2009-04-10 23:39:55
uğur pişmanlık

Tarsuslu Deli Duran ve…

Dilekçenin Böylesi

 

Yıl 1991. Yani, birinci Körfez savaşı dönemi. Amerika uçakları Irak’a sortiler yaparak bomba yağdırıyor. Irak’a füzeler yağdırıyor. CNN’in canlı olarak verdiği savaş görüntüleri, Türkiye’deki özel televizyonlar aracılığıyla kamuoyuna yansıyordu. O zaman, “Üç koyup, beş alırız” diye Türkiye’yi de bu savaşın bir parçası haline getirme hesapları yapmakta olan Turgut Özal, başbakanlığı Yıldırım Akbulut gibi sağlam ellere teslim etmiş, kendini Cumhurbaşkanı seçtirmişti. Süleyman Demirel’in ise siyasi yasakları kalmış, orda burada görünerek ve konuşarak siyasette başbakanlığa hazırlanıyordu. İşte o günlerde, televizyonda haberleri izlerken, Demirel, “Adriyatik denizinden, Çin Seddi’ne kadar olan topraklar bizimdir. Buralarda Türkiye’nin hakları ve çıkarları vardır.” diye bir açıklama yaptığında, aklıma ilk bizim Deli Duran düştü.

Deli Duran, Tarsus’un delilerinden birisidir. Üzerinde üniformayı andıran, eski ve kirli bir bekçi ceketi, altında şalvarı, ayağında lastik ayakkabıları ile başında da kırmızı neftli bir bekçi şapkasıyla orada burada dolaşırdı Deli Duran. Birçok deli gibi o da kırmızı rengi çok severdi. Kırmızıya karşı sevgisini ve ilgisini kendi çocukluk yıllarımdan biliyorum. O da, diğer deliler gibi, bazen çöplerden bazen esnafın verdikleri ile yaşamını sürdürürdü. Deli Duran kentin çarşı pazarını dolaşır durur sabah akşam. Esnaflar kimi zaman Deli Duran’a, laf atarak onu kızdırırlardı. Çocuklar takılırdı peşine.

Deli Duran, bir gün Tarsus’ta küçük dükkânların yoğun olduğu arasta da dolaşmaktaydı. Deli Duran’ı gören esnaf ona takılmaya başladı. Kimi halini hatırını sordu Deli Duran’ın, kimi aç olup olmadığını.

O da bir araya toplanıp gülüşerek sohbet eden bir grup esnafa yaklaşarak:

—Herkesin toprağı, başını sokacak bir damı, bir evi var.

Akşam olunca herkes evine gidip yatıyor. Ben parklarda, sokaklarda yatıyorum. Benim niye toprağım, evim yok?

Oradakiler gülüştüler. İçlerinden kunduracı Recep:

—Haklısın Duran, senin de bir evin olmalı, dedi.

Deli Duran hemen karşılık verdi:

—He ya, benimde bir evim olsun. Akşam gidince yatam. Ben de ev isterim.

Kasap Osman ileriye atılarak konuşur:

—Deli Duran şimdi sen de ev sahibi olabilirsin, dedi.

—Kim verecek bana ev?

Kasap Osman, ağzını doldurarak ve daha gür bir sesle yanıtladı onu:

—Kaymakaam!

Lokantacı Löp löp Suphi söze girdi:

—O zaman sevabından Deli Duran’a bir dilekçe yazdıralım arkadaşlar.

Hemen yanı başlarında duran Arzuhalciyi çağırıp alaylı bir sesle:

—Yaşar ağabey, Deli Duran bir ev istiyor. Kaymakamlığa bir dilekçe yaz da götürsün gariban, dediler.

Arzuhalci Yaşar, bu dileği geri çevirmeyip oturdu küçük masasındaki daktilonun başına ve başladı muzipçe yazmaya.

 

“KAYMAKAMLIK YÜCE KATINA-TARSUS”

Ben evsiz barksız, toprağı olmayan bir vatandaşım.

Başkalarının toprağı, damı, evi var. Ben vatandaş değil miyim? Niye benim evim yok. Namrun Kalesinden Akdeniz’e kadar tüm arazilerin tarafıma tahsisinin yapılması için gereğini arz ederim.

İmza

Deli Duran”                   

Arzuhalci, gözlüğünün üzerinden yazıyı dikkatlice okuduktan sonra dilekçeyi çekip çıkarttı daktilodan. Başını kaldırıp Deli Duran’a seslendi:

—Duran gel şurayı karala imza niyetine.

Duran eline verilen kalemle gösterilen yeri karaladı.

Durumun farkında olan esnaflar, gülüşerek yüreklendirdiler Duran’ı. Kunduracı Recep Usta elini Duran’ın omzuna koyarak ciddi bir ifadeyle konuşmaya başladı:

—Hadi Duran, şimdi götür bu dilekçeyi kaymakama ver, “Ben de ev istiyorum de.”

Deli Duran yüzünde gülücüklerle dilekçeyi aldı, bir dilekçeye bir arkasına bakarak kaymakamlığın yolunu tuttu.

Duran, Kaymakamlık binasının ikinci katına çıkarken kısa boylu kaymakamlık kâtibi onu gördü ve seslendi uzaktan:

—Hayırdır Deli Duran, derdin ne, bir şey mi istiyorsun?

Deli Duran biraz çekinerek konuşur:

—Kaymakamıma bir dilekçem var onu vereceem, Ben ev istiyorum, dedi.

Biraz alaylı biraz da “ne işi var bu delinin burada” der gibi başını sallayarak,

—Ver bakayım Duran şu dilekçeni.

Kâtip dilekçeyi Duran’ın elinden çekiştirerek aldı, gözlüğünü iyice burnunun üzerine yerleştirerek okumaya başladı.

Kâtip, dilekçeyi okurken bir ara yüzünün rengi değişti. Bu işe bir anlama vermeye çalıştı. Bu kadar büyük bir alanın istenmesini yadırgar bir tavırla dilekçeyi bir kez de sesli olarak okudu. Bitirdikten sonra biraz şaşkın ve kızgın bir şekilde sordu:

—Bu istediğin biraz fazla olmamış mı Deli Duran?

Deli Duran dilekçe de tam olarak ne yazdığından habersiz boynunu büküp, gözlerini yere indirerek yanıtladı kâtibin sorusunu.

—Bana da biraz fazla gibi geldi amma...

Ne dersiniz, bir zamanlar Demirel’in de, Özal’ın da bir koyup üç alma istediği de biraz fazla değil miydi?

Uğur pişmanlık

Yazar: htabakan