2010-04-20 12:09:51
röportajlar 2

Hakiki Hayat Sahneleri

http://ul.gcg.me/files/2010-04/ga.jpg

Esnafla görüşmelere devam ediyoruz. Çünkü sadece şiirden, sanattan, futboldan veya ömrümüzden sorumlu değiliz. Kafamızı yalnızca kendi hayatımızın kumuna gömüp ötesini görmezden gelemeyiz… Bir sorumluluğumuz da içinde bulunduğumuz koşullara karşıdır… Etiketli sözler bunlar değil mi? Durumu nasıl ifade edersek edelim çevremizde insanlar var ve onların da birçok yaşantıya bölünmüş yaşamları… Üretim tüketim ilişkileri içinde, sosyal hayatın gereklerine göre hep iç içeyiz değil mi? O zaman sevinci kederi paylaşacağız.

Daha önce Ali Ustanın oymacı atölyesine gitmiştik. Şimdi de Adana’nın en bilinen mekânlarından birine Gümüşat’a uğradık. Zaten geliyoruz ara ara olsa da, bunu bir röportaja dönüştürelim dedik… Soğuk bir bira için buraya yolu düşmeyen yok gibidir. Yanında maç seyri, arkadaş sohbeti veya kafa dinleme pek ala mümkündür. Ve de satranç… İşletme, Adanaspor’un eski kaptanlarından Vedat Bayraktar’ın. Orada oğlu Günay’la, yılların emektarı Menderes şefle ve yine neredeyse 20 yıldır orada olan Yılmaz abiyle, Tayfun’la, Mehmet abiyle görüştük. Konumuz elbette iş güçtü.

Satranç denince artık akla gelen ilk yerlerden biridir Gümüşat. Günay, 1984 yılında başladı burada satranç, diyor. 1986 yılında da turnuvalar… Geçen yüzyıldan kalan bir etkinlik yani: )) Her aralık ayında başlar ve biter mücadele.

İşler nasıl diyorum. Günay, burada 8 fıçı boşalttığımız günler çok oldu, diyor. Menderes şef, 12 kişi çalışıyorduk diye ekliyor. Yılmaz abi; boş masa bulmak meseleydi müşteri için, diyor. Günay, Gümüşat gerek hizmeti ve buna bağlı olarak gerekse popülerliği ve uygun koşullarda sunduğu birasıyla bu alanda Türkiye’de on mekândan biri olarak da kayıtlara geçmiştir, diyor. Birayı sunmak önemlidir diyor yine Günay, hortumun uzunluğu, bardağın yıkanışı ve kurutuluşu ve soğumaya bırakılışı hep incelik ister ve ancak bu inceliklerle devam edilirsin anılmaya, diye ekliyor. Menderes şef, tüm bunların aynında belli bir sistemde çalışırız, yani servisin başlayacağı, biteceği saat bellidir, diyor, bunu müşteri de bilir.

Lafın özü, çalışan da işleten de işine gereken özeni gösteriyor, üzerine düşen sorumluluğu yerine getiriyor yasal ve sosyal anlamda. Aynı sorumluluk bilincini bu ülkeyi yönetenlerde görmek ne mümkün… Çünkü oralarda onlar ve garnitürleri bambaşka bir ömür sürüyorlar ve oldukları yerden farklı, sahte bir hayata bakıyorlar; bir fotoğrafa değil, “resmedilmiş” bir ülkeye bakıyorlar…

Peki, iş güç şimdi nasıl diyorum, üç beş yıl itibariyle… Cevap: Daha güzel günlerimiz olmuştu! (Aslında bu cümleyi röportajın ana fikri olarak sona bırakabilirdik. Neyse, bakarız…)

Şimdi? 12 kişiydik demiştim ya diyor, Menderes şef, şimdi 6 kişiyiz. O da hizmet kalitesi düşmesin diye, yoksa bu da olmayabilirdi. Yılmaz abi devam ediyor, şimdi buna göre iş ve istihdam kaybını düşün diyor. Çoğu akşam birkaç masa…

Hayır, bunlar birer sızlanma cümlesi değil. İnsanlar orada yine de (bana uymasa da) şükredip devam ediyor mücadeleye lakin ortada da belli bir ekonomik dram var.

Sebep? Sigara yasağı, ekonomik dertler? Her ikisi, deniyor. Biri bir yandan vuruyor, diğeri öte yandan… Menderes şef, bir örnek diyor; önceleri bir masa 25 bira içerdi dört beş kişi; şimdi aynı masa 4-5 birayla geçiriyor akşamı, içmek istemediklerinden değil ama… Sonuçta koca bir işletme, ödemelere yetişmek bile dert oluyor, örneğin tüm tasarruflara rağmen fahiş bir su faturası geliyor. Anlamak mümkün değil. Elektriği ve bir dolu vergiyi saymaya gerek yok, diyorum; anlıyorum…

Daha önce bahsetmiştik, doğal hayat kuşuyla böceğiyle tüm dünyada aynı tip suçlular tarafından tehdit altında, kentlerin doğal hayatı da Türkiye’de aynı şekilde tehdit altındadır. Bu bir yandan sigara yasağı denen bir tür içki yasağı ve içkili işletmeleri bitirme projesi ile yürütülmekte bir yandan da ürünlere uygulanan vergilerle ve yapılan zamlarla… Döve döve terbiye etmek gibi bir şey… (Neyse, bunları ben söylüyorum, oradaki arkadaşlar durumu anlatıyor sadece.)

http://ul.gcg.me/files/2010-04/gaa.jpg

Müşteriler gelip gidiyor, müdavimler alıştıkları yerlere oturuyorlar, akşamla birlikte Adana’da da bir hayat başlıyor orada ve benzer yerlerde, kendi meşrebinde; dingin, bazen eğlenceli, bir başına veya arkadaşlarla, hangi durumda olursa olsun ama yan masayı bile rahatsız etmeden, içkinin veya sigaranın bu ülkede baş düşman ilan edilir olmasına hakikatte kederlenerek, aslında bir başka hayatı dayatmanın veya insanları bir araya getirecek bu tarz yerlerin dibine kibrit suyu dökme hesaplarına efkârlanarak, oysa derdimiz ve devamız ortada öylece duruyor, Tekel işçileri gösterdiydi, diye düşünerek devam da ediyor. Ama gelin sorun o vatandaşa ömrün bu tarafında hayat nasıl devam ediyor?

Bunlar insanları alkole davet etme sözleri değildi, yanlış anlaşılmaya. Derdimiz insanların yedikleri içtikleriyle de değildir (aslında yiyemedikleri, içemedikleri, giyemedikleri, gidemedikleri, göremedikleriyle ilgilidir). Evet, burada bir birahaneden bahsettik, ama burası bir birahane değil de bir tamirhane de olabilirdi, çay ocağı, gazete bayi, konfeksiyoncu, berber, terzi, kebapçı, bakkal, kasap veya manav… Fotoğraf değişmeyecekti. Mesele ekmek meselesidir ve vaziyet alıp başını gitmektedir bir trajediye doğru. Nasılsın demeye çekindiğimiz vakitlerdir, yarayı deşmemek için, çünkü cevap insanın canını acıtacak bir içeriktedir artık memleketin her bir yanında, hani az önce yazmıştık ya “daha güzel günlerimiz olmuştu” diye, ve belli bir sınıfın canı fena yanmaktadır, mesele budur. Bir başbakanı kapitalizmin ve tabiatıyla sömürünün ağa babası olan ve dünyanın her yerinde “sadece kendi çıkarları için” kendine en üst düzeyde “adamlar” ayarlayan, oluşturan, besleyen, yetiştiren, geliştiren ABD’ye nedense 18 kez filan giden bir ülkenin yollarında, evlerinde, işyerlerinde insanları ittikleri en geri mevzilerden birindedir o mesele; “daha iyi günlerden geçtik, daha kötüye gitmesin”e, o hazin savunma hattına gömülme noktasına gelmiş olmaktır…

çalışanlardan ve mekandan birkaç kare için tıklayınız.

Yazar: Editor