2014-11-19 15:00:05
yağmurları beklerken

Bu kente ne vakit yağmur yağsa zaman ekseninden çıkar ve bir başka devre akar…

1970’lerde bir aralık akşamı olabilir, Küçüksaatten geçip Nuri Has Pasajında bir yağmur molası verirken. 
Belki Çakmak Caddesinin yağmurlu bir akşamından eve dönüşlerde 1979’un bir kış gecesine karışabiliriz. 
Faytonlar, damalı ince uzun Şavroleler, turuncu bir Pejo motosiklet, paytak bacak Skodalar, ince tekerlekli bisikletliler yine ipince yağmurlarında Adana’nın birbirlerine karışırlar. 
Şehrin bir tür Yeşilçam Sokağı olan Asri Sinema Sokağında, aynı zamanda kentin en renkli simaların mekân tuttuğu bu yerde işte o vakitler belki bir sinema biletidir yağmur. 
Ne zaman yağmur yağsa Yılmaz Güney’in Umut’unda toprak bir evde çinko dam altında buluruz kendimizi, sonra Tuncel Kurtiz’le bir film karesinde define ararız. 
Veya alıp götürür yağmur bizi sihrinde; çoktan ölmüş bir şairin evrende bir başına kalmış hatıralarında yani kederinde hiç bilmediğimiz caddelerde yürürüz. 
İşte Orhan Veli yağmurlu bir şubat akşamında ölmeden sadece birkaç sene önce belki bir meyhanede buluşacaktır Melih Cevdet ve Oktay Rifat’la, nasıl olsa terk etmiştir kendini zaman. Yağmura rağmen havada bir it soğuğu, değil zemheri. 
Yaşar Kemal’in bir romanında veyahut, Anavarza’ya yağan kimsesiz bir yağmur oluruz. 
Tribünde bir Adanaspor maçında çimlerin yağmurlu kokusunu duyarak yağmurun bir başka hali oluruz. 
Derken eski mahallelerde, taş sokakların sonunda, portakal bahçelerinde çocukluğumuzla, hayır ömrümüzle ve hışırdayarak yağan yağmurla bir oluruz. 
Bu şehre ne zaman yağmur yağsa zaman denen muamma, dizginlerinden kurtulan bir beyaz at olur, kendini sonsuz çayırlara vurmuş ve ömrümüz artık bir sisken gecede, biz kayboluruz.

Yazar: Editor