2017-10-21 12:33:24
mağrur fil ölüleri / mülakat

Seda Zorbaroğlu

-1969dan 1970e geçilecek bir yılbaşı akşamı… Dönemin siyasi ortamından da etkilenmiş evli bir çiftin aslında (bana göre) sevgi dolu ama yıpranmış ilişkisinin hikâyesi Belkıs ve Cahitinki. İzleyiciyi 70lere götürürken nasıl bir ruh halini yaşatmayı hedeflediniz?

Hakan Tabakan

Mağrur Fil Ölüleri, “şimdilik” beş novellanın ikinci parçası. İlk kitap olan (sadece sahaf baskısı vardı, 100 kopya) Rüzgârlı Sokaktan beş senelik bir geriye dönüşü hikâye ediyor. 1969u 1970e bağlayan o yılbaşı gecesinde geçiyor.

Mağrur Fil Ölülerinden hemen sonra öğreniyoruz, Cahit Uzungecenin öğretim görevlisiyken, aslında işsiz güçsüz yerel bir dedektife evrilmesini.

Yani oyunda anlatılanlardan biraz daha fazlası var Belkıs’la Cahitin hikâyesinde.  Israrla bir çocuk isteyen Belkısın o yılbaşı gecesinden yaklaşık altı ay sonra ölüvermesi, Cahit Uzungeceyi zamanla Marlon Cahite dönüştürür. Biz de diğer dört novellada onun, yani Marlon Cahitin maceralarını okuruz.

Hep 1970lerdir. Hatta Mağrur Fil Ölüleri hariç, tüm olaylar hep 1974 senesinde geçer. Onca olay bir senede nasıl olur, diye bir soru gelebilir. Hatta geliyor. Ben de, bu bir kurgudur, elbette olur diye cevaplıyorum.

Oyunda izleyiciyi, diğer maceralarda okurları 1970lere (1974e) götürmemin öncelikle şahsi takıntımla bir ilgisi var. İşin doğrusu tam burada canımın istediğini yapıyorum. Bir yolunu bulsam örneğin, sadece 1970leri dönüp dönüp yaşamak isterdim, hatta sadece 1974 senesini. Bu da tamamen hissi bir şey... Çocukluk hayalimden kalan güneşli, güzel, eğlenceli, zamanlar o canım Yetmişler... Hikâyeleri o yıllara dair okumalarla, dinlediğim hatıralarla pekiştirdim. Ama yine keyfi bir pekiştirme oldu bu. Zannetmek dolu…

Hayır. Kısaca yanıtlayamazdım bu soruyu. Uzun bir cevap oluyor. Ama derdimi burada gereğince anlatmalıyım.  Belkısla Cahitin ilişkisi bence de sevgi dolu. Yıpranmış mı? Yine bence, bence hala yıpranmamış bir ilişkiyi sürdürüyorlardı. Yani üzerinde durulacak bir yıpranma söz konusu değildi, tanık olunanlarda. En azından benim açımdan öyle. Seyirci bunu hissettiyse, elbette onların da kendilerine göre haklı gerekçeleri vardır. Dönemin siyasi ortamından etkilenmeleri Cahit’in bir problemi olarak duruyor. Öyle görünüyor. Eski günlerde kalmış bir Cahit, evinde mutlu bir Cahit, Belkısla huzurlu bir Cahit… Böyleyken, dışarıdaki hayatı, o hayatın fırtınalı hallerini, dipdiri hayallerini (Belki, babası Şefik Uzungecenin öldürülmesinden sonra) çok da umursamayan bir Cahit. Aslında böyle bir sürü Cahit tanıyorum. Belki bu alanda yıpranmış bir Cahitten söz edebiliriz.

