2011-02-08 17:51:55
kültüre dair

Kadeş’ten Beri

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/bttleofkadesh.jpg

Biri demiş zaten en güzel lafı, Kadeş’ten beri bu toprakların gördüğü en büyük dönek... M. İnce sanırım sözün sahibi. Ne güzel bir ifadedir. Gıpta ettim ve yazımın girişine de aldım. Hatta durun bakalım belki yazının omurgasını da bu saptama oluşturacak. Yazının kendisine bırakalım sözcükleri.

Derinlemesine yapıyor tahlilini o ifadeyle hem tarihsel hem de siyasal cephelerden; Kadeş’ten beri… Estetik, şık, çarpıcı, imgesel de…

Bunun pek ala bir şiiri yazılabilir, tiyatrosu bile yazılıp oynanabilir. Senaryoya da müsait… Biraz görsel atraksiyon gerek oraya ama. Emir Kustarica neden olmasın sinema filmi için? Seve seve yapar, zaten arada hazır bir hesap var.

Neydi? Bursa belediyesi Emir Kustarica’yı konuk ediyor hazret kör, sağır, bilumum bilincini rafa kaldırmış; derken Antalya belediyesi Altın Portakal için getiriyor Emir K.’yı ve aynı hazretin tüm milli, manevi, uhrevi duyuları harekete geçiyor ve bir protestodur başlıyor. Hım, hemen not düşelim, demek ki herkesin bir tür PROTESTO hakkı vardır bu memlekette değil mi? Dünya çapında bir sinemacı da protesto edilebilir, demagog siyasetçi de, başbakanı, bakanı, vekili de… En doğal haktır, deniyor zaten, yeter ki şiddet olmasın. Doğrudur, protesto olacak yeter ki devlet şiddeti olmasın güvenlik kamerası, psikolojik baskısı, tehdidi, copu, gazı, tekmesi bilmem neyiyle…

Ama kendisi protestocudan çok tetikçi... Fena bir haldir tetikçilik ki iradeni kiraya vermişsindir. Acınasıdır, zaten bir partilisi de demiştir diyeceğinin, “onun yerinde olmak istemezdim” diye. Sonra yine o kadar acımıştır ki “ona bir özür borcum var, biz arkadaşız” gibisinden aslında hazret için daha da acınası laflar etmiştir.

Kadeş’ten beri en büyük dönek… Vah… Baskı mı yaşadığı yoksa kifayetsiz bir hırsın tezahürleri mi, yoksa gurursuz bir egonun yaptırdıkları mı? Ama o kadar barışık ki kendiyle çıkıp TV’lere “ben bunları yaptım, ben şunları yaptım” diyor, “bennn…” ve hep öncekilere laf göndermeler, onlar öyle yaptıydı, yok şöyle yaptıydı’lar...

Bir baskı yaşıyor olabilir mi? O konumu koruma güdüsünün içsel baskısı (ne laf ettim ama: )) hakikaten olabilir (hani tavuk civcivlerini korumak ister ya… Ama bu örnek olmaz, çünkü bilirsiniz ki o tavuk o esnada kartal kesilir...). Bir de iktidarın baskısı yani baş bakanın… Ucubeyi tevil etme baskısı. Hani bir karşı duruş yok ya, gelişmemiş veya vaktiyle sosyal demokrat bir liderlik için bir ara görünür olmuş olan o karşı duruş ters evrime uğramış, körelmiş, bitmiş gitmiş. Ah, öyle bir biat veya korku ki yerinden olma korkusu zannederim, yanlış olduğunu gayet iyi bildiği bir baş açıklamaya bile itiraz edemiyor üstelik kendi bakan’lık sınırları içinde, sadece tashih yoluna gidiyor. Sonra baş açıklama bir düzeltmeye ne gerek diyor, ben diyeceğimi demiştim ve orada duruyorum. Peki, hazret nerede duruyor? Rahmetli Ustura Kemal’e sorsaydık bu soruyu, “bilenin…” derdi. Siz o üç noktanın ne dediğini biliyorsunuz. Ustura Kemal demişken; konuyla gayet ilgili şu hikâyeyi de nakletmem şart oldu.

Seçim zamanıdır. Mahallelerin o iktidara göre şekilleniveren yerel siyasetçileri vardır, bilirsiniz. Adapte olma becerileri son derece yüksektir. Genel bir siyasi çerçevenin içinde kendilerine kimi zaman memleketçi, kimi zaman mezhepsel, bazen evrensel, yahu gerektiğinde pek liberal, ihtiyaç varsa milliyetçi, mukaddesatçı piyon karelerini bulabilen ve oracığa yerleşebilen şekillerden bahsediyorum. İşte böyle biri bir kahve toplantısındadır. Vaktiyle desteklediği parti iktidarı kaybeder olmuş ve öncekinin muhalifi de iktidara yaklaşır olmuştur ve işte yeni bir ideale kurulmuştur. Muhterem dili elverdiğince anlatıyordur meselesini; memlekettir, siyasettir, adaylar bizdendir aman efendim ne dönekliğidir vs… Ama işte orada yılların Ustura Kemal’i de vardır. Güngörmüştür. Bıçkınlığındandır ki, gölgesi gençliğinden beri ağırdır. Bu sebepten de sözünün üstüne söz pek söylenememektedir. Peki der Ustura Kemal yarım saattir dinlediği o yerel siyasetçiye, baba der, büyük rakı gibisin, sen döndükçe bizim kafalar güzel oluyor. Yav usta, sen bir sonraki seçimde yine bu partide olacağının garantisini ver ben de sana sülalemin tüm oylarının garantisini vereyim. Tabi Ustura’nın aldığı karşılık pişkin bir gülümsemedir, “İlahi Kemal” gibisinden… Size ilahi, ulan…

Evet, pişkinlik gerektirmiştir bu şekil evrilmeler. Muhtemelen Kadeş’ten beri böyledir bu. Yeri gelmişken Melih Cevdet Anday’ın o güzelim Kadeş Savaşı şiirini alsak şuraya:

 

“Asi ırmağının bir yakasında Muvattali
ayakta, askerleri arasında,
Durmuş bakıyordu kıpırdamadan.
Irmağın öbür kıyısında Firavun,
Ramses, savaş arabasına çıkmış,
Gözlerini dikmiş karşıya.
İşte bütün bildiğimiz bu.
Gerçi tarih uzun uzun anlatır,
Ama bu bakışma kalır kalsa kalsa.”

