2012-11-06 06:44:15
yazan: hüseyin adıbelli

ve GÜZEL ATLAR ÜLKESİ

Derler ki; gördüğünüz yeri yeryüzünde herhangi bir coğrafyaya yerleştirememişseniz, hiç düşünmeden burası dünyadan bir yer olamaz demişseniz, orası mutlaka Kapadokya’dır…

Gerçekten de öyle; Anadolu platosunun tam ortasında, başka bir gezegenden ödünç alınıp dünyamıza iliştirilmiş gibi duran bir masal ülkesidir Kapadokya. Sınırlarını Nevşehir ortada kalacak şekilde Kayseri, Niğde, Aksaray ve Kırşehir illerinin belirlediği bozkır artığı bu muhteşem manzaranın üzerinde ve altında aslında bütün yüzyılların izlerini taşıyan medeniyetler mirası barınmaktadır. Bu yüzdendir üzerinde bunca çekik gözlünün gezinişi. Günümüzde efsanelerle gerçek hayat hikâyelerinin beyaz topraklarında birbirine karıştığı mistik atmosferiyle anılan esrarlı bir isimdir.

Aslında Kapadokya Anadolu’nun sıcaklığı, samimiyeti ve bereketiyle bir anda mükellef bir sofra gibi kuruluverir önünüze. Neresinden başlayacağınızı bilemezsiniz. Her kafadan her kapıdan sürekli buyur eden bir ses duyulur içinizde… Her oylumu ayrı bir lezzette, her kıvrımı farklı bir güzelliktedir.

Toprak altında, güneşten uzak bitmek bilmeyen dehlizler, galeriler ve katakomplardan oluşan labirentlere dalıp yerin kırk kat altına sürüklenirken, gayri ihtiyari rotasına düştüğünüz toprak üstündeki her patika dur durak bilmeden bir başkasına geçmeniz için sürekli kışkırtır. Yaklaşık 25 km2genişlikteki alana yayılmış tüfler, sihirli ellerde hem bu dünyanın hem de ölüm sonrası mekanın ölçüleriyle binlerce yıl boyunca şekillenip durmuştur. Diğer yandan da doğa ile elbirliği etmişinsanın büyük bir hüneri vardır bu işte. Kayaların litolojik özelliği su ve rüzgârın estetik anlayışına teslim olmuş görünse de bir süre sonra işin içine insan da dahil olmuş… Doğanın bu başyapıtı zamanla inancın ve sabrın nasırlı ellerinde dantel gibi işlenmiştir.

Kırgıbayırlarda ya da platolarda oraya buraya serpiştirilmiş gibi duran amorf kaya oluşumlarının piramit evleri, tepelerinde öylece kalmış kaya bloğu ile konik gövdeli hücreleri, çok katlı yeraltı galerileri ve güvercinlikleri ile adeta peri ülkesine dönüştürülmüştür. “Peri Bacaları” ismi ise Şahmeran hikâyesini andıran peri kızıyla insan arasında yaşandığına inanılan bir aşk efsanesinden miras kalmış görünüyor.

Çok gariptir ki, 18. yüzyıla kadar Kapadokya dünyanın gözüne batmamış. Şöhreti ancak 1900’lerin başında yakalayabilmiş. 1985 tarihinde ise,“Hem kültürel hem de doğal miras” niteliği ile kaydedilmiş. Her gördüğünü veyahut görmediğini ballandıra ballandıra anlatan Evliya Çelebi’nin namınıkulağına üfleyen olmamış ki o da Kapadokya’nın semtine uğramamış. Bu yüzden de 18. yy. seyyahları Avrupa’da Kapadokya coğrafyasını anlatmakta büyük sıkıntıyaşamışlar: “Bahsettiğiniz yer Suriye çöllerinde olsaydı belki inandırıcıolurdu, ama tarihin en işlek coğrafyası sayılan Büyük Kapadokya’da böyle birşeyin varlığından mutlaka tarih bahsederdi” diyerek anlatanlara önce inanmak istememişler. Paul Lucas'in yalancılık hastalığına (mithomanie) yakalandığına inanmaya başladılar.

Alman yazar C.M. Wieland (1733-1814) eleştirilerini su cümlelerle dile getirmiş: Herhangi eski bir yazarın kitabında veya seyahatnamesinde en ufak bir bahsine rastlamadığımız bu denli çok sayıda ev biçiminde oyulmuş piramitlerin varlığına inanmak imkânsızdır." Öte yandan bu toprakları kıymetini sanırım en iyi Persler bilmiş.

Zaten adının kaynağıolarak da Pers dilinde güzel Atlar Ülkesi anlamına gelen Kapatuka’dan kaynaklandığı ifade edilir. Persler belki kendi ülkelerindeki Kandovan’a benzerliği ile pek yabancılık çekmedikleri bir coğrafyada konuşlanmışlar. Kandovan’da zamanla Moğol saldırılarından korunmak için tıpkı Kapadokya gibi bir sığınak olmuş. Adı da zaten “varolmak” anlamına geliyor.

Benim içinse Kapadokya, artık turist ayağı basmamışpatikalarında kaybolunacak bir yer oldu. Her gidişimde yeni bir yerini keşfetmenin mutluluğu ile dönülecek bir mistik atmosfer demek. Ya da mübadele sonrasıocakta kalmış külün, saksıdayken bile bez bağlanmış gülün, kılıç şakırtılarıarasında şekillenmiş tüfün ilginç oylumlarının seyredilmesi gereken bir yer…

Hüseyin Adıbelli

Yazar: Editor