Seyirciyi (veya okuru) 1970lere götürürken yaşatmak istediğim ruh halinin muhatabı, az önce bahsettiğim gibi, tamamen yazarın bir takıntısı. O yıllar güzeldi, gelin biz bu macerayı o yıllarda izleyelim, diye bir tercih. Tabi, şu 47 sene içinde de, nereden nereye geldik, diye bir sonuca bağlamak da kurgunun eğlenceli bir yanı oluyor. Şöyle bir şey; oyunun tam orta yerinde, Belkısın salonunun orta yerine bir kutu konuyor ve o kutudan, ne çıkacak, derken, zamanda bir yolculuk ve görece bir mecazla 2017 yılının Türkiyesi çıkıyor. Galiba…

Dönemin siyasi ortamından, gereğince etkilenmemiş, toplumsal anlamda bir aydın sorumluluğuyla hayata dâhil olmamış Cahit Uzungecenin, tercih etmede duraksamış bir yayıncı ve akademisyenin, edilen tercihlere maruz kalmasının bir kurgusu içinde, belki “yahu bu insanlar, bu mağrur fil ölülerine dönüşmüş insanlar, evde sosyo-politik tost yapacağına çıkıp sokaklarda votka limon içselerdi bari” ruh halini yaşatmayı düşünmüş olabilirim.

-Oyun bir yanıyla ilişkiler bazında bugüne göre fazla bir değişikliğin olmadığını hissettiriyor. Fakat içinde bulunduğumuz ortamda her şeyin aynı veya çok benzer olması pek mümkün gözükmüyor. Sizin vermek istediğiniz duygu hangisi oldu oyunu yazarken? Benzerlikleri vurgulamak mı, farklılıkları ortaya koymak mı?

Benim tüm derdim bir hikâye anlatmaktı. Yaklaşık 10 yıl önce yazdım bu oyunu. Üniversitedeyken çok sevdiğim bir kız vardı.  Oyunda ona Belkıs dedim. Sonra, evlenseydik nasıl bir hayatımız olurdu, diye hayal ettim. Her şey bundan ibaret...

Bir de Mağrur Fil Ölüleri diye çokçağrışımlı bir isim de bulunca bu hikâyeye, üzerine bir votka limon içip efkârlandım. Portakal bahçesinin içinde bir evim vardı, hatırlamak ve hüzünlenmek için, her şey yerindeydi.

Ama işte bu bir oyun ve onun da bir vurgusu olmalı, hele böyle Mağrur Fil Ölüleri diye tevriyeli bir adı da olunca… Bunun üzerine bazı imgeler zaten kendi kendine geliyor, yazar istemese de geliyor.

Benzerlik veya farklılıktan öte hiçbir şey sebepsiz değildir, hiçbir musibet başımıza durup dururken gelmez, yaşadıklarımız bir sonuçsa, dön geri bak bakalım yargısını vurguladım. En bilinçli hedefim bu oldu, diyebilirim, bu manada…

-Eğer 70lerin değil de, bugünün oyun metnini yazsaydınız, ne gibi farklar ortaya koymayı uygun bulurdunuz?

Bu soruya cevap vermek için biraz düşüneyim... Önce şunu söyleyeyim. Bugünü yazmazdım. Geriden gelmeyi seviyorum. Tüm dünyayı, tüm Türkiye tarihini, her olayı, her şeyi bir tek 1974 senesine sığdırabilirim, diye düşünüyorum… Nasıl olsa kurmacanın sihri diye bir şey var. Herkes kullanmakta özgür...

Peki, madem işimiz kurgu, bu soruya da bir kurgu anlayışıyla cevap vereyim. Acaba ne yapsaydık da, o kutudan bugünün Türkiyesi çıkmazdının cevabını arar, bulur ve o farkı vurgulardım; Evde değil de dışarıda, sokakta olan Belkısla Cahit… Zaten Marlon Cahitin diğer maceralarında onu hiç evde görmüyoruz, Belkıs gittikten sonra yani…

-O zamandan bu zamana yaşanan siyasi gelişmeleri ve bireyler-ilişkiler üzerinde yarattığı etkiyi nasıl yorumluyorsunuz? “Aradığımız şey hep adalet ve hürriyet olmuş”, fakat elde etmek bir yana daha da kötüye gidiyor sanki gelişmeler. Soru hep aynı; cevap aranıyor;  “ne olmak istiyoruz; kul mu, hür birer fert mi?” Bugün daha da yoğunlukla mı kafamızı kurcalıyor acaba bu soru; bir arpa boyu yol alamadık ve böyle gelmiş böyle gider mi diyeceğiz, yoksa umutlu mu olmalıyız?