Öyle, ırmağın öbür yakasında Firavun… Melih Cevdet, Kadeş Savaşı’ndan geriye o var sayılan bakışları bırakır ama işte yeni bir niteleme de gelmiştir böylece “kültür” hayatımıza, sayesinde, Kadeş’ten beri gelmiş geçmiş en büyük dönek… Yine vah! Bu arada, Firavun dediğin hakikaten ölümsüzmüş, bakınsanıza bre, ırmağı öte tarafında hep Firavun, hala Firavun… Beden değiştirerek geliyorlar, reenkarnasyon, yani ruh göçü, öyle diyor sözlük…

Bu meselenin bir oyunu demiştim. Nasıl olurdu acaba?

İdealist bir genç, devrin modasına da uyarak “sosyal demokrat” bir mücadelenin içine girer, laf ebeliği sayesinde yükselir, bir yere gelir, bir ara belli bir kitlenin umudu olur, devir askeri bir ayarla değişir, yine yeni devrin modasına uyarak milli muhafazakâr bir fikriyata yönelir kahramanımız. “Yaş” bir parti başkanlığı kıvamına gelirken bulunduğu pozisyonda kendine bir istikbal göremez ve ırmağın öte yakasına geçmekte hiçbir siyasi veya vicdani hatta ahlaki bir beis görmez. Bu meyanda mükâfatı da hazırdır. Leziz bir makamdır bu. Ama memlekette demokrasi denen şey izafi de olsa vardır ve seçim zamanıdır gelir çatar. Ve haddizatında istikbal göklerde filan da değildir, yanı başında bir sığınıklıktadır. Ama işte o sığınıklık içinde tahammül edeceğin etmek zorunda olduğun vaziyetler de vardır. Ve Geothe’nin Faust’una bir göndermeyle oyun sonu ve perde… Hayır, oyunu Geothe’nin Faust’una bağlayarak bitirmek yanlış olur bu tanıklığımızda, Goethe o eserinde insanoğlunun Mefistofeles’e yenilmediğini vurgular. Bizim durumda bu laf. Ama Christopher Marlowe’un Doktor Faustus adlı oyunu şimdiki zamanımız için daha gerçekçi olur. Bu eserde Doktor Faustus malum anlaşmayı kaybetmektedir, işte bu gerçekçidir. En nihayetinde, çarpıcı bir “insan tragedyası” olurdu. Oyunun adı zaten hazır: “Kadeş’ten Beri” böyle bir şey…

Bir baskı demiştim yukarıda, yaşanların bir baskının sonucu yaşandığı tezi… Olabilir. Belki o baskının içinde çok derin bir strateji vardır, ben ne konuşuyorum ki öyle bilmiş bilmiş. Şöyle ki:

Hikâye B. Brecht’ten alıntıdır. “Bay Keuner’in Öyküleri” Boyut yayınları, İstanbul, 1987, Çizgiler Behiç Ak, Türkçesi; Anna-Murat Çelikel.

“Hayır, demeyi öğrenmiş olan Bay Tapan’ın evine bir gün, her şeyin yasadışı yönetildiği bir dönemde, bir ajan gelmiş. Kente egemen olanlar tarafından doldurulup onaylanmış kartını göstermiş, kartta yazılanlara göre; ayak bastığı her eve isterse sahip olabilir, aynı biçimde istediği her yemeğe de benim diyebilir ve üstelik isterse gözüne kestirdiği her kişiyi kendine hizmet ettirebilirdi.

Ajan oturup bir sandalyeye yemek ister, yıkanır, uzanır, yatar yüzü duvara çevrili, sorar uyumadan önce: “Bana hizmet edecek misin?”

Bay Tapan üstünü örter ajanın, sineklerini kovar, nöbet tutar uyuyan ajanın başında. Ve ilk günkü gibi yedi yıl dinler onu. Ama bütün bu yaptıklarının yanında bir tek şeyi yapmamaya özen göstermişti. Bu özen gösterdiği bir tek sözcüktü. Bu geçen yedi yılın sonunda ajan şişmanlamıştı çok yemekten, çok uyumaktan, çok buyurmaktan, öldü ajan.

Bay Tapan, ajanın ölüsünü artık kullanılamayacak duruma gelen yatak örtüsüne sarar, çıkarır sürükleyerek evden dışarıya, yıkar temizler divanı, badanalar duvarları, derin bir nefes boyu yanıtlar yedi yıl önceki o soruyu: HAYIR.”

Hikâye budur. Acaba, dediğim gibi oradaki uzun vadeli plan da böyle bir şey midir? Her bir sözü, tavrı sineye çekip…

Ben ne bileyim… O makamlarla bir duygudaşlık kurma niyetim, eğilimim veya haddim yok ki.

Yani, durum karmaşık biraz… Şahsen ben de “onun yerinde olmak istemezdim.” Kimse istemezdi, üstelik Kadeş’ten beri…

Yazar: Editor