan kalmayacak, direnen yanacak…

Adam ne anlattı da bunca ürktü fincancı katırları… Ne ola ki o kitapta? Yayını durdurma ve basma yasağı verilmiş imamın alperenlerine dair kitap taslağına. Belki bir tahayyüle, imgeye, bir bulut parçasına veya aradan sızan güneşe, pencere önündeki saksıya; birkaç damla suya karanfile, nergise, begonyaya; sigara ve rakıya zaten, ama sarımsaklı bir süzme yoğurta, zeytinyağlı ezme salataya, dürümün üzerine sıkılacak limona, üç beş adamın bile değil bir iki cümlenin, üç beş tamlamanın, sekiz on kelimenin bir araya gelmesine kontrol, memlekete üzerinde bir iç korku ile otokontrol, sonrası sonra… Ama Mısır’a, Libya’ya, Tunus’a buradan ileri demokrasi ayarları… Ula ben ne diyorum? Yahu, ben ne dediğimi biliyor muyum, yazıyorum işte, bir öbek kelimeden öyle anlamlar oluşturmaya çalışmadan, bir yamalı bohça, bir düzensiz çeşnileme… Ya, düşer miyim tongaya!

Vaktiyle Devekuşu Kabare’nin bir seri oyunu vardı, bunlardan biri de “Yasaklar”dı. Zeki/Metin başrolde... Enteresan yasaklar vardı orada da, ayrıca 12 Eylül dönemini de veletlerini de hicvedeninden, 80’lerden; ama o bir seyirlik oyundu, yani oyundu işte bre, eğlencelik bir şeydi… Şimdi geldik mi post modern 12 Eylül günlerine, yav tam da 12 Eylülü referandumlamışken… miş iken… yapmış gibi olup… Acı hakikatin kendisine geldik, geliverdik mi?

Benim şu yaptığıma ne demeli? Yaz sade suya tirit şu futbolu be, bak gündelik işine, siyaset de ne demek, değil mi ki bize bir tatlı huzur gerek…

Ama ondan önce Goethe’nin çekip gitmeden az evvel dediği gibi; Işık, Biraz Daha Işık… Bulutsuz havalar, ışıltılı güzelim turunculu günler, evlerde pencere aralamalar, oda havalandırmalar, tül perdeler, efkârlı türküler, güzelim şarkılar, balkon oturmaları, sokak muhabbetleri, sebepsiz yolculuklar, asabi kargalar, gezgin kırlangıçlar, evcimen serçeler, yıldızlı geceler, pamuk prenses ve yedi cüceler de alınmadan… gözaltına…

Yazar: Editor