Uzun yanıtlar isteyen sorular… Ama çok uzatmayayım lafı. Kendi tercihlerimizin arkasında duramadık. Başka tercihlerin dayatmalarını yaşadık. Yaşıyoruz. Sorumlulukları yerine getirmemek bir hata ise, bunun da birtakım bedelleri vardır mutlaka; sorumluluk, toplumsal duyarlık gibi kavramlara inanıyorsak.

“Adalet-Hürriyet” meselesinde şunu söyleyebilirim.  Hürriyetin peşinde olmalı önce, sonrasında adalet nasıl olsa sağlanır. Çünkü halktan özellikle kaçırılan şey o hürriyet, muktedirin vaat edip hiç vermeyeceği şey; adalet dediğimiz de zaten devletlerin esas demagojisi ve mülkün temeli… Zaten adalet deyince Şefik Uzungecenin aklına gelenler; adalet sarayı, adliye, adalet bakanlığı, adalet divanı, Adalet Partisi… vs…

Mağrur Fil Ölülerinin içinden bakınca, 1970lerden bugüne değişmeden geldik, diye bir mesaj yok. Şu var derim: Mağrur bir fil ölüsü olmanın kimseye faydası yok önce siz işitin bunu Bay Cahit ve sonra Belkısla Cahit. Birer birey olarak temsil ettiğiniz hayat, o neyse artık, fena çuvalladı… çok saklandınız… ve saire…

1970ten çok daha geride bir mevzide olduğumuzu düşünüyorum. Hiçbir şey aynı kalmadı dolayısıyla. Yine de umutlu olmamızı gerektirecek birçok neden var. Bu da ayrı bir konuşmanın konusu olacak kadar ayrıntılı…

Tam burada, Semaver Kumpanyadan Sevgili Serkan Keskinden, onun son röportajından bir alıntı yapayım: İnsanlar umutlarını kaybetmesinler!

Böyle!

-80lerde benim ailemde de yaşanan bir sağ-sol kavgası vardı. Fakat günümüze bakınca o günkü tartışmaların ne kadar da naif yapıldığını düşünüyor insan. Şimdi ise sağı var, solu var, ulusalcısı var, etnik kimliğe bağlı siyaset yapanı var, dincisi var, muhafazakârı var, var oğlu var. Size göre de bu kutuplaşma insani ilişkilerimizi geçmişe göre daha fazla zorlayan bir durum mu acaba?

Hayal meyal hatırladığım o 1970leri sizin de vurguladığınız sebeplerden seviyorum. Nefis bir rakı masası ve onun kokusu gibi… Güzel bir his...

“…bu kutuplaşma insani ilişkilerimizi geçmişe göre daha fazla zorlayan bir durum” olmaz mı?

Oyunda bir alıntı yapayım:

Cahit

Yumurta ve domates birleşince sası bir tat çıkar ortaya. Nasıl söylesem; hım, evet, buldum; muhafazakârlığın muktedir olması gibi bir şey... Evet, bunu makul bir hale getirmek için soğan ikinci çaredir. Bir şey sasıysa kötüdür, derdi bizim Nezih Hoca. Soğan o sasılığa katlanmaya ikna eder seni…

Belkıs

Güzel! Peki, diğeri neymiş?

Cahit

Sarmısak! Ama şimdi onunla uğraşamam.

Belkıs

Hem sen nerden biliyorsun bunları bakayım? Hı?

Cahit

Güzelim, ben aynı zamanda bir yayıncıyım. Yemek kitapları da basmışlığım var. Hem ne gerek var özel bilgilere, biraz hayal gücü yeter. Ve malzeme… Ne diyordum? Soğan! Sarmısak da şey oluyor bu analizde, kolluk kuvvetleri… Sarmısak jandarma, soğan polis… Her şeyde önce soğan çıkar ya karşına…

Belkıs

Şu marul yaprakları ne? Aç sınıfın laneti mi?

Hayır, hiçbir şey için umutsuz değilim; aç sınıfın laneti adına!

