2011-07-17 23:06:00
ustalar

Hakiki Hayat Sahneleri

“Benim hikâyem böyle, bak bir saati bile doldurmadı. Lakin ben daha uzun sanıyordum.”

___________________________________

Ali Usta ile konuşuyoruz. İnşaat işçisiydi, yıllar ona bir inşaat ustası apoletini takmıştı. Belki hayatına, bir başka hayata değil de işte bu hayatına bir kamış parçasının yön verdiği adam, beyazlarla yapılan bir savaşta, kendisi bir Komançi savaşçısıyken, hayallerini bir gözünün yanına bırakıp…

Çocukluk

“O zaman lakabım Kuşçu Ali’ydi... Güvercinlere âşıktım, hala da öyle ya... 1969, 1970 filan. Çocuğuz daha. Portakal bahçeleri, sulama kanalları yurdumuz. Evi bilmeden sokağı tüm halleriyle keşfettiğimiz zamanlar. Kulle oynamalar, fırıldak çevirmeler, mevsimi gelince kasnaklılar… Girmediğimiz delik yoktu. Ağaç evler, yılanlı boz tarlalar, köy yolları, annemle küçük bir ırgat olarak gittiğim pamuk tarlaları da çocukluk yurdumdu. Harika bir çocukluktu vesselam…

Adana’da yazlık sinemalarda kovboy filmleri olurdu tabi. Bağdat Sineması vardı, Sular Sineması bize uzaktı ve biraz lüks kaçardı, Adana’nın en kaymak muhiti oralardı o zamanlar. O yana geçmek aklımıza bile gelmezdi. Civarımızda geçerdi hayatımız. Sema Sineması da vardı eve yakın. Akkapı Sineması. Bunlar hep yazlıktı. Kışın Nur Sineması, Alsaray Sineması uygun olurdu hafta sonları bize. Lüks ve Çelik Sinemalarını da unutmamalı, bir de Arzu Sineması… (Burada gülüyor.) Son saydıklarıma biraz daha büyüyünce giderdik. Tabi macera veya kovboy filmi izlemeye değil… Arzu Sinemasının arkasında da eski genel ev vardı. O günler de güzeldi be. (Burada bir kahkaha…)

Kovboy Filmleri ve Annem

Evet, Kuşçu Ali’ydim bir süre. Sonra o kovboy filmleri girdi hayatımıza. Büyülendik. Oyunlarımızın şekli de değişti. Biraz daha varlıklı olan ailelerin çocukları, varlık derken yanlış anlaşılmasın, belki evinde bir televizyonu olan bu gruba girerdi, biraz daha düzenli bir geliri olanlar… Öyle aman aman bir hayat farkı yoktu. İşte onlar beyaz adam olurdu, kovboy yani, oyuncak bir silah uydurmak bir maliyet meselesidir yine de. Ama Kızılderili olup ok yay ayarlamak ne ki!

İki oda bir toprak evimiz vardı. Çinkodan dam… Yan taraf mutfak. Tuvalet dışarıda, üzeri kamışlarla örülü, yanında dut ağacı… Avludan iki ayrı kapı girerdi odalara. Yine avluda bir ocak vardı. Yatak odası aynı zamanda yaşam odasıydı tabi. Ahşap bir platform üzerine kurulmuştu. Altında yarım metre kadar boşluk vardı. Üç basamaklı tahta bir merdivenle çıkılırdı oda içindeki o sofaya. Altta kalan o boşluk hep karanlıktı. Ufaklıklar çok korkardık o boşluktan. Orası sanki Şahmeran’nın diyarıydı. Annem bildiğiniz masalcı kadınlardandı, ondan öğrenmiştim daha çocukken Lokman Hekimi, Şahmeran’ı. O boşluk da bu efsanelerle bütünleşmişti hayalimde. Aslında hatırlayınca bile kuşkuyla anarım o izbe noktayı. Leyla ile Mecnun’u, Tahir ile Zühre’yi hem de şarkılarıyla dinledik hepimiz annemden. Daha bir sürü masal, efsane, destan anlatırdı. Televizyonsuz evler özellikle kış geceleri annemin etrafında toplanırdı. Tabi biz çocuklar da masal kahramanları olurduk kendi kendimize. Haliyle Kızılderili olmaya zaten yeterince müsaitti o çocuk hayatımız.

Vah

Bir gün dut ağacından dalı kestim, tuvaletin üzerinden bir kamış parçası çektim. Babamın at arabası vardı, hani filmlerde görmüşüm ya, atın kuyruğundan da okun yayını yapsam diye düşündüm, ama yemedi, babamdan korktum tabi. Uçurtma ipiyle hallettik o işi.

Kamışı temizledim, ucunu sivrilttim, ocaktan bir parça is sürdüm yüzüme. Tam bir Komançi savaşçısıydım Şimdi hazırdım işte beyazlarla o büyük savaşa. Necati Abinin evinin önünde başlayacaktı savaş, tabi o bölge çabuk geçilecekti, çünkü Kesik Necati’den hepimiz ölümüne korkardık. Sebebi hatıralarımızda saklı bir öfkeydi onu korkunç bir adam yapan…

Oku çektim, yayı gerdim, fırlattım… Bir de nereye gittiğine baktım, ama okun dönüşünü düşünmedim. O kamış parçası indi, geldi, sağ gözüme saplandı. O sırada ne oldu ne bitti hatırlamıyorum; Kesik Necati’nin gelişi, elini alnıma koyuşu, oku zarifçe gözümden çıkarışı, ‘vah küçük Ali’ deyişi hariç…

O “vah” küçük Ali, sözünün anlamını delikanlılık zamanlarımda anlar oldum. Artık bir gözü olmayan Ali’ydim. Böyle… Sonra buna dair lakabı da kanıksadım. Rahatsız etmez oldu yani. Çünkü şu gözüm hiç görmez.

