2011-07-17 23:08:19
hakiki hayat sahneleri

Hakiki Hayat Sahneleri

“Benim hikâyem böyle, bak bir saati bile doldurmadı. Lakin ben daha uzun sanıyordum.”

http://www.tulumba.com/mmTULUMBA/Images/bk/zBK971232UY467_250.jpg

___________________________________

Ali Usta ile konuşuyoruz. İnşaat işçisiydi, yıllar ona bir inşaat ustası apoletini takmıştı. Belki hayatına, bir başka hayata değil de işte bu hayatına bir kamış parçasının yön verdiği adam, beyazlarla yapılan bir savaşta, kendisi bir Komançi savaşçısıyken, hayallerini bir gözünün yanına bırakıp…

Çocukluk

“O zaman lakabım Kuşçu Ali’ydi... Güvercinlere âşıktım, hala da öyle ya... 1969, 1970 filan. Çocuğuz daha. Portakal bahçeleri, sulama kanalları yurdumuz. Evi bilmeden sokağı tüm halleriyle keşfettiğimiz zamanlar. Kulle oynamalar, fırıldak çevirmeler, mevsimi gelince kasnaklılar… Girmediğimiz delik yoktu. Ağaç evler, yılanlı boz tarlalar, köy yolları, annemle küçük bir ırgat olarak gittiğim pamuk tarlaları da çocukluk yurdumdu. Harika bir çocukluktu vesselam…

Adana’da yazlık sinemalarda kovboy filmleri olurdu tabi. Bağdat Sineması vardı, Sular Sineması bize uzaktı ve biraz lüks kaçardı, Adana’nın en kaymak muhiti oralardı o zamanlar. O yana geçmek aklımıza bile gelmezdi. Civarımızda geçerdi hayatımız. Sema Sineması da vardı eve yakın. Akkapı Sineması. Bunlar hep yazlıktı. Kışın Nur Sineması, Alsaray Sineması uygun olurdu hafta sonları bize. Lüks ve Çelik Sinemalarını da unutmamalı, bir de Arzu Sineması… (Burada gülüyor.) Son saydıklarıma biraz daha büyüyünce giderdik. Tabi macera veya kovboy filmi izlemeye değil… Arzu Sinemasının arkasında da eski genel ev vardı. O günler de güzeldi be. (Burada bir kahkaha…)

Kovboy Filmleri ve Annem

Evet, Kuşçu Ali’ydim bir süre. Sonra o kovboy filmleri girdi hayatımıza. Büyülendik. Oyunlarımızın şekli de değişti. Biraz daha varlıklı olan ailelerin çocukları, varlık derken yanlış anlaşılmasın, belki evinde bir televizyonu olan bu gruba girerdi, biraz daha düzenli bir geliri olanlar… Öyle aman aman bir hayat farkı yoktu. İşte onlar beyaz adam olurdu, kovboy yani, oyuncak bir silah uydurmak bir maliyet meselesidir yine de. Ama Kızılderili olup ok yay ayarlamak ne ki!

İki oda bir toprak evimiz vardı. Çinkodan dam… Yan taraf mutfak. Tuvalet dışarıda, üzeri kamışlarla örülü, yanında dut ağacı… Avludan iki ayrı kapı girerdi odalara. Yine avluda bir ocak vardı. Yatak odası aynı zamanda yaşam odasıydı tabi. Ahşap bir platform üzerine kurulmuştu. Altında yarım metre kadar boşluk vardı. Üç basamaklı tahta bir merdivenle çıkılırdı oda içindeki o sofaya. Altta kalan o boşluk hep karanlıktı. Ufaklıklar çok korkardık o boşluktan. Orası sanki Şahmeran’nın diyarıydı. Annem bildiğiniz masalcı kadınlardandı, ondan öğrenmiştim daha çocukken Lokman Hekimi, Şahmeran’ı. O boşluk da bu efsanelerle bütünleşmişti hayalimde. Aslında hatırlayınca bile kuşkuyla anarım o izbe noktayı. Leyla ile Mecnun’u, Tahir ile Zühre’yi hem de şarkılarıyla dinledik hepimiz annemden. Daha bir sürü masal, efsane, destan anlatırdı. Televizyonsuz evler özellikle kış geceleri annemin etrafında toplanırdı. Tabi biz çocuklar da masal kahramanları olurduk kendi kendimize. Haliyle Kızılderili olmaya zaten yeterince müsaitti o çocuk hayatımız. 

 Devamını okumak için tıklayınız.

Yazar: Editor