-Belkıs ile Cahit, acaba bugünün kahramanları olsaydı nasıl bir tartışma içinde olurlardı size göre? Hangisi, hangi siyasal görüşün savunucusu olurdu? Bugün fena halde dallanıp budaklanan bu siyasi ortamda oyununuzu izleyenler, kendilerini daha çok benzer bir durumda mı hisseder, yoksa farklı bir yere mi koyar? Ezcümle; izleyicinizden bu konudaki geri dönüş nasıl oldu?

Her ikisi de sosyal demokrat bir noktada buluşmuş olurlardı sanki, öyle görünüyor. Yani işaretler böyle.  Dediğim gibi, aynı evdeki “mağrur iki fil ölüsünden” (1970ten 2017ye) ne kalmasını bekleyebiliriz ki?

Seyircilerin tepkileri olumlu oldu. Benim dolayısıyla da tanık olduklarım olumlu yöndeydi. Tabi oyunun bir beğeni düzeyine ulaşmasında Yönetmen Volkan Sarıöz’ün ve Semaver Kumpanya’nın; Belkısla Cahiti oynayan Sezin Bozacı ve Sarp Aydınoğlunun katkıları kelimelerle ifade edilemez.

-Dönemin siyasal ortamıyla insan ilişkilerini karıştırıp izleyici üzerine tabiri caizse “boca etmek” olarak yorumlanabilecek bir eleştiri de almışsınız. Bu konuda cevap vermek ister misiniz?

Böyle bir his veya düşünce varsa bu tamamen benim kusurumdur. Bir yazar olarak söz konusu duruma düşmek hoş değil. Neticede bu eleştiri gelmiştir. Ciddiye alınması gereken bir vaka var, benim açımdan.

Şunu söyleyebilirim. Özellikle kaçındığım, uzak durduğum bir “şey” bu! Bir eserde, herhangi bir eserde, didaktik unsurların, bir sürü önermeyi boca etmelerin bırakın öne çıkmasına, bir izinin bile görünmesine hoş görüyle bakılmasından yana değilim. Böyle bir eserin ikinci sayfasına, okur olarak, geçmem bile…

Bu anda sadece şunu umarım: Dilerim bu konuda eleştirinin dozu biraz ağır kaçmıştır.

İlk yazdığım oyunda, söz konusu hatayı yeterince yapmıştım... Deli veya İntihar diye bir şeydi. Yıllar sonra çekmecelerin birinden çıktığında, sıkılarak okuduktan sonra, büyük bir zevkle yırttım, attım onu. Bir satırını bile bırakmadım. Dönüp de böyle bir kusuru tekrarlamış olma olasılığı (veya iddiası) bile can sıkıcı…

Sonuç olarak bu eleştiriye katılmıyorum… Yukarıdaki alıntı eğer “tüm donanımı bir tek oyunda ortaya dökmenin”  tipik bir örneği olarak kabul edilmeyecekse, yine hayır, katılmıyorum. Tersi bir iddiayı ayrıca tartışmaya hazırım.

-Oyunda fillere özel bir önem atfetmiş, ismi de bu yönde belirlemişsiniz; “yalnız ölürler” diyerek. Oysaki bütün hayvanlar öleceklerini hissettiğinde ölüme çekilirler. Bir kadın bakış açısı olarak belki; fillerin kadın sürüleri olarak dolaştığını ve birbirlerine sahip çıktıklarını bilirim. Bu konudaki bir fikri nasıl yorumlarsınız? Sizinki bir erkek bakış açısı olabilir mi mesela?

“Yalnız ölmek” fillerin bunu bilmeleri, filan… Ama hakikaten sadece bir filandır bu…

Bu bölüm, tamamen Cahitin gevezeliği... Aslında oyunda, bu gevezelik, ima ediliyor da. Belkıs zaten Cahitle dalga da geçiyor. Nerden okudun bunu, diyor, çeviri mi bu? Anlatımın diliyle de eğleniyor Belkıs.