Olmayan Gözün Şakülü

İnşaat işçisi oldum. Duvarcılığı daha çok sevdim. Şakül meselesinde işte o olmayan gözüm pek işe yaradı. Bir bakışta çekiyordum hattı. Ama motosikletle gider gelirken sağdan akış sorun yaratmıyor değil. Çok kaza yaptım, çok yuvarlandım…

Çok uzun zaman inşaat işçiliği yaptım, tüm hava şartlarında çalıştım, en sıcakta en soğukta…

Herkes gibi, burada kimsenin kimseden farkı yok. Herkes aynı koşullarda çalışır. Can güvenliği yoktur, sağlıkla ilgili herhangi bir geleceğimiz yoktur. Hayatım boyunca öksürdüm, hala öksürürüm. O çalışma koşullarını görmeniz gerekir. Kendini yavaş yavaş göstermeye başladı zaten hastalıklar.

Sigorta yok, yatırım yok, birikim yok. Bugün iş olur bugün yeriz, yarına Allah kerim deriz. Çalışmadığımız an bırakın yoksulluğu açlık başlar. Evi bu işten geçindiriyorum, bu işten kazandığımla evlendim, eski toprak evin yerine bu işten kazandığımla iki oda yaptım. Bakın, inşaatçı olmama rağmen iki oda bir salona geçebildim. Sonunda benim çalışmam da bir maliyet. Aldığım mal da maliyet.

Dört çocuk var. Birini Üniversitede okutabildim. Kızı… İki erkek yanımda şimdi Büyüğü yeni gitti askere. Küçüğü de yetişti gibi.

Şimdi Bunu Düşünüyorum

İşçi olarak çalışamayacak vaziyete gelirken Ali Usta olmuştuk artık. Şimdilik lakap bu... Artık daha çok, iş alıp onu bitiriyorum. Kaba inşaat benim işim. Bitirir sonra sıvacıya, fayansçıya, boyacıya filan devrederiz inşaatı. Mahalle evleri yaparız, tek veya iki katlı evler, tadilat, bahçe duvarı da yaparız, bu tarz işler… İşte benim çocuklarla da çalışıyorum, en küçüğü de yetişip geldiğinde maliyetimiz azalır, eve daha fazla ekmek girer. Gerçekten böyle. Bir duvarcı ustasının belli bir yevmiyesi var, amelenin de öyle, zaten iş güç kesat, böyle yapmak zorundayım, dedim ya birkaç ay işsiz kalınca, zaten kalıyoruz, evin evliği kalmıyor… Bilmiyorum, çocukların hepsini okutamadık, erkeklerin de ömrü böyle geçecek. Hiç istemiyorum benim inşaatlarda yaşadığım hayatı yaşamalarını.

İşçinin parası bende kalmaz. Kalıpçı, amele, duvarcı, tablacı herkes iş bitince parasını alır. İş yürümez yoksa. Ben de mal sahibiyle cebelleşirim çoğu zaman. Köylerde ev yaparız mesela, küçük bir tarlası bahçesi olan mahsulü bekler, para bekler; o sırada biz de bekleriz, borçlanırız. Zaten malı borçla almışızdır; kumu, çimentoyu, demiri, kireci, çiviyi, boku püsürü… Kimisi emeklidir, kimisi dul aylığına kalmıştır, kimisi zaten bencileyindir… Paramızı çok geç aldığımız, parça parça alıp kıymetsizleştirdiğimiz yani sermayeyi tükettiğimiz de olur. Bazen de inşaatlardan kalıplarımız kalaslarımız çalınır, o zaman al başını git kadıya… Bir inşaat sezonu o zararı çıkarmakla geçer…

Üç sene sonrasını düşünmek bile istemiyorum, daha yaşlı biri olduğum günleri düşünmek bile istemiyorum, çocuklarımın da benim gibi belirsiz bir iş hayatı sürüp sürmeyeceklerini düşünmek bile istemiyorum; sağlıksız, güvencesiz, yarınsız, sigortasız… Onlar için daha çok şey yapabilir miydim? Şimdi bunu düşünüyorum.

Benim hikâyem böyle, bak bir saati bile doldurmadı. Lakin ben daha uzun sanıyordum.”

Aynı Sahneler

Sıvacı Mehmet Usta’ya dönüyorum. “Ali Usta anlattı anlatacağını. Benim çocukluk ötelerde geçti. Gerisi aynı. İşte iki çocuk çalışıyor. Üçüncüsü daha çok küçük, o arada bir geliyor, oyun zannediyor işi, anlayınca da kalan altı gün tatil veriyor kendine. Hiçbir teminatımız yok bizim de. Ne anlatayım ki daha? Ama Mazlum’un okumasını çok isterdim…”

Seramikçi Rıdvan Usta’ya soracağım bir şeyler. Ona bakıyorum. Gülüyor. Aynısını da bana yaz diyor.

Sonra bir soğuk rüzgâr esiyor. Adana da olsa kış kıştır. Portakal bahçesinden inşaata doğru bir rüzgâr daha, sonra yağmur serpiştirmeye başlıyor. İnce ince… Ben üşüdüm ustalar diyorum, kaçıyorum. Dikkatli in diyorlar merdivenlerden, kaymayasın. Sigortam var diyorum. Bravo diyorlar, senden iyisi yok.

Sonra Komançi Ali’nin motosikletine atlıyoruz; ince bir yağmurda, Adana’nın kenar mahallerinde, hakiki hayat sahnelerinin birinden diğerine akıyoruz…

Yazar: htabakan