2020-12-13 12:52:27
rutin ve ayna

Ayna Metaforu Hep mi Cuk Oturur?

Kafiyeli bir başlık düşündüm. Sonra bir akıt da bakarsın, dedim. Uzun zamandır etraflı bir şey yazmadığımdan, böyle patinajlı giriş cümleleri mazur görülebilir. Önce saçacağım sonra birleştirecek. Nasıl olsa akışın yerleşeceği boşluk, sızacağı çatlak belirdikçe uyanan ilgi, çekici de olur.

Fenerin Yeni Malatya maçını izledim. Öncesinde Trabzon Kayseri. Pandemi günlerinde hafta sonlarının kanırtan ritmi yeterince can sıkıcı değilmiş gibi, her iki maç da çileydi. Kaçak link, ekranın ortasındaki top… Dönüyor, donuyor, dolmuyor… Çile. Ekranın donduğu anlarda, spiker ve yapay tezahürat seslerinin yerine tüm mahalleyi sarmalamış karantina sessizliği yerleşiyor. Peki nedir beni buna tahammüle ikna eden? Hem de herhangi bir şeye 10 saniyeden fazla odaklanamazken. Bir ilgi? Bu tahammül neyle ilgili?

“En” Çekiciliği ve Sabrın Sebebi...

Çatala gideni ters elle çıkaran kalecinin iki güzel hareketin sahibinden biri olma vasfının, biraz kurnazlık biraz kabiliyet biraz da sık tekrarla açıklanabilecek şık bir çalımın, sınıfın çalışkan ama kafa dengi arkadaşına benzettiğimiz inceci 8 numaranın saldığı nefis ara pasının ya da havada yön değiştirip önce üst direğe sonra yere sonra tekrar direk içine çapıp ağlarla buluşan zalim bir şutun birçok başka golden, birçok başka işten, birçok başka zaman geçirme tercihinden daha kıymetli oluşunun bir şeyle ilgisi olmalı. Olacak da izleyeceğiz. İhtimali bile değer bu tahammüle. Ama hangi tahammülden daha az kahredici de, bu böyle?

Hafta içi garabeti belki. Toplu taşıma fobisi. İş yerindeki sefil taşra bürokrasisi. Sahipleşeceği ümidiyle köpekleşmeye teşne iş arkadaşları. Suratlarına tükürmemek için geliştirdiğim sabır. Hepsinin zihnime bindirdiği yükten hafifleme yöntemim mi bu? “Televizyon zihnimi boşaltıyor,” diyeni anlıyorum elbette. Gönüllü bir irade devri. Yap yerime. Ye yerime. Koş yerime. Gez yerime. O arzulanan sona, sen ulaş benim yerime. Ve yerinde olmayı arzulamaya devam edebilmem için her 10 saniyede bir, yeni bir sebep ver bana. Ya da ayıbınla çık üstüme, ez beni. Çirkinliğinle, kirinle temize çıkar beni. Ve elbette geç karşıma, yüzleşmemi engelleyecek, “Bu kadar da değil” dedirtecek sözlerle beni bana savun. Lütfen bunu her gün, her akşam aynı saatte yap Acun.

Rutin ve Ayna…

İnsanı hayatta tutan; sırası belli, tekrara dayalı eylemler belki de. İlgi çekici, cezbedici, zevk verici ile rutin arasındaki çelişkinin farkında olmadığım zannedilebilir. Neyse ki 31 var. Pulp Fictionın şu meşhur sahnesinde John Travolta, yasak meyve Uma Thurmanın cazibesine kapılıp ölüm fermanını imzalamamak için kendini tuvalete atar ve sahneyi unutulmaz yapan, kulağa küpelik o cümleyi fısıldar aynadakine: “Evine git, çek 31ini olsun bitsin!”

 

Acunun fantezi dünyasına ya da neredeyse batmış biri gemiyi andıran, çileden başka bir şey vadetmeyen futbol temaşasına ihale ettiğimiz zihnimizi eğlendirme işinin, daha meşakkatli ama daha besleyici bir yolu da gerçek sanat. Bir ihtimal: Edebiyat.

Açıp bir kitap okusam. Yazarının fantezi dünyasıyla hemhal olsam... Misvak kokan nefesi aralıyor sayfaları Hasan Ali Toptaşın. Eti büzüşmüş, pütürleşip kartlaşmış, morkara, tozlu hissiz dirsekleri eziyor içimi Hüseyin Kıranın. Bir mahcubiyet kaplıyor içimi. Ah! Olsa olsa yıllar önce ödemediği taksi parası Bora Abdonun. Takside avuçlamayı ümit ettiği, planladığı, sonrası… Edebiyatçı kalbinin nahif kırıklıkları. Ah o çıt sesi. Ses rutine binip hızlanıyor, çıt, cırta dönüşüyor. Cırrrt diye açılan fermuar sesini flap diye ekrana düşen bir mütedeyyin penis tamamlıyor. Aynadan yansıyan yeterince net değil ki, müminin rutine dönüşmüş ameli günahtan sayılmıyor. Ekrana düşesiye öldürücü olmuyor.

Bu Kez Yüzleşme İçin Hazır Kıta!

Bir tecavüzcü öngörüsü ve libidosuyla her daim hazır kıta; dönüp duran ve dolup taşan çileye, bir güzel gol ümidiyle tahammül etmeye ikna değilsen bizden değilsin. Zihnini boşaltmakla başlayıp devretmekle ilerleyen süreçte ne yediğin senin, ne sevdiğin ne gördüğün ne işittiğin… Sal iplerini beyninin, nasıl olsa sorumlusu sen değilsin eril failliğin. Olmuyorsa, beceremiyorsan bu tribünden de bu iş yerinden de dolmuştan da siktir edilir, fallik ilan edilirsin. Meselenin özünü, bol kafiyeyle uyandırıp çekmeyi umduğum ilgiyle açıklayabildiysem kapanışa geçelim!

 

Hasılı boşluklar bir bir doldu, su çatlağını buldu. Erkekliğin dokunduğu her alanda olduğu gibi edebiyat dünyasının taciz failleri ifşa oldu. Heybesinde memleketin en ileri zihinleri olmak gibi unvanları taşıyan bu aklı evvellerin, John Travoltanın aynadakinden beklentisini bile karşılayacak sermayesinin olmadığının anlaşıldığı bir hafta yüzleşmesini geride bıraktık. Bizim gibi henüz “herhangi biri”likten yukarı terfi edememişlerin şahsi yüzleşmeleri içinse henüz yolun başındayız. Evet, bu “en”lik ambalajıyla sarmalanmış azgın tekelerin hikayesini bir başkasının deneyimiymiş gibi izlemek pek keyifliydi. Tüm çileye değdi. Darısı tribündekilere, dolmuştakilere, mahalledekilere, iş yerindekilere, evdekilere, aynadakilere.

Erkmen Özbıçakçı

Yazar: Editor