Zaten oyunda, oyunun adından başka öyle yoğun bir mecazlar saldırısı filan da yok. Bu konuda gelecek eleştirilere tek tek cevap verebilirim. Ama dediğim gibi, böyle hissedilmesi de görmezden gelinmemesi gereken bir problemdir.

Fillerin hikâyesinin, bu oyunda, yazar açısından, pek bir mesaj değeri yok. Bir kutu gelir, içinde acaba ne var, konuşması geçer. Biri, fil olabilir, der. Cahitin malumatfuruşluğu tutar. Fil hikâyesini anlatır. Belkıs oradan kendine başka bir hikâye, bir baba dramı çıkarır. Yani aslında laf lafı açar! Elbette oyunun adına bir gönderme var bu fil hikâyesinde. Aslında bu hikâye, oyunun adının hürmetine var. Oyunun adı “Mağrur Fil Ölüleri” değil de örneğin “Yağmur Dinince” olsaydı bu fil hikâyesi de tüm çağrışımlarıyla oyunda çıkabilirdi ve aman aman bir şey de kaybedilmemiş olurdu.

Dediğim gibi, mağrur fil ölüleri direkt, Cahit ile Belkısın kendileri. O fil hikâyesinden bakmamız gereken yer burası; yalnız ölündüğünü bilen filler değil. Örneğin yüksek sesle bile tartışmayacak… kadar mağrur, oyunda anlatıldığı üzere de, hayattan ve her şeyden kaçan, sonuçta adeta birer fil ölüleri…

Aslında olay, benim açımdan bu kadar basit. Seyirci de doğal olarak izlediğinden dilediğince mecazlar, istiareler, tevriyeler çıkarabilir tabi. Bu engel hiçbir şey olamaz…

Bir erkek bakış açısı mı?

Yok!

Gerçekten.

-Hee, bir de röportajcının hinlik yapan sorusu tabii: O dönem tost ekmeği var mıydı?

Az önce de konuştuğumuz gibi. Bir kurgu için mümkün şeylerdir bunlar bence sakıncası yok! Galiba bir tür anakronizm oluyor bu, Adanaya bir Kızkulesi yerleştirmek gibi…

1969 senesinde tost ekmeği olmasa da; bence olduğuna kanıt için, küçük halam anlatır dururdu, Turuncu Köşede bir tost yemiştim, ekmeği değişik bir şeydi, diye bir hikâye de uydururum üzerine, bunu dediğine halamı bile inandırarak.

-Peki, Semaver Kumpanya?

Profesyonel anlamda ilk oyunun Semaver Kumpanya tarafından sahnelenmesi yeni bir yazar için önemli bir şanstır, diye düşünüyorum.

Oyunun hazırlanma aşamasındaki görüşmelerimizde; rejisi, dramaturjisi, ses tasarımı, dekoru, kostümü, ışığı, afiş tararımı ile ne yaptığının son derece farkında olan, disiplinli, tiyatro bilgisiyle oyun yazarına da tiyatroya dair çok şey öğretecek donanıma sahip olan bir ekibe tanık oldum.

Semaver Kumpanya ile bu boyutta tanışmış ve çalışmış olmaktan çok mutluyum.

15 yıl boyunca birbirinden güzel oyunlar sahnelediler. Dilerim başkaları da bir zaman sonra, Mağrur Fil Ölüleri’ni de dâhil ederler böyle bir yoruma. Onlarla anılmak çok güzel.

Oyunun Künyesi

Yazan: Hakan Tabakan

Yöneten: Volkan M.Sarıöz

Yönetmen Yardımcısı: Selen Şenay

Dramaturji: Bilgesu Kasapoğlu

Dekor ve Kostüm Tasarım: Başak Özdoğan

Dekor Uygulama: İsmail Hazar

Kostüm Uygulama: Ayşenur Arslanoğlu

Işık Tasarım: Sema Öztaş

Işık Uygulama: Mustafa Karakoyun

Ses Tasarım & Uygulama: Sibel Altan

Sahne Asistanı: Anıl Yıldız

Oyuncular: Sarp Aydınoğlu, Sezin Bozacı, İbrahim Barulay, Uğur Senkeri

 

Seda Zobaroğlu

Yazar: